13. bölüm · Anka 2 : İKİ DÜNYA ARASINDA
Bölüm 13 : İhanetin Bebeği
Gece saat üçü vuruyordu...
Olaylı günlerin, üst kattaki kavgaların ve Devran’la yaşadığımız o çalkantılı sürecin ardından yetmezmiş gibi bir de annem aniden hastalanmıştı. Evde ona bakacak tek kişi bendim ve bu ağır sorumluluk tamamen benim omuzlarıma yüklenmişti. Her ne kadar aramızda gerçek bir anne-kız şefkati, o sıcak kucaklaşmalar hiç var olmamış olsa da vicdanım her zaman duygularımın bir adım önünde seyrediyordu.
Hemen hemen bir haftadan beri yataktan kalkamıyor, nefes almakta büyük güçlük çekiyordu. Fakat hastaneye gitmeyi kesinlikle ama kesinlikle reddediyordu. Kaç defa Devran da ben de karşısına geçip dil döktük, "Yapma anne, gidelim bir doktora" dedik ama nafile... Asla ikna olmuyordu.
Hastalığının getirdiği bir halsizlik midir nedir, son günlerde bana olan bakışları çok farklıydı. Yıllardır yüzüme hep soğuk, donuk ve mesafeli bakan o kadın, şimdi bana garip, çözemediğim bir derinlikle bakıyordu. Bu bakışın ne anlama geldiğini tam olarak adlandıramıyordum ama arkasında ağır bir anlam yattığını hissedebiliyordum. Yine de içimdeki o eski korkuyla sebebini sormaya bir türlü cesaret edemedim.
Onun derin bir uykuya daldığından emin olduktan sonra, biraz dinlenmek ve üstümü değiştirmek için alt mahalledeki i kendi evime inmek üzere çıktım. Devran sokak köşesinden beni görüp hemen yanıma geldi, eve kadar bana eşlik etti. Güvenli bir şekilde içeri girdiğimden emin olup öyle ayrıldı.
Son bir haftadır evi epey ihmal etmiştim. Birikmiş temizliği yapıp yemeği ocağa koyacak, akşamüstüne doğru yeniden annemin yanına çıkacaktım. Ama şu an üzerimdeki o devasa yorgunluğu atmak için can atan tek şey bedenimdi; uyuma isteği zihnimi tamamen ele geçirmişti. Nitekim yatağa uzanır uzanmaz derin, kapkara bir uykuya daldım.
Ta ki kulağımı, zihnimi delecek kadar tiz bir ses mahallede yankılanana kadar...
Sokakta acı bir ambulans sireni inletiyordu ortalığı. Bir an yine Ezgi’nin fenalaştığını, yeni bir kriz geçirdiğini düşündüm. Merak ve endişeyle yataktan fırlayıp terliklerimi giydim ve koşarak üst kata çıktım. Ama merdivenlerde Revan ve Nebahat teyze bana doğru koşuyordu. Hepsinin gözünde anlam veremediğim, dehşet dolu bir endişe hali vardı.
"Neler oluyor?" dedim merdiven basamağında durarak. "Ezgi mi fenalaştı yine?"
Revan acı ve büyük bir endişeyle yüzüme baktı. İki adımda yanıma yaklaşıp aniden elimi tuttu. "Şeyda... Şey..."
Lafını bitiremeden apartmanın dış kapısı büyük bir hışımla açıldı. Nefes nefese kalan Devran içeri daldı.
"Neler oluyor! Biri bana bir şey açıklayabilir mi artık!" diye çığlık attım çaresizce.
Devran yanıma geldiğinde, Revan hızlı bir hamleyle elimi bıraktı. Ama gözlerindeki o sarsılmış ifade hâlâ silinmemişti.
Devran omuzlarımdan tuttu. "Sakin ol birtanem... Ama... annen..."
"Ne olmuş anneme? Söylesene Devran! Susmasanıza!"
"Kalbi durmuş Şeyda... Şu an ambulansla hastaneye götürüyorlar."
O an yer sanki ayağımın altından kaydı. Başım döndü, gözlerimin önü karardı. Kendimi Devran’ın arabasına nasıl attığımızı, hastane yolunu nasıl geçtiğimizi hafızamda bile tutamıyordum. Revan da bizimle arabaya binmişti. Nebahat teyze ise Ezgi’yi ve Cihan bebeği evde tek bırakamadığı için gelememişti.
Hastanede saatlerce ameliyathane kapısının önünde çaresizce bekledik. Gözlerimden yaşlar süzülürken, burnuma aniden annemin o kendine has kokusu geldi. Yaşadıklarımız, yaşayamadıklarımız, çocukluğum boyunca ondan esirgenen bir sarılmanın eksikliği zihnimden bir film şeridi gibi geçiyordu.
Sonunda ameliyathane kapısı açıldı. Doktor bize doğru yürürken hep birlikte ayağa kalktık. Dudağından dökülecek o tek bir güzel habere, "yaşıyor" cümlesine kilitlenmiştik.
Ama o haber gelmedi.
Doktorun dudaklarından sadece şu kahredici cümle döküldü: "Maalesef hastamızı kaybettik..."
O an dizlerimin bağı tümüyle çözüldü, soğuk hastane fayanslarının üzerine kapaklandım. Ölümün acısı... İhanetin acısından bile çok daha zormuş; o an, orada anladım. Haykırışlarım hastane koridorlarında yankılanırken, sağımda Revan, solumda Devran beni tutmaya, sakinleştirmeye çalışıyorlardı.
Biz onunla hiç anne-kız olamamıştık... Ve hayat, daha bunu başarmamıza fırsat bile tanımadan onu benden koparıp almıştı. Belki de canımı en çok yakan şey, onun kaybından ziyade, annemle hiçbir zaman yaşayamadığım o duyguların sonsuza dek yok oluşuydu.
Birkaç gün sonra cenaze yapıldı. Onu kendi ellerimizle toprağa verdik. Bu süreçte Nebahat teyze eve gelen gidenle ilgilendi, adeta etrafımda pervane oldu. Benimse içimdeki o keskin acının yerini zamanla anlamsız, kapkara bir boşluk doldurmuştu.
Cenaze kalabalığı dağılıp herkes çekilince, annemin evinde tek başıma kaldım. Devran’a beni biraz yalnız bırakmasını rica ettiğimi söyledim. Annemin eşyalarının arasından birilerine verilecekleri ayırmam, kendim için küçük hatıralar saklamam gerekiyordu. Devran fenalaşırım diye gitmek istemedi ama bu son vedayı bu evle, bu eşyalarla tek başıma yapmayı tüm kalbimle istiyordum.
Odaları gezip kıyafetleri, dolapları düzenlerken misafir odasındaki yatağın üzerinde duran bir şey gözüme ilişti. Küçük, ahşap bir sandıktı. Sanki günler öncesinden özellikle oraya konulmuş gibi öylece duruyordu.
Bu sandığı hayatımda ilk defa görüyordum. Yatağın kenarına yavaşça oturdum. Eski, ahşaptan oyma, pirinç kilitli bir sandıktı ve şaşırtıcı bir şekilde anahtarı üzerindeydi. Anahtarı hafifçe çevirip kapağını kaldırdım.
Sandığın içinde iki adet eski fotoğraf ve kenarları sararmış, eskimiş bir zarf duruyordu. Zarfın üzerinde, annemin o tanıdık el yazısıyla şu ifade yer alıyordu:
Şeyda’ya...
Zarfı titreyen ellerimle yırtıp içindeki mektubu okumaya başladım:
"Sevgili Şeyda,
Eğer şu an bu satırları okuyorsan, demek ki ben bu dünyadan gitmişim ve bazı gerçekleri öğrenmenin zamanı çoktan gelmiş, hatta geçiyor bile... Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Baban ve ben, birbirimizi çok severek evlendik. Ona öyle büyük bir aşk duyuyordum ki... En büyük hayalim bir kız çocuğumuzun olması ve adını Şeyda koymaktı.
Ama zaman bana çok acımasız davrandı. Baban bir gün başka bir kadına âşık oldu. Âşık olmakla da kalmadı, o kadından bir bebek sahibi oldu. 'İhanetin bebeği'... İşte o bebek sensin Şeyda. Sen benim öz kızım değilsin. Babanın ve babanın aşık olduğu kadın Yasemin’in kızısın.
Gerçek annen seni doğururken vefat etti. Baban seni kucağında bir kundakla bana getirip olanı biteni anlattı. Seni büyütmek zorunda bıraktı beni. 'Benim canım acıyor' diyemedim... Sen babanı çok seviyordun, o da seni çok seviyordu. Çünkü sen onun en çok sevdiği kadının kızıydın. Ama ben... Ben seni sevemedim Şeyda. Sana anne olamadım. Çok denedim aslında ama yapamadım. Uğradığım o büyük ihanet, her gün benim kollarımda büyüyordu.
Senin bakımını hiçbir zaman ihmal etmedim. En güzelini yedirdim, giydirdim ama sana o anne şefkatini veremedim. Sadece ismini... Aşık olduğum adamdan bir kızım olsaydı koyacağım o ismi sana verdim. Ama o isme layık bir anne-kız ilişkimiz hiçbir zaman olmadı, olamazdı da. Beni hep kötü bildin. Bunu sana yüz yüze anlatmayı çok istedim ama o cesareti hiçbir zaman bulamadım. Beni affedebilecek misin bilmiyorum... Ama affet beni."
Duyduklarım karşısında önce derin bir şok, ardından içten içe büyük bir inkar fırtınası yaşadım. Gözlerim yandı, gözyaşlarım zarfın ve sandığın üzerine birer birer damlamaya başladı. Bir anda tüm hayatımı ters yüz eden bu devasa sır, zihnimi altüst ediyordu.
Elimi sandığın içindeki resimlere attım. İki tane fotoğraf vardı. İlkinde babam ve yanında karnı burnunda hamile bir kadın duruyordu... Biyolojik annem Yasemin... Babam ona tapar gibi, aşkla bakıyordu. Kadının yüzünde ise güller açıyordu.
Diğer fotoğrafta ise beni büyüten annem, babam ve kucaktaki kundaklı halim vardı. Resme dikkatlice bakınca, beni büyüten o kadının gözlerindeki o derin, kederli acıyı ilk defa iliklerime kadar hissettim.
Sonra... Birer birer geçmiş zihnime üşüştü.
Diğer anneler çocuklarını parkta oynatırken, benimki neden hep uzaktan donuk gözlerle izlerdi... Okuldaki hiçbir gösterime neden katılmazdı... O zamanlar babam bu görevleri üstlenir, beni o avuturdu ama ben hep annemin de yanımda olmasını ister, içimde devasa bir boşluk hissederdim. Babamın ölümünden sonra kendimi neden bu kadar yapayalnız hissettiğimi şimdi anlıyordum. Beni istemediğim o adamla, Emrullah’la para için evlendirmişti... Çünkü benim duygularım onun umurunda değildi. Aşk duygusunu zaten babam yüzünden kaybetmişti; çektiği o büyük ihanetin bedelini yıllarca bana ödetmişti.
Ama ben suçsuzdum... Ben sadece bir bebekken bu fırtınanın ortasına düşmüştüm.
Her şey bir bulmaca gibi zihnimde yerli yerine oturdu. Ama bununla birlikte, bu acı sır kalbimin üzerine koca, kapkara bir taş gibi oturdu.
Ben bir ihanetin bebeğiydim... Öz annesinin hayatı pahasına doğurduğu, üvey annesinin nefret ve vicdan azabı arasında büyüttüğü o kimsesiz çocuktum...
