10. bölüm · Alacakan

9 | BAZI YOLLAR EVE ÇIKAR

✮𝒆𝒔𝒎𝒂𝒏𝒖𝒓 𝒐𝒛𝒕𝒖𝒓𝒌✮

Gözlerini her açtığında, Karşında o gözler olacak. Yolların sonu eve çıkar da, Yılların sonu nereye varacak?

⛓️❄️🔗

9 | BAZI YOLLAR EVE ÇIKAR

Bazı kelimeler zehir gibi büyür.

Söylesen de sussan da ne kusabilirsin ne de yutabilirsin o zehri. Dudaklarımdan saniyeler önce dökülen cümle, işte tam olarak böyle bir cümleydi ve artık geri dönüşü yoktu.

Çünkü babam duymuştu.

O çelik mavisi gözleri gittikçe kararırken çenesi kaskatı bir öfkeye büründü, bakışları sanki kurşun gibi üzerime doğruldu. "Ne?" diyen sesi bir sorudan çok hesap soran bir öfkeydi. "Ne dedin sen?"

"Yanlış anladın," diye cevap verdim saniyesinde. Başka çok fazla cümle kurabilirdim belki ama aklıma ilk gelen savunma buydu. "Kastetmek istediğim öyle bir şey değildi, bu adam benim için sadece..." Sustum. Ne, diye düşündüm uzunca bir süre. Bu adam benim için sadece ne?

"İş arkadaşı," diye devam ettim ciddi bir sesle. "Ayrıca beni ölümün ucundan kurtardı. Ben şimdi onu ölüme terk edemem." Bıkkın, öfkeli bir nefes düştü dudağımdan. "Çünkü sen de biliyorsun, Kurter Alacakan gururlu delinin teki. Ölse bile kendisine uzanan yardım elini kabul etmez."

"Gidemezsin," dedi babam. Saniyeler önce kurduğum cümlenin öfkesi hâlâ üzerindeydi ve artık ne dersem diyeyim beni onun yanına göndermeyecekti.

"Giderim," diyerek direttim. Konu inatçılığa geldi mi beni kimse durduramazdı. Aklıma gelen o anılardan sıyrılmak ister gibi başımı iki yana salladım. "Sonuç olarak yolda askerlerin aldığı güvenlik önlemleri var." Babama doğru bir adım attım ve kararlığımı belirten bir ifadeyle gözlerine baktım. "Öyleyse bu, gitmem için önümdeki engelleri kaldırıyor. Bu gece oraya gidebilirim."

"Oraya bu saatte seni tek başına göndermem diyorum Laren, anlamıyor musun!" Artık kendini kontrol etmeyi bırakıp bağırmaya başlamıştı. "Kurter'in yanına şimdilik başka doktor atarım. İlla sen görmek istiyorsan da başka bir gün seni ben götürürüm ya da yanına tam teçhizatlı bir koruma timi veririm... Ama bu şuan ne ben ne de askeriyedeki diğer timler müsait değil, herkesin önemli görevleri var; planlamanın dışına çıkamayız."

Başımı başka tarafa çevirip ağzımın içinde benim bile zor duyabileceğim bir sesle mırıldandım. "Kurter benden başka doktor kabul etmez."

"Ne dedin sen?"

Babamın öfkeli gözleriyle denk düştüğümde yavaşça boğazımı temizledim. "Benim gitmem gerekiyor," dedim söylediklerimin anlamı çevirerek. "Daha günler önce onlarca hain doktorun haberi çıkmışken ben, kendi diktiğim yaranın kontrolünü yapması için başka doktora güvenemem!"

Oraya tek başıma gitmek ve Kurter'le yalnız konuşmam lazımdı. Yanımda kimseyi istemiyordum. Ayrıca babamın bana korunmaya muhtaç küçük bir kız gibi davranmasına, nereye gidersem gideyim peşime sürekli koruma takmasına artık dayanamıyordum. Özgürlüğümün içinde bile esaret vardı, babam beni korumak için beni görünmez bir kafese kapatmıştı ve ben ne zaman kaçmak istesem o kafesin duvarlarına çarpıp duruyordum. Artık bundan nefret ediyordum.

"Hayır," dediğim an sesimdeki o sertlik, odadaki havayı bile ağırlaştırdı. Damarlarımda dolaşan Karalev kanı vardı ve bu kanın verdiği güçle babamın karşısında başkaldırıyordum. "Yanımda bir orduyla bir yere gitmeyeceğim, kendi başımın çaresine bakabilirim. Büyüdüğümü kabul et. Ben artık senin korunmaya muhtaç küçük kız çocuğun değilim baba!"

"Senin büyümüş olman, benim seni korumayacağım anlamına gelmez." Öfkeyle yüzüme yaklaştı. "Kaç yaşında olursan ol, ben yaşadığım müddetçe sen ömür boyu benim himayem altındasın!"

Himaye... Bu kelime, boğazıma dolanan görünmez bir el gibi nefesimi kesti. Odanın içindeki hava aniden ağırlaştı, geçmişin anıları orada kilitlediğim bir kapıyı kırdı ve o an, babamın otoritesinden duyduğumkorku yerini, yıllardır içimde ona karşı biriktirdiğim o zehirli öfkeye bıraktı.

"Abilerimi de korudun mu böyle!"

Babamdan sormam gereken çok hesap vardı belki ama bu hesapların en ağır bedeli, hiç şüphesiz abilerimdi. "Arskan ve Akkan..." diye fısıldadım. İsimleri dudaklarımdan dökülürken boğazım yırtılıyor gibi hissettim. Babamın gözlerinin içine bakarak, geçmişten beri biriktirdiğim zehri yıllar sonra ilk kez yüzüne kustum.

"Arskan kapıyı çarpıp evi bir daha gelmemek üzere terk ettiğinde ona gitme dedin mi!"

Boğazımı yakan şiddetli sesle devam etyim. "Akkan bu şehre bir daha ayak basmamaya yemin ettiğinde onu durdurdun mu! Korudun mu abilerimi! Koruyabildin mi?"

Varlığını yıllardır anmadığı oğullarının isimlerini bu şekilde duyunca bir an, çok kısa bir an, gözlerinden bir kırılma noktası geçti. Ama kendini saniyesinde topladı ve sanki bu gerçeği duymaya tahammülü yokmuş gibi yumruklarını sıktı. "Abilerinin konusunu bir daha açmayacaksın demedim mi ben sana!"

Babam bana kolay kolay bağırmazdı ama ben sınırımı aşmıştım ve artık o da sabrını kaybetmişti. Abilerimin konusunun açılmasına bile tahammülü yoktu çünkü onların hayatını babam mahvetmişti ve bunu en iyi kendi biliyordu.

"Devam etme," dedi dişlerini sıkarak.

"Kalbini kırmak istemiyorum."

"Kalbimi kıramazsın." Başımı hiddetle iki yana salladım ve aynı öfkeyle babamın yüzüne yaklaştım. "Sen, altı yıl önce o bileti elime verip beni zorla yurtdışına gönderdiğin ve beni yıllarca orada yaşamaya mahkum ettiğin gün kalbimi öyle çok kırdın ki baba, benim kalbim artık bir daha kırılamaz hale geldi."

"Hanımefendinin kalbi kırılmış!" Kendini durduramayıp bağırmaya başladı. "Ben ailemin canının derdine düşmüşüm ama o yurtdışına gittiği için kalbi kırılmış!"

"Evet kalbim kırıldı!" Bu sefer ses telleri yırtılır gibi bağıran taraf bendim, durma noktamı ise çoktan kaybetmiştim. "Abilerime kan kusturduğunda benim kalbim kırıldı! Her aile kavgasında elini masaya çarpıp çıktığında benim kalbim kırıldı! Beni korumak için size veda etmeme bile izin vermeden elime o yurtdışı biletini tutuşturduğunda benim kalbim kırıldı! Ben hiç bilmediğim bir ülkede yapayalnızken sen beni bir kere bile aramadığında benim kalbim kırıldı! Mezuniyet törenime bile gelmediğinde benim kalbim kırıldı!"

"Kalbinin kırılması, durmasından iyidir!"
Yüzüme eğildi. Şakağındaki damar, sabrının son sınırında olduğunu gösterircesine seğiriyordu. "Ben seni yurtdışına göndermeseydim sen yaşayabilecek miydin bu ülkede! Benim, ailemi öldürmek için pusuda bekleyen düşmanlarım varken sen hayatta kalabilecek miydin!"

Babam anlamıyordu. Babam benim derdimi anlamıyordu. Benim asıl derdimin beni yurtdışına göndermesi değil, beni o ülkede yalnız bırakması olduğunu anlamıyordu. "Mezuniyetime bile gelmedin," dedim kin dolu bir sesle. "Annemin de gelmesine izin vermedin. Ben o diplomayı tek başıma aldım. Koskoca ülkede altı yıl boyunca kimsesiz gibi tek başıma yaşadım. Ve bu senin umurumda bile değildi."

"Senin izini silmek istedim, seni orada bulmasınlar istedim! Ben ya da annen, ailenden biri oraya adımını attığı an senin peşine düşeceklerdi." Öfkesini kontrol edemeyeceğini anladığında bakışlarını cama çevirdi. "Anlamıyor musun bunu hâlâ?"

"Anlamıyorum!" diye bağırdım, babamın karşısında her zaman saygılıydım ama ilk defa öfkem kontrolümden çıkmıştı ve artık kendimi durduramıyordum. "Ama en çok da neyi anlamıyorum, biliyor musun baba?" Yüzüne yaklaşıp aynı kinle devam ettim. "Abilerimi neden oğlun gibi değil de, düşmanınmış gibi büyüttüğünü anlamıyorum."

Hayatımın en büyük yaralarından biriydi abilerim. Akkan... O benim her şeyimdi.

Ama Arskan... O benim nefretimdi. Evi terk edip gittiğinden ve yaşadığını bile bilmeyelim diye kendini bu aileden sildiğinden beri... Nefretimdi.

Arskan evi terk ettiği gece, Akkan da gidecekti ama onu ben durdurdum. Akkan benim için kaldı, Arskan'ı ise hiçbir şey durduramadı. Gitti. Bir daha hiç geri gelmemek üzere... Gitti.

"Onları askerî disiplinle büyüteceksin diye oğullarına kan kusturdun sen!" diye bağırdım, sesim titremesin diye tırnaklarımı avuçlarıma geçirerek. "Sen Akkan'la Arskan'ı, kendi öz evlatlarını, evlattan saymadın. Oğulların değil, askerlerin olarak gördün ikisini de! Kendi oğullarına kan kusturdun ya, kan kusturdun! Sen onların ruhlarını döve döve öldürdün!"

Kırarcasına sıktım dişlerimi, boğazım patlarcasına bağırıyordum. "Arskan senin yüzünden gitti, Akkan senin yüzünden dönmedi! Aileni başka yollarla da koruyabilirdin ama sen bize en acı verecek yolu seçtin!"

"SUS ARTIK!"

Elinin tersiyle önündeki masada ne var ne yoksa devirdiğinde sesi, odanın duvarlarına çarpan bir darbe gibi yankılandı. Masanın üzerindeki kristal isimlik, elinin tersiyle indirdiği o sert darbeyle yere savrulup tuzla buz oldu. Kırılma sesinden sonra odanın içine yayılan o keskin sessizlikte, hayal kırıklığıyla gözlerine baktım. Oğullarının adı, onun mahkemesinde yıllardır yasaklıydı. Ve ben bugün o yasağı çiğneyip yıllar sonra ilk kez babamın yüzüne bağırmıştım.

"Ben onlara hayatta kalmayı öğrettim!" diye gürledi, işaret parmağını göğsüme doğrultarak. "Bu dünya annenin sen çocukken sizi uyutmak için sana anlattığı o masal diyarı değil! Karalev soyadını taşıyorsan, alnında bir namluyla doğarsın. Ben eğer abilerini bu disiplinle yetiştirmeseydim hayata karşı bu kadar dik duramazlardı!"

"Abilerimi hayatta tuttun, evet..." derken başımı kabullenemezmiş gibi hiddetle iki yana salladım. Babamın haklı olduğunu kabul etmek istemiyordum. "Ama bedenlerini hayatta tutmak için onların ruhlarını öldürdün sen."

"Yaşamak için ruhlarının ölmesi gerekiyorsa ölsün."

Acımasız, buz gibi çıkan sesini duyduğum an babamın gözlerine dehşetle baktım ve o gözlerdeki gerçekle ilk defa bu kadar keskin bir şekilde yüzleştim. Ben... Ben babama ne anlatıyordum ki? Ne bekliyordum ki? Kalbi taştan, ruhu buzdan, gözleri ateşten bir adamdı o. Yılların cephelerde ölüm makinesi olarak anılan generali, askerlerin saygıdan ve hürmetten karşısında hazırola geçtiği, düşmanlarınınsa ölümüne nefretiydi.

Yüzlerce düşmanı gözünü kırpmadan leşe basar gibi öldürmüş ve yıllar geçtikçe kalbindeki merhametin hepsini koparıp atmıştı içinden.
Doğru bildiğinden asla vazgeçmezdi, gerekirse bunun için herkesin kalbini kırardı ve asla geçmişe dönük pişmanlık yaşamazdı. Hakan Karalev'di o. Karalevlerin cehennemi.

Ne yapacağımı bilmiyordum artık. Kırabilirdim, dökebilirdim, babama kendimi anlatmaya çalışabilirdim ama... Ama hiçbiri yapmadım çünkü çırpındıkça beni daha dibe çeken o çelik mavisi gözlere direnmekten yorulmuştum.

Aklımın içi yangın yerine döndüğünde tek bir isim hayatta kaldı orada. "Kurter'in yanına...” dedim nefes nefese, tükenmiş hissediyordum artık. "Bu gece, bu saatte Kurter'in yanına gideceğim ve sen peşimden koruma göndermeyecek ya da bana engel olacak hiçbir şey yapmayacaksın baba."

Babam artık benden duyduklarına inanamıyordu. "Sen çok uysal bir kızdın," dedi bana karşı yükselen öfkesine karışan ve tepkimi anlamlandıramayan bir ifadeyle gözlerime bakarken. "Hayatında ilk defa bana böyle başkaldırıyorsun." Sesi de sözleri gibi keskinleşti ve başından beri aklındaki o soruyu sordu. "Kurter için mi?"

"Anlamıyorsun baba." Gözlerimi yumdum sıkıca, açtığımda ise o mavililikler aynı bakmıyordu. "Kurter için değil, hayatımı kurtaran adam için yapıyorum bunu," dedim sertçe. "Bu Kurter'di ve evet, bu yüzden Kurter için. Ben oraya gideceğim."

"Gitmeyeceksin dediysem gitmeyeceksin!" Sabrını çoktan tüketmiş gibi baktı gözlerime. "Başka doktor gönderirim yanına ama sen oraya adımını bile atmayacaksın."

"Neden!" diye bağırdım dayanamayarak. Kendimi durdurmaya çalışıyordum, deniyordum ama olmuyordu. Olmuyordu. "Neden baba, neden?"

"Çünkü Kurter'in yaralarına giden yol bile cehennemden geçiyor!"

Geriye doğru bir adım attım. Cümlesinin gerçekçiliği irkilmeme sebep oldu. Yaralarına giden yol bile... Cehennemden geçiyor.

"Alacakan'ın ruhu mayın tarlası. Sen o tarlada yürüyemezsin, parçalanırsın." Aynı öfkeyle yüzüme doğru yaklaştı, gölgesi bile üzerime devrilmiş bir dağ gibi hissettiriyordu. "Sen bu savaşın içindeki ceylansın, o kurt. O seni korur ama sen ona yaklaşmayacaksın."

Etkilendiğimi bildiği sözlerini namlu gibi üzerime doğrulttu ama bu sefer geri adım atmadım. Atmayacaktım da. Çünkü biliyordum, babam beni sadece Kurter'den değil, herkesten uzak tutmaya çalışıyordu. Ona göre ben kimseye yaklaşmamalıydım.

Yaşamak istiyorsam ömür boyu yalnız kalmalıydım.

Çenemi dikleştirip yüzüne yaklaştım. "Onu iyileştirmeye çalışıyorum sadece. Bir doktor olarak, bir insan olarak..."

"İyileştiremezsin." Sesi acımasız bir gerçeği yüzüme çarpar gibi keskindi. "Onu kimse iyileştiremedi."

"Çünkü kimse denemedi!" dedim bağırarak, ardından işaret parmağımı kendime doğrulttum. "Ama ben deneyeceğim."

"Hayır dedim sana, anlamıyor musun!" Babamın yüzü kaskatı kesildi. Kolumu tutup beni rüyadan uyandırmak ister gibi hafifçe sarstı. Öfkesi artık katlanılmaz boyuttaydı. "Kurter kurşunların arasından geçip sağ kalmayı başarmış bir asker, o kendi başının çaresine bakar çünkü o ateşin içinde yanmaya alışkın. Ama sen..."

Gözleri yüzümde gezindi. Sanki bu kavgayı sadece Kurter'in yanına gitmemem için değil, aynı zamanda Kurter'den her zaman uzak durmam için ediyordu benimle. Babam beni Kurter'den uzak tutmaya çalışıyordu.

Çünkü beni hâlâ o saçlarını ördüğü, parkta düşmesin diye elinden tuttuğu, korunmaya muhtaç kız çocuğu olarak görüyordu. "Sen, kendisine doğrultulan namluyu görünce bile titreyen bir kızsın Laren. Bu dünyanın sertliği seni kırar."

Bu sözler, içimdeki son kaleyi da yıktı. Babamın beni zannettiği o masum kız, dün gece o tetiği çektiğim an, Eiza'nın kanı elime bulaştığı an paramparça olmuştu.

Babam bilmiyordu ama ben o enkazın altından çoktan çıkmıştım. İçimdeki o titreyen kız çocuğu artık yoktu.

Kolumu elinden sertçe, hırçın bir hareketle kurtardım. "Yanılıyorsun baba," dedim. Sesim buz gibi bir sakinlikle çıkıyordu. "Ben artık o namluyu görünce titreyen kız değilim." Başımı dikleştirdim ve gözlerimi, bir generalin karşısında rüştünü ispatlayan, en az onun kadar inatçı bir evlat gibi gözlerine diktim. "Ben artık ölümün namlusunu karşımdakine doğrultan o kızım."

Bu cümlemin vuruculuğundan sonra babamın yüzündeki o donup kalmış ifadeyi, şaşkınlığı ve dehşeti izlemeden arkamı döndüm ve o ağır kapıyı ardımdan kapatarak öfkeyle odasından çıktım. Arkamda bıraktığım o ağır kapı sadece bir odayı değil, benim çocukluğumda kalmış bütün korkularımı da kapatmıştı.

Koridorda yeri dövercesine, öfkeyle ilerliyordum. Damarlarımda dolaşan o deli kan, babamın inadıyla birleşmiş, beni durdurulamaz bir güce dönüştürmüştü. Deliriyordum sanki. Beni delirtmek isteyen korkunç bir öfkenin pençesine düşmüştüm ama bu kadar savaşmışken, her yerimi yara bere içinde bırakmışken değil geri dönmek; bu saatten sonra bir adım bile geriye atmazdım.

Personel ve İdari İşler Şube Müdürlüğü'nün önüne geldiğimde kolu indirip bir saniye bile düşünmeden içeri girdim.

İçerideki kıdemli memur, kapının gürültüyle açılmasıyla irkilerek bana baktı. "Doktor Hanım?"

"Kurter Alacakan," dedim, sesim odayı dolduran bir emir gibi çıkıyordu. Vakit kaybetmeden adamın masasına doğru bir hışım yürümeye başladım. "Adresini ve telefon numarasını verin bana. Acil."

Memurun yüzü, Kurter ismini duyduğu an bir anda ciddileşmişti. Gözleri kaçamak bir şekilde bilgisayar ekranına, sonra da bana kaydı. "Doktor Hanım..." dedi ses tonundaki resmiyeti bozmadan. "Askerî gizlilik burada esastır. Kurter Komutan'ın ikametgah bilgileri kendi verdiği emirle, kesin bir şekilde gizli dosyada tutuluyor. Erişim yetkisi sadece..."

"Yetki umrumda değil!" diye bağırdım kendimi durduramayarak, artık öfkemi kontrol edecek sabır noktasında değildim. "O dosyayı bana vereceksiniz. Size bunu yetkili bir asker olarak değil, Kurter Alacakan'ın vücudundan şarapnel parçası çıkartıp bedenine on beş dikiş atan ve bunun takibini derhal yapmak zorunda olan bir doktor olarak söylüyorum!"

Personelin odasına girip bu şekilde bağıramazdım, bu yaptığım disiplin suçuydu. Normal bir zamanda ve kafada olsam bu sınırı asla aşmazdım ama şimdi durum farklıydı ve ben babamla olan o odadaki kavgadan beri aklımı kaybetmiştim.

"Yapamam Doktor Hanım," dedi memur, aynı ciddiyetle. Bir doktordan böyle bir çıkış beklemiyordu, tavırlarım onu şaşırtmıştı. "Siz bana Hakan Paşa'dan onaylı belge getirmeden ben size dosyasının erişimini veremem. Eğer verirsem..."

"Eğer vermezsen," diyerek sözünü kestim ve elimi masaya vurup yüzüne doğru eğildim. "Ben o dosyayı bu odadan zorla alırım."

Kaşlarını çattı fakat yüzündeki irkilmiş ifadeyi gizleyememişti. "Bu yaptığınız artık disiplin suçu."

"Git beni şikâyet et!"

Sakinliğini korumaya çalışarak başını iki yana salladı. İki ateş arasında kalmıştı ama seçeceği yol belliydi. "Hakan Paşa'nın emrini çiğnemem. Lütfen bana zorluk çıkartmayın."

Babamın adını duyduğum an zaten kontrolden çıkmış olan öfkem iyice şiddetlendi. "Bana o adresi vereceksin," dedim korkutucu bir sakinlikle. "Mevzu bahis bir askerin sağlık durumuysa bir doktorun emri, bir komutanın emrinden üstündür." Tehdit etmekten çekinmeyen bir sesle devam ettim. "Eğer bana Kurter Alacakan'ın adresini vermezsen Yönetmelik Hükümlerinin gerekliliğini çiğnemekten seni şikâyet ederim ve hakkında tutanak tutulması için gerekli işlemleri başlatırım."

Yüzüme dehşetle baktı. Gözlerimdeki o kararlılığı, o geri adım atmayacak olan deliliği görmüştü. İstediğimi almadan gitmeyeceğimi de anlamıştı ve artık dediğimi yapmak zorunda olduğunun farkındaydı.

"Siz..." dedi ama devamını getiremedi.

Titreyen parmaklarla klavyeye uzandı. Uzun bir süre bilgisayardaki işlemlerine devam etti, dakikalar sonra son tuşa basıp çıktı aldığı kağıdı bana uzattı. "Gecenin bu saatinde... Bu yaptığınız gerçekten delilik."

"Delilikse delilik." Kağıdı elinden aldım. "Unutma," dedim, geri çekilirken. "Ben bu odaya hiç gelmedim. Sen de bana hiçbir şey göstermedin."

Cevabını beklemeden, geldiğim gibi hışımla arkamı dönüp kapıdan çıktım.

Bir hışımla ilerlemeye devam ederken koridorun çapraz kısmında, aniden omzuna çarpan bedenin keskinliğiyle olduğum yerde durdurdum adımlarımı.

Başımı kaldırıp bana çarpan adama baktım.

Benim yaşlarımdaydı, belki bir iki yaş büyüktü, omzunda üsteğmen rütbesi ve buz gibi bakışları vardı.

Kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. "Bir sorun mu var, Sayın Üsteğmen?"

"Hayır," dedi ciddi bir sesle ve soğuk gözlerini yüzüme çevirdi. "Bir sorun yok Doktor Hanım, iyi akşamlar."

Buz gibi bakışlara sahip üsteğmenle birkaç saniye anlamsızca göz göze geldikten sonra bakışlarımı ondan çevirdim ve çıkış kapısına doğru ilerlemeye başladım.

Doktor olduğumu nereden bildiğini ona sormamıştım bile. O cinayet soruşturmasında, adım Kurter Alacakan'la yan yana yazıldığından ve soyadımın Karalev olduğu duyulduğundan beri, bu askeriyedeki herkes benim kim olduğumu biliyordu.

Orgenaral Hakan Karalev'in kızıydım ben.
Ya da onların gözündeki bir başka kimliğimle... Kurter Alacakan'ın canını kurtardığı kızdım.

Elimdeki kağıdı avucumun içinde yırtarcasına sıktım ve kapıyı kırarcasına bir öfkeyle açıp arabama bindim. Adres zihnimde, öfkem kalbimde, rotam ise ellerimdeydi.

Her yolun sonu eve çıkmaz.

Ama Kurter Alacakan'a giden yolun sonu cehenneme de çıksa ben ona varacaktım.

⛓️

Laren'in odadan çıkışının üstünden geçen saniyelerden sonra, Personel Şube'nin kapısı sert bir şekilde açıldı ve içeriye soğuk bakışları ve uzun boyuyla dikkat çeken o Üsteğmen girdi.

Karşısında korkudan elleri buz kesmiş kıdemli memura bakıp, "Sakin ol," dedi ciddi bir sesle. "Sen, sana verilen görevi yaptın."

"Hayatımda hiç böyle bir muamele ile karşılaşmamıştım Sayın Üsteğmen," dedi Memur. Elleri titriyordu ve az önce yaşadığı şokun etkisini hâlâ atlatamamıştı.

Sakinleşmek için bir kez daha derince soluklandıktan sonra bakışlarını karşısındaki demir gibi dimdik duran Üsteğmen'e çevirdi. "Siz..." dedi fark ettiği gerçekle afallayarak. "Daha önce sizi hiç bu askeriyede görmemiştim. Yeni mi atandınız?" Karşısındaki adamın omzundaki yıldızlara baktı, üsteğmen rütbesi göz kamaştırıyordu. "Yeni atanıp Hakan Paşa'nın sağ kolu olacak kadar yükselmek... Üstelik de bir üsteğmen için. Garip."

Ürpertici bakışlarını karşısındaki adama dikip, "Daha fazla soru sorma," dedi keskin bir sesle ve başıyla kapıyı işaret etti. "Çık odadan."

Memur duyduğu ses karşısında irkilerek karşısındaki adama baktı. Soğukkanlılık bu üsteğmenin damarlarına işlemiş bir zehirdi sanki.

"Emredersiniz," deyip hızlı adımlarla odadan çıktı. Bu gece şok üstüne şok yaşıyordu ve bünyesi bu askeriyede olanları artık kaldırmıyordu.

Üsteğmen, kapının kapanma sesini duyduktan sonra tek hareketle kapıyı kilitledi ve birazdan telefonda konuşacağı kişinin ağırlığıyla sesini kontrol altına alıp o numarayı tuşladı. Birinci çalışta açıldı telefon.

"Komutanım," dedi sesi askeriye nizamiyesinin ağırlığını taşıyan bir ciddiyette çıkarken. "Kızınız adresi alıp çıktı... Tam tahmin ettiğiniz gibi."

Hattın diğer ucunda, Hakan General ( Karenin babası) gözlerini nizamiyeden çıkıp giden kızının o beyaz arabasına kilitlenmiş şekilde pencerenin önünde duruyordu. Bakışlarında ne bir kızgınlık vardı ne de bir şaşırma. Sadece, beklenen bir satranç hamlesini izleyen o soğukkanlı hakimiyetle kızının askeriyeden gidişini izliyordu.

"Her ihtimale karşı civardaki kameraları iyi konuşlandırın," dedi Hakan Karalev, insanı ürperten o kasvetli ses tonuyla. " Drone takibini başlatın. Dağ yolunda kuş uçsa haberim olacak."

"Emredersiniz Komutanım. Bölge sabaha kadar denetimimde olacak, silahları özel sahaya konuşlandıracağım ve denetimi bizzat ben üstleneceğim, şüpheniz olmasın."

"Aferin sana," dedi, birini tebrik ederken bile ciddiyetinden taviz vermeyen sesiyle. "Ben bu hareketini ödülsüz bırakmam. Seni, yakında Kurter Alacakan için oluşturacağım time özel asker olarak atayacağım."

Duyduğu cümle karşısında o soğuk bakışlarında saniyelik bir kırılma belirdi. Bedenindeki ürpermeyi bastırıp duygularını kontrol altına alarak, "Kurter Komutan'ın timinde olmak benim için bir onurdur," dedi. "Bütün emir ve görüşlerinize hazırım Komutanım."

"Yakında atanacağın timde Kurter'in gözüne girmek için her şeyi yap. Gerekirse Kurter için canını feda edeceksin."

Duyduğu cümlenin ağırlığıyla gözlerini kapattı ve hiç düşünmeden cevapladı. "Emriniz olur, Komutanım."

Telefon kapandı.

Hakan General, kapattığı telefonu masaya bıraktıktan sonra elindeki sönmüş sigarayı kül tablasına bastırdı yavaşça. Pencereden yansıyan aksinde, bir generalin yılları namlusunun ucuyla devirmiş keskin bakışları vardı.

Kızının inatçılığıyla gurur mu duymalıydı, yoksa onu cezalandırmalı mıydı, bilmiyordu. Bildiği tek şey, okun artık yaydan çıktığıydı.

"Senin canını Kurter'e emanet etmiştim..." Sigarasından çektiği dumanı havaya üfledi ve kızının arkasından bakarken içine doğan keskin gerçekle devam etti. "Ama bilmeden, Kurter'in canını da sana emanet etmişim."

⛓️

Savaşın en şiddetli hâli, insanın kendi aklıyla girdiğiydi. Çünkü her savaş bir gün biterdi ama bunun sonu yoktu.
Kurter, şöminenin karşısındaki deri koltuğa oturmuş, başını geriye yaslamıştı. Bedeni saatler önce on beş dikiş yemiş bir adama göre sağlam duruyordu. Yarasını bandajla kapatmış ve varlığını bile unutmuştu. Üstüyse bedeninde hissettiği o yoğun sıcaklığa dayanamıyormuş gibi hâlâ çıplaktı.

Geniş omuzlarını öne doğru çekti, bedenindeki yangına rağmen o sarsılmaz sakinliğiyle önündeki masadan bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağın sesi odaya dolarken ucunda beliren o cılız ateş, Kurter'in yüzündeki derin gölgeleri aydınlattı.

Dumanı ciğerlerine derin bir nefesle çektiğinde, sanki kanına zehir karıştı. Oda hâlâ karanlık ve kasvetliyken o sırada gözlerinin önünde en az kendi kadar büyük bir gölge ve güçlü bir el uzandı ona doğru. Erkek kardeşi Kaan onun karşısındaki boş koltuğa sessizce süzülmüş, Kurter'i koltuğa sessizce süzülmüş, Kurter'i ve dudaklarından dökülen dumanı izliyordu.

Kaan sigara kullanmazdı. Dumanından da kokusundan da nefret ederdi. Ama gözleri, Kurter'in dudaklarının arasındaki o ateşe takıldı. Masanın üzerindeki paketten bir dal çıkarıp Kurter'in, ne yaptığını sorgulayan bakışlarına aldırmadan dalı dudaklarına götürdü ve ikizinin elindeki çakmağı alıp sigaranın ucunu ateşledi.

"Sen içmezsin," dedi Kurter, sesi dumandan dolayı hafifçe boğuk çıkarken.

Kaan, derin bir nefes çekip dumanı havaya üfledi. Boğazı yanmıştı ama yüzü ifadesizdi. "Sen içiyorsan," dedi, gözlerini kardeşinin koyu yeşil harelerine dikerek. "İçerim."

Kurter'in dudakları hafifçe sağa kıvrıldı. Bu, sadece Kaan'ın görebileceği, o nadir gülümsemelerden biriydi.

Bir süre sessizce dudaklarından

dökülen dumanı izledikten sonra Kaan'ın bakışları, kardeşinin omzundaki taze pansumana kaydı. Gözlerindeki ifade bir savcının sorgulayıcı bakışı değil, bir kardeşin şefkatiydi ama o şefkatin altında karanlık bir öfke yatıyordu. Elini uzatıp parmak uçlarını yavaşça sargının üzerinde gezdirdi. Dokunuşu o kadar hafifti ki, sanki canını yakmaktan değil, o acıyı kendi parmak uçlarına hissetmekten korkuyordu. Adı konulamayan bir bağ vardı aralarında, Kurter'in canı yansa Kaan, Kurter'in canının yandığı yeri hissederdi.

"Omzun..." dedi fısıltıyla. "Operasyonda mı oldu?"

"Ufak bir sıyrık." Kurter başını salladı, sigarasından bir nefes daha alırken bakışlarını ateşe çevirdi.
"Mermi teğet geçti."

"Pek ufak bir sıyrık gibi durmuyor." Kaşları çatıldı. "Daha çok damarını delmişler gibi duruyor."

Kurter sustu.

"Gerçeği söyle."

Dudağındaki dumanı sessizce üflerken koyu yeşil harelerini kardeşinin simsiyah gözlerine çevirdi Kurter. Kaan'dan hiçbir şey saklayamayacağını biliyordu. Zeki bir ikizi vardı.

"Kurşunun şarapnel parçası vücuduma isabet etmişti ve damar duvarımı delebilirdi."

"Siktir." Kaan'ın yüzü kasıldı. Mesleğinin ciddiyetinden dolayı kolay kolay küfür eden biri değildi ama o an sanki mermi Kurter'i teğet geçmiş ama Kaan'ın etine saplanmıştı.
"Çıkardılar mı şarapneli?"

Duyduğu soru karşısında koyu yeşil gözleri kasvetlendi. Laren'in onu yaşatmak için verdiği mücadele aklına gelince nabız ritminin değiştiğini hissetti ve elindeki daldan içine çektiği duman derinleşti. "Çıkardılar," dedi sadece.

Laren Karalev beni yaşattı, cümlesi dudaklarının ucunda durdu ama söylemedi.

Kaan elini geri çekerken, "Başka?" diye sordu. "Başka yerden yara aldın mı?"

Kurter bir an duraksadı. Zihninde o an canlandı; çatışmanın ortasında, ona pusu kurmak isteyen düşmanlar, bıçağın soğuk çeliğinin sıcak etine girdiği o an ve ardından öldürdüğü adamlar. Sayısını saymamıştı çünkü sayamayacağı kadar fazlaydı.

"Kasığımda," dedi, içine çektiği dumanı dudaklarından geri verirken. "Bir bıçak yarası."

Kaan'ın gözleri aniden kısıldı. Bakışları, Kurter'in siyah eşofmanının bel kısmına indi. "Göster."

Kurter, Kaan'ın o yarayı görmeden vazgeçmeyeceğini bildiği için ayağa kalktı. Şömineden gelen kızıl ışık, heybetli gövdesine vururken, siyah eşofmanının ipini çözdü ve bel kısmındaki lastiğini hafifçe aşağıya sıyırdı.

Adonis kasının hemen üzerinde, deriye vahşice atılmış o kesik ve üzerindeki siyah, nizami bir şekilde uzanan dikiş ipleri vardı. Yara tazeydi, etrafı hala mor ve ödemliydi. Fakat yara derin ve parçalı olmasına rağmen dikişleri çok özenli atılmıştı, tenin üzerinde nizami çizilmiş bir çizgi gibi duruyordu.

Kaan, yaraya baktı. Gözbebekleri büyüdü, nefesi boğazında düğümlendi. Yüzündeki ifade şaşkınlıktan öte, dehşet verici bir kabullenişti. Sanki bildiği bir gerçeğin kanıtını görmüştü.

Kurter, eşofmanını düzeltip, "Niye böyle bakıyorsun?" diyecek oldu ama kardeşinin ani hareketiyle cümlesi yarım kaldı.

Kaan hızla ayağa kalktı. Elleri, kumaş pantolonunun kemer tokasına gitti. Metalin sert sesi odanın içinde yankılandı.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Kurter, kaşlarını çatarak. Kardeşinin bu hareketini bir mantığa oturtmaya çalışıyordu.

Kaan cevap vermedi. Gözlerini Kurter'in gözlerinden ayırmadan kemerini çözdü, düğmesini açtı ve pantolonunu, tıpkı Kurter'in yaptığı gibi, adonis kaslarını ortaya çıkaracak kadar aşağı indirdi.
Kurter'in bakışları, kardeşinin tenine değdiği an, dudaklarının arasındaki sigara neredeyse yere düşecekti.

Kaan'ın kasığının üzerinde, tam adonis kasının olduğu yerde...

Kurter'in yarasıyla satımı santimine aynı yerde.

Aynı uzunlukta.

Ve aynı sayıda dikişe sahip bir yara duruyordu.

Kurter'in nefesi kesildi. Gözleri kendi yarasından kardeşininkine gidip geldi. Kaan o operasyonda yoktu. Kaan o dağda değildi. Kaan'a bıçak değmemişti. Ama Kurter'le aynı yerden bir yara izine sahipti.

"Aynı yerden..." dedi Kurter, sesi bir fısıltıdan farksızdı. Elini uzatıp kardeşinin yarasındaki dikişlere dokunmak istedi ama yapamadı. "Aynı yerden yaralanmışız."

Kaan, pantolonunu ve kemerini hızlıca düzeltti ama gözlerindeki o karanlık parıltı sönmemişti. Kurter'e doğru bir adım attı, aralarındaki mesafeyi kapattı ve elini ikizinin yaralı olmayan omzuna koydu. O an, iki bedenin değil, tek bir ruhun yansıması olduklarını ikisi de iliklerine kadar hissetti.

"Sana bir şey olursa beni gömmelerine gerek kalmaz." Gözlerini kardeşinin gözlerine dikti ama baktığı yer ruhuydu. "Ben o toprağın altına seninle çoktan girmiş olurum, Kurter."

Odanın içindeki hava, dışarıdaki fırtınadan daha ağır bir basınca gömüldü. İki kardeşin birbirine değen bakışları arasında, kelimelerin taşıyamayacağı kadar ağır bir sessizlik asılı kaldı. Kurter, Kaan'ın az önce kurduğu o yıkıcı cümleyi sindirmeye çalışırken, elindeki sigaranın külü halıya düştü ama fark etmedi bile.

"Nasıl oldu?" dedi dişlerinin arasından, sesindeki öfke tüyler ürperticiydi. "Kim yaptı sana bunu?"

"Bir terör saldırısında oldu," dedi, sesi sertti. Sanki sıradan bir adli vakayı rapor ediyordu ama gözlerindeki o tehlikeli parlama, cümlenin altındaki kaosu ele veriyordu. "Bölgeye soruşturmayı başlatan savcı olarak gitmiştim."

Kurter'in çenesi kasıldı, şakaklarındaki damarlar belirginleşti. Kardeşine dokunan o elin sahibini bulup, o eli bileğinden koparmak isteyen vahşi bir dürtüyle doldu içi. "Sana bunu yapanların..." dedi ama cümlenin devamını getirmesine gerek kalmadı.

Kaan, başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarında, bir savcıya hiç yakışmayan ama bir Alacakan'ın yüzüne tam oturan o zalim tebessüm belirdi. "İcabına baktım."
Kısa, net ve tartışmaya kapalı.

Kaan devamını anlatmadı.

Adaletin terazisinin nasıl kanla dengelendiğini, o bıçağı tutan elin sahibinin akıbetini söylemedi. Kurter de sormadı. Çünkü biliyordu; Kaan birinin icabına baktıysa o kişinin dosyasını sadece adliyede değil, hayatta da kapatmış demekti.

Sessizlik, dumanın arasına karışıp odaya yeniden çöktüğünde Kaan, konuyu o kanlı geceden uzaklaştırmak istercesine bakışlarını yeniden Kurter'in omzuna çevirdi ve pansumanın altından belli olan üstü kapatılmış yaraya baktı. "Hiç bu kadar nizami atılmış dikiş görmemiştim," dedi, parmaklarını acıtmaya çekinerek kardeşinin dikişleri üzerinde gezinirken. Sesindeki hayranlık ve şüphe iç içe geçmişti. "Sanki deriyi birleştirmemiş de kumaşa nakış işlemiş."
Kurter'in karanlık gözlerinde beliren ışık Kaan'ı şüphelendirirken bakışlarını dikişlerden ayırıp Kurter'in gözlerine dikti. "Kim dikti yaranı?"

Kurter, dumanı ciğerlerine hapsedip bir an duraksadı. O dikişleri atan ellerin sahibini düşündüğünde, göğsündeki o boşlukta garip bir sızı hissetti. İsmini söylemek bile onu bu karanlık ve tehlikeli dünyaya davet etmek gibi geliyordu.

"Doktor," dedi sadece.

Kardeşinin bu cevabını duyunca Kaan'ın kaşları alayla çatıldı. "Yapma ya, gerçekten mi? Demek doktor dikti yaranı."

"Benim doktorum," diye açıkladı Kurter.

Kaan bu sefer tek kaşını kaldırdı. Bu kaçamak cevabın altındaki sırrı sezmişti ve dudakları alaycı bir hareketle yukarı doğru kıvrıldı. "Demek senin doktorun."

Kurter cevap vermedi, sadece başını çevirip dumanı üflemekle yetindi. Ama Kaan'ın keskin dikkati, o kısa sessizliğin içine gizlenmiş olan anlamı çoktan yakalamıştı.

Duruşunu dikleştirip gümüş çerçevenin olduğu yerden yüksek masaya doğru yürürken bakışları, az önce Kurter'in öfkeyle dağıttığı ama dokunmaya kıyamadığı o şeye takıldı. Deri kaplı, eski bir fotoğraf albümü. Kurter'in unutamadığı anılarını sakladığı o albüm masanın köşesinde duruyordu.

"Hayırdır," dedi Kaan, elini albümün kapağına koyarken. Sesi az önceki gergin tondan sıyrılmış, daha yumuşak ama meraklı bir hal almıştı. "Maziye mi daldın?"

Kurter daha dokunma, diyemeden Kaan çoktan albümün kapağını aralamıştı.

Sayfaların hışırtısı odadaki sessizliği bozdu. Gözleri geçmişin karelerinde, annelerinin gülüşünde ve babalarının gölgesinde gezindi bir süre. Ancak parmakları, albümün ortalarında bir sayfaya geldiğinde durdu.

Sayfanın arasından kayıp masaya düşen küçük, vesikalık bir fotoğraf karesi, Kaan'ın dikkatini çekti.

Eğilip fotoğrafı Kurter'den önce aldı.

Fotoğrafta, sarıya kaçan açık kumral saçları beline kadar uzanan, yüzünde çocuksu bir masumiyet ve masmavi gözlerinde aydınlığı taşıyan çok tatlı bir kız çocuğu vardı.

Kaan, siyah harelerini fotoğrafa dikip gözlerini kıstı. "Bu kız..." dedi, bakışlarını fotoğraftan ayırmadan. Sonra başını yavaşça kaldırıp Kurter'e baktı ve elindeki fotoğrafı, Kurter'in az önce doktor diyerek geçiştirdiği o gerçeğin üzerine bir kanıt gibi bıraktı. "Yaranı diken doktor olmasın?"

Kurter cevap vermedi. Dudakları mühürlenmiş gibi sımsıkı kapalıydı ama gözlerindeki o anlık kıpırtı, Kaan'ın aradığı cevabın ta kendisiydi.

Simsiyah hareleri resme bakmaya devam ederken, hiçbir detayı atlamayan dikkatinde geçmişin kapıları sertçe çarpılarak açıldı. "Çocukken gölde boğulmak üzereyken hayatını kurtardığın kız bu..."

"Kaan..." dedi Kurter. Sesinin altındaki ton, devamını getirme ve sus diyordu. Bu konunun açılmasını istemediği yüzündeki ifadeden belliydi.

Fakat Kaan durmadı. "Demek geçmişte hayatını kurtardığın kız, yıllar sonra kaderin bir oyunu gibi karşına çıkıp yaranı diken doktor olmuş."

"Yıllar sonra da o benim hayatımı kurtardı," diye mırıldandı Kurter kısık bir sesle. Ne düşüneceğini bilemeyeceği kadar çok fazla şey vardı aklında, kelimeleri toparlamakta zorluk çekti bir süre. "Sana bahsettiğim o şarapnel, hayat damarlarından birine, ven'e, dayanmıştı. Şarapneli fark edip çıkartan da..." Kasvetli bir nefes düştü kalın dudaklarından. "O'ydu."

Aralarında ağır bir sessizlik oldu. Uzun, ciddi ve ikisinin ruhuna karanlığı daha derinden hissettiren bir sessizlik.

"Çocukken hayatını kurtardığın kızın, yıllar sonra karşına hayatını kurtaran bir doktor olarak çıkması..." Kaan cümlenin ağırlığıyla duraksadı ve kardeşinin gözlerinin içine baktı. "Ona bunu söylemedin mi?"

"Kendime bile söylemedim," dedi Kurter, sinirli bir ses tonuyla.

"Neden?" Anlam vermeye çalışır gibi kardeşinin yüzüne baktı. "Kader seni onunla yıllar sonra onunla bir araya getirmişken neden sustun?"

Kurter başını kaldırdı. Gözleri, dumanlı bir orman yangını gibiydi ve hemen ardından, oçindeki o bastırılmış cümle dudaklarından zehirli bir itiraf gibi döküldü. “Çünkü beni hatırlamıyor!"

Gür sesi odanın duvarlarında yankılandığı an Kurter'in yüzündeki maske paramparça olmuştu. "Unutmuş!" dedi öfkesini bastırmanın zehriyle. "Gözlerimin içine baktı, yarama dokundu, nefesi yüzüme değdi ama beni görmedi. Ben onda geçmişi gördüm, o bende kendi cehenneminde yanan bir adam gördü. Ama beni unutmuş, hatırlamıyor!"
Sigarasından çok uzun bir soluk çekti içine. "O beni hiç tanımamış gibi bakarken, ben ona bendim diyemedim, geçmişte seni ölümden alan o çocuk bendim diyemedim." Başını hiddetle iki yana salladı. "Çünkü onun hafızasında ben bir hiç olmuşum. Her şeyi hatırlıyor, sadece beni unutmuş."

Kaan'ın elleri kardeşinin omuzlarından yavaşça düştü. Kurter'in yaşadığı bu sessiz cehennemi şimdi iliklerine kadar hissediyordu. Başını yavaşça kaldırıp kardeşinin her detayını ezbere bildiği gözlerine baktı. "Aşık mısın?" diye fısıldadı Kurter'e.

Kasvetli bir sessizlik oldu salonda. Gelen tek ses, dışarıdaki fırtınanın gök gürültüsüydü. Kurter kaşlarını çatarak Kaan'a baktı ama ona kızamadı çünkü şunu biliyordu: Kaan, savcı kimliğini bir kenara bırakıp bu soruyu Kurter'e sadece bir kardeş olarak sormuştu.
Kurter, masada duran fotoğrafa son kez baktı. Gözlerindeki o ifade bir vedadan daha ağırdı. "Hayır," derken sesi çok keskin ve kendinden emin çıkıyordu. Devamında yine aynı kesinlikle reddetti. "İmkansız."

"Ona aşık olman mı imkansız," diye sordu Kaan, cümlesi bir neşter gibi derine inerken. "Yoksa aşık olup kavuşman mı?"

Kurter, elindeki viski bardağını tek dikişte bitirip bardağı sertçe masaya bıraktı. Camın sesi, içindeki o bastırılmış öfkenin yansıması gibi kulaklarına dolduğu sırada, "İkisi de," dedi ciddi bir tonla ve kardeşinin gözlerine bakarak devam etti. "Benim hayatımda aşk olamaz, Kaan. Bir kadının benim zaafım olması demek, aynı zamanda düşmanımın da hedefi olması demek ve ben kimseyi böyle bir ateşin içine atmam." Durdu, gözleri uzağa dalmıştı. "Laren Karalev'le aramızda bir şey olamaz. Ben öldürmek için yaşıyorum o ise yaşatmak için var. Uzaktan bakıldığında bile aydınlık ve karanlık gibiyiz. Yan yana gelmemiz kıyamet demek."

Kaan, derin bir nefes verdi. Kardeşinin kendini hapsettiği o zindanı görüyordu. Parmaklarını kardeşinin omzuna yasladı. "Sen imkansızların adamısın, Kurter."

Kaan'ın gözleri artık şüpheyle değil, sarsıcı bir gerçeğin ağırlığıyla bakıyordu ikizine. Masadaki fotoğrafı tekrar eline aldığında yavaşça ve orada bir detay bulma umuduyla fotoğrafı arkasını çevirdi ve yıllanmış kâğıdın arkasında, mürekkebe bulanmış o ismi gördü.

Laren Karalev.

Bu ismi gördükten Kaan'ın zihninde çok şiddetli bir şimşek çaktı. Karalev. Erkekleri, dededen toruna asker olarak yetişmiş, ordunun seçkin ve asil ailesi olarak bilinen o soyadı.

Karalevler.

Tanıdığı en büyük Karalev'i düşündü Kaan, aklına gelen ise tek bir isim vardı. Orgenaral Hakan Karalev...

"Hakan Karalev..."

"Komutanım," dedi Kurter, ciddi bir sesle.

"Öyleyse Laren Karalev de..."

"Komutanımın kızı."

Kaçıncı olduğu sayamadıkları bir sessizlik çöktü aralarına. Sadece şöminedeki odunların çıtırtısı ve rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Kaan, bu ağır havayı dağıtmak istercesine, sessizce geriye yaslandı. Elleri, masada duran o deri kaplı albüme tekrar uzandı. Geçmişin sayfalarını çevirmeye devam etti. Her sayfa, Kurter'in hayatından bir kesitti. Sayfalar ilerledikçe, çocukluk fotoğrafları yerini askerî lise yıllarına, o toy delikanlılık zamanlarına bıraktı. Kaan'ın parmakları bir sayfada duraksadı.

Fotoğrafta iki genç adam vardı.

Biri Kurter'di. Omuzları dik, bakışları o zamanlar bile sert ama umutluydu.

Diğeri ise...

Kaan'ın kaşları çatıldı. Fotoğraftaki diğer adamı tanıyordu. Kurter'in omzuna kolunu atmış, yüzünde o serseri ama güven veren gülümsemesiyle kameraya bakıyordu.

Ateşgâh Kuleli Harp Okulu'nun devleri...

Kurter'le yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, sırt sırta verip çatışmalara girdikleri o adam. Kurter'in en yakın arkadaşı...
Akkan Karalev.

Kaan'ın bakışları fotoğraftan ayrılıp, masanın üzerindeki o küçük vesikalık fotoğrafa, Laren'in fotoğrafına kaydı. Sonra tekrar Akkan Karalev'e baktı, aklında ise tek bir şey vardı. Akkan'ın soyadı... Karalev.

Gözlerindeki şüphe, yerini sarsıcı bir idrake bırakırken kardeşinin içinde bulunduğu durumun ağırlığını kendi omuzlarında hissetti. Kader, sadece ağlarını örmemiş, onları sanki birbirine kördüğüm yapmıştı.

Parmağını Akkan'ın gülen yüzünün üzerine koyup, "Bu adam..." dedi Kaan, sesi artık az önceki kadar sakin değildi. "Senin en yakın arkadaşın."

"Akkan benim can dostum," diyerek onayladı Kurter onu. "Omuz omuza savaştığım silah arkadaşım."

Hemen ardından başını çevirip Kaan'ın işaret ettiği fotoğrafa baktı. Akkan'ın yüzünü gördüğünde adını koyamadığı derin bir his içini doldurdu.

"Ve yaranı diken doktor da..." Kaan ise elini albümden çekip arkasına yaslandı ve Kurter'in içindeki o kasvetli hissi körükleyecek o cümleyi kurdu. "Hem komutanının kızı hem de... En yakın arkadaşının kardeşi."

Son cümle, odanın ortasına zifiri bir karanlık gibi çökerken, "Kaderin cilvesi değil bu," diye devam etti Kaan. O sırada albümün kapağını parmaklarının ucuyla yavaşça kapatmıştı. "Bu, kaderin sana açtığı bir savaş. Kılıcın iki keskin yüzü gibi... Hangi tarafı tutarsan tut, elin kanayacak."

Kurter'in çenesini kasıldı. Bakışları şöminedeki ateşteydi ama o, kendi cehennemi yanıyordu. "Bir savaş yok Kaan. Akkan benim kardeşim, omuz omuza ölüme yürüdüğüm adam. Hakan Karalev benim komutanın, emri demirden keskin olan adam. Laren'se benim sadece doktorum, başka bir şey de olamaz zaten."

Kaan tam ona cevap verecekti ki ceketinin cebinden yükselen telefonun titreşimiyle sustu. Ekranda beliren isme baktığında, yüzündeki o kardeş şefkati anında silindi; yerine cübbesinin o ağır, merhametsiz ve karanlık ağırlığı çöktü. Telefonu açıp kulağına götürdüğünde sesi bir savcıya göre bile fazla resmi ve soğuktu.

"Başkomiser?"

Hattın diğer ucundan da ciddi bir ses duyuldu. "Sayın Savcım, gecenin bu saatinde rahatsızlık verdiğim için özür dilerim. Ancak az önce düzenlenen operasyonda ele geçirilen kilit isimler adliyeye getirildi ve sorgu odasına alındı. Başsavcılığın kesin talimatı var, soruşturmanın bizzat sizin tarafınızdan yürütülmesini istiyorlar.Zanlıların ifadelerini almak için emrinizi bekliyoruz."

Kaan'ın simsiyah gözleri bahsi geçen zanlıların kim olduğunu anladığı an, şöminenin ateşini yansıtarak tekinsiz bir ifadeye büründü. "Ben gelene kadar o odanın kapısı açılmayacak," dedi, kesin bir emirle. "Kimse onlara tek bir soru bile sormayacak hatta bir yudum su dahi vermeyecek."

"Emredersiniz, Sayın Savcım."

Telefon kapandığında odada sadece yağmurun cama vuran sesi kaldı. Kaan, telefonunu cebine geri koyarken omuzlarını dikleştirdi ve gözleri son kez kardeşinin, yaralarına rağmen o her daim güçlü duran askerin gözlerine değdi.

"Benim için sorgu, senin için savaş vakti."

Kurter, oturduğu yerden başını hafifçe kaldırıp ikizine baktı. Aralarındaki o karanlık bağ, kelimelere ihtiyaç duymadan her şeyi anlatıyordu. "Acıma," dedi Kurter, sesi cümlesini destekler gibi acımasızdı. "Onlara öyle bir cehennem yaşat ki ölmek için sana yalvarsınlar."

Kaan'ın dudakları o tehlikeli tebessümle sağa kıvrıldı. "İkimizin aynı kandan olduğu nasıl da belli."

Kurter'in de dudağı Kaan'ın bu cümlesini duyduktan sonra hafifçe kıvrıldı sağa ve ikisi de sanki bu vedanın gerçekleşmesini istemiyormuş gibi ağır adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı.

Kaan, eşiğe geldiğinde durdu. Elini kapı koluna atmadan önce başını omzunun üzerinden, karanlığın içindeki ikizine doğru çevirdi. "Yarana iyi bak," dedi ciddi sesle. Gözlerinde sadece Kurter'e sakladığı o derin sadakat ve aynı zamanda sarsıcı bir uyarı vardı. "Hem yarana hem de sana yara olana."
Kurter cevap vermedi. İki kardeş birbirlerine sıkıca sarılıp sessizce vedalaştılar. Vedaları bile sessizdi çünkü ikisi de farkındaydı, kelimeler araya giderse vedalar daha acı verici oluyordu.

Birbirlerinden zorlukla ayrıldıklarında, Kaan kıyameti andıran fırtınaya doğru bir adım attı ve yolun kenarına park ettiği, Kurter'le aynı model olan siyah Jeep'ine doğru ilerlemeye başladı.

Kurter ise onun gidişini izlemeye dayanamıyormuş gibi kapıyı kapatıp salonun içine doğru yürüdü. Masadaki fotoğraf albümünü aldı ve Laren'in fotoğrafını dikkatlice albümün baş sayfasına koyup albümün kapağını sertçe kapattı.

Bu fotoğrafı Laren'in abisinden, Akkan'dan, gizlice almıştı.

Harp okulu yıllarında Akkan'la aynı odada kalıyorlardı ve Akkan, bir abinin sevebileceğinden çok daha fazla seviyordu Laren'i.

Aynı zamanda kız kardeşine karşı çok korumacıydı, her hafta Laren'i ve Laren'i korusunlar diye görevlendirdiği adamları arayıp kız kardeşinin peşinde onu rahatsız eden bir erkek olup olmadığına dair istihbarat alıyordu, eğer varsa gidip dövüp geri geliyordu.

Bu fotoğrafı da Akkan'ın haberi olmadan almıştı. Akkan ise fotoğrafı en yakın arkadaşına çaldırdığından habersiz üzülmüştü fotoğrafı kaybettiğine, hâlbuki eğer Kurter'de olduğunu bilse olay çıkartır, ortalığı birbirine katardı.

Neyse ki Kurter dikkatli adamdı, en yakın arkadaşına fark ettirmeden alıp saklamıştı Laren'in fotoğrafını.

O büyük emeklerle aldığı fotoğrafı da albümünün ilk sayfasına koymuştu ve orada saklıyordu, hep de saklayacaktı. Bu, onun için bir aşk değildi ama o resimde parlayan mavi gözler, onun kötü anılarla dolu geçmişinin güzel bir anısıydı ve Kurter de bu anıyı kaybetmek istemediği için albümünde saklamıştı.

Onu unutan kızın resmini saklıyordu.

"Akıl işi değil yaptığım," diye mırıldandı kendi kendine, kısık bir sesle.

Ardından albümün kapağındaki tozu eliyle hafifçe sildi ve özenli bir şekilde çekmeceye kaldırıp çekmeceyi de kilitledi. Manyak en yakın arkadaşı her an evini basabilirdi ve kız kardeşinin resmini onun evinde görürse olay çıkarabilirdi. Bu riski almıyordu Kurter.

Dışarıda ise Akkan'ın, kız kardeşinin resmini Kurter'in evinde görünce çıkaracağı kadar büyük bir fırtına kopmaya devam ediyordu.

Kaan, evin demir kapısına doğru ağır adımlarla ilerledi. Siyah cübbesini andıran uzun paltosu fırtınada savrulurken yüzüne çarpan yağmur damlalarını umursamıyordu. Dağ evinin sınırlarını belirleyen o paslı ve ağır demir kapıya ulaştığında elini soğuk metale atıp kapıyı araladı ve kapıyı açıp dışarı çıkacağı an, fırtınanın içinden kopup gelen bir gölgeyle burun buruna geldi.

Kaan'ın adımları bıçak gibi kesildi.

Fırtınadan sırılsıklam olmuş, beyaz teni soğuktan kırmızıya boyanmış ama bakışlarındaki o inatçı ateş ve mavi gözlerinde parlayan ışıkla karşısında duran oldukça güzel bir kadın vardı.

Fırtınanın içinde bile iç ısıtan bakışları ve karanlığın içinde ışık gibi parlayan bir yüzle etrafa baktı.

Kibar bir insan olmasına rağmen tanımadığı insanlara karşı sert ve ciddi bir yapısı vardı ama aniden karşısına çıkan uzun boylu ve geniş omuzlu bu dev silüeti karşısında irkildiğini hissetti.

Başını kaldırıp ona yabancı bu adamın yüzüne daha dikkatli baktığında, içinde kuvvetli sarsılma hissetti. Sanki karanlığın ortasında Kurter'i görmüş gibiydi.

Karşısındaki adamın yüz hatları Kurter'in neredeyse aynısıydı. Aynı keskin çene, aynı sert elmacık kemikleri... Ama bakışları Kurter değildi.

Kurter'in insanı saran orman yeşili gözlerinin yerine, dipsiz bir kuyuyu andıran zifiri karanlık ve simsiyah gözler duruyordu karşısında. Kurter'in sessizliğinde gizli bir koruma içgüdüsü varken bu adamın sessizliğinde bile bir ölüm tehlikesi yatıyordu.

Birbirlerini ilk defa gören bu yüzler arasında karanlık duvar oluştu ve ikisi de bu duvarı aşmaya yeltenmedi.

Çekil de geçeyim, dercesine kaşlarını çatarak karşısında duran bu tekinsiz adamın yüzüne sert bir bakış attı.

Kaan ise çehresine yerleşmiş o tehlikeli ifadeyle sanki genç kadının içeri geçmesine izin veriyormuş gibi başını hafifçe yana eğdi ve geriye çekildi.

Sonrasındaysa kaderi, kendi oyununu oynaması için bırakmış gibi kadının yanından geçip gitti ve karanlığın içinde ilerledi. Ama dakikalar önce gördüğü o fotoğraf gözlerinin önünde belirdiğinde, aklının içinde dolaşan o keskin ihtimalin gerçekliğinden emin olmak ister gibi omzunun üstünden başını çevirip kadının arkasından son kez baktı.

Ama genç kadın Kaan'ın arkasından bakmadı.

O kimsenin arkasından bakmayı sevmezdi, gözü sadece karşısındaki karanlık evi izliyordu.

Kurter'in evini.

Yağmurdan alnına yapışmış saç tutamlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve gecedeki karanlığı ruhunda hissederek, gözlerini evden ayırmadan temkinli adımlarla demir kapıdan içeri süzülüp dağ evine doğru yürümeye başladı.

Evin ışıkları yanmıyordu.

Acaba evde değil mi, diye düşündüğü sırada arabasına binmek üzere olan ve omzunun üstünden başını çevirip onun arkasından son kez bakan Kaan Alacakan'ın farkında değildi.

Kaan, aklındaki ihtimalin kesinliğinden emin olduktan sonra genç kadına son bir kez baktı ve yolun kenarındaki siyah Jeep'ine bindi. Direksiyonun başına geçtiği an dudağının kenarı belli belirsiz bir şekilde sağa kıvrıldı, arabayı çalıştırıp gaza basmadan ve adliyeye gidip o suçluların nefesini kesmeden önce yapması gereken son bir şey vardı. Islanan parmaklarıyla telefonunu çıkardı ve ikizinin numarasına tıkladı.

Kaan: Seninki geliyor.

Kurter, ışıkları açmadığı karanlık evinde ilerlerken aniden cebinde titreyen telefonu fark ettiğinde hızlıca telefonunu çıkardı. Fakat ekranda parlayan Kaan'ın mesajını görünce onun da kaşları çatılmıştı.

Kurter: Benimki kim?

Kaan: Gelince görürsün.

Koyu yeşil hareleri anlamsızca baktı ekranda beliren mesaja. Kim? diye düşündü ama bir isim bulamadı. Kafasını dinlemek için geldiği bu dağ evine asla kimse gelmezdi, hatta evinin kapısında zil bile yoktu.

Kurter: Ne diyorsun oğlum?

Telefon birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra art arda titredi. Kaan, adliyeye dönmeden ve kardeşini kendi imkânsızlığıyla baş başa bırakmadan önce son görevini yerine getirmek istiyordu.

Kaan: Kapıyı aç. Sırf yanına gelmek için yağmurda ıslanmayı hatta fırtınaya karşı koymayı göze almış.

Kurter: Kafayı mı yedin lan sen? Kimden bahsediyorsun?

Kaan: Anlamadın mı lan hâlâ?

Kurter: Buraya senden ve Akkan'dan başka kimse gelmez, bilmiyor musun?

Ekranda Kaan'ın yazıyor... ibaresi belirdiğinde mesajlar bir kez daha art arda gelmeye başladı.

Kaan: Cevabın seni kapıda bekliyor.

Kaan: Ya da daha doğru bir tabirle...

Kaan: 'Seninki' seni kapıda bekliyor.

Kurter son mesajı okuduğu an artık daha fazla dayanamayıp telefonu koltuğa fırlattı ve hızlı adımlarla kapıya doğru yürümeye başladı. Bu dağ evinin adresini Kaan'dan, Akkan'dan ve acil durum ihtimaline karşılık verdiği komutanlarından başka hiç kimse bilmezdi, hiç kimse de adresini alamazdı. Sırf bunun için İdari Şube'ye gizli tutun diye özel olarak talimat vermişti.

Ama şimdi, asla yalan söylemeyeceğini bildiği ikizinin mesajlarındaki seninki ibaresine karşılık aklında hiçbir isim gelmiyordu. Zira bu fırtınanın ortasında, gizli tutulması için özel emir verdiği adresini alıp da yanına gelecek bir onunki tanımıyordu. Fakat Kaan'ın da ona asla yalan söylemeyeceğini biliyordu.

Öfkeli adımları o kadar sertti ki mermer zemin ayaklarının altında sarsılır gibi oldu. Eli hızlıca kapı koluna gittiğinde metalin soğukluğu ateş gibi yanan teninde iz bıraktı.

Derin bir nefes aldı ve kapıyı açıp sertçe kendine doğru çekti.

İçeri bir anda fırtınanın o sağır edici uğultusu ve buz gibi hava hücum etti. Ama Kurter, rüzgârın şiddetini ya da yüzüne vuran damlaları hissetmedi.

Karşısında gördüğü yüzle tüm dünyası hatta nefesi bile o an durdu. Zaman, kapının eşiğinde kilitlenip kaldı.

Dünyadaki bütün fırtınaları dindirecek kadar kusursuz ama güzelliğiyle karşısındakinin aklını, mantığını ve hatta yeminlerini bile yerle bir edecek kadar yıkıcı bir kadın duruyordu karşısında. O uçurumları andıran mavi gözlerinden dökülen tek bir bakış, Kurter'in yıllardır buz tutmuş cehennemini ateşe verecek kadar yakıcı bir ışıktı.

Sırılsıklam olmuş ve ince boynuna yapışmış saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Üzerindeki ıslak kıyafetler fırtınanın şiddetiyle savruluyor, dağın ayazı beyaz ve soğuktan kızarmış tenini görünmez bir bıçak gibi kesiyordu. Bu lanetli dağ başına bu fırtınada çıkmak bir delilikti, ölümü göze almaktı. Ama genç kadın bütün bunlara aldırış etmeden buz kesmiş bedenini dikleştirdi. Duruşunda ölüme bile meydan okuyan, sarsılmaz derecede vahşi bir inat vardı.

Dalgalı ve derin mavilikleri, Kurter'in fırtınalı orman yeşili gözlerine değdiğinde, dışarıdaki kıyamet bütün anlamını yitirdi.

"Kurter..." diyen ince bir ses yayıldı geceye.

Kurter, karşısında dikilen bu bedenin etten ve kemikten bir gerçeklik olduğuna aklını bir türlü ikna edemiyordu. Zihninin ona oynadığı merhametsiz bir serap olma ihtimaline karşı, bakışlarını kadının sırılsıklam yüzündeki her bir çizgide ağır ağır gezdirdi. Aklında hâlâ gerçek mi sorusu dolaşıyordu ve hayatında ilk defa zihninden şüphe ediyordu.

"Adresimi..." diye fısıldadı. Sert çıkan sesinde gerçek bir soru yoktu, sadece kendi kıyametiyle yüzleşen bir adamın ciddiyeti vardı. "Nasıl buldun?"

Genç kadının soğuktan uyuşmuş dudaklarının kenarı usulca yukarı kıvrıldı. O belli belirsiz tebessüm, dışarıdaki fırtınaya atılmış açık bir rest gibiydi. Hırçın bir denizi andıran maviliklerinde ise zerre kadar yumuşama yoktu; aksine, aştığı uçurumlardan daha keskin, daha asi bakıyordu.

"Bütün askeriyeyi," dedi sarsılmaz bir kararlılıkla. "Birbirine katmam gerekti."

Kurter'in zifiri, soğuk ve dipsiz sığınağına düşen ilk kar tanesi gibi çıkmıştı sesi ve Kurter'in kendi karanlığıyla kirletmek istemediği o aydınlık, şimdi cehenneminin tam eşiğindeydi.

Zira karşısındaki kadın, Laren Karalev'den başkası değildi.

⛓️❄️🔗