14. bölüm · Anka 2 : İKİ DÜNYA ARASINDA

Bölüm 14 : Sırrın Ağır Gölgesi

Via Hayal

O günden sonra uzun bir süre pastanenin kepenkleri kapalı kaldı. Mahalledeki herkes beni annesini henüz yeni kaybetmiş, acısını çeken bir kız olarak gördüğü için dükkânı açmadığımı düşünüyordu.

Lakin gerçek çok başkaydı... Ben öz annemi çoktan kaybetmiştim; hem de onu hiçbir zaman tanıyamadan, kokusunu bile bilemeden...

Bu devasa sır üzerime öyle ağır, öyle ezici bir yük bindirmişti ki günlerce yataktan çıkamadım. Yeri geldiğinde kendi kişisel bakımıma bile özen gösteremez hale gelmiştim. Devran, vefat eden annemle aramızdaki o mesafeli, soğuk ilişkiyi bildiği için benim bu denli yıkılmamı, hayattan kopmamı garip karşılıyordu. Bu kadarını, böyle bir çöküşü hiç ummuyordu.

Ben ise bu sırrı ondan sakladıkça günden güne dibe çekiliyordum. Ondan saklamalı mıydım, yoksa her şeyi anlatmalı mıydım? Bilmiyordum. Söylemek hiç ama hiç kolay değildi. Ben bile bu hakikate henüz alışamamışken; ondan alacağım olası tepkilerden, bana acıyan bakışlarla bakmasından deliler gibi çekiniyordum.

İşte yine öyle gecelerden biriydi...

Devran’ın izin günüydü. Beni kollarına sımsıkı ve güvenli bir şekilde sardığı, göğsüne yatırdığı gecenin bir yarısı kâbusla sarsıldım. Rüyamda uçurumun kenarında duran sarışın bir kadının aşağıya doğru süzüldüğünü görüp kan ter içinde uyanıverdim.

Benim bu halimi gören Devran’ın artık devreleri attı. Şefkatle ama endişeyle omuzlarımdan tuttu. "Şeyda... Güzelim, yeter artık," dedi sesi titreyerek. "Bu halin hiç normal değil. Yarın ya bir doktora gidelim ya da anlat bana. Neler oluyor sana?"

Tek bir kelime bile edemedim. Yalnızca kendimi Devran’ın o güvenli kollarına bırakıp hıçkırıklara boğuldum. O da gerçeği öğrenmek için beni daha fazla zorlamadı, diretmedi. Sadece saçlarımı okşadı, başıma öpücükler kondurarak sakinleşmemi bekledi.

Biraz daha kendime gelince yavaşça yataktan kalktım. Odadaki komodine, mektubu sakladığım yere doğru yöneldim. Devran yataktan oturur pozisyona geçip beni meraklı, endişeli gözlerle izliyordu.

Mektubu sakladığım yerden çıkarıp ona doğru uzattım.

Mektubu alırken gözlerimin içine bakıp "Bu ne bebeğim?" dedi. Cevap veremedim, sadece okumasını bekledim.

Devran mektubun satırları arasında ilerledikçe yüzündeki ifade adım adım değişti. Okumayı bitirdiğinde, yüzünde derin bir şaşkınlık ve sonsuz bir hüzünle mektubu kenara bıraktı. Beni tutup hızla kendine çekti, göğsüne bastırdı.

"Ah benim ceylanım... Güzelim benim... Sen demek günlerdir kendini bunun için harap ediyordun?"

"Ben çocukluğumu yaşayamadım Devran..." dedim hıçkırıklarımın arasından, sesim içimdeki o kimsesiz kız çocuğunun feryadı gibiydi.

"Yaşayacağız..." dedi Devran hiç tereddüt etmeden. "Ben sana yine yaşatırım. Çocuklarımıza yaşatırız... Yeter ki bu güzel gözlerin üzülmesin artık. Ben senin hep yanındayım. Seni asla yalnız bırakmam, asla... Neye ihtiyacın varsa, ne istersen yaparım. Ben senin hem annen olacağım hem baban olacağım. Biz seninle gerçek bir aile olacağız..."

Gözyaşlarımı silip gözlerinin içine baktım. "Ben annemi bulmak istiyorum Devran... Onun mezarını bulmak istiyorum."

"Tamam güzelim, buluruz," dedi güven veren o kararlı sesiyle. "Sadece adını biliyoruz, elimizde başka hiçbir şey yok ama merak etme. Ben senin için o sınırları da aşarım. Bulurum o mezarı... Gerekirse bu İzmir’i altüst ederim, yine de bulurum."

"Söz mü Devran?"

"Söz Şeyda’m... Söz."

Bu konuşmanın ardından, o omuzlarımı ezen ağır yükü Devran ile paylaştığım için günden güne biraz daha toparlanmaya başladım. Artık karanlıkta saklanmayacaktım. Şimdiki tek hedefim öz annemin mezarını bulmak olacaktı.

Ve elbette... Öz annem ile babam arasındaki o aşka dair gerçekleri merak ediyordum. Tabi buna aşk denilebilirse... Bu bir aşk değil, altı çizili bir ihanetti. Tıpkı zamanında bana yapılan gibi...

Ve bu karmaşık, kirli ihanet çemberinin tek masumu bendim. Tıpkı üst kattaki o beşikte hiçbir şeyden habersiz uyuyan Cihan bebek gibi...