11. bölüm · Alacakan

10 | KURDUN KUCAĞINDA

✮𝒆𝒔𝒎𝒂𝒏𝒖𝒓 𝒐𝒛𝒕𝒖𝒓𝒌✮

Av, avcının inine kendi ayaklarıyla diklendiğinde; Cennetle cehennem arasında, Sadece bir nefeslik mesafe kalır.

Ve kurdun inine kendi ayaklarıyla giren bir ceylanın kaderi, Ya o amansız pençelerde parçalanmak, Ya da o sarsılmaz karanlığın ışığı olmaktır.

⛓️❄️🔗

10 | KURDUN KUCAĞINDA

Hayat seçimlerimizdir.

Yollarını kendi belirler insan. Hangi yoldan gideceğini kendi seçer. Hayat bazen kendi kaderine bile baş kaldırabilmek, sana dayatılanı reddedip kendi yolunu çizebilmektir.

Gideceğim yolu kendim seçtim. Kendim seçtim çünkü bu sefer kendine dayatılanı kabul eden geçmişteki o küçük kız değildim.

Aklımdaki düşünceler, arabamım camlarını döven yağmur sesiyle şiddetlendi. Fırtına o kadar şiddetliydi ki silecekler ön cama kırarcasına çarpan damlaları temizlemekte acizdi artık. Farların en yüksek ışığı bile zifiri karanlığı parlatmaya yetmiyor, sadece önümdeki çamur deryasına dönmüş dik dağ yolunu aydınlatıyordu.

Direksiyonu sıkan parmak boğumlarım kaskatı kesilmiş, bembeyaz olmuştu. Bedenimdeki yorgunluk, yerini damarlarıma pompalanan o keskin, acımasız adrenaline bırakmıştı. Tekerlekler altımdaki kaygan zemine her tutunamadığında araba tehlikeli bir şekilde savruluyor, direksiyon hâkimiyetini elimde tutabilmek için bütün gücümü ellerime vermem gerekiyordu. Motorun zorlandığını belli eden iniltisi, dışarıdaki sağır edici uğultuya karışırken arabamın bakmamaya çalıştım.

Bu kenarı uçurum dolu dağ yolunda, özellikle de bu fırtınada ilerlemek açıkça ölüme meydan okumaktı. Uçurumla aramda sadece santimler ve arabamın tekerlerinin durmadan saplandığı kaygan bir çamur tabakası vardı.

Fakat vazgeçmedim.

Gaza biraz daha yüklendiğim anda tekerlekler derin bir çamura saplandı ve tiz bir ses koptu zeminden. Araba yana doğru şiddetle kaydı, midemi ağzıma getiren o sarsıntıyla birlikte uçurumun kenarına bir metre kala motor titreyerek sustu. Gösterge panelindeki ışıklar sönüp karanlık beni yuttuğunda, o derin sessizlikte sadece kendi nefesim ve arabanın kaportasını döven yağmur sesi kaldı.

Kontak anahtarını sertçe çevirdim.

Bir tıkırtı koptu ama motor çalışmadı. Bir kez daha denedim. Cevap yoktu.

Öfkeyle direksiyonu vurdum. "Tam onun yanına gidecekken beni yarı yolda mı bırakıyorsun?"

Gözlerimi kapatıp derin, buz gibi bir nefes çektim ciğerlerime. Ne yapacağımı düşündüm bir süre ama geri dönmek ya da arabamın içinde sabahı beklemek gibi zayıf seçenekler zihnimin hiçbir köşesinde barınmıyordu.

Ani verdiğim bir kararla kapıyı açtığımda, soğuk esen rüzgâr kapıyı vahşi bir güçle geriye çarpmaya çalıştı. Sanki yukarıdan bir kuvvet bile bana onun yanına gitme diyordu.

Vazgeçmedim. Bütün ağırlığımı vererek o arabanın kapısını araladım. Dışarı çıktığım an, siyah botlarım çamura saplandı ve daha adımımı attığım o ilk saniyede dağın ayazı görünmez bir bıçak gibi tenime değdi.
Gök gürültüsü ayaklarımın altındaki toprağı sarsarken, yağmur saniyeler içinde üzerimdeki kıyafetleri ıslatmıştı. Rüzgâr beni geriye savurmak ve o karanlık uçurumdan aşağı itmek istercesine sert esiyor, adeta buradan gitmem gerektiğini yüzüme bağırıyordu. Ama adımlarım ileri doğru ilerlemeye devam etti, ne olursa olsun geri dönmeyecektim.

Boynuma yapışan ıslak saçlarımı sert bir hareketle geriye iterken soğuktan kızaran tenimde hissettiğim şey acı değil, sadece bana, onun yanına varmak gerektiğini hatırlatan o sarsılmaz inadımdı.

Çamura bata çıka, dağ evine giden o son, insana sinir krizi geçirten yokuşu yürümeye başladım. Attığım her adımın beni bir felakete mi yoksa kendi kıyametime mi götürdüğünü bilmiyordum.

Kaç dakika yürüdüğümü saymamıştım. Yanımda uçurum, diğer yanımda vahşi hayvanların sesinin ve ulumalarının yükseldiği tekinsiz bir orman vardı.

Ormanın derinliklerinden gelen o

ulumalar rüzgâra karışıp tenimi ürpertse de adımlarımı yavaşlatmadı. Gecenin karanlığında, kan kokusunu almış bir kurdun inine kendi ayaklarıyla yürüyen bir ceylanın o tuhaf, ölüme meydan okuyan cüretkârlığı vardı üzerimde.

Yolun sonu nereye varacaktı, onu da bilmiyordum. Belki de Kurter'in evine değil, kendi uçurumuma yürüyordum.

Tek bildiğim, fırtınaya teslim olmayacağımdı. Çünkü ben bu şehre ilk geldiğim gün, o uçurumun kenarında, fırtınadan kaçan değil, fırtınanın ta kendisi olmaya yemin etmiştim.

Bacaklarımdaki sızıyı, tenimi kamçılayan dondurucu rüzgârı zihnimin en ücra köşesine iterek yokuşun son arbedesini tırmandım.

Ayaklarım çamura saplandıkça ağırlaşıyor ama ruhumdaki o dizginlenemez ateş beni yukarıdaki sonu gelmez karanlığa doğru çekiyordu.

Görüş alanıma giren iki katlı, bahçeli, demir kapılı evi gördüğümde hissettiğim bütün kasvetli duygulara rağmen gülümsedim. Yolun sonu eve çıkmıştı.

Ve o an başka bir gerçek de tüm suretiyle karşımdaydı: Ben eğer bir şeyi istersem er ya da geç alırdım.

Kurter'in dağ evinin sınırlarını çizen o demir kapıya doğru adımlarımı hızlandırdım. Son adımı attığım artık nefes nefeseydim. Kalp atışlarımı dizginlemeye çalışarak tam elimi uzatıp o soğuk demiri aralayacağım sırada, etraftaki karanlığı bir bıçak gibi keserek karşımda beliren o devasa gölgeyle burun buruna geldim.

Ellerim, görünmez bir namlunun ucuna takılmışım gibi aniden durdu. Karşımda yabancı ama bir o kadar da garip bir şekilde tanıdık bir adam vardı.

Siyah ve uzun boyuna tam olan paltosu rüzgârın şiddetiyle vahşice savrulurken fırtınanın o sağır edici uğultusunu bile salt varlığıyla bastıran heybetli bir bedendi karşımdaki.

Kaskatı duruşum, bu adamın aniden karşıma çıkmasıyla anlık bir sarsıntı geçirdi.

Başımı kaldırıp da fırtınanın gölgelediği o yüze baktığım ilk saniye... Tenimin, hissettiğim soğuğun ötesinde buz kestiğini hissettim. Zihnim, karşımda gördüğüm o çehreye mantıklı bir açıklama bulamıyordu. Sanki gecenin ve kıyametin tam ortasında, Kurter duruyordu karşımda. Ama Kurter olmadığını biliyordum.

Kurter bana böyle bakmazdı.

Ama çehresi Kurter'e o kadar benziyordu ki bir an aklımı kaybettiğimi sandım. Aynı keskin yüz ifadesi, aynı uzun boy, aynı duruş... Dağları devirecek gibi sert duran o sarsılmaz ve kaskatı omuzları bile aynıydı.

Bir an için aklımın bana oyun oynadığını, o buz gibi dağ havasının ciğerlerime dolarken bana Kurter'in çehresini serap olarak gösterdiğini sandım. Gördüğüm o ezbere bildiğim yüzün çarpıcılığıyla başımdan aşağı bir ürperti indiğinde kaşlarım şüpheyle, derin bir çizgi hâlinde çatıldı.

Fakat saniyeler sonra bakışlarım onun gözlerine tırmandığında, bütün hücrelerim eşzamanlı ve ölümcül bir alarm verdi. Tenime çarpan o ağır ifadeyle yüzleştiğim an biliyordum, bu adam Kurter değildi ama Kurter'in ya erkek kardeşi ya da... [I]İkiziydi[/I].

Ona o kadar benziyordu ki bu benzerlik bir anlığına nefesimi boğazımda düğümlemişti ama onda, Kurter'in baktığında insanın içini yakan ve en sert fırtınalarda bile insana sığınak olan o orman yeşili gözleri yoktu.

Karşımdaki adamın gözleri ışıksız, zifiri karanlık ve dipsiz bir kuyuyu andırırcasına simsiyahtı. Kurter'in o ağır sessizliğinde bile merhametin izleri varken; bu adamın sessizliğinde kana susamışlık, acımasız bir yargı ve ensenizde soluyan bir ölüm tehlikesi vardı.

Aynı kandan kopmuş ama birbirinin tam zıttı olan iki farklı cehennem gibiydiler. Biri yakarken koruyan bir ateş, diğeri yutarken boğan dipsiz bir karanlıktı.
Ne ben o zifiri karanlık gözlerden bakışlarımı kaçırıp geriye doğru tek bir adım attım, ne de o omuzlarındaki o ezici güçle bana doğru bir hamle yaptı. Sadece durduk. İki yabancı, iki büyük tehlike gibi birbirimizi tarttık.

Kardeşin evde ateşler içinde, belki de sepsis geçiriyor, sen onu bırakıp da nereye gidiyorsun? diye kızmak istedim ona ama öyle sert bakışları vardı ki insan onunla göz göze gelmek bile istemiyordu.

Sert çehresine karşılık olarak öfkeli bir ifadeyle kaşlarımı çatıp çekil önümden dercesine baktım ona.

Dev cüssesiyle kapının önünde durduğu için onun yüzünden içeri geçemiyordum.

Kaşlarımı çatıp ona attığım bakışı görünce, sanki ona ilk defa böyle sert bakmaya cesaret eden benmişim gibi hafifçe yukarı kıvrılan dudaklarıyla karşılık verdi.
Ardından yüzündeki o tehlikeli ifadeyle, sanki kaderin kendi kurallarını yazmasına izin veriyormuş gibi, başını hafifçe yana eğdi ve ağır, asil ama bir o kadar da ciddi bir hareketle, sanki kendi yoluma gitmeme izin veriyormuşçasına kenara çekildi.

Artık kaderi, kendi felaketimi kucaklamam için bana bırakmıştı. Kurter'i.

İçimdeki körüklenen o ateşle baş başa kaldığımda arkasından dönüp bakmadım. Ben kimsenin arkasından bakmazdım. Ama onun o karanlık bakışlarını nedensizce sırtımda hissediyordum.

Tüm cesaretim ve inadımla demir kapıdan içeri, evin bahçesine doğru girdim ve karanlığın içinde yürümeye başladım. Gözlerimi bir an olsun karşımda duran bu kasvetli, sessiz dağ evinden ayırmıyordum. Islanan yüzüme çarpan rüzgârı umursamadan, yağmurdan alnıma yapışmış saç tutamlarını kulağımın arkasına sıkıştırıp gecedeki karanlığı ruhuma kazıyarak, gözlerimi karşımdaki bu ışıksız dağ evine sabitledim.

[I]Kurter'in evine.[/I]

Evin hiçbir penceresinde ışık yoktu. Adeta bir ölüm sessizliğine bürünmüş, etrafındaki ormanla bir bütün olup karanlığa gömülmüştü.

Zihnimin köşesinde o tehlikeli ihtimal yankılandı: Ya evde değilse?

Bu ihtimalin yakıcı öfkesiyle artık geri dönüşü olmayan adımlarımla evin girişine doğru ilerledim. O sağır edici sessizliği bozmak için tam kapıya vurmaya hazırlanıyordum ki ben daha çeliğe dokunmadan kapı büyük ve sert bir gürültüyle, sanki ardındaki bir fırtına tarafından vurulmuş gibi aniden açıldı.

İçeriden dışarıya hücum eden o sıcak havayla birlikte, zaman bu kapının eşiğinde asılı kaldı. Dışarıdaki fırtınanın çığlığı, gök gürültüsü, yüzüme çarpan buz gibi yağmur damlaları... Hepsi karşımda gördüğüm o koyu yeşil harelerden sonra bütün anlamını yitirdi, koca dünya o an sadece ikimizin etrafında dönmeyi bıraktı.

Karşımdaydı.

Gözlerimi onun bedenine kilitlediğimde yol boyunca zihnimin karanlık köşelerinde kurguladığım o felaket senaryolarının hepsi saniyeler içinde tuzla buz oldu. Ben, teninde gezinen hummalı bir ateşle sarsılmış, o sinsi sepsisin zehriyle damarları kavrulan ve kendi karanlığında ölüme yenik düşmek üzere olan bir adam görmeyi bekliyordum.

Bütün o uçurumları, çamur deryasını ve kıyameti; onun damarlarındaki zehrin şüphesiyle aşmıştım.Ama şimdi, bu eşikte rüzgârın ve karanlığın tam kalbinde, en ufak bir sarsıntı bile geçirmemiş, sapasağlam bir beden duruyordu karşımda.

Çıplak, geniş göğsünü saran o beyaz sargıların altındaki ölümcül yara, sanki onun etine hiç saplanmamış gibi omuzları dik, bedeni her zamanki gibi kaskatı ve sarsılmazdı.

Onu böyle yıkılmaz bir dağ gibi, ecelin bile sırtını yere getiremediği bir adam olarak karşımda gördüğümde, içimde derin ve sersemletici bir afallama dalgası koptu. Nasıl ayakta durabiliyordu? Gerçekten soruyordum bunu o an kendime. Nasıl? Gördüğü onca hasara, bedenine sızma ihtimali olan sepsise rağmen nasıl etten ve kemikten bir duvar gibi sarsılmaz bakabiliyordu?

Zihnim, sahip olduğum tüm tıp bilgisinin sınırlarını zorlayarak bu korkunç dirence mantıklı bir açıklama bulmak için kıvranırken, acaba, diye geçirdim içimden, tenime varan dondurucu yağmura rağmen şaşkınlığımı asi duruşumun ardına gizlemeye çalışarak. O şarapnel bana hiçbir şey yapamaz, derken gerçekten haklı mıydı? Dünyadaki hiçbir sebep bu adamın dizlerini yere çöktüremez miydi?

Geniş omuzları ve kapının pervazını dolduracak kadar uzun boyuyla, bedeninden yükselen ateşle inatlaşıyormuş gibi ciddiydi ve çıplak göğsünde, ona attığım dikişlerin üstünde yarasını korumak için zahmet edip koyduğu bir bandaj duruyordu.

Gözlerimde beliren dehşetle baktım ona, o da benim dehşetimden daha büyük bir ifadeyle bana baktı.

Orman yeşili gözleri, beni bu ıssız dağ başında, fırtınanın tam kalbinde sırılsıklam bir hâlde gördüğüne aklını inandıramıyormuş gibi koyu duruyordu. Bakışları, yüzümden süzülen her bir yağmur damlasında, soğuktan bembeyaz kesilmiş tenimde ve karşısında dik duran o inatçı bedenimin üzerinde inanamayarak gezinmeye başladı. Bir rüya olduğumu düşünüyordu, ateşler içindeki zihninin ona oynadığı merhametsiz bir kabustum belki de.

Sesim gecenin o yıkıcı soğuğunda dudağından dökülen nefesin buharına karışırken, "Kurter..." dedim. Ne olursa olsun, iyi olduğunu görmek beni sevindirmiş ve saatlerdir kalbimde hissettiğim o ağır yükü kaldırmıştı.

"Adresimi..." Gözlerindeki o fırtına, etten ve kemikten bir gerçeklik olduğumu ve onun için geldiğimi anladığı an daha da koyulaştı. Sert sesinin ardında ise koca bir orduyu dize getirip de bir kadının inadı karşısında geri adım atan bir adamın ciddiyeti vardı. "Nasıl buldun?"

Bedenimde hissettiğim o histerik krizle, soğuktan uyuşmuş dudaklarımın kenarı usulca yukarı doğru kıvrıldı. Benim ona gelişimi sorguluyordu ama yüzümdeki gülümseme dışarıdaki fırtınaya ve onun o sarsılmaz, bencil yalnızlığına karşı açık bir restti.

"Seni bulmak için bütün askeriyeyi," dedim ciddi bir sesle. Gözlerimde pişmanlık yoktu. Aksine, çıktığım o uçurumdan daha keskin, daha asi bakıyordum gözlerinin içine. "Birbirine katmam gerekti."

Bu cümleden sonra Kurter'in fırtınalı bakışlarında koskoca bir ateşin yandığını gördüm. Şaşkınlığı saniyeler içinde o ezbere bildiğim, yakıcı bir öfkeye ve dizginlenemez bir koruma içgüdüsüne bıraktı yerini. Kaskatı kesilmiş kemikli çenesi gerilirken gözlerini dışarıdaki kıyamete, o amansız sağanak yağmura çevirdi. Bu havada, bu dağ başına tek başıma çıkmış olmam aklının ve mantığının bütün sınırlarını yerle bir etmiş gibi bakıyordu.

Ağır, tereddütsüz bir nefes aldı ve o saniyeden sonra, karşımda susmuş bir adam değil; öfkesinden çehresi kaskatı olmuş bir adam duruyordu. Uzun ve sert parmakları aniden ama canımı yakmaktan imtina edercesine ıslak kabanımın koluna kapandı.

Teması bedenime değdiği o ilk an, sarsıldığımı hissettim. Ancak bu sarsılma dışarıdaki insana buz kestiren soğuktan değildi. Parmak uçlarından tenime sızan o tekinsiz ateşten, o yakıcı sıcaklıktandı. Yanıyordu. Vücudu, koca bir yangının merkezine hapsolmuş gibi ateşler içindeydi.

Beni tek ve kesin bir hamleyle eşikten içeri, kendi karanlığına çektiği an, diğer eliyle o ağır çelik kapıyı dışarıdaki kıyametin üzerine çarparcasına kapattı. Fırtınanın o sağır edici çığlığı kapının ardında kesilirken bu karanlık ve kasvetli odanın içinde sadece ikimizin ağırlaşmış, kesik nefesleri kaldı.

Beni dışarıdaki fırtınadan kurtarmıştı ama kapattığı o demir kapıyla birlikte beni kendi cehennemine çekmişti. Karşımda duran bu adamın gözlerindeki o dipsiz karanlıkta, yırtıcı bir kurdun acımasız öfkesi vardı. Bense kaçmak yerine onun gözlerinin tam içine, o karanlığa direniyordum.

"Aklını mı kaçırdın sen?" diye bağırdı tüm öfkesiyle. Sesi, dışarıdaki gök gürültüsünden çok daha şiddetli çıkıyor ve bütün bu öfkesiyle birlikte gözleri sırılsıklam olmuş bedenimde, soğuktan kızarmış yüzümde dehşetle geziniyordu. "Bu fırtınada, üstelik de gecenin bu saatinde, kenarında uçurum olan yolları aşarak buraya gelmeyi aklından bile geçirmemen gerekiyorken sen nasıl geldin yanıma? Ölmek mi istiyorsun!"

Sesi neredeyse son raddede çıkıyordu ama ben korkmuyordum. Onun öfkesinden de evi sarsan o bağırışından da zerre kadar çekinmiyordum. Çünkü ne olursa olsun, ona ne yaparsam yapayım saçımın teline bile asla zarar vermeyeceğini biliyordum. Beni kendinden bile sakınıyordu. Kolumdan tutup beni içeri çekerken bile canımı acıtmaktan imtina ediyordu.

O bana fiziksel zarar vermezdi ama bildiğim gerçek de en az bunun kadar keskindi: Burada, onun yanında, ruhum da kalbim de tehlikedeydi.

"Baban nasıl izin verdi gelmene? Yollar ne kadar tehlikeli bilmiyor musun, ya karşına örgütten biri çıksaydı! Üstelik de dün geceden sonra hedef tahtası hâline gelmişken... Dün gece bana, benim için kendini ateşe atma derken bile kendine karşı bu kadar merhametsiz yaklaştı. "Ölüme yürümeyi bu kadar mı göze aldın sen!"

Islak saçlarımı tek hareketle omuzlarımdan geriye atıp, aramıza ördüğü o görünmez ateş çemberine cüretkâr bir şekilde yaklaştım.

Aramızdaki o tehlikeli mesafe kapandığında, ondan yayılan o hummalı sıcaklık buz kesmiş tenime ateş gibi çarptı.

Maviliklerim, onun o alev alev yanan yeşillerine kilitlendiğinde, sesim onunki kadar gürültülü değildi ama bir o kadar keskin ve tavizsizdi. "Benim ölümüm, bu dağ yolunda aştığım uçurumların ya da benden intikam almak isteyen düşmanların hiçbirinden gelmeyecek Kurter Alacakan," dedim, kelimelerin üzerine basa basa.

Elimi yavaşça havaya kaldırdım. İşaret parmağımı, omzunun tam üzerine, kolunu saran o sargıların başladığı noktaya, sıcak tenine bastırdım. Dokunuşumla birlikte geniş göğsü aniden kasıldı.

"Ama hayatımı kurtarmış bir adam; benim attığım bu dikişlerin altında yatan bir zehirle, kendini kimsesiz bıraktığı bu dağ evinde tek başına can verirse..." Gözlerimi bir saniye bile ondan ayırmadan devam ettim. "İşte o zaman benim ölümüm gelirdi."

Gözlerindeki ifade, parmağımın ucundaki o minik baskıyla yavaşça duruldu. İkimiz de biliyorduk. O tetiği çeken de, o kurşunu çıkaran da, şimdi o yarayı kendi elleriyle sarmaya gelen de bendim. O zehirdi, ben ona koşan panzehirdim; o kendi karanlığında boğulan bir adamdı, ben o karanlığın ortasında ona doğmuş ışıktım.

Parmak uçlarım yavaşça sargısının kenarında gezinirken, bakışlarımı ona diktim. Şimdi karşısında sadece sırılsıklam olmuş bir kadın değil; ölümün kıyısından dönerek ona gelmiş tavizsiz bir güç vardı.

Başımı dikleştirip, geniş ve çıplak göğsünü saran o beyaz, ama kenarlarından sızıntılarla kirlenmiş sargılara sabitledim gözlerimi. "Şimdi geç otur şuraya," dedim, sesimdeki o keskin iradeyle. "Ve yarana bakmama izin ver."

Onu başka türlü durduramayacağımı, içindeki karanlığı başka türlü dindirmeyeceğimi biliyordum. O da en az benim kadar büyük bir fırtınaydı ve insan, fırtınayla ona karşı koymadan baş edemezdi.

Sözlerim o zifiri karanlık eşikte asılı kalırken, o karanlık koyu yeşil gözlerindeki öfkenin yavaşça dindiğini gördüm. "Sen delirmişsin," dedi ama sözlerime itiraz etmedi.

Dünyaya kafa tutan, kurşunlara göğüs geren o yenilmez adam, söz konusu ben olduğumda görünmez bir tahakküme boyun eğerek yavaşça geri çekildi ve şöminenin karşısındaki geniş, siyah deri koltuğa oturdu.

"Önce ellerimi yıkamam gerek," dedim derin bir nefes alarak. Üstümdeki kabanı ve çamurlaşmış, dizime kadar gelen botlarımı kapının eşiğinde soydum. Islak kabanımı askılığa, botlarımı ise ayakkabılığın kenarındaki zeminin boşluğuna koyduğumda, üzerimde beyaz, bedenini tam saran bir bluz ve açık mavi bir kot kalmıştı. "Lavabo nerede?"

Hiç konuşmadan, başıyla tam karşıdaki kapıyı gösterdiğinde adımlarım tereddütsüz bir şekilde oraya ilerledi. Işığı açıp etrafı hiç incelemeden direkt elimi yıkadım. Sonra yine aynı hızla, vakit kaybetmeden salonda, onun karşısında buldum kendimi.

Gözlerimi kısa bir an ondan ayırıp etrafa, içinde bulunduğumuz bu ışıksız, kasvetli salona çevirdim. Evin içi, adeta Kurter'in kendi ruhunun bir aynası gibiydi; karanlık, soğuk ve dünyadan tamamen soyutlanmış.

"Bu ev neden böyle karanlık?" diye sordum anlam veremeyen gözlerle etrafa bakarken. "Neden ışıklar kapalı?"

Duvardaki elektrik anahtarını bulmak için arandığımda hareketlerim tereddütsüzdü. Ardından elim hiç beklemeden duvardaki lamba anahtarına bastı. Saniyeler içinde sarı, sıcak bir ışık huzmesi bütün salonu doldurmuş ve Kurter'in yıllardır kendi etrafına ördüğü o zifiri karanlık duvarlar, benim tek bir dokunuşumla kendini aydınlığa bırakmıştı.

Ona doğru döndüm. İşığın altında daha da belirginleşen, o ciddi ve bir o kadar da sarsılmaz yüzüne gözlerimi çevirerek, "Bak," dedim salondaki ışıkları göstererek. "Böyle daha güzel oldu."

Hiçbir şey söylemedi. Sadece o koyu yeşil gözleriyle sanki hayatında ilk defa aydınlığı görüyormuş gibi oturduğu yerden beni izlemeye devam etti.

Yıllarca kendi cehenneminin sessizliğinde yaşamaya, bu ışıksız evde kendi yalnızlığını kucaklamaya alışmış bir adamdı. Bense onun bu karanlık eve girmeye cüret edip tüm ışıklarını yakan, onu kendi zehirli karanlığında ilk kez çekip alan ışıktım.

Yanına yaklaştım ve koltuğun kolçağına yaslanarak bütün dikkatimi çıplak omzundaki o sargıya verdim. Artık karşısında fırtınadan kaçan bir kadın değil, işinin ehli bir doktor vardı. Parmaklarım usulca sargının kenarlarına dokundu, bandajı dikkatle araladım. Omuz çevresindeki dokuyu, yaranın etrafındaki doku bütünlüğünü ve açık renkteki teninin durumunu inceledim. Üstünün çıplak olması işimi kolaylaştırıyordu.

Gözlerim enfeksiyonun o sinsi belirtilerini, deri altında dolaşan ölümcül bir sepsisin yıkıcı izlerini aradı. Ancak korktuğum o tabloyla karşılaşmadım. Yarası temizdi, attığım dikişler görevini yerine getiriyordu ve etrafta hiçbir nekrotik doku izi yoktu. İçimde saatlerdir amansızca büyüyen o zehirli sepsis şüphesi, derin bir nefesle birlikte tamamen göğsümden sökülüp atıldı.

Fakat tenine temas eden parmak uçlarım, sanki harlı bir ateşe dokunuyormuşum gibi yanıyordu. Ateşine bakmak için elimin tersini alnına ve boynuna yasladığımda, kaşları hafifçe çatıldı. Dokunuşumla birlikte bedeni kasılmış gibi kendini geriye çekti. Sanki ona bu şekilde dokunmamı istemiyordu. Geri çekilişini göz ardı etmeye çalışarak, "Ateşin yok," dedim. Bakışlarımı yaradan çekilip onun yüzüne tırmandı. "Ama teninin sıcaklığı çok yüksek."

"Vücut ısım böyle." Kalın sesi son derece net çıkıyordu. O dipsiz yeşillerine karışan yoğun bakışlarını doğrudan gözlerimin içine kilitledi. "Yüksek."

Hafifçe gülümsedim ama tam yeni bir pansuman yapmak için elimi tekrar omzuna doğru uzattığımda, parmaklarıma değen ıslaklıkla duraksadım. Başlangıçta bunun dışarıdaki fırtınadan benim üzerime sıçrayan bir damla olduğunu düşündüm ama hayır. Kurter'in koyu kahve saçlarının uçları ıslaktı ve burnuma oldukça yoğun bir şekilde onun taze bir kokusu geliyordu.

Gözlerim irileşirken aklıma gelen o ihtimalle doktor soğukluğum saniyeler içinde yerle bir oldu.
İçimde harlanan öfkeyle bir adım geri çekilerek, "Banyo mu yaptın sen!" diye bağırdım. "Dikişlerin yeniyken banyo yapmayacaksın, demedim mi ben sana? Yaraya su değmemesi gerekiyordu!"

Benim bu haklı ve yakıcı öfkeme karşılık o, bana bakmadı bile. Sanki bahsettiğimiz şey onun bedeni, onun hayatı değilmiş gibi kayıtsızdı.

"Su geçirmez bandaj koydum," dedi sakin bir sesle. "Bir şey olmaz."

"İstersen su geçirmez zırh koy!" diye çıkıştım, işaret parmağımı havaya kaldırıp onun gözlerine bakarak. Bu vurdumduymazlığı beni gerçek anlamda çileden çıkartıyordu. "İlk yirmi dört saat yaraya su değmemesi gerekiyor diyorum, anlamıyor musun!"

Sesimdeki o keskin öfke ve dik başlılık karşısında gözleri kısıldı. Çenesi seğirdi. Benim ya da bir başkasının ona bağırmasına hiç alışkın olmayan bu adam, yeşilin en tehlikeli tonuna bürünen gözleriyle, ters ve karanlık bir bakış attı yüzüme. Karşısında kim olursa olsun birinin ona bağırmasına tahammül edemiyordu.

"Bağırma," derkenki ses tonu tenimi değecek kadar keskindi.

Havaya kaldırdığım işaret parmağımı yavaşça indirdim. Parmak uçlarım hâlâ onun harlı teninin, o yangın yerini andıran göğsünün sıcaklığını taşıyordu.

Kimseye, hatta birinin ona bağırmasına bile tahammül edemeyen bir adamdı ve bu düşünce aklımın içine zehir gibi nükseden bir soruyu getirdi. "Hiç..." dedim ve durdum. Uzun bir süre durdum hem de. Ellerim hâlâ iyileştirmek istercesine yarasının üzerinde geziyor ve dilimin ucuna dolan soruyu sormak ve susmak arasında gidip geliyordu. "Hiç birinin önünde diz çöktün mü?" diye sordum sonunda dayanamayarak.

19

3

Bu soruyu neden sorduğumu bilmiyordum. Pervasızca ve bir anda dökülmüştü dudağımdan, durduramamıştım.

Sorum karşısında çenesi kaskatı kesilmişti ama bedeninde en ufak bir sarsılma bile olmadan, "Hayır," dedi keskin bir sesle.

Bu cevabından sonra aramıza, dışarıdaki kıyametin bile geçemeyeceği kadar yoğun bir sessizlik çöktü. O tek kelime, Kurter Alacakan'ın kim olduğunun en acımasız özetiydi. Gövdesinden kırılırdı, kanardı, paramparça olurdu ama asla hiç kimsenin önünde eğilmezdi.

Kabullenir gibi başımı salladım. "Ne olursa olsun hiç kimse sana diz çöktüremez zaten."

"Biri çöktürür."

Sesi benim bağırışımın aksine bir fısıltı kadar kısıktı ama bu loş, kasvetli odanın duvarlarına çarparken bir kurşun kadar da ağır yankılandı.

Bense aniden duyduğum bu cümlesi karşısında kaskatı kesildiğimi hissettim. "Kim?" diye sordum açlığı andıran büyük bir merakla. Soruma karşılık inatla sessiz kalınca direttim. "Bu hayatta kim sana diz çöktürebilir?"

Gözlerimin içine baktı ama cevap vermedi.

Hayatım boyunca tehlikenin içinde hissettiğim çok fazla an olmuştu ama hiçbiri, şu an tenime bıçak gibi değen bu belirsizlik kadar kesin değildi. Farkına vardım. İşimi yapıp gitmem ve onun zehrine daha fazla karışmamam gerekiyordu çünkü içine girdikçe nefessiz kalıyordum.
O karanlıktı ve ben onu karanlıktan çekmek için kendi ışığımı feda ediyordum. Böyle... Kahretsin, böyle hissettiriyordu ama bundan, kendi ışığımı verme pahasına onun karanlığını aydınlatıyor olmaktan asla pişmanlık duymuyordum.

Toksik, anlamlandıramadığım, adını da koyamadığım garip bir duyguydu bu. Bütün ışığımı ona versem bile yetmeyecekmiş gibi geliyordu ama yetmeyeceğini bilsem bile verirdim, biliyordum.

"Beni burada istemiyorsun, değil mi?" diye sordum gerçeği ondan duymak istercesine, kısık bir sesle. "Beni yanında istemiyorsun."

Fakat o duymuştu ve sorumu bir kez daha cevapsız bırakmayı seçti.

İşini bitir ve git, dedi gururum. Babamı ezip geçen inadımın aksine bu sefer o gururumu dinledim. İşimi bitirip gidecektim buradan.O ağır sessizliğin içinde bakışlarımı ondan çekmek zorunda kaldım ve koltuğun yanına bıraktığım çantama uzandım. Elimin sterilliği bozulmasın diye temiz bir peçeteyle fermuarı açıp içinden çıkardığım antiseptik solüsyonu, temiz gazlı bezleri ve yeni sargı rulosunu sehpaya dizdim. Kurter'in o delici bakışları ellerimin her hareketini bir avcı gibi izlerken, ben sessizce çıplak omuzundaki dikişlerin etrafını temizlemeye

başladım.

Yaraya dokunan parmaklarım ne kadar zarifse, içimdeki kararlılık da bir o kadar sertti. Solüsyonun keskin, temiz kokusu, odadaki o ıslak ve isli havaya karıştı. İşim bittiğinde, omzunu koruyucu bir şekilde tamamen yeniden sardım.

Fakat asıl savaşın şimdi başladığını biliyordum. Derin bir nefes alıp doğrulduğumda, gözlerimi doğrudan onun gözlerine dikip, "Şimdi sıra diğerinde," dedim. Soruma cevap vermeye bile erinen bir adamla daha fazla durmayacaktım, son yarasını da kontrol edip gidecektim.

"Yaranı aç." Gözlerim karnından aşağıya, ışığa karışan silüetine kaydı. "Kasığında olan yaranı."

Geniş omuzları aniden gerildi.

Koltuğun kenarını sıkan iri parmaklarının boğumları kaskatı kesilip beyazladı. Az önce omuzundaki yaraya dokunmama izin veren o kişi gitmiş, yerine sınırlarına girilmesine zerre kadar tahammülü olmayan tehlikeli bir adam gelmişti.

"Kontrole gerek yok," dedi, sesi soğuktu. "İyiyim. Yaram da iyi."

"İyi olup olmadığına ben karar veririm." Üzerimdeki sırılsıklam kıyafetlerin dondurucu ağırlığına rağmen duruşum ondan farksızdı; kaskatı, asi ve inatçı. "O şarapneli senden çıkaran da bendim, bıçak yaranı diken de. Enfeksiyon riskinin en yüksek olduğu yer orası ve ayrıca ilk yirmi dört saat çok kritik. Kontrol edilmesi lazım." Sert bir sesle devam ettim. "Aç yaranı."

"Gerek yok dedim, Laren." Adımı telaffuz edişi bile bir uyarı gibiydi. "Omzumu hallettin, yeterli. Diğerine dokunma."

Dudaklarımdan alaycı, sinirleri bozulmuş, öfkeli bir nefes döküldü. Elimdeki gazlı bezi hızla masanın üstüne fırlatıp üzerine doğru eğildim. Tek elimi siyah deri koltuğun üzerine, onun tam onun iri omzunun yanına yasladığımda, yüzümle yüzü arasında santimler vardı.

Nefesindeki o tanıdık koku doğrudan ciğerlerime dolarken, "Senin o asker inadın benim doktorluğumla yarışamaz, Kurter Alacakan," diye fısıldadım, dişlerimin arasından. "O yara açılacak ve ben o dikişlerin ne durumda olduğuna bakacağım. Ya sen kendin yaparsın bunu ya da..."

Gözlerimi kısıp, o karanlık yüzündeki tehlikeli ifadeyi izledim. "Ben yaparım."

Cüretkâr tehdidim Kurter'in o kaskatı yüzüne ulaştığında, gözlerindeki o dipsiz yeşiller daha da karardı. Onu ölümden kurtarmış bir doktor gibi değil de sınırlarına girmiş bir tehlike gibi bakıyordu bana.

Bedeninden yayılan o ateşi andıran sıcaklık tenime çarparken yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. Sadece geniş göğsünün o ağır, ritmik inip kalkışı hızlanmıştı. "Sınırlarım var," dedi. Sesi, bir fırtınanın öncesindeki o ürkütücü uğultusunu andırıyordu.

"Bana karşı olamaz," diye karşılık verdim sertçe ve elimi kasığına doğru uzattım. "Çünkü ben senin-"

Doktorunum, diyemeden durdurdu beni.

Siyah deri koltuğun kolçaklarını sıkan iri parmakları aniden gevşedi ve saniyeler içinde, gözümle bile takip edemediğim askerî bir refleksle bileğime kapandı.

Sıcak, sert ve tavizsiz parmakları tenimi bir sardığında beni geriye doğru itmedi; aksine, aramızdaki o santimlik mesafeyi tamamen yok edip yüzünü yüzüme doğru eğdi. Burun burunaydık. Aldığı her nefes, onun kokusuyla karışıp dudaklarımdan içeri sızıyor, ciğerlerimi onun o tehlikeli karanlığıyla dolduruyordu.

"Beni zorlama."

"Zorlarsam ne olur?" diye fısıldadım, nefesim dudaklarına yaklaşırken. Sırılsıklam bedenime rağmen içimdeki cesaret sarsılmazdı. "İnine izinsiz giren ceylanı parçalar mısın, Kurter Alacakan?"

Geniş göğsü saniyeler süren kasvetli bir sessizlikle havalanıp indi.
Gözlerindeki karanlık beni yutacak gibi karardığında, çenesi kaskatı kesildi. Cevap vermese bile ikimiz de gerçeği biliyorduk; o inine gireni parçalamaz, yutardı.

"İnime girmeye cesaret eden tek ceylansın."

Kelimeler, dudaklarının arasından birer uyarı gibi döküldüğünde bileğimi tutan o ateş gibi parmaklarına rağmen geri adım atmadım. Çenemi daha da dikleştirip gözlerinin içine baktım. "Saatler önce, askeriyede, bedenin kanlar içindeyken yaranı dikmem için bana gelen sendin. Kendi ellerinle açmıştın yaranı bana. Şimdi ne değişti?"

Gözlerim, onun yüzünden ayrılıp saniyeliğine aşağıya kaydı ve hemen ardından tekrar gözlerine tırmandı. Anlamıyordum. Zihnim, bu direncin altındaki sebebi çözemiyordu. Bir hastanın, hayatını kurtaran doktorundan yarasını gizlemeye çalışması, hele ki bu kişi ölümü bile umursamayan Kurter Alacakan ise, tamamen mantık dışıydı.

"Neden bu kadar diretiyorsun?" diye sordum. İnatçı öfkem, yerini ciddi bir tona bırakmıştı. "Enfeksiyon kaparsa, o dikişlere sepsis yayılırsa bunun çok ciddi bir durum olduğunu biliyorsun. Neyi saklıyorsun benden?"

Bileklerimdeki tutuşu daha da sertleşti, canımı acıtmasa da parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Gözlerindeki yeşile düşen o tekinsiz gölge, bana aramızdaki bu savaşın sadece bir 'doktor-hasta' inadı olmadığını belirtircesine kararmaya başladı.

"Sakladığım bir şey yok," dedi keskin bir tonla. "O sığınak bir savaş alanıydı Laren. Orada sen doktordun, ben asker." Gözleri tekrar gözlerime tırmandı. "Ama burası benim evim ve ikimizin arasında çok net bir sınır var."

"Saçmalıyorsun," diye fısıldadım, bileklerimi onun o demir gibi tutuşundan hırsla kurtararak. Doğrulmadım. Üzerine biraz daha eğildim. "Seninle aramda sınır falan yok. Ben bir doktorum ve işimi yapmaya çalışıyorum."

Gözlerindeki bakış daha da karanlık bir hâl alırken, "Hangi doktor," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. "Tehlikeli bir fırtınanın ortasında, sırf hastasının yarasına bakmak için gelir?"

"Eğer o hasta," derken bu sefer benim nefesim onun dudaklarına değiyordu. "Doktorun hayatını kurtarmış bir askerse, o doktor fırtınayı dinlemez." Biraz daha yaklaştım, onunla aramızda çok tehlikeli bir mesafe bırakmıştım. "Gelir."

"İşini omzumda yaptın," diye kesti sözümü, acımasız ve net bir tavırla. Yüzünü benden uzaklaştırırken, siyah kumaşın altındaki bacağını da hafifçe geriye doğru çekti. "Diğerine dokunma."

"Sen deli misin!" diye bağırdım en sonunda dayanamayarak. İçimdeki o zapt edilemediğim bir öfke harlanmıştı. "Beni buraya, senin yanına, uçurumları aşarak getiren bu zehir şüphesi aklımdan silinmeden bu evden gitmeyeceğim. Ve benim, istediği almadan bırakmayacak kadar inatçı olduğumu en iyi bilen kişi sensin, Kurter Alacakan."

Aramızdaki havada ateşler tutuşuyordu. Gözlerindeki o dipsiz karanlık ve benim inatçı maviliklerim çarpıştığında iş artık yaraya bakma meselesinden çıkmış, kimin kime boyun eğeceğinin o restleşmesine dönüşmüştü.

"Aç yaranı, benim sabrımı da daha fazla zorlama," dedim öfkemin son raddesiyle.

Açmadı.

Aramızdaki bu inatlaşma, tehlikeli yakınlığımızın içinde nefesimi kesmeye başladığında, zihnim onun bu direncinin altındaki en mantıklı sebebi bulmak için çırpındı.

Aklıma gelen ihtimalle gözlerimi kıstım ve yüzümdeki şüpheci ifadeyi daha da keskinleştirerek ona baktım. "Dikişlerini patlattın, değil mi?" diye sordum öfkeyle. Sesimde aniden her şeyi çözmüş olmanın verdiği o suçlayıcı, kızgın tını yankılandı. "Dişilerini patlattın ama o lanet olası gururundan ödün vermemek için bana yaranı göstermek istemiyorsun."

Gözlerinin o dipsiz, tehlikeli yeşili bu suçlamamla birlikte öfkelenerek hırçınlaştı. Göğsü, aldığı o derin ve öfkeli nefeslerle birlikte göğsüme sürtünürcesine havalanırken, "Saçmalıyorsun," dedi dişlerinin arasından sert bir tonla. "Dikiş falan patlatmadım."

"O zaman kanıtla," diye üsteledim, bileklerimi tutan ellerinden kurtulmak için çabalamayı bırakıp bütün ağırlığımla ona doğru yüklenirken. "Bana kasığındaki yaranın temiz olduğunu kanıtla, Kurter. Kanıtla ve ben artık buradan aklımdaki bu sepsis şüphesini tamamen silip gideyim."

Aramızdaki gittikçe ağırlaşan havada asılı kalan bu cümlem, bardağı taşıran son damla oldu. Çenesi o kadar şiddetli kasıldı ki, yüzündeki ifade sırtımdan aşağı sıcak bir his yayılmasına sebep olacak kadar sarstı beni. Gözlerindeki o karanlık itiraz, saniyeler içinde yerini, karşısındaki kadının bu dizginlenemez inadına karşı pes eden ama bunu yaparken bile o keskin otoritesinden taviz vermeyen karanlık bir teslimiyet aldı ve bileğimi aniden serbest bıraktı.

Özgür kalan elim geri kucağıma düşerken, o ise tek kelime etmeden siyah deri koltuğa hafifçe geriye yaslandı. Güçlü, sıcak parmakları, siyah eşofmanının beline uzanıp ipini çözdü. Gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadan ağır bir hareketle kumaşı aşağıya, o belirgin, kaskatı adonis kasına kadar sıyırdı.

Kasığının hemen üzerinde, tenine kazınmış o derin V çizgisinin bitiminde duran beyaz sargı bezi açığa çıktığında, odadaki bütün oksijenin bir anda çekildiğini hissettim. Nefesim boğazımda asılı kaldı.

Dikişleri sağlamdı, hiçbir şey olmamıştı.

Oda bir anda o fırtınalı tartışmanın gürültüsünden sıyrılıp yine o kasvetli, ağır bir sessizliğe gömüldü.

İkimizin de göğsü hızla inip kalkıyordu ama bu sefer sebebi öfke değildi.

Bakışlarım, onun o karanlık gözlerinden kopup aşağıya, açık renk teninin üzerindeki o beyaz sargıya kaydığında yutkunmakta zorlandım.

Patlamış bir dikiş, sızan bir kan yoktu. Sadece onun en tehlikeli sınırında, benim parmaklarmın merhametiyle sarılmış bir yara vardı.

Ve o yaranın hemen etrafını saran kasları...

"Sana iyiyim demiştim."

Cevap vermedim.

Sertçe yutkunarak zihnimdeki o tuhaf bulutu dağıtmaya çalıştım, içimdeki doktoru tekrar yüzeye çıkarmak zorundaydım.

Sarsılmaması için insanüstü bir çaba sarf ettiğim ellerimi masaya uzatıp temiz bir gazlı bez ve solüsyon aldım.
Üzerine doğru tekrar eğildiğimde, yüzüm onun çıplak, alev alev yanan karın hizasındaydı. Parmak uçlarım usulca sargının bandajını araladı. Soğuk parmaklarım, onun ateş gibi yanan tenine temas ettiği o ilk an kasıklarındaki o belirgin adonis kası aniden seğirdi.

Bu istemsiz tepki, odanın içindeki o ağır havayı daha da yoğunlaştırdı ve durdurmaya çalıştığım ellerim hafifçe titremeye başladı.

Başımı kaldırıp yüzüne bakmadım ama onun o yakıcı, delici bakışlarını yüzümün her bir santiminde, hatta ruhumun en derinlerinde hissedebiliyordum. Aldığı her kesik nefes, onun teninin o tanıdık ve güzel kokusuyla karışıp başımı döndürüyordu.

Haksız çıkmış olmak beni üzmemişti, aksine, yarasının temiz olduğunu, dikişlerin sapasağlam durduğunu gördüğüme sevinmiştim.
Ama bir yandan da kendimi onunla girdiğim o tehlikeli inatlaşmanın mağlubu gibi hissediyordum.

Solüsyonu dikkatle yarasına sürerken, ne ben tek bir kelime ettim ne de o sessizliğini bozdu. O yırtıcı tartışmanın yerini şimdi birbirimize bu kadar olmamızdan doğan, tehlikeli ama bir o kadar da yıkıcı bir çekim almıştı.

İnce parmaklarım, yeni bandajı dikişlerinin üzerine dikkatlice yapıştırırken usulca, belki de haddinden fazla yavaş bir şekilde kasıklarındaki onun sıcak teninde gezindi. O an dışarıdaki fırtına, aramızdaki o inatlaşma, her şey silindi. Sadece o loş ışığın altında, birbirinin sınırlarında dolanan iki ateş parçası kalmıştı.

Ben onun teninde, o benim gözlerimde.

Tepsiyi kenara itip, soğuk parmaklarımı onun ateş gibi yanan bedeninden kopardığımda, göğsümün daraldığını hissederek yavaşça doğruldum. İçimdeki o mesleki ciddiyeti yeniden kuşanmak, bu loş odada gittikçe ağırlaşan havayı dağıtmak zorundaydım.

Gerçek kesindi. Gitmeliydim. İradem altüst olmadan buradan hemen gitmeliydim.

Beni saran bu tehlikeli histen kaçmak zorundaydım.

Çantamın fermuarını çektim ve omuzuma astım. Gözlerimi onun o fırtınalı orman yeşili harelerine sabitlediğimde, sesimi dışarıdaki ayaz kadar hissiz tutmaya çalışarak sordum, gitmeden önce ona olan son sorumdu bu. "Benden istediğin başka bir şey var mı, Kurter?"

Geniş, çıplak göğsü aldığı nefesle birlikte ağır, sert bir hareketle inip kalktı. Gözlerindeki o tehlikeli karanlık, üzerimde son bir kez, kelimelere dökülmeyen bir ağırlıkla gezindi. "Hayır." Sesi, az önceki o boğucu yakınlığın aksine buz gibi ve mesafeliydi. "Teşekkür ederim, Doktor."

Başımı hafifçe sallayıp, "Rica ederim," dedim. İşimi yapmıştım. O zehrin damarlarında dolaşmadığından emindim ve artık bu evin içinde, onun bu yakıcı varlığıyla baş başa kalmam için bir sebep yoktu. "Ben artık gideyim."

Beni içine çeken karanlık yeşillerine son kez bakıp kapıya doğru ilerlemek için arkamı döndüm. Ancak adımım daha havada asılıyken, çelik gibi sert ve alev alev yanan parmakları beni aniden bileğimden kavradı.

Hareketim havada bıçak gibi kesilirken bileğimdeki o tavizsiz, emreden gücü o kadar şiddetli ve ani bir şekilde beni kendine çekti ki, dünya ayaklarımın altından kaydı. Kendimi toparlamama, yere sağlam basmama fırsat bile kalmadan, ağırlık merkezim onun gücüne yenik düşerek geriye doğru savruldu.

Sert bir zemine ya da boşluğa düşmeyi bekledim fakat gözlerimi açtığımda hepsinden daha tehlikeli bir yerde duruyordum.

Ceylan kurdun ininde, kurdun kucağına düşmüştü.

⛓️❄️⛓️💥