1. bölüm · Alacakan
1|ALACAKAN
ALACAKAN.
"Kalbini kanlı bir savaş meydanında bırakıp şehre inmiş bir asker, o intikâmı elbet bir gün alır."
Çünkü unutma ki bu hayatta:
"Neye gönül verdiysen, en çok ona aitsin."
⛓️❄️⛓️
"Ne kadar güçlü olursan ol, fırtınanın gelişini engelleyemezsin."
"Doğru." dedim kasvetli bir sesle, uçurumla aramda iki adım vardı. Fırtına gibi esen rüzgar saçlarımı uçuşturdu ama adımlarım sarsılmadı, duruşum bozulmadı. "Fakat gerçek şu ki," Ateş gibi yanan gözlerimi ona çevirdim. "Ben bu hikâyede fırtınadan kaçan değil, fırtınanın kendisiyim."
"Öyleyse savaşın başlıyor." İşaretparmağı, uçurumun karşısındaki dağları hedefine aldı. "Fırtınaları sert olan bir adamın başlattığı savaşın içindeyiz."
Boynumda parlayan altın kolyemin kar tanesi motifli ucunu sıkıca tuttum. Parmaklarımın arasındaki o soğuk metal, geçmişte kalan bir savaşın iziydi. Oysa asıl savaşım şimdi başlıyordu.
Ateş gibi yanan gözlerimi ona çevirdim. "Görevim ne, Başkan?"
Gerçek adını kimsenin bilmesini istemezdi. Tek bir adı vardı onun. Herkesin karşısında saygıyla eğildiği, Başkan. Ona Başkan derlerdi.
"Yakında bütün dengeler bozulacak." Soğuk sesine karışan o ürpertici kararlılığı vardı üstünde. "Senin görevin, dengeyi sağlamak."
Zaman, aleyhime işleyen bir zehirgibi akıyordu artık. Yakında içine gireceğim bu tehlikeli oyunun karanlığı, mayın tarlasına atılmış ilk adım gibi beni içine çekerken, boynumdaki kolyeyi ondan güç almak istercesine sıkıca tuttum.
"Neden," dedim. "Neden ben?"
"Çünkü sen, kimsenin yıkamayacağı bir adamın tek zaafısın."
Güçlü parmaklarının arasında duran o nefes kesici suretteki adamın fotoğrafı bana doğru uzattı.
Fotoğrafı elime aldığımda sert bir rüzgâr değdi yüzüme, derin bir nefes düştü dudaklarımdan ama içimdeki o yangın soğumadı. Cevabını adım kadar iyi bildiğim soruyu gözlerinin içine bakarak sordum.
"Kim bu adam?"
"Alacakan."
Yeri göğü inletecek bir patlama sesi sarstı ayaklarımın altında ezilen zemini. Bizden yüzlerce metre uzakta olmasına rağmen ateşleri bizi içine çekecek kadar büyük bir patlama belirdi karşımızda.
Bu hikâyenin sırları, günahları vardı. Herkesi yakacak yangını, en kanlı gecenin karanlığı vardı. Bu, öfkenin en tehlikeli hâlinden doğan; kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir askerin başlattığı savaştı:
Alacakan'ın intikamı.
Zafere doğru koşan adımlarını hiçbir güç durduramaz.
Senin adını, asil dudaklardan başkası anmaz.
Yiğit, aynaya bak; seni savaşmaktan başka bir şey paklamaz.
Çünkü kandan doğan, o intikamı almadan bırakmaz.
⛓️
"Tim 365, KURT KAFES!"
Silah sesleri, sağanak yağış, kanla karışan barut kokusu... Buradan sağ çıkamayacağını biliyordu.
"Etrafı derhal boşaltın!"
Emri verdikten sonra adımlarını ters yöne çevirip ölüm gibi bir sesle devam etti. "Ses ver, Tim 365!"
Emrindeki askerlerden hâlâ ses çıkmıyordu.
Silah sesleri şiddetlenirken, son kez arkasını dönüp karşı tarafa hedef ve yön değiştirerek art arda üç el ateş etti. Üç atışın her birinde düşman safından birini indirmişti.
Keskin nişancıydı.
Eli titremez, atışları sarsılmazdı. Tuzağa çekilemeyecek kadar güçlü ve pusuya düşmeyecek zekiydi. Bu yüzden düşmanları onu saf dışı bırakmak istiyordu ama asla gerçekleşmeyecek bir arzunun hayaliydi bu. Kalbini kanlı bir savaş meydanında bırakmış bir askeri hiç kimse yıkamazdı.
Güçlü adımları, siper olduğu duvarın iç tarafına doğru ilerledi; o sırada onu durduran kolunun kenarında hissettiği o keskin acı oldu. Kurşun, kolunu sıyırmış ve sıyırdığı yeri kanlar içinde bırakmıştı.
Şarapnel parçası.
Eliyle, yarasının üstünü bastırdığında bütün avuç içi kana bulandı. Kısık sesli bir küfür savurup elini yarasının üstünden çektiğinde kanaması şiddetlendi, yerdeki beyaz karbedeninden akan kanla buluştukça kırmızıya boyanıyordu. Bu kanama riskliydi, bu şekilde yerini belli ederdi.
Güç bela soluklandığında ağzından keskin nefesler döküldü, siper olduğu duvardan çok kısa bir an kafasını çıkardı. Gözleri saniyeler içinde etrafı taradı ve kafasındaki planı aynı saniyede tamamladı.
Ölecekse bile, bu herkesi öldürmeden olmazdı. Kurt, intikamını almadan bırakmazdı.
Havadaki sise güvenerek son sürat, büyük bir güçle koşmaya başladı. Giydiği çelik yeleğin ağırlığı, attığı her adımda onu dibe çekse de adımları hâlâ olağanüstü bir hızdaydı.
O sırada şakağından başlayan ve yağmur damlalarına karışan ter, âdem elmasına kadar uzun bir yol çizdiğinde nefes almasını zorlaştıran zehir gibi bir his kapladı göğsünü.
Kendine, çatışma alanından uzak, siper olacak izbe bir köşe bulduğunda yıkık dökük binanın yerden yarım metre yükseklikteki duvarının arkasına yüz üstü uzandı ve duvarı kendine siper alacak şekilde konumlanıp etrafı kolaçan etti.
Kolundan ve omzundan aşağı durmaksızın oluk oluk kan akmaya devam ediyordu. O an kendini, almaya zorladığı her soluk boğazını yakıyordu.
Yalnızdı, binlerce dönüm bu kan kokan toprakların üstünde yalnızdı. Yaralıydı, bedeninde hissettiği o keskin acı hareket etmesini zorlaştırıryordu.
Ama o, hissettiği bütün acıyı göz ardı edip savaşmaya devam edecek kadar güçlü bir askerdi.
Çünkü kurt, intikamını almadan bırakmazdı.
Siyah eldivenin kapladığı parmaklarını öfkeyle kulağının içine yerleştirilmişalete götürdü. "Bütün birimlerin dikkatine. Komutanınız konuşuyor."
Bakışları, oldukça sert ve keskin bir ifadeyle çevreyi izledi. Etrafta yaklaşan her tehlikeye karşı diğer eli hâlâ silahının üstündeydi. "İndirilen leş sayısı an itibarıyla yirmi yedi. Kolumda kurşun sıyrığı var ve sisli hava mevzilerini seçmemi zorlaştırıyor".
"Derhâl drone'ları konumlandırıp bana gerekli irtibatları sağlayın."
Timden hâlâ ses gelmiyordu.
İçine düşen kötü hisle kısık sesli bir küfür daha savurup koyu yeşil gözlerinde parlayan buz gibi bir bakışla etrafı bir kez daha kolaçan etti.
Tehlikenin gittikçe yaklaştığını hissettiğinde sert sesiyle devam etti. "AHT. Ana merkez. Beni duyuyor musun?" Sinyal çok zayıftı. Konumunu değiştirip tekrar denedi, vazgeçmek kanında yoktu.
"365'ten ses yok. Timimden haber alamıyorum!" Artık sabrı tükenmişti, telsizin ucundan duyulan sesi fırtına gibi çıkıyordu. "Onların konumunu tespit edip bana bildirin. Derhâl! Bu bir emirdir."
"Emir anlaşıldı komutanım."
Sessizlik. Ölüm sessizliği.
Buradan sağ çıkamayacağını biliyordu.
Kırılırcasına bir şiddetle inip kalkan göğsünü, izdiham gibi bir öfke parçalıyordu. Koyu yeşil gözleri ölüm gibi bir öfkeyle parlamaya başladı, aklının içinde kurşun gibi dolaşan bir şüphe vardı. Buradan sağ çıkmak onun için artık imkânsızdı. Ya ölecekti ya öldürecekti ama asla vazgeçmeyecekti.
Timdeki diğerlerinden ses alsa bir çıkış yolu bulabilirdi belki ama tek başınaydı, diğerleri ses vermiyordu.
"Beni duyuyor musun asker?"
Konuşan adam; Bütün askeriyede 'Paşa' olarak bilinen ve bütün düşmanlarını karşısında korkuyla titreten bir askerdi.
Onu çocukluğundan beri asker olarak yetiştiren o orgeneraldi.
"Alakurt!"
Ezbere bildiği komutanının sert sesi, kulağının içindeki aletten şiddetli bir şekilde yankılandığında, duyduğu hitapla birlikte keskin bir soluk düştü dudağından.
Alakurt.Onun operasyonlardaki lakabı buydu. Anlamı,kurtların en ala'sı, bütün sürüye hükmeden kurt demekti.
Bu lakabı ona geçmişte çok değer verdiği biri koymuştu.
Adımları hızlanırken soğukkanlılığını bozmadı. "Duyuyorum."
"Durum ne?"
"Yüze karşı tekim."
"Tek hâlinle hepsine bedelsin."
Generalin, kulağında yükselen övgüsüne karşı hissizce etrafa baktı.
"Çevre ne durumda, Alakurt?"
Duyduğu soruyla birlikte dipsiz yeşillikteki karanlık bakışları, buz gibi bir ifadeyle yerdeki cesetleri izledi. Hepsini kendi öldürmüştü.
"Baskı ateşi kesilmiyor," dedi sert bir sesle durum bildirerek. "Görüş mesafesi sisten dolayı kısıtlı, sayıca üstünler ve mühimmat kritik, tahliye imkânsız. Her geçen saniye çember daralıyor."
General, önündeki ekrandan etrafı fark etti. Sesli bir küfür savurduktan sonra elinde tek bir imkansız emir kaldığını fark edince tekrar konuştu.
"Yanında bomba var mı?"
"Var," diye yanıtladı komutanını keskin bir sesle.
"Düşman mevzisine doğru fırlat!"
Öfkeyle dişlerini sıktığında hayatında ilk kez, komutanından gelen bir emri reddetti: "Hayır."
Birkaç saniye şiddetli kanamasından dolayı hırıltılı bir şekilde soluk alıp verdikten sonra kendini toparlayıp güçlükle konuşmaya devam etti: "Bombayı fırlatamam. Esir alınan askerlerim var. Komutanı olduğum bu timin askerleri. Teröristlerin yanında onlar da ölebilirler, bunu göze almam."
"Oğlum," dedi General, keskin ama acı bir sesle. "Timindeki askerlerin hepsi şehit düştü."
Kanı dondu.
Duyduğuna inanamadı. Birkaç saniye afallayarak söylenileni hazmetmeye çalıştı. Bedeninden oluk oluk kanın hiçbir zerresi, duyduğu bu haber kadar canını acıtmamıştı.
"Sen kaldın. Sadece, sen. Diğerleri öldü."
"Hayır..." dedi kuru bir sesle, sesinden sanki kan damlıyordu. Bu bir reddediş değil, kabul etmek istemeyişti.
"Askerî Kurul olarak tam yetki veriyoruz. Elindeki ölüm mermisini kullanmak için artık üst düzey yetkiye sahipsin."
General, çocukluğundan beri yetiştirdiği ve oğlu gibi gördüğü askerini iyi tanıyordu. Dostlarının intikamını almak için orayı kana bulayacağını iyi biliyordu. Ateş gibi bir sesle o emri verdi: "Orayı cehenneme cevir, Alakurt!"
İçi, intikam arzusuyla kaynarken gözleri hırsla parladı. Kolundan akan kan vardı. Acısını hissetmedi. Hava eksi on dereceydi. Soğuğu hissetmedi. İçini kaynatan intikam duygusundan başka hiçbir şey hissetmedi.
Timi onun ailesi gibiydi ve o, bütün ailesini tek gecede soğuk kara toprağa vermişti.
Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı ama tek başına herkese kaybettirecek gücü vardı.
Elini, ateş gibi bir kararlılıkla askerî yeleğinin iç cebine, o yasaklı bölmeye götürdü. Orada en son çare olarak sakladığı, savaş hukukunda kullanımı kısıtlanmış ve sadece üst düzey durumlarda, Askerî Kurul tarafından 'Ateş et!' emri verildiği takdirde kullanılabilecek bir mermi vardı:
ALC-08: Kıyamet Nefesi.
Sıradan bir kurşun değildi bu, çarptığı verde cehennem aibi bir felaket yerde cehennem gibi bir felaket yaratırdı. İsabet ettiği alanda saniyeler içinde her şeyi yok eden, servet değerinde bir mühimmattı. Askerî Kuruldaki generallerin hepsi, ona bu üst düzey yetkiyi vermişti. Şimdi o da bu yetkinin hakkını verecekti.
Burayı gerçekten de cehenneme çevirecekti.
Soğuk metali parmaklarının arasında hissetti. Siyah ve mat gövdesinin ucundaki kırmızı şerit, yaklaşan ölümün habercisi gibi parladı gözlerinin önünde.
Silahın sürgüsünü geri çekti sertçe, namludaki boş kovan karların üzerine kıvılcım gibi düştü. O özel mermiyi, bir bebeği kundağa yatırır gibi özenle ama bir celladın kanlı soğukkanlılığıyla yuvaya yerleştirdi.
Şak.
Sürgü kapandı. Kilitlendi.Ölüm namlunun ucunda, parmaklarının arasındaydı artık.
Uzun silahı omzuna yasladığında yaralı kolu sızladı ama acısına inat kabzayı daha sıkı kavradı. Gözünün önündeki, yüzlerce metre ötedeki karşı mevziyi gösteren yeşil mercekten düşman kalabalığının tam ortasındaki kilit noktayı seçti ve nefesini tuttu.
Aklının içindeki her şeyi durdurdu.
Tık sesi duyuldu.
Saniyeler sonra eli kanlı bir adamın etrafı nasıl bir kıyamete çevireceğini kimse bilmiyordu.
Tetiğe bastı.
Silahın namlusundan çıkan o alev, bir kıyamet gibi yardı geceyi ortadan ikiye.
Omuzuna binen o muazzam tepme, sanki bütün kemiklerini kırar gibisızlattı bedenini ama yüzünde, hissettiği acıya dair tek bir iz bile belirmedi.
Mermi saliseler içinde hedefini bulduğunda önce derin sessizlik oldu. Ölüm sessizliği.
Ardından düşman saflarının tam ortasında, savaş görmemiş bir aklın hayal bile edemeyeceği kadar parlak, turuncu, bomba gibi bir ateş patladı.
Yer, gök inledi.
Kıyametin habercisi gibi alevler yükselmeye başladı karşısından. O mermiyi fırlattıktan sonra zemin öyle bir kuvvetle titredi ki ayak bastığı toprak sanki ikiye yarıldı ama adımı bir santim bile geriye sarsılmadı, karşısından yangınlar yükseldi, kayalar parçalandı ama o inatla yere düşmedi.
Herkes ölmüştü.
Biri hariç
O an, bütün bu kanların, pusun ve barut kokusunun olduğu yerde, sağ kalmayı başaran tek kişi, yiğit bir asker vardı:
Kurter Alacakan.
Nam-ı diğer:
Alakurt.
⛓️❄️⛓️💥
