9. bölüm · Alacakan
8 | HER YOLUN SONU EVE ÇIKMAZ
Görüyorsun yansımanı, Zehir gibi yansımanı. Her gece sana bakan, O gözler varken aynadan, Kendine söylediğin yalanlar, Olacak kıyametin. Aynı oyunun içinde, Tekrar tekrar yanmaya, Daha ne kadar devam edeceksin?.
Kan.
İntikam.
Yalan.
Baksana aynaya, Hepsi sensin.
⛓️❄️🔗
8 | HER YOLUN SONU EVE ÇIKMAZ
Zamanın akışı, bir merminin namludan çıkıp hedefini bulması kadar keskin bir hızla durdu.
Koridorun soğuk kasvetine karışan nefeslerimiz, babamın gölgesinin üzerimize düşmesiyle ağırlaşırken Kurter, saniyeler önce beni duvarla kendi bedeni arasına hapseden o adam değilmiş gibi, askerî bir disiplinle yavaşça geri çekildi.
Ancak geri çekilirken bile aramızdaki o görünmez bağı koparmamış, bedenini tamamen benden ayırmamıştı; sanki babamın öfkesi bana ulaşmasın diye hâlâ önümde bir kalkan gibi duruyordu.
Babamsa koridorun loş ışığını yaran adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Her adımı zemine değil, bize çarpıyor gibiydi. Gözlerinde, yılların ve savaşların kazındığı o derin harelerin arasında, şimdiye kadar hiç görmediğim kadar tehlikeli bir sükûnet vardı. Bir fırtınadan önceki sessizlik değildi bu, babam birazdan gök gürültüsü olacakmış gibi üzerimize geliyordu.
Postalları yere sertçe vurduğunda çıkan ses, az önceki kalp atışlarımın gürültüsünü bastırdı. Babamın karşısında eliyle asker selamı verdi ve saygıyla baktı ona.
Babamın çelik mavisi gözleri, önce Kurter`in hâlâ gergin duran omuzlarında, sonra benim bembeyaz kesilmiş yüzümde ve en son, hâlâ birbirine değecekmiş gibi duran ellerimizde gezindi.
Gördüğü manzara bir ast ile üstün karşılaşması değildi. Gördüğü şey, kızı ile en güvendiği askerinin, askeriye koridorunda, mahremiyetin sınırlarını ihlal eden o yakınlığıydı.
Kurter`le konuştuklarımız duyulmasın ve birbirimize olan öfkemiz başkaları tarafından görülmesin diye o yakınlıktaydık ama babam tabii ki gördüğüne inanırdı, duyduğuna değil.
Aramızda bir metre mesafe kalana kadar durmadı. Otoritesi, koridordaki havayı vakumlayıp bizi nefessiz bırakacak kadar ağırlaşırken, "Neymiş?" diye sordu.
Bağırmıyordu ama sesi koridordaki duvarları titretecek kadar toktu. Bakışlarını Kurter`in yüzüne dikmişti. Az önce Kurter`in bana fısıldadığı o yarım kalmış cümlenin hesabıydı gözlerindeki. "İnsanın hükmedemediği..." Gözlerini kısarak Kurter`e baktı. "Neymiş?"
Babam uzun boylu ve heybetli bir adam olmasına rağmen Kurter`e bakarken başını kaldırmak zorunda kaldı.
Kurter ise gözlerini bir saniye bile kaçırmadan, babamın gözlerinin içine baktı. Karşısındaki adam koskoca bir orduyu yöneten Orgeneraldi ama Kurter Alacakan da cehennemden dönmüş bir komutandı. Babama duyduğu saygının altında ezilmedi.
"Biri kanı," dedi Kurter, sesi ciddi çıkarken.
Babamın tek kaşı usulca havalandı. Bu cevap onu tatmin etmemiş, aksine merakını daha da keskinleştirmişti. "Diğeri?"
Kurter sustu. Çok kısa, saniyelik bir an için o yeşil hareleri babamdan ayrılıp bana, duvara yaslı duran bedenime kaydı. O bakışta, az önce sığınakta bana verdiği o sözsüz yemin vardı.
Gözleri hâlâ üzerimdeyken, "Canı," dedi.
Can.
Güldüm alayla ama Kurter`le aramızdaki sözsüz yemini bozmadım, bozamazdım da. Gerçek, onun da benim de iki dudağımız arasında duran kanlı bir sırdı ve ben bu gerçeği kimseye söylemek istemiyordum.
Kurter`e her ne kadar benim yüzümden mesleğini tehlikeye attığı için kızsam da ona olan minnettarlığım ömür boyu sürecekti çünkü beni, öfkeme olan yenilginin kimseye asla izah edilemeyecek yükünden kurtarmıştı. Her ne kadar söylediği yalanla daha büyük bir yük bindirse de omuzlarıma... Bu, Kurter`in beni kurtardığı gerçeğini değiştirmiyordu.
"Can..." diye tekrar etti babam Kurter`in cümlesini, sanki bu kelimenin ağırlığını tartıyormuş gibi. "İnsan ona hükmedemez, haklısın." Çelik mavisi gözlerini yüzüme sabitledi. "Ama onu korumak için..." Bana doğru bir adım attı ve elini uzatıp omzuma, sanki orada olduğumu hatırlatmak istercesine dokundu. "Her şeyi yapar. İnsan canını korumak için herkesi yakar," dedikten sonra gözlerini kaskatı bir ifadeyle Kurter`e çevirdi. "Kendini bile."
Babamın cümleleri aklımın içine kurşun gibi saplandığında bu sefer nefesimin tamamen kesildiğini hissettim. Biliyor... Biliyor olabilir miydi? Hayır... Bilse bu kadar sakin durabilir miydi? Durmazdı. Babam gerçeği bilse... Düşüncesi bile korkunçtu...
"Hem canını..." dedi babam, kelimelerin üzerine basa basa ve gözleri bir kez daha beni buldu. "Hem de canından olanı."
Babamın `canı` bendim. Canından olan bendim.
Koridorda ağır bir sessizlik oldu. Babamın eli omzumdayken, Kurter`in karşısında duruyorduk. İki adam, iki asker ve ortada kalan bir can.
"Kızımın canını sen kurtarmışsın, Kurter."
Biliyordu.
Bilmemesi imkansızdı zaten. Babamın her şeyden haberi olurdu, her şeyden. Şu an öğrenmemiş olsa bile bu cinayet olayının altında yatan sırrı babamdan nasıl ömür boyu saklayacaktık, bilmiyordum. Şu an gerçeği öğrenmemiş oluşu, öğrenmeyeceği anlamına gelmiyordu.
Kurter... Söyler miydi komutanına? Kızınız için rütbemi yaktım, mesleğim bir yalanın namlusunun ucunda duruyor... Der miydi bunu ona?
Gerçek sicim gibi aklıma nüksettiğinde buz kestiğimi hissettim. Eğer babam bu cinayeti Kurter`in değil de benim işlediğimi öğrenirse... Bütün terör örgütünün bana zarar vermek için peşime düşeceğini bilirdi. Ve beni tekrar yurtdışına gönderirdi.
Gitmek istemiyordum. O ait olmadığım ülkenin ait olmadığım sokaklarına, insanına dönmek istemiyordum. Ait hissetmediğim o yerde ailemden uzak yaşamak istemiyordum. Yalnız hissetmek istemiyordum. Başımın çaresine tek başıma bakmak istemiyordum artık. Güçlü olmak zorunda olduğum için tüm dünyaya tek başına göğüs germek istemiyordum.
Ama benim yüzümden Kurter`e, onun mesleğine bir şey olsun da istemiyordum.
Araftaydım. Yüzleşmek istemediğim ne varsa karşıma dizilmiş benden hesap soruyordu sanki. Ya Kurter`i seçecektim ya kendimi. Ya da onunla bu yalanın ortağı olacaktım. Düşünmedim bile. Bu yalanın ortağı olmayı ve hayatım boyunca bu namlunun ucunda yaşamayı seçtim.
"Kızımın hayatını kurtardığın için sana bir teşekkür borcum var." Babamın sesi artık sorgulayan değil, hüküm veren bir tondaydı. Bir generalin, bir askere teşekkür borcunun olması... Görülmüş bir şey değildi ve Kurter nezdinde çok değerliydi bu teşekkür.
Saygıyla başını salladı. "Görevimi yaptım, Komutanım."
Babamın gözleri kısıldı. O keskin zekasına o şüphe bir kere düştüyse artık geri dönüşü yoktu. "Senin görevin..." dedi Kurter`e doğru bir adım yaklaşarak. Karşı karşıya durduklarında aralarındaki rütbe farkı büyümüştü. "Benim kızımın canımı kurtarmak mıydı Kurter Alacakan?"
Kurter`in koyu yeşil bakışları, babamın rütbe üstünlüğüne rağmen bir an olsun tereddüt etmedi. "Benim görevim..." dedi, sesi bir yemin gibi koridoru doldururken. Gözlerini babamın gözlerine kilitlerken. "Beni yaşatanı yaşatmaktı, Komutanım."
Nefesimi tuttum.
Kendi ise aynı soğuk ve ciddi sesle devam etti. "Kızınız benim vücudumdan şarapnel parçası çıkarıp beni yaşattı, ben de karşılığında onun canını korudum." diye devam etti, her kelimesi ruhuma bir darbe gibi iniyordu. "Ben kızınıza olan can borcumu ödedim."
Babam, duyduğu bu cevap karşısında duraksadı. Kurter, olayı bir kahramanlık hikayesine değil, ödenmiş bir can borcuna yormuştu. Bir asker için can borcu her şeyden önce gelirdi ve babam askerî nizamın içinde yetişmiş bir adam olarak, vefanın ne demek olduğunu en iyi bilenlerdendi.
"Yüzbaşı doğru söylüyor," dedim, bu kasvetli konuşma boyunca ilk kez araya girerek. Aklımın içi delirme raddesindeydi artık. "Beni o kurtardı, baba." Maviliklerimi, o koyu yeşil harelerin üzerine sabitledim ve kelimelerimi bir minnetten çok bir itiraf gibi fısıldadım. "O olmasa yaşamıyordum."
Bu cümleyi duyduktan sonra babamın yüzündeki o sert ve asla taviz vermeyen komutan ifadesi bir anlığına dağıldı. Heybetli üniformanın hakkını veren sert bakışlarından geriye sadece bir babanın tek zaafı olan evlat korkusu kaldı. Bana doğru bir adım attı, elini yanağıma koyup baş parmağıyla yüzümü okşadı. Sonra ciddi bir sertlikle Kurter`e doğru çevirdi.
"Laren... Benim bu hayattaki tek mağlubiyetim." dedi babam, sesi koridordaki o kasvetli soğukluğu delecek kadar yoğundu. "Ben orduları yönettim, cepheleri savundum, onca savaşın içinden çıktım ama..." Gözleri tekrar bana kaydı, o çelik mavilerinde derin bir keder parladı. "Onun nefesi kesilirse, benim dünyam durur. Laren`in saçının teline zarar gelirse bütün dünyayı yakarım." Bakışlarını, kendine has o korkunç sertliğiyle Kurter`in gözlerine dikmişti. "Bundan sonra, benim nefesimin yetmediği yerde onun nefesi sensin. Benim uzanamadığım yerde onun elleri sensin. Benim olmadığım yerde onun kalkanı sensin. Ve bundan sonra..."
Babamın sesi titretmedi ama her kelimesi, omuzlarıma dağ gibi bir sorumluluk yüklüyordu. Elini ağır bir hareketle Kurter`in omzuna koydu. "Kızımın canı sana emanet, Yüzbaşı Alakurt."
Kurter`in bakışları önce beni buldu; o kısa anda, gözlerinde taşıdığımız o ağır sırrın ve suç ortaklığının gölgesi geçti. Ardından tekrar babama döndü. Duruşu dik, ifadesi sarsılmazdı ama sesi, dudaklarından bir yemin gibi döküldü:
"Canı canımdır, Komutanım."
⛓️❄️⛓️
Eve dönüş hiç bu kadar zor olmamıştı benim için. Direksiyonu tutan ellerimdeki kanı temizlemiştim ama aklımdan hiç çıkmadan o kan görüntüsü, yol çizgileri gibi akıp gidiyordu gözlerimin önünden. Bazı duygular, bazı hisler, bazı anlar aşılmıyordu. Özellikle şiddetli bir sarsıntı gibi hissettiren duygular sanki bir yara gibi insanın tenine kazınıyordu ve her anda, her anıda kendini hatırlatır gibi sızlıyordu.
Arabamı evin yanına park ettim, motoru durdurdum ve bir süre sadece arabanın camına şiddetli bir şekilde vuran yağmur damlalarını dinledim.
Arabanın kapısını çarpıp çıktığımdaysa yağmurda ıslanarak, bir ruh gibi eve girdim.
Evime girdiğim an sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes almaya çalıştım. Gayriihtiyari bir şekilde boynuma gitti elim. Yıllardır orada duran, varlığından güç aldığım o tanıdık soğukluğu, o ince zinciri aradı parmaklarım. Ama yoktu. Yoktu.
Parmaklarım boşluğa değdi. Telaşla ürpererek boynumu, köprücük kemiklerimi yokladım ama elime gelen tek şey buz kesmiş tenimin soğukluğuydu.
Kolyem... Kar tanesi kolyem. Kaybolmuştu.
"Hayır. Hayır ya!" diye bağırarak tekrar aradım kolyemi. Aynaya baktığım anda boynumda gördüğüm boşluk sarsılmama sebep oldu.
Onu kaybettiğim gerçeğiyle ilk defa bu kadar keskin bir şekilde yüzleştim.
O sığınakta, o savaşta, yalanlarla dolu sorgu sırasında ya da hangi lanet yerde bilmiyorum. Sanki katil olduğum gün, benden masumiyet namına elimde kalmış son şeyi de silmek istercesine boynumdan kopup gitmişti kolyem. Yokluğu, göğsümün ortasında koca bir delik açılmış gibi hissettirdi.
Eksildim. Artık eksiktim.
Art arda, şiddetli bir darbe gibi gelen bu yaşananlara fazla dayanamayarak üzerimdeki o kan ve barut kokan kıyafetleri hızla çıkardım, yıkamaya bile tenezzül etmeden çöpe fırlattım ve kendimi banyoya attım.
Sıcak su tenimden aşağı akıp giderken, sadece üzerimdeki o barut kokusunu ve sıçrayan kan lekelerini değil; o eski Laren`i de kendimden silmiştim.
Güzelce yıkadım kendimi. Bedenimin her santimini. Ellerim, temizlenmedik yer bırakmak istemezmiş gibi tenimin her yerinde gezindi.
Ama suyun en sıcak ayarı bile, sağ avucunun içindeki o izi geçiremiyordu. Kurter`in sığınaktan çıkarken kolumu kavrayan o demir gibi parmaklarının baskısı, görünmez bir kelepçe gibi hâlâ tenimdeydi. Oraya su değdikçe, sanki onun o koridordaki sıcak nefesi tekrar yüzüme çarpıyor, o koyu yeşil gözlerindeki `gerekirse kendimi yakarım ama hayatımı kurtaran kadının yanmasına izin vermem` diyen o sessiz yemini, ateş olup etrafımı sarıyordu.
Banyoyu kapyalan sıcak buharlar nefesimi keser gibi hissettirdiğinde banyodan çıktım ve aynadaki buğuyu silip yansımama baktım. Aynadan kendime baktığımda tertemizdim. Paklanmıştım. Arınmıştım. Ama gözlerim bana hiç de temiz bir kadın gibi bakmıyordu.
O maviliklerin ardında artık sadece bir doktorun merhameti yoktu, bir katilin soğukkanlılığı da kanlı bir gerçek gibi oradaydı ve o maviliklerin hemen kıyısında, beni o uçurumdan tutup çeken adamın gölgesi duruyordu. Kendi yansımama bakarken, onun bana sığınakta `Ateş olmayı öğrenmen için küllerinden doğmayı bilmen gerek, deyişini duydum. Sanki aynadaki gözlerim benim değil, onun o tavizsiz bakan yeşil hareleriydi.
Korkmuyordum.
Garip olan da buydu zaten. Ellerim titreyerek değil, buz gibi bir metanetle lavabonun kenarlarını kavramıştı. Sağ elimi kaldırdım.
Avuç içime, o hayat çizgimin geçtiği yere baktım. Çocukluğumdan kalan o yara izinin yanına, bir ölüm çizgisi eklenmişti bugün.
Suyla yıkamıştım, sabunla ovalamıştım. Derim kızarana, etim acıyana kadar temizlemiştim o eli.
Ama biliyordum.
O görünmez leke, tenime değil; ruhuma mühürlenmişti. Ve ben o mührü söküp artık atmak istemiyordum. Çünkü o mühür, benim hayatta kalışımın kanıtıydı.
Vicdanım...
Beni geceleri uyutmayan, bir hastayı kaybettiğimde günlerce bana yas tutturana o vicdanım... Şimdi suskundu, susmuştu.
Eiza Karks`ın son nefesini verirken gözlerindeki o sönüşü hatırladım.
Üzülmedim.
İçimdeki o küçük kız çocuğu ağlamıyordu. Aksine, içimdeki o güçlü kadın, o kız çocuğunun başını okşuyor ve `Geçti,` diyordu. `Seni korudum. Bak, ölmedik. Öldürdük ama ölmedik.`
Artık geçmişteki o kalbi kırık kız değildim, bütün dünyayı karşıma alacak gücüm vardı ama düşmanımın canını bağışlayacak merhametim yoktu.
Babamın koridordaki o bakışı geldi aklıma. Masum kızına baktığını sanıyordu ama benim elime yıllar önce o yurtdışı biletini tutuşturduğu gün, o masum kızı içimde yok ettiğimi bilmiyordu.
Çünkü ben o yabancı sokaklarda kendimi büyütürken şunu anladım, cehennemin ortasında masum olarak hayatta kalınmıyordu. Yanmamak için ateş olacaktın, günah olacaktın, karanlık olacaktın ki hayatta kalasın. Seni büyüten, senin günahlarındı. İçinde büyüttüğün, intikam isteyen o küçük kızdı. Seni yaşatan, senin karanlığındı. Yanında kimsenin olmadığı yerde kendine bir dünya olmak zorunda kalışındı.
Genlerimdeki o miras, bugün ilk defa bu kadar şiddetli bir şekilde uyanmıştı. Ben Karalev`lerin kızıydım. Damarlarımda dolaşan kan, sadece hayat vermek için değil; gerektiğinde o hayatı söküp almak için de akıyordu. Bunu bugün, o tetiği çektiğim an anlamıştım.
Ve Kurter... Kurter Alacakan.
Benim için kendini ateşe atan adam.
Onun fedakarlığı omuzlarımda sadece bir yük değildi artık; giydiğim en sağlam zırhtı. Babam beni masum olduğum için korurken, Kurter beni katil olduğum an bile bırakmamıştı. Benim sığınakta işlediğim o kanlı günahı benim yerime sırtlanırken gözünü bile kırpmamıştı. Bir askerin en kutsal saydığı şeyi, üniformasını benim için yakmıştı.
Kurter Alacakan beni korumak için kendi rütbesini önüme kalkan olarak koymuştu, bense artık o siperin arkasında korkarak beklemeyecektim.
Ona layık bir suç ortağı olacaktım. Madem o benim için yandı; ben de o yangının içinde, onun yanında savrulmadan dik duracaktım.
Boynumdaki boşluğa dokundum. Kolyem hiç geri gelmemek üzere artık yoktu. Ve yokluğu eksik hissettiriyordu. Eksik ve tamamlanmayacakmış gibi. Masumiyet benden silinmiş ve kolyemin benden gidişi bunun kanıtıymış gibi.
Derin bir nefes verdim. Havluyla saçlarımı kuruladım, başımı dikleştirdim ve aynadaki o kadına son kez, bir yabancıya bakar gibi değil, kendi içimde yeni tanıştığım bir Laren`e bakar gibi baktım.
Masumiyetim ölmüştü.
Ama yerine çok daha tehlikeli bir şey doğmuştu: Kendi karanlığıyla barışmış, iradesi sağlamlaşmış ve gücünün farkına varmış bir kadın.
Bu gece uyuyacaktım.
Kabus görmeden, korkmadan uyuyacaktım.
Çünkü artık canavar yatağımın altında değildi. Canavar artık bendim.
⛓️❄️⛓️
Şehrin üzerine çöken gece yarısı ve şiddetli fırtına, Kurter`in evinin içine sızan sessizlikten daha ağır değildi.
Tekerleri yerden yüksek arabasını, dağ evinin garajına park ettiğinde dik duran omuzlarını kaldırdı ve eve doğru ilerlemeye başladı. Anahtarı kapı deliğine sokup içeri girdiğinde ona ev gibi hissettirmeyen evine girdi. Kurter Alacakan yıllardır kendini hiç evinde gibi hissetmemişti.
Burası onun için bir evden çok, savaş aralarında nefes almak için uğradığı bir sığınaktı sanki. Duvarlarda ne bir tablo ne de yaşanmışlığa dair sıcak bir iz vardı; her şey siyah, her şey işlevsel ve her şey en az onun kadar kasvetliydi.
Odasına girdi. Üniformasının ceketini ve üstünde savaş aletleriyle dolu askerî yeleğini çıkarıp koltuğa bıraktı. Omuzlarındaki yıldızları, o ağır apoletleri, bir kenara koyduğunda, geriye sadece etten ve kemikten ama ruhu karanlıkla kaplanmış eli kanlı bir adam kalmıştı.
Gömleğinin düğmelerini çözerken parmaklarında bir acele yoktu, sanki üzerindeki o kan ve barut kokan kumaş, derisinin bir parçasıydı ve onu soymak, kendi derisini yüzmek gibiydi.
Banyoya girdiğinde ışığı yakmadı. Tavanda hareketle birlikte otomatik aydınlayıp parlayan o belli belirsiz sarı ışığın loşluğu içeriyi yarı karanlık bir alana çeviriyordu.
Dolaptan su geçirmez bir bandaj çıkarıp dikişlerinin üstüne koydu ve suyu soğuk ayara çevirip duşun altına girdi. Soğuk, bedenindeki yangını söndürmeye yetmeden aşağı dökülürken, tenine yapışan o görünmez ölümü akıtmak istercesine bekledi. Ama su, sadece kirleri ve üstündeki kan lekelerini temizliyordu; zihnindeki o fırtınayı, ruhundan damlayan kanı ve gözlerinin önünden hiç çıkmayan o savaş meydanının görüntüsünü değil.
Ellerini duvarın soğuk fayansına yaslayıp başını eğdi. Su damlaları, geniş omuzlarından başlayıp sırtındaki aşağı ve tenindeki taze yaralardan süzülüp gidiyordu.
Dikişleri...
Başını ağır bir hareketle kaldırıp duşakabinin buğulanan camına baktı. Eliyle camdaki buğuyu sertçe sildiğinde, karşısındaki o silüet netleşti. Camdaki yansımasında teninin üzerine atılmış o muntazam dikişler duruyordu. Laren`in ellerinin değdiği, Laren`in iğnesinin geçtiği ve Laren`in nefesinin çarptığı o yer...
O dikişler sadece kapanmış bir yara değil, mühürlenmiş bir kaderdi artık.
Doktoru onun yarasını dikmişti ama farkında olmadan o dikişlerin içine sökülüp atılamayacak bir şey de eklemişti.
Gözleri, camda parlayan kendi gözlerine değdi.
Bir zamanlar orman yeşili o koyu harelerde merhamet vardı, belki biraz umut, belki de sevgi... Ama şimdi o orman yanmış, geriye sadece kül ve duman rengi bir karanlık kalmıştı.
Kurter Alacakan, bir insanı öldürmenin ağırlığını değil, bir insanı kurtarmanın bedelini taşıyordu gözlerinde.
Duygularını ne zaman kaybettiğini hatırlamaya çalıştı. İlk çatışmada mı? İlk arkadaşını şehit verdiğinde mi? Yoksa o cehennemden sağ çıktığı gün, kalbini o savaş meydanında bıraktığında mı?
Bilmiyordu. Bildiği tek şey, göğsündeki o boşluktu.
Canı canımdır... demişti komutanına.
Bu bir yalan değildi. Bu, bir askerin namusu üzerine ettiği yemindi. Ama banyodan çıkıp aynadaki aksine bakarken, kendi kendine itiraf ettiği o acı gerçek, bir cam kırığı gibi battı zihnine: Kalbi olmayan ve `kalpsiz` diye anılan bir adam, başkasının canını nasıl koruyacaktı?
Hissizleşmişti. Acıyı hissetmiyordu, korkuyu hissetmiyordu, sevmeyi çoktan unutmuştu. O, namlusu soğumayan bir silahtı sadece. Ama bugün... O koridorda, o kadının titreyen nefesi ona değdiğinde, o buz tutmuş kalbinin etrafındaki duvarlarda ince bir çatlak oluşmuştu. Ve Kurter, bir düşman mermisinden değil, asıl bu çatlaktan sızacak olan o ışıktan korkuyordu.
Eline havluyu alıp yüzünü kurularken aynadaki o intikam isteyen, o yorgun ama yıkılmaz bakışlara son kez baktı.
İçindeki insan ölmüştü belki ama içindeki asker, şimdi her zamankinden daha uyanıktı. Çünkü artık koruması gereken bir can ve girmesi gereken çok daha büyük bir savaş vardı. Bu savaşta kendi kanı dökülse bile o maviliklerdeki ışığın solmasına izin vermeyecekti.
Gerekirse kendi karanlığını yakacaktı, onun ışığı parlasın diye.
Işığı kapattı ve karanlığa, o en sadık dostuna geri döndü.
Banyodan çıktığında soğuk suyla yıkanmasına rağmen teninden yükselen sıcaklık, salonun soğuk havasına karışıp kayboldu. Üstüne hiç kumaş değdirmeden, sadece altına siyah bir eşofman giydi ve göğsündeki taze dikişlerin sızısıyla, evin en sessiz köşesine, o gümüş çerçevenin durduğu konsolun önüne yürüdü.
Karanlığın içinde parlayan tek şey, o aile fotoğrafının karesine hapsolmuş gülümsemelerdi.
Titreyen parmakları değil, ruhuydu.
Elini uzatıp çerçeveyi kavradı. Camın soğukluğu parmak uçlarını yakarken, gözleri o tanıdık yüzlerde, o eksik kalmış aile tablosunda gezindi.
Önce ailenin en büyüğüne değdi gözleri...
Babası, Kerem Alacakan.
Fotoğrafın en arkasında, ailesini kanatları altına almış bir kartal gibi duruyordu. Askerî Heyet`in başkanı, gölgelerin komutanı derlerdi ona. Aynı ona benzeyen koyu yeşil hareleri, kâğıt üzerinde bile bir tehdit gibi bakıyordu dünyaya. Gözlerindeki o kasvetli bakış devletin yükünü omuzlamaktan, bildiği sırların ağırlığından kaynaklanıyordu. O, bu ailenin hem kalkanıydı. Alacakan`lara değecek kurşun ilk ondan geçerdi.
Sonra bakışları, yüreğindeki en derin sızıya, o zümrüt yeşili gözlere kaydı.
Annesi... Alisa Victoria Alacakan.
Bir zamanlar elleriyle kalplere hayat veren o efsanevi kalp cerrahı. Fotoğrafta öyle bir gülümsüyordu ki, Kurter o gülüşün sıcaklığını hâlâ göğüs kafesinde hissedebiliyordu.
Annesinin güzelliği sadece yüzünden değil, ruhundan da taşıyordu.
Ama o gülüş, soğuk bir merminin ucunda silinmişti.
Kurter`in gözleri karardı. O lanetli gün... Kara Harp Okulu`ndan birincilikle mezun olduğu, onur kürsüsüne çıktığı o gün.
Annesinin gururla ona el salladığı o anın hemen ardından kopan kıyamet...
Mezuniyet törenini kana bulayan o terör saldırısı ondan sadece annesini almamış, Kurter`in içindeki o masum çocuğu da o kürsüde öldürmüştü. Annesinin zümrüt yeşili gözleri kapandığında, Kurter için dünya siyah beyaz bir filme dönüşmüştü.
O günden beri aldığı her nefes, annesinin yarım kalan nefesiydi.
Gözlerini zorlukla o içinin gittiği kareden ayırıp, annesinin yanındaki iki çiçeğe çevirdi. Kız kardeşleri... Laris ve Ladin. Ona hayat veren can parçalarıydı.
Ladin Alacakan.
Hukuk fakültesinin son sınıfında, adaletin terazisini tutmaya hazırlanan, ailesinin en küçüğü olan o masum yüz. Açık yeşil gözleri ve koyu kahve saçlarıyla annesinin parlak bir yansıması gibiydi. Kurter`in sert ve fırtınalı dünyasındaki tek yumuşak limanlardan biriydi. Kurter`in karanlığında açan çiçekti Ladin.
Ve Laris Alacakan...
Tıptan yeni mezun olmuş, yeminini etmiş, hayatı boyunca ailenin göğsünü hep gururla kabartan gidemiyordu. Onu yanına almak istiyordu, alamıyordu. Kurter, Laris`i korumak için, ona hasret kalmak zorundaydı ve buna dayanamıyordu.
Ruhunun bakmaya dayandığı tek yere değdi gözleri ve parmağıyla okşadı onun olduğu tarafı. Erkek kardeşi, evin ortanca çocuğu...
Karan Alacakan.
Karan da Kurter gibi askerdi. Ama tek fark, daha mezun olmamıştı. Abisinin izinden giden, yakında birincilikle mezun olacak bir kara harp okulu öğrencisiydi.
Kurter`in kalbine sığmayan özlemi gittikçe artarken, gözleri fotoğrafta bir çıkış yolu arar gibi gezindi ve saniyeler sonra o çıkış yolunu buldu. Fotoğrafta onun yanında duran ve elini omzuna atıp onu sıkıca saran, kendi yansıması gibi duran tarafa baktı. doktor kardeşi. Nadir bulunan İkizi, ruhunun diğer yarısı. Kaan Alacakan...
Cumhuriyet Savcısı Kaan Alacakan.
Kurter`den koyu kahve saçlarından farklı olarak simsiyah saçları ve gecenin en koyu tonunu taşıyan simsiyah gözleri vardı. Ten rengi ise o karanlık gözlere inat beyazdı.
Cumhuriyet Savcısı Kaan Alacakan ve hemen yanında duran, hem Yüzbaşı hem de Keskin Nişancı olan Kurter Alacakan...
Biri kanunla, diğeri silahla savaşıyordu. Biri adliyenin soğuk koridorlarında adaleti kolluyordu, diğeri dağların zirvesinde adaleti namlunun ucuyla dağıtıyordu. Ama aralarındaki bağ, kandan ve aynı karında doğmaktan çok daha öteydi. Kurter, Kaan`ı canı gibi, kendi nefesi gibi severdi. Kaan da Kurter`i.
Birbirlerinin varlığı, onların bu o sarı-yeşil gözleri, fotoğraf karesinde bile parlıyordu. Ama o gözler şimdi ona çok uzaktaydı. Babasınkn ve abilerinin düşmanlarının namlusu onlara dönmesin diye, Laris`i zorla yurtdışında tutuyorlardı.
Sürgün gibi... Kurter, kardeşini o sürgünden çekip almak istiyordu ama annesine değen soğuk merminin o lanet, bazı geceler onu kusturan anısı onu durduruyordu.
Annesinin acısını bile daha doğru dürüst atlamamışken kardeşlerinden birine bir şey olsa asla dayanamazdı. Her gece Laris`in o sokaklardaki yalnızlığını düşünüp dişlerini sıkıyordu. Yanına gitmek istiyordu, dünyada yalnız olmadığının tek kanıtıydı.
Parmakları arasındaki çerçeveyi yavaşça yerine bıraktı. Bu fotoğraf, onun hem cenneti hem de cehennemiydi. Sevdikleri, koruması gerekenler ve kaybettikleri... Hepsi elinde tuttuğu bu fotoğraf çerçevesinin içindeydi.
Ailesini özlüyordu. Kurter, ailesini çok özlüyordu.
Yerine bıraktığı fotoğrafa bakarken göğsündeki dikiş sızladı. Laren`in diktiği yara taze olsa da, annesinin açtığı boşluk asırlıktı.
Fotoğraftaki o eksik parçaya, annesine bakıp, "Hepsini koruyacağım anne," dedi annesini kaybettiği günden beri asla durduramadığı öfkesiyle ve devam etti. "Yemin ederim, senin gidişinle açılan o boşluğa, başka bir mezar taşı dikilmesine izin vermeyeceğim."
Karanlığın içinde, yıllar önce ettiği o asker yemini bir kez daha döküldü dudaklarından. Sadece vatan için değil, o fotoğraftaki canlar için de namlusu asla soğumayacaktı.
Ve hayatını kurtaran o doktor için...
Şiddetli bir şekilde gürleyen göğün sesi odanın içini doldurduğunda bakışları, perdesi çekilmemiş pencereye kaydı. Dışarıda sağanak bir yağmur ve kıyameti andıran kuvvetli bir fırtına kopuyordu.
Kurter Alacakan o görevden dönüp şehre ayak bastığından beri gökyüzünde güneş açmamıştı.
Perdeyi yırtarcasına bir kuvvetle çekip kapattı öfkeyle. Bir sandalye çekip oturduğunda elindeki yeni doldurduğu viski bardağını parmaklarının arasına sıkıştırıp çevirmeye başladı.
Odanın içi karanlıktı. Sadece perdesi çekilmemiş diğer pencereden içeri sokak lambasının soluk, dolunayınsa beyaz ışıkları sızıp masadaki viski bardağına vuruyordu.
Masanın üstündeki diğer ailesine ait fotoğrafı görünce kalbine bir bıçak saplanır gibi oldu. Timi... Çatışmada bütün dostlarını kaybettiği timi. Komutanı olduğu Tim 365`i...
Kaybettiği dostlarının onda bıraktığı o keskin yara hâlâ tazeydi ve öyle bir acıydı ki sanki hiç geçmeyecekti.
Ellerini koyu kahverengi ve gecenin içinde siyah gibi duran saçlarına daldırıp zihnindeki sesleri boğmak istercesine karıştırdı. Aklının içindeki sesler, o kanlı geceden beri hiç susmuyordu. Bardağın içinde duran o kehribar rengi sıvıda bile gördüğü kendi yansıması değil, kaybettiği silah arkadaşlarının yüzleriydi.
Uyuyamıyordu. Kabusa çevrilen rüyalarında onları görmeye dayanamıyordu. O kabuslardan uyandığında kusacağını biliyordu ve ruhu artık bunun ağırlığını kaldıramıyordu.
Odanın içindeki kasvetli sessizlik o kadar ağırdı ki nefeslerinin göğüs kafesine çarptığını hissetti. Ona ağır gelmişti, dostlarının hepsinin öldüğü bir savaşta yaşayan tek kişi kalmak... Ona çok ağır gelmişti.
Sessizlik tıpkı geceleri onu uyutmayan kabusları gibi bir hâl aldığında, sanki onu bu karanlıktan çıkarmak isteyen adım sesleri yankılandı dışarıda.
Hemen ardından, evin dış kapısından gelen sert bir ses duyuldu.
Kapının kilidinde dönen anahtarı fark ettiğinde irkilmedi bile. Beklediği bir düşman ya da ölüm olsaydı, çoktan silahına davranırdı. Ama gelen tanıdıktı. Hatta canından bile yakındı.
Kapı açıldı.
Sonra içeri, tıpkı ona benzeyen güçlü bir beden girdi.
O bedene ait adım sesleri odada yankılanırken Kurter arkasına dönmedi bile. Çünkü o adım seslerinin sahibini herkesten iyi tanıyordu.
Kaan Alacakan.
Birbirlerini korumak için birbirlerinden vazgeçmişlerdi.
İkisinin de düşmanı çoktu ve düşman, daima zaaftan vururdu.
Kardeş oldukları bilinmesin, birbirlerine olan zaafları açığa çıkmasın diye yıllardır iki yabancı gibi yaşıyorlardı.
Bunun yükü çok ağırdı. İnsan, kendinden olan bir parçayı başka yerde bırakıp yaşayamıyordu, hayatına kaldığı yerden devam edemiyordu. Orada, kalbinde, bir boşluk kalıyordu ve yeri hiçbir zaman dolmuyordu.
Kurter de Kaan da bunu çok iyi biliyordu. Çünkü yaşamışlardı. Birbirlerinden uzakta, birbirleri olmadan eksik yaşamışlardı.
Odada yankılanan adım sesleri aniden bir bıçak gibi kesildi. Kardeşinin tam arkasında durdurmuştu adımlarını Kaan.
Elini yavaşça uzatıp Kurter`in boynuna, şah damarının attığı o noktaya koydu. Kurter`in kasılan bedeni, bu dokunuşla birlikte belli belirsiz gevşedi.
"Yirmi yedi yıl önce, 14 Temmuz." Kaan eğildi, nefesi kardeşinin kulağına değdiğinde fısıltısı odadaki kasvetli sessizliği bozdu. "Annem o gün hastaneye gittiğinde, karnındaki ikizlerden birini kaybedeceğine emindi." Daha sıkı sardı Kurter`i. "Ama o gece bir mucize oldu; sen, kendi kan damarlarınla beni hayata bağladın. Anne karnında ölmek üzere olan kardeşini, kendini feda etme pahasına yaşattın."
Parmakları Kurter`in şah damarının üzerine sarılıydı ve yavaşça kulağına yaklaştı. "Senin burada canın yansa ben dünyanın öbür ucundan hissederim." Eli hâlâ Kurter`in boynunu sararken başını onun omzuna yasladı. "Ölürüm senin için, Kurter."
Kurter, kardeşinin onu saran elini bileğinden kavrayıp ondan güç alır gibi sıktı. Parmakları, diğer elinde tuttuğu viski bardağını çatlatacak kadar sıkılaşırken kalbinde de aynı kasılmayı hissediyordu. Kaan`ın her cümlesi bıçak gibi zihnine kazınmıştı. Yıllardır sırf ona zarar gelmesin diye gölgesinden bile sakındığı kardeşinin varlığı, şimdi onu ayakta tutan tek güçtü.
"Başın sağolsun," dedi Kaan ciddi bir sesle. Kardeşini böyle bir konuda teselli edemeyeceğini bilse de onu asla yalnız bırakmazdı.
Kurter masadaki paketten bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. Boğazındaki düğüm o kadar sertti ki yutkunamıyordu bile.
"Onları kurtaramadım Kaan," dedi. Sesi bir fısıltı gibi çıksa da kalbine gömdüğü öfkesi ve nefreti dışarıdaki fırtınadan bile daha şiddetliydi.
"Silah arkadaşlarımı o cehennemden çıkaramadım."
Kaan, kardeşinin acısını da öfkesini de nefretini de kalbinde hissediyordu ve artık verilebilecek hiçbir tesellinin Kurter`i durduramayacağını, onun içindeki intikam arzusunu bastıramayacağını da iyi biliyordu. Kardeşini herkesten iyi tanıyordu. Şah damarlarında atan ritim bile aynıydı onların.
Kaan yavaşça geri çekildi ama teması koparmadı. Parmakları, Kurter`in kazağının altındaki gergin kaslara bir pençe gibi saplanmıştı. Az önceki şefkatli gözler gitmiş, yerini gözlerinde tekinsiz bir parıltı olan, karanlık bir yansıma almıştı. Odanın havası bile o anda ağırlaştı.
Kaan, kardeşinin gözlerinin en derinindeki enkazı değil, o enkazın altındaki öfkeyi gördü. O öfkeyi harlayacak ve kardeşini, aklındaki o yangının içinden çekip çıkaracaktı. Yüzünü tekrar Kurter`e yaklaştırdı. O zehri kardeşinin ruhuna akıtacaktı.
"Kurter..." Sesi az önceki gibi yumuşak değildi, aksine keskindi. "Timin öldü," derken gerçeği bir bıçak gibi kardeşinin önüne fırlatarak devam etti. "Ama sen yaşıyorsun."
Kurter cevap vermedi. Dudaklarının arasındaki sigarayı küllüğün içine bıraktığı sırada parmaklarının arasındaki viski bardağı üzerine uygulanan kuvvete dayanamıyormuş gibi avucunun içinde parçalara ayrıldı. Cam kırıkları tenine battı ama umursamadı. Öfkesini kontrol edemiyordu, elinin tersiyle bardağı ve masada kalan diğer her şeyi yere itti. Bardağın kalan son parçaları da yerle buluştuktan sonra kulağı neredeyse sağır eden bir gürültüyle tuzla buz olmuştu.
Kaan, karşısındaki bu görüntüye şaşırmadı. Çünkü ikizinin, öfkelendiğinde kalbindeki merhameti silip nasıl bir canavara dönüşebileceğini iyi biliyordu. Kurter`in merhameti ile öfkesi arasında çok ince bir çizgi vardı ve eğer o çizgi bir kez aşılırsa, bir daha geri dönüşü olmazdı.
Kaan, Kurter`in olmak isteyip olamadığı adalet yanı; Kurter ise Kaan`ın içindeki bastırılmış intikam yanıydı. Onlar zehir ve panzehirdi, birbirlerini böyle tamamlıyorlardı.
"Anne karnında beni nasıl yaşattıysan," dedi Kurter`in yüzüne yaklaşarak. "Şimdi de silah arkadaşlarının intikamını öyle alacaksın. Ama bu sefer can vererek değil, can alarak."
Kurter sandalyesini itip ayağa kalktığında karşı karşıya geldiler. İkisi de aynı boydaydı ve artık birbirlerinin tam gözlerinin içine bakacak mesafede karşı karşıya duruyorlardı.
Birbirlerini yalnız onlar ayağa kaldırabilirlerdi. Birbirlerinin zaaflarını ancak onlar bilebilirlerdi. Birinin rüzgar olduğu yerde diğeri fırtına olurdu, birinin ateş olduğu yerde diğeri cehennem olurdu. Biri düşse diğeri onun için direnirdi. Birine bir şey olsa diğeri kardeşi için ortalığı ateşe verirdi. Eksik kaldıkları yerden tamamlarlardı birbirlerini.
"İntikam için dönüşeceğim canavarı sen bile tanıyamacaksın. Onlara yapacaklarımdan sonra her yerde, herkes düşmanım olacak. Senin kardeşim olduğunu anlamasınlar diye belki de bir daha hiç yan yana bile duramayacağız." Kaan`ın yüzüne yaklaştı. "Gerçekten bunu istiyor musun, Kaan?"
"O ölüm tehdidi sana geldiğinden beri," derken Kaan da Kurter`in yüzüne yaklaştı. Düşmanların kanlı bir yazıyla duvara `Canını alacağız Kurter Alacakan` yazdığını biliyordu. Ne kadar uzakta olursa olsun kardeşinin hayatına dair her şeyi bilirdi Kaan.
"Onların mezarını kazıp hepsini içine gömmek istiyorum, Kurter." Yaklaştı ve keskin sesiyle devam etti. "Benim zaafım sensin ve senin için gerekirse dünyayı ateşe veririm. Ama üzerimde bu ağır savcılık cübbesi varken insan öldüremem. Sadece sana zarar verenleri, yasaların bana verdiği yetki kadarıyla yargılayabilirim." Kaan, bu olsun istemiyormuş gibi başını iki yana salladı. "Ama ben sana zarar vermeye kalkan o orospu çocuklarını yargılamakla kalmam, öldürürüm Kurter."
Kurter, Kaan`ın omzundan tutup kendine çekti onu ve sıkıca sarıldı kardeşine. "Bana bırak," derkenki sesi keskindi. Kardeşinin savcılık cübbesi için ne kadar emek ettiğini biliyordu ve Kurter`in bu dünyada zarar görmesini isteyeceği en son kişi bile değildi Kaan. "O piçlerin hepsini cehenneme göndereceğim."
"Yapacaksın," dedi Kaan, kendini geri çekip Kurter`in gözlerine baktığında karşısındaki bu adam için gerekirse ölürdü de öldürürdü de.
Gözlerinde parlayan aynı öfke ve intikam hırsıyla devam etti. "Çünkü sen Alacakan`sın. O intikamı alana kadar akacak kansın."
Kaan`ın bu sözleri, Kurter için barutun ateşe değdiği andı. Bu cümle damarlarındaki kanı zehirli bir nehire kalbindeki acıyı ise durdurulamaz bir öfkeye çevirmişti. Bakışları sertleşti, gözlerindeki belirsizlik sisi dağıldı ve geriye sadece zifiri, korkutucu bir kararlılık kaldı.
Çünkü gerçek, zehir gibi ortadaydı:
Alacakan.
Sen o intikamı alana kadar, Akacak kan.
⛓️
Gecenin karanlığı yerini yavaş yavaş şafak vaktine bırakırken yatağımın içindeki huzursuz bir ruh gibi kıpırdandım.
Fırtına dünden beri dinmemişti, ne içimdeki ne de gökyüzündeki. Uyuyamamıştım. Sağa döndüm, sola döndüm, ellerimi saçlarımdan geçirdim ama zihnimin içindeki o gürültüyü susturamadım.
Ne olursa olsun korkmuyordum.
Ne gürleyen göğün şiddetinden ne de dışarıda kopan fırtınadan.
Hiçbir şeyden korkmuyordum ama gözlerimi de artık kapatamıyordum.
Ne zaman kirpiklerim birbirine değse gözlerimin önünde o koyu yeşil hareler canlanıyordu. Beni kurtaran o güçlü eli tenimde hissediyordum.
Kalın sesi kulaklarımdan gitmiyor, bakışıysa gözlerimden silinmiyordu.
Kurter Alacakan.
Kendini bir can borcu için bir yalanın tam ortasına atmış; rütbesini, mesleğini ve yıllarını verdiği o üniformasını benim için yakıp önüme bir kalkan gibi koymuştu. Hayatım boyunca ona duyacağım bir minneti omuzlarıma bırakmıştı ve ben bu gece kabuslardan değil, bu minnetin yükünden uyuyamıyordum.
`Canı, canımdır Komutanım.`
Babamla olan konuşmasından ve gözlerimin içine bakıp canı, canımdır dedikten sonra babamla birlikte askeriyenin toplantı salonuna gitmişlerdi, bense eve dönmüştüm.
Babamın karşısında, o koridorda, beni sarsan tek bir cümle... Canı canımdır.
Bu söz dün geceden beri kulaklarımdan silinmiyordu. Sadece bir cevap değildi çünkü bu. Babamın otoritesine ve askeriyenin kurallarına ateşin sınırında edilmiş bir yemindi.
Yanımdaki telefona uzanıp saate baktım. Gecenin üçüydü ve ben o cinayetten beri kahredici bir suçlulukla boğuşuyordum.
Kurter Alacakan olmasa meslekten atılacaktım, o olmasa belki de hapse girecektim. Bu ağır suçluluk hissi öldürdüğüm için değil; hayatını kurtardığım bir adamı, ortaya çıkarsa alnına leke olacak ağır bir yalanın ortasına attığım içindi.
Öyle bir düzenin içindeydik ki o günah işleyebilirdi, ben işleyemezdim. Çünkü o askerdi, ben doktordum. O düşmanı öldürürdü, kimse onu yargılamazdı ama ben düşmanım bile olsa yaşatırdım, yaşatmak zorundaydım çünkü beni yargılarlardı.
Ben yargılanmayayım diye kendini ateşe attı.
Çünkü ona göre hiç kimse, karanlıktan gelmiş bir adama elin neden kanlı diye sormazdı.
Ve şimdi, bütün zıtlıklarımıza rağmen bizi ortak paydada buluşturan tek günah yalandı. Ne o ne de ben mesleki hayatımız boyunca yalan söyleyemezdik. Ama söylemiştik. O, beni kurtarmak için bu günahı işlemişti. Ben de hem onu hem de kendimi yakmamak için bencilce bu günaha ortak olmuştum.
Şimdi o yalan, üzerimize doğrultulmuş bir namlu gibi, gerçek ortaya çıkana kadar orada kalacaktı. Belki de gerçek hiç ortaya çıkmayacaktı ama namlunun ucu her zaman orada duracaktı ve ben kucağıma bırakılmış bir bombayla savaş meydanında bekliyordum. Patlayacak mı, patlamayacak mı? Kurter Alacakan benim yüzümden yanacak mı, yanmayacak mı? O namlunun ucu, iki sorunun ortasında duruyordu. Ve beni başkalarının ateşinden çeken o güçlü el bile benim kendi ateşimde yanmamı engelleyemiyordu.
Gözlerimi kapattım. Gözlerimin önünde uyumamı engelleyen o sığınak sahnesi canlanıyordu. Özellikle de o son an... Olay yeri inceleme uzmanının şüphesini silmek için elimi tuttuğu, ateş gibi yanan parmaklarını parmaklarıma kenetlediği o an.
`Doktor Hanım benim sevgilim.`
Zihnim o anı tekrar tekrar, bir film şeridi gibi başa sarıp oynatırken, fark ettiğim gerçekle birdenbire göğsüme görünmez bir balyoz inmiş gibi nefesim kesildi. Eli... Yatakta bir hışımla doğrulup oturdum. Ateş gibi yanan eli... O anın heyecanı ve o yalanın omuzlarıma yüklediği ağırlıkla gözden asla kaçırmamam gereken bir detayı şimdi fark ediyordum. Kurter`in eli...
O güçlü ve silah tutmaktan sertleşmiş eli benim elimi kavradığında hissettiğim o sıcaklık... Yanıyordu. Ateş gibi yanıyordu hem de. O sadece bir askerin öfkesi değildi. Ateşler içindeydi. Kelimenin tam anlamıyla, ateşler içindeydi.
O an, onun parmak uçlarında hissettiğim o deli gibi atan nabız, sadece adrenalin olamazdı. O nabzın şiddeti, vücudun damarlara yayılan bir zehire karşı verdiği savaştı.
Sepsis başlangıcı.
Elimi hınçla saçlarımdan geçirip kalktım yataktan ve odamda ileri geri volta atmaya başladım. Nasıl... Nasıl fark etmedim? Bir doktor olarak bunu o an nasıl görememiştim? Nasıl hayati önem taşıyan bu gerçeği kaçırmıştım?
Sığınak pisti. Toz, toprak ve mikrop yuvasıydı, ayrıca kan doluydu. Ve ben... Ben onun yarasını alelacele, titreyen ellerle dikmiştim. Üstüne saatlerce o sağanak yağmuru yemiş, soğukta beklemiş ve vücudu direncini tamamen yitirmişti.
Kurter Alacakan`ın vücudu şu an enfeksiyonla savaşıyor olabilirdi ve o inatçı adam, adım gibi eminim ki kendi kendine geçmesini bekleyecek, enfeksiyonu kendi kendine yenebileceğine inanacak ve bunu kimseye söylemeyecekti. Vücudundan şarapnel çıkardığımda bana bir şey olmazdı diye adam.. Şimdi, sepsis için de aynı şeyi söyleyecek ve ölümle arasında bir rulet tutturacaktı. Yine.
"O benim hayatımı kurtardı," diye fısıldadım karanlığa. Sesim, ihtimallerin şiddetiyle deliriyordu sanki. "Ben şimdi onu ölüme terk edemem."
Belki de yanılıyordum. Elim buz gibi diye elini ateş gibi hissetmiştim. İki ihtimal vardı, ya her şey normaldi ve onun sıcaklığı benim düşünmekten kafayı yeme raddesine gelen aklımın bana oynadığı bir oyundu ya da Kurter Alacakan gerçek anlamda ölümün pençesindeydi. Ama ben her ne olursa olsun bu şüpheyle burada duramazdım, onu görmem ve her şeyin iyi olduğundan emin olmam gerekiyordu.
Kurter`e benim ihmalim yüzünden bir şey olursa bu vicdan azabı beni öldürürdü. Yarasını ben açmamıştım ama iyileştirmesi gereken bendim.
Ve eğer o yaradan sızan zehir onu öldürürse... Kendimi ömür boyu affetmezdim.
Odadan fırladım. Üzerime alelacele geçirdiğim kıyafetlerin ne olduğuna, saçımın başımın hâline bile bakmadan, kabanımı omuzlarıma atıp evden çıktım.
Onu görmeye gidecektim ve sanki gece boyu bu planı düşünmüşçesine kesin hareket ediyordum.
Arabama bindim, gaza bastım, dakikalar sonra askeriyenin kapısındaydım. Bu askeriye, benim yollarını ezbere bildiğim tanıdık cehennemimdi artık.
Arabanın farları nizamiyenin devasa demir kapılarını aydınlattığında, yağan yağmur ışığın önünde çizgiler halinde gözlerimi kamaştırdı. Ayağımı frene tam basıp aracı durdurdum ve camı indirdim. İçeri dolan o soğuk hava ve yağmur kokusu yüzüme çarparken nöbet kulübesinden çıkan iki asker, plakamı ve beni tanıdıkları için selam verdiler.
"Doktor Hanım?" dedi uzman çavuşlardan biri, saygılı ve mesafeli bir sesle. Saatin geç olduğunu ve benim normal şartlarda bu saatte buraya gelmeyeceğimi biliyorlardı.
"Bir emriniz mi var?"
"Yüzbaşı Alakurt..." dedim, sesim yağmurun sesine karışıp kaybolmasın diye biraz yüksek çıkarak. Ama boğazımdaki o düğüm, ismini söylerken bile canımı yakıyordu. "İçeride mi kendisi?"
Askerin yüzündeki ifade bir anda değişti. O resmi ciddiyet, yerini hayranlık dolu, neredeyse parlayan bir ifadeye bıraktı. "Hayır Doktor Hanım," dedi başını hafifçe iki yana sallayarak. "Kurter Komutan, saldırı tamamen kontrol altına alındıktan sonra bölgede güvenliği sağlayıp nizamiyeden ayrıldı."
Gitmiş olmasına şaşırarak ve kalbimde beliren baskıyla gözlerimi askeriyeye çevirdim. Kahretsin. Ben şimdi onu nerede bulacaktım?
Evi neredeydi, canı sıkılınca nereye giderdi, yanında kim olurdu... Hiçbir şey bilmiyordum. Ona dair bildiğim tek şey, bana yaptığı kahramanlığıydı. Onun dışında iki yabancı oluşumuz ilk defa yüzüme bu kadar şiddetli bir şekilde çarptı.
Birbirlerinin hayatını kurtarmış iki yabancı...
Kasvetli bir nefes dudaklarımdan düşerken, "Anladım," dedim başımı sallayıp camı kapatmaya yeltenerek. "Teşekkürler."
"Yardımcı olabileceğimiz başka bir konu var mı, Doktor Hanım?"
Askerin saygı sınırlarını aşmayan, ciddi sesini duyduğumda bakışlarımı tekrar onlara çevirdim. Kırmızı listede aranan terörist Eiza Karks ve onun ölümü tabii ki bütün askeriyede duyulmuştu. Dahası, onun beni öldürmeye teşebbüs ettiğini ve Kurter`in gelip benim hayatımı kurtardığını da biliyorlardı.
Öyle bir yalandı ki ben bile kendimi buna inandırmıştım.
Benimle birlikte askeriyedeki herkes de inanmıştı çünkü ifadeyi Kurter Alacakan vermişti. Sözü hüküm sayılan, nizamiyenin içinde askeri deha olarak anılan bir adam söylemişti bunu. Tabii ki ona inanacaklardı.
Generalin kızını kurtaran güçlü bir asker. Hikâye onların gözünde inanmak için fazlasıyla yeterliydi. Ama yalandı ve bu, sadece Kurter Alacakan`la benim aramda olan büyük bir sırdı.
Aklımdan geçenler nabzımı hızlandırırken, tam camı kapatmak için elimi tuşa bastırdığım sırada nöbetçi kulübesinin önündeki diğer askerin, arkadaşına dönüp fısıldadığı ama gecenin sessizliğinde netçe duyulan o konuşmayla elim havada asılı kaldı.
"İnanabiliyor musun?" diyordu asker, tanık olduğu bir dehşeti anlatır gibiydi sesi. "Adam operasyondan yeni dönmüş... Timini, kardeşlerini daha yeni toprağa vermiş. Üstünden saatler sonra gitti başka operasyona katıldı."
"Kurter Yüzbaşı o," diye cevapladı benimle konuşan uzman çavuş, sesi gururla karışık bir hayranlık doluydu. "Yaralıymış diyorlar, göğsünde dikiş varmış. Ama gözetleme kulesine çıkıp o teröristleri indirişi nasıldı gördün mü? Üstelik de o zifiri karanlıkta, yağmurun altında..."
"Tek atış," dedi diğeri. "Ben yanındaydım, bizzat gördüm. İkisine de tek atış. Arka arkaya. Saniye sektirmeden. O mesafeden, o rüzgarda, o ruh haliyle... Eli bile titremedi. İnsan işi değil bu. Milimetrik hesap. Bunu o adrenalin altında yapabilecek başka bir babayiğit yok bu orduda."
"Var olsun," dedi diğeri derin bir nefes alarak. "Efsane dedikleri kadar varmış."
"Tabii oğlum, Alacakan efsanesi adam. Boşuna Alakurt demiyorlar ona."
Başını sallayarak onayladı erbaşının cümlesini. "Doktor Hanım`ı da o olaylardan Kurter Komutan kurtarmış."
Duyduğum cümleyle birlikte elim sertleşerek direksiyonu sıktı. Tırnaklarım derime batıyordu. Bir kahramanı, bir yalancıya dönüştürmüştüm.
"Generalin kızı tabii. Kızının saçının teline zarar gelse Hakan Paşa o dağları onlar için cehenneme çevirir..." Gülerek devam etti. "Bu sefer onlara o dağları cehennem eden Kurter Komutan oldu ama."
Onlara uzak mesafede durduğum için konuşulanları duymadığımı sanıyorlardı ya da duyulsa da sözleri övgü dolu olduğu için sessiz konuşmaya lüzum görmüyorlardı.
Ama bu hayranlık dolu konuşmaları aklımda uğursuz bir yankı gibi tekrar etmeye başladı: `Zifiri karanlıkta, yağmurun altında durdu.`
Resmen ölüme kafa tutuyordu. Yaralı hâliyle kendini zorlaması, soğukta beklemesi... Sepsis ihtimali çok güçlüydü.
Camı hızla kapattım ve aklımdakilerin hıncını tekerlerden çıkarmak istiyormuş gibi arabayı sert bir manevrayla geri çevirdim.
Ne yapacağımı bilemezcesine vurdum direksiyona. Askeriyede değildi. Evindeydi. Ama evinin nerede olduğunu bilmiyordum. Adresini bilmiyordum.
Gözlerimi dikiz aynasına çevirip, "Bulacaksın," dedim kendi kendime. Sesimde keskin bir kararlılık vardı.
Rotam artık belliydi. Babam.
Arabadan indikten dakikalar sonra nefes nefese bir hızla babamın makam odasının önünde buldum kendimi. Koridordaki nöbetçi askerlerin ayak sesleri dışında askeriyedem çıt çıkmıyordu. İçeri girmek için hamle yapacağım sırada nöbetçi askerlerden biri beni durdurdu. "Laren Hanım, içeride önemli bir toplantı var. Şu an giremezsiniz."
"Tamam," dedim başımı kaldırarak. Kapı açıktı ve içeride gerçekten de toplantı vardı, aceleyle kapıdan girmeye çalıştığım için görmemiştim. "Toplantı bitince girerim, burada bekleyeceğim." İzin vermeme ve beni gönderme ihtimaline karşılık ciddi bir sesle devam ettim. "Babamla konuşmak istediğim önemli bir konu var."
Başkası olsa bu teklifi kabul etmeyeceğini belirten bir bakış attı asker yüzüme ama üstelemedi. Hakan Karalev`in kızı olduğumu ve saatler önce bu askeriyede suikasta uğramak üzere olduğumu gerçeğini biliyordu. Tüm askeriye biliyordu bunu. Ve tabii, beni kurtaranın Kurter olduğunu da. Haber herkese ulaşmıştı.
"Kurallar gereği kim olursa olsun toplantı esnasında değil kapıda, koridorda bile bulunamaz," dedi asker disiplini bozmak istemeyen ama bazı kuralları esnetmenin zorundalığıyla. "Fakat toplantının bitmesine az bir vakit kaldı diye bu seferlik kalabilirsiniz." Babamın azarından korkması da bu kararı vermesinde etkiliydi tabii. "Burada bekleyin lütfen," diyerek kapının karşısındaki duvarı ve oradaki sandalyelerden birini işaret etti.
Başımı sallayıp geçtim karşıdaki sandalyelerden birine geçtim. Şu an, önemli bir toplantı esnasında burada bulunmam bile bir lükstü o yüzden üstelemeyip beklemeyi seçtim. Sakin kalmaya çalışarak parmaklarımla oynarken yerimde irkilmeme sebep olan, babamın bütün koridorda yankılanan şiddetli bağırışı oldu.
Gözlerimi kısıp odanın içine baktım, babamın odası çok büyüktü ve kapı açık olmasına rağmen toplantı çok uzak bir mesafede kalıyordu bana. Babamın karşısında albaylar ve üst rütbeden kurmaylar vardı ama babam onların rütbesini hiç eden bir öfkeyle elini yumruk yapıp masaya vurdu.
"Bu nasıl bir güvenlik zafiyeti!" Elini bir kez daha vurduğunda, masadakidosyalar ve bardaklar sarsıldı.
"Ya o şerefsizler benim kızıma zarar verseydi? Size o gece bölge koruması `kırmızı alarm` seviyesinde olacak demiştim. Ne hakla savunma protokolünü esnetirsiniz!"
"Hakan Paşam," diye ciddi ama temkinli bir sesle söze girdi albaylardan biri. "Siz de biliyorsunuz ki bu planlı saldırının en başından beri amacımız, onlar askeriyeye sızdıklarını sanırken, onları sağ ele geçirip işkence odalarında konuşturmaktı. Eiza Karks da bu isimlerin başını çekiyordu ama alçak, bizim asla böyle bir açık vermeyeceğimizi ve bu zaafiyetin planlı olduğunu anlamış olacak, çok profesyonel hareket etti. Sahadan gelen istihbarat raporları hava koşulları nedeniyle çok kısıtlı olsa da Eiza`nın yolun sonunda canından olma pahasına askeriyeye girip verebildiği en büyük zayiatı vererek askerleri öldürmeye çalıştığını düşünüyoruz."
"Söylenenlere katılıyorum ve izninizle eklemek istediğim bir konu var Hakan Komutanım..." Babam onay verircesine el işareti yaptığında albay ciddi bir sesle devam etti. "Aslında o gece kızınız Laren`in, doktor içgüdüyle sığınağın kapısını açıp Eiza`yı içeri alması, büyük bir felaketi önledi ve teröristi izole bir alana hapsederek diğer askerlere zarar vermesini engelledi. Aksi takdirde açık alanda çok daha fazla şehit verebilirdik."
Duyduğum cümlelerle içime garip, çok garip bir ferahlık yayıldı. En azından onu sığınağa hapsedip tetiği çekmemin sandığımdan daha büyük bir faydası olmuştu, kendi mesleğimi feda edip askerleri kurtarmıştım.
"Fakat teröristin imha edilmesi Teşkilat tarafında rahatsızlık yarattı Komutanım," diye araya girdi omzunda Tuğgeneral yıldızları taşıyan, babam yaşlarında bir asker. "Eiza`yı paketleyip merkeze almayı planlıyorlardı. Örgütün kara kutusu olduğu için, sorguda çözülene kadar canlı tutulması ve KBS yapılanması hakkında stratejik bilgi vermesi onlara göre operasyon için hayati önem taşıyordu."
"Aynı mevzuyu yüzüncü kez konuşuyoruz!" Babam dişlerini sıktı. "Teşkilat ne derse desin benim son emrin şudur..." Elleri belinde, masanın baş köşesinde bir kaplan gibi volta atarken aniden durdu. O ürpertici, buz gibi bakışlarını subaylara dikti. "Önemli olan benim kızımın yaşamasıydı. Kurter hem o tehdidi bertaraf etti hem de kızımın hayatını kurtardı. Bu konu Genelkurmay ve Askerî Şura nezdinde kapanmıştır. Teşkilata söyleyin, dosyayı zorlamasınlar. İlla kırmızı listeden adam istiyorlarsa sahaya inip kendileri alsınlar, ellerini tutan yok!" Öfkesi bir yangın gibi büyürken hiddetle gürledi. "Aynen böyle iletin, Hakan Paşa`nın da selamı var dersiniz."
Askerler bu söylenenlere baş eğdi. "Emredersiniz Komutanım!"
"Şimdi gelelim toplantının asıl mevzusu olan adama..." Babamın sesi az önceki öfkesinden arınmış, yerini derin, sarsılmaz bir saygıya bırakmıştı. "Kurter Alacakan`a." Babam, yüzünde beliren ve nadiren şahit olduğum bir gurur ifadesiyle devam etti. "Genelkurmay Başkanı, Kurter Alacakan`la özel olarak görüşmek istiyor."
Masada ağır, saygı dolu bir sessizlik oluştu fakat bu sefer ilk kez saygı babama değil, Kurter`eydi.
"Genelkurmay Başkanı`nı Kurter`i istiyorsa bunun tek bir sebebi vardır." Söze giren albay kısa bir an durdu, devamını getirirken ise gözleri parladı. "Kurter Alacakan, Gökbörü`de yalnızca askerî deha olarak seçilen askerlere verilen altın mührün sahibi olacak."
Duyduğum cümlenin ağırlığıyla kalbim hızlandı. Altın mühür. Gökbörü Devleti`nde bir askerin alacağı en büyük şeref madalyasıydı.
Yakında altın mühre sahip olacak bir komutanın, gerçek ortaya çıkarsa mesleğini bitirecek suç ortağıydım ve bu bana nefes aldırmıyordu.
"Kurter Alacakan bu mührü sonuna kadar hak eden bir asker, buna şüphe yok," dedi tuğgenerallerden diğeri. "Onun bu askeriyeden çıkması bizim için son derece gurur verici."
Babam, masada konuşulanları onaylarcasına başını salladı. "Kurter Alacakan, her şeyden öte benim kızımın hayatını kurtaran adam. Operasyondaki başarılarıysa Genelkurmay`a kadar ülkedeki bütün yetkililerin dikkatini çekti," dedi ve keskin çıkan bir sesle devam etti. "Ve herkes bilsin ki Yüzbaşı Alakurt bundan sonra benim bir numaralı askerimdir!"
İki elini masaya yaslayıp otoriter bir ifadeyle masadakilere baktı ve devam etti. "Ayrıca, Kurter Alacakan`a verilecek altın mühür için ona en şaşaalı törenlerden birini hazırlatacağım. Bu töreninin bizzat benim, Orgeneral Hakan Karalev`in emri olduğunu ve hazırlıklara vakit kaybetmeden başlanmasını söyleyin."
"Emredersiniz Komutanım!"
Babam, hep bir ağızdan aldığı onay cümlesine karşılık soğuk bir şekilde başını salladı babam ve iki elini de aynı otoriteli tavrıyla beline yaslayıp pencerenin önünde durdu. "Çıkabilirsiniz. Toplantı bitmiştir."
Masadakiler babamın emriyle dosyaları toplayıp harekete geçtiğinde bütün askerlerin yüzünde aynı ciddiyet vardı, o saldırıdan beri bu toplantının defalarca kez tekrarlandığı tavırlarındaki soğukluktan belliydi.
Hepsi dışarı çıkmak için harekete geçtiğinde geçmiş olsun dileklerini duymamak için odanın yakınlarından ayrılıp koridorun diğer ucunda yürüdüm. Çünkü beni gördüklerinde cinayetin nasıl gerçekleştiğine dair soru sorma ihtimalleri vardı ve ben o cinayet gecesine ait hiçbir şey hatırlamak ya da cevaplamak istemiyordum. Şu an tek önceliğim vakit kaybetmeden Kurter`e ulaşabilmekti.
Bütün askerlerin gittiğine emin olduktan sonra, koridora çöken sessizlikle adımlarımı babamın odasına kaydırdım. Kapı kapalı değildi, askeriyede kırmızı alarm verilen günlerde babam kapısını hep açık bırakırdı; onunla konuşmak isteyen biri, onun rütbesinden çekinip içeri girmemezlik yapmasın diye.
Oysa benim adımlarım şu an geri geri gitmek istiyordu ama iradem baskın gelince açık kapıyı çalıp hızlıca içeri girdim. Kimsenin konuşmalarımızı duymasını istemediğim için kapıyı da aynı hızla ardımdan kapattım.
Başını bir kez bile bana çevirmemiş olmasına rağmen, "Gel Laren," dedi, sanki gelenin ben olacağımı dakikalar öncesinden hissetmiş gibi.
İçeri doğru bir adım attım. Biliyordum ki toplantıdayken uzaktan onları izlediğimin farkındaydı. Babam... Görmese bile hissederdi. Kelimelerimin onu izah etmeye yetmeyeceği bir adamdı ve bizim onunla aramızda her zaman farklı bir baba-kız ilişkisi olmuştu.
Önündeki kalın dosyayı gürültülü bir şekilde kapattı ve sert bakan gözlerini bana çevirdi. "Bu saatte neden buradasın?"
Sesindeki keskin tonu duyduğum an, nabzımın hızlandığını hissettim. Şu an çok öfkeli bir anına denk gelmiştim ve ona ne dersem diyeyim, sözlerimi asla kabul etmeyeceğini biliyordum fakat inatçı olup sonuna kadar diretecektim. Karalev öfkesi kanımda vardı.
"Kurter`in adresini istiyorum baba," dedim direkt söze girerek, kaybedecek zamanım yoktu. "Personel dosyasında ikametgâhı gizli görünüyor. Nerede kaldığını öğrenmem lazım."
Babamın kaşları çatıldı, yüzündeki baba şefkati yerini komutanlığının ciddiyetine bıraktı. Reddedecekti kesin.
Geceyi uykusuz devirmesine rağmen, çelik gibi iradesinde en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Omuzlarındaki yıldızların heybeti, yüzüne kazınmış o kaskatı ifadeyle bütünleşmişti. Ancak beni asıl geren otoritesi değil, gözlerine sinmiş o sessiz sorguydu. O gece koridorda Kurter`le beni yakın temas hâlinde gördüğünden beri, zihninin bir köşesinde tehlikeli bir ihtimal duruyordu ve bu şüpheyi gözlerinde keskin bir tehdit gibi taşıyordu.
"Kurter şu an izinde ve yanında kimseyi istemediğini söyledi." Sesi, aramızdaki mesafeyi açacak kadar soğuktu.
"Kaybedecek zamanım yok. Sepsis ihtimalinden şüpheleniyorum," dedim, masasına doğru kararlı bir adım atarak. Onun otoritesinin altında ezilen o küçük kız değildi artık karşısındaki. "Durumu risk taşıyor ve ben onun doktoruyum, baba. Dün gece şarapneli çıkardıktan sonra olayın şokuyla o dikişleri alelacele attım. Ama senin askerin sonrasında kendine hiç dikkat etmedi ve bedeninde daha üstündeki kanı kurumamış on beş dikişle operasyona gitti. Enfeksiyon riski var, pansumanının yenilenmesi ve yaranın tekrar kontrol edilmesi lazım. Ayrıca..."
"Neden bu saatte?" diyerek kesti sözümü.
"Uyuyamadım," dedim doğruyu söyleyerek. O soruşturma olayından beri doğruyu söylediğim nadir anlardan biriydi bu. "Kurter Akacakan`a kendimi borçlu hissediyorum, baba."
"Hissetme." Çelik mavisi keskin bakışlarını şüpheli bir şekilde yüzümde gezdirdi. Her şeyi sorgulayan bakışları beni zan altında bırakıyordu. "Kendini hiçbir zaman kimseye borçlu hissetme."
Hayatını benim için riske atmış bir adama borçlu hissediyorum ama baba.
"Kurter Alacakan benim hayatımı kurtardı. Ona bir can borcum var ve onun, benim ihmalim yüzünden zarar görmesine izin vermem, veremem." Derin bir soluk verdim, boğazımdaki o yalan düğümünü çözmeye çalıştım ama o düğüm artık kaskatı olmuştu. "Kızını daha iyi tanıyor olmam gerekirdi, baba."
"Senin de babanı daha iyi tanıyor olmam gerekirdi." Babam sandalyesini itip ayağa kalktı ve yüzünde duygusuz bir ifadeyle bana doğru yürüdü. "Gidemezsin."
Cevabına şaşırmadım çünkü zaten reddedeceğini biliyordum. Ben buraya reddedeceğini bilmeme rağmen bana Kurter`in adresini vermesi için ikna etmeye gelmiştim. "Neden gidemem baba? Bana bir sebep söyler misin?"
Babam elleri arkasında kenetli şekilde, bir süre dışarıdaki puslu, fırtınalı havayı izledi. Odanın içindeki sessizlik, söylenmemiş sözlerin ağırlığıyla doluydu. "Kurter, askerî lojmanlarda kalmıyor. Riskli sayılacak bir bölgede, dağ evinde yaşıyor ve uzun bir süre izin aldı, orada kalmaya devam edecek. Ve sen..." Gözlerini bana çevirdi. "O tehlikeli yere bu kadar geç bir saatte tek başına gidemezsin."
İzin vermeyişine aldırmadan, anlattıklarının arasında aklımda beliren soruyu sordum. "Kurter Alacakan, düşmanların bir numaralı hedefi olan bir adam. Ya bir şey olursa ona orada?" Kaşlarımı çattım. "Hani bu adam senin bir numaralı askerindi, niye dağ evinde tek başında yaşamaması için onu engellemedin baba?"
Sorum onu fazlasıyla sinirlendirmişti. "Bu adamın engellenemez olduğunu ve aklına bir şeyi koyduysa, kimsenin ne dediğini umursamadan aklına koyduğunu yapacak biri olduğunu öğrenemedin mi hâlâ?"
Afalladım. Sözlerin gerçekçiliği karşısında ne diyeceğimi bilemedim bir süre. Öğrendim baba, demek istedim ama son anda durdurdum kendimi. Hem de çok iyi öğrendim... O eğer bir şeyi kafaya koyduysa artık hiç kimse onu engelleyemezdi.
Kendimi hızlıca toparlayıp, "Neden?" diye sordum ciddi bir sesle. "Neden dağ başında kalıyor, kafayı mı yemiş?"
Babamın bakışları, sanki hatırası ağır bir maziye dalmış gibi donuklaştı. "Yıllar önce bir terör saldırısında annesini kaybetti ve o dağ evi ona annesinden hatıra. Kurter hatırlara bağlı bir adam, istese de o evden kopamıyor."
Bu cümlelerden sonra ruhumda ağır bir baskı hissettim. Annesini kaybetmiş olması... Onun gibi ailesine bağlı bir adam için bu çok ağırdı. Belki de bu yüzden gözleri hiç yaşıyormuş gibi bakmıyordu hayata. İntikam isteyen bir canavara da annesini kaybettikten sonra dönüşmüştü, yoksa bu noktaya gelmezdi. Zira artık onu durduracak bir zaafı yoktu.
"Düşmanların hedefi olan adam olmasına rağmen, onu lojmanda kalması için ne kadar ikna etmeye çalışsak da vazgeçmedi, hâlâ o dağ evinde yaşıyor ve şimdi de yüksek ihtimalle orada." Sustu. Kurter`in bu ürpertici sadakati babama da ağır geliyordu, görebiliyordum. Gözlerinde eski bir yasın gölgesi vardı. "Kafası ne zaman atsa dinlenmek için oraya gider."
"Uzak mı buraya?" diye sordum benim bile zor duyabileceğim bir sesle.
"Askeriyeye uzak değil, etrafında askerlerin oluşturduğu güvenlik kalkanları var ama oraya giden yol dağlık ve ıssız. Kurter`in düşmanı çoktur." Durdu. Çelik mavisi gözleri yüzüme yaklaştı. "Ona giden yolun sonu her zaman eve çıkmaz."
Son cümlesiyle birlikte garip bir hisle ona baktım. Sanki bıçakla aklıma kazımıştı son cümleyi. Alacakan`a giden yolun sonu her zaman eve çıkmaz.
Gözlerimi yumdum sıkıca, açtığımda ise o mavililikler aynı bakmıyordu. "Hayatımı kurtaran adam için," dedim sertçe. "Bu Kurter`di ve evet, Kurter için. Ben oraya gideceğim baba."
"Gitmeyeceksin dediysem gitmeyeceksin." Sabrını çoktan tüketmiş gibi baktı gözlerime. "Başka doktor gönderirim yanına ama sen oraya adımını bile atmayacaksın."
"Neden!" diye bağırdım dayanamayarak. Kendimi durdurmaya çalışıyordum, deniyordum ama olmuyordu. Olmuyordu. "Neden baba, neden?"
"Çünkü Kurter`in yaralarına giden yol bile cehennemden geçiyor!"
Bağırışıyla birlikte irkilerek ona baktım. Cümlesinin gerçekçiliği kalbime saplanan bir acıya sebep oldu. Çünkü onun yaralarına giden yol bile... Cehennemden geçiyordu.
Fakat ben de cennetten gelmiyorum.
"Sen daha dünyaya gözlerini yeni yeni açan bir kız çocuğusun. Bilmiyorsun..." Üzerime doğru tehditkâr bir adım attı babam. "Her yolun sonu eve çıkmaz."
Çıkmasın.
"Senin anlamadığın şu baba," dedim başımı dikleştirerek. Nabzım göğüs kafesini parçalar gibi çarpıyordu ve belki de kaderim olacak o cümle, bundan hemen sonra düştü dudaklarımdan.
"Alacakan`a giden yolun sonu cehenneme de çıksa ben ona varacağım"
