17. bölüm · Anka 2 : İKİ DÜNYA ARASINDA
Bölüm 17 : Sayfalarda Gizlenen Geçmiş
Bugün pastane, o alışkın olduğu taze pişmiş kek ve tatlı vanilya kokularını tamamen unutmuş; yerini keskin sıva, boya ve çimento kokularına bırakmıştı.
Normalde seçtiği tek bir dekorasyonda uzun süre sabit kalmayı seven ben, son zamanlarda nedense her ay başı yeni bir mimari fikir öğreniyor ve onu dükkânda uygulamaya başlıyordum. Bu defa pastanenin tam ortasındaki tavandan aşağıya doğru süzülen, güçlü ve ihtişamlı bir Anka kuşu abidesi yaptırıyordum. Dükkânın ismiyle birebir uyumluydu aslında... Ama bu "Anka" kelimesi, Revan yüzünden içimi feci şekilde sıkıyordu. Yine de daha öncesinde açtığım ilk şubeden beri bu isimle tanındığım için müşteri itibarı adına bunu kullanmak zorundaydım. Madem kullanıyordum, ben de hakkını verecektim.
Fıtratım gereği biraz panik bir kişiliğe sahip olduğumdan, ustalara yönlendirme yaparken "Aman ustam yavaş, dikkat edelim abi..." diye diye sürekli başlarında dikiliyor, insanı ister istemez darlıyordum. Kırmızı ambiyansla kombinlenecek olan o turuncu vintage gece ışıklarını monte eden ustaların tepesinde dikilmiş izlerken, artık benim her ayki tadilatlarıma alışmış olan usta dayanamadı.
"Şeyda abla, gözünü seveyim git bir çay koy ya! Valla biri tepemde beni izleyince bütün dikkatim dağılıyor!" diye isyan etti.
Hemen toparlanıp "Şey... Tamam tamam, bakmıyorum!" diyerek geri çekildim. Aslında onlara güvenmekte sonuna kadar haklıydım. Nitekim iş bittiğinde ortaya çıkan manzara muazzamdı.
Tabii bu büyük tadilatın o tozlu, molozlu temizliği yine bana kalmıştı. Telefonumdan son ses bir müzik açıp hemen işe giriştim. Yerleri süpür, sil, tozları al, mutfaktan çıkardığım binbir çeşit ürünü tek tek kurulayıp tezgâha geri diz derken saat çoktan akşam 10’u bulmuştu.
Bugün Devran izinliydi... Keşke işimi daha erken bitirebilseydim de onunla çok daha fazla vakit geçirebilseydik. Gece devriyesinde olduğu zamanlar kendimi evde bazen çok yalnız hissediyordum ama böyle izinli günlerinde geceyi uyumak yerine film izleyerek, oyunlar oynayarak geçirmeyi ikimiz de çok seviyorduk.
Eve yorgun argın ama içimdeki o tatlı huzurla gittim. Üzerimde anahtar olduğu için kapıyı usulca açtım. Belki benim yokluğumda koltukta uyuyakalmıştır diye düşünerek fısıltıyla karışık seslendim: "Hayatım, ben geldim!"
İçeriden hiçbir ses gelmedi.
Salona baktım, yoktu. Mutfağa geçtim, yoktu. Yatak odasına baktım, orada da yoktu. "Devran? Devran!" diye bağırarak evin içinde hafif bir panikle onu aramaya başladım.
Ta ki Devran, evin arkasında depo olarak kullandığımız ve gereksiz eşyaları tıkıştırdığımız o küçük odadan elinde bir defterle çıkana kadar...
Yüzünde çok garip, insanı ürperten bir sorgulama ifadesi vardı. Ona dikkatlice baktığımda, elindeki o defteri tanıdım... O defter; Revan’la yaşadığımız o paralel evreni, başka bir hayata ait hatıraları, imkânsızlıkları tek tek kaleme aldığım o gizli günlüğümdü!
Gözlerimin önü bir an için kapkara kesildi. Kalbim duracak gibi oldu ama ne olursa olsun renk vermemem gerekiyordu. Hızla adımlayıp boynuna sarıldım. "Seni arıyorum, neredesin aşkım?" dedim neşeli tutmaya çalıştığım bir sesle.
Devran sarılmama karşılık vermedi. Elindeki defterle öylece duruyordu.
"Burada yazanlar ne demek Şeyda? Ben... anlayamadım." Dedikçe sesi soğuyordu. "Kusura bakma öncelikle. Depoda bir şey arıyordum, elime bu geldi. Günlük olduğunu bilmiyordum, okudum. Ama okumaya başladıkça daha da garipleşti... Uçurumdan düşme... Başka bir evren... İmkânsız aşklar... Ve günlükteki harfler... Özellikle sürekli vurguladığın o 'R' harfi... Ne demek bunlar?"
Uzunca bir süre gözlerinin içine bakarak kaldım. Zihnimde şimşekler çakıyordu. Ardından, aniden salonun ortasında çınlayan kocaman bir kahkaha patlattım.
Bu ani gülmeme Devran hem çok şaşırdı hem de içten içe hafifçe kızdı belki de... Ama ben kahkahamı sürdürürken zihnimdeki o acil durum mekanizması çalışmış, aklıma jet hızıyla bir yalan gelmişti.
Gözümden gelen hayali bir yaşı siler gibi yapıp konuştu: "O bir günlük değil ki hayatım! O bir taslak, bir eskiz defteri!"
"Yazarlık mı?" dedi Devran kaşlarını kaldırarak.
"Evet hayatım! Ben bir kitap çıkarmak istiyorum. Bu da kurguladığım ilk romandan bazı sahneler... O yüzden sana öyle garip geldi. Yoksa delirdim mi ben, başka evren falan gerçek olabilir mi hiç?"
Devran bunu duyunca şaşkın şaşkın yüzüme baktı. "Olabilir mi... Ben de bir bilsem..." diye mırıldandı önce. Ardından o soğuk, şüpheci ifadesi yerini yavaşça bir rahatlamaya bıraktı.
"O zaman... Bunun arkasında olduğunu bilmeni isterim," dedi ılıman bir sesle. "Tanıdık yayınevinden arkadaşlarım var. Hazır olduğunda ilk okuyucun ben olmak isterim."
Tatlı bir gülümsemeyle "Tabii ki ilk sen okuyacaksın..." dedim.
Defteri onun elinden yavaşça aldım. Yatak odasına geçip dolapların en derin yerine, kıyafetlerin arasına sıkıştırdım. İçimden o an o defteri yakmak, küllerini savurmak geliyordu.
Evet... Devran bana şu an hiçbir sorun yokmuş gibi davranıyordu. Ama belki de içten içe benim deli olduğumu düşünüyordu... Ya da daha da kötüsü, zihninin en derinlerinde o tehlikeli şüphe tohumu sallanmaya, kök salmaya başlamıştı bile.
