7. bölüm · 19

Bölüm 7: Geçmişe Giden Truva Atı

Bengü :)

Bölüm 7: Geçmişe Giden Truva Atı

Ellerim titreye titreye sonunda o kasetçaları elime aldım. Kasetin "play" tuşuna bastığımda, odanın tozlu sessizliği eski bir manyetik bandın cızırtısıyla bölündü. Nefesimi tuttum. Kalbim, o eski cihazın içindeki dönen çarkların ritmine takılmış gibiydi. Ve sonra o ses... Babamın, henüz gençlik enerjisini kaybetmemiş ama derin bir kederle çatallanmış sesi odada yankılandı:

"Bugün 21.05.2002. Eşim doğum yaptı, zaten riskli bir gebelik olduğundan doğuma girmeden önce doktorlar hayati tehlikeleri olduğunu söylemişti ve biz ikizlerden birini kaybettik. Bir diğeri ise öldü denilerek bizden kaçırıldı. Gerçeğin peşindeyim... ama bunu karıma söyleyemem. Bir evladını kaybetmişken bir diğerinin de kaçırıldığını bilmemeli. O gün eşim dışında doğum yapan dört kişi daha vardı. Bunlardan birinin eşi azılı bir suçluydu, hapisteydi. Anlaşma yapabilmem için çok makul durumdaydı. Kocasının cezasının ev hapsine çevirmem karşılığında ondan kızını satın alıp eşime çocuğumuz gibi götürdüm ve kimsenin bundan haberi olmadı. Kadın kızına Eylül adını vermiş. Karım ise Deren dedi..."

Kaset dönmeye devam etse de benim için zaman durmuştu. Eylül diye fısıldadım. Ben Eylül’müşüm…

Gözlerim az önce çekmeceden çıkarıp masanın üzerine bıraktığım o sararmış dosyaya kaydı. Babamın tok sesi kulaklarımda uğuldarken, zihnim hızla mesleki deformasyon ile kanıtları birleştirmeye çalışıyordu. Ama bu kez masanın yargılama tarafında değil diğer tarafındaki sanık sıfatındaydım. Babam, acılı bir anneyi teselli etmek için bir başkasının evladını "satın almıştı". Suçlu diye bahsettiği o adamın kızını, kendi ölen çocuğunun yerine koymuştu.

"Bir diğeri ise öldü denilerek bizden kaçırıldı..." Bu cümle beynimin içinde bir sağa bir sola yankılanıp duruyordu. Eğer babamın gerçek çocuklarından biri kaçırıldıysa, o çocuk şimdi neredeydi? Katil... Beni bu eve yönlendiren, gerçekleri bilmem için günlerdir uğraşan ve canımı yakmak için deli gibi çabalayan oydu... Yoksa o, babamın kaçırılan diye bahsettiği "diğer" ikiz miydi?
Elim titreyerek mavi kapaklı ince dosyanın kapağını açtım. İçinden bir doğum raporu ve o dönem hastanede çalışan personellerin listesi düştü. Listenin en altında, kırmızı kalemle daire içine alınmış bir isim vardı.
Bir yandan rapora odaklanmaya çalışıyordum bir yandan da durmadan raporun üzerine akan göz yaşlarımı elimin tersiyle geri itmeye çabalıyordum. Bulabileceğim başka ipuçları var mı diye dosyada aranırken babamın kasetindeki sessizlik bozuldu ve daha boğuk, daha karanlık bir tonla devam etti:
"Bu sır benimle mezara kadar gelecek. Ama o adam... o suçlu, bir gün geri gelip kızını bizden ayırmak isterse, işte o gün asıl kıyamet kopacak. Deren'i korumak için her şeyi yaparım. Gerekirse tüm kayıtları silerim, tüm kimlikleri yok ederim."

Odanın içindeki rutubetli hava bir anda buz kesti. Nefesimi tutmuş, babamın kasetten gelen o yorgun ama kararlı sesine asılmıştım. Her kelime, ruhumda bir fay hattını tetikliyor, bildiğim her şeyi deprem misali yerle bir ediyordu. Artık bir savcı değildim; sadece yirmi dört yıl önce bir pazarlık masasında kaderi değiştirilmiş o küçük bebektim. Adım yanlış, yaşım yanlış, annem babam diye bildiğim insanlar gerçek ailem değil…

Babamın sesi, kasetin manyetik cızırtıları arasından son bir güçle yükseldi. Sanki o da bu sırrı daha fazla taşıyamıyormuş gibi titriyordu:
"Eğer bir gün bu kaseti bulup da dinliyor olursan küçük kızım… bil ki seni korumak için kendimi feda ettim. Ama o adam... İhtimal dahilinde de olsa seni benden bir gün geri almak için her şeyi yapacak olan o suçlunun adı…”
"Söyle!" diye bağırdım boş odaya. Sanki babam karşımdaymış ve ondan hesap sorarmışçasına,
“Söyle baba!"
Tam o anda, kasetin içinden korkunç bir gıcırtı yükseldi. Cihazın içindeki dönen çarklar acı dolu bir ses çıkardı. Babamın sesi bir anda boğuklaştı, kelimeleri birbirine girdi ve metalik bir cızırtı tüm odayı kapladı.
"O... adı... cızzzzt... S... cızzzzt... Ka...!"
ÇAT

Cihazdan gelen o keskin plastik kırılma sesiyle kaset durdu. Gözlerim dehşetle kaset çaların şeffaf kapağına kilitlendi. İçerideki kahverengi manyetik bant, makaradan fırlamış, cihazın dişlilerine dolanmış ve feci şekilde hasar görmüştü.
"Hayır, hayır! Şimdi olmaz!"
Titreyen parmaklarımla kapağı zorla açtım. Bant darmadağın olmuştu; babamın o son kelimesi, o adamın ismi, şimdi birbirine dolanmış siyah bir ip yumağı gibi parmaklarımın arasından süzülüyordu. Gözyaşlarım o bozuk bandın üzerine düştü. Gerçek, sadece birkaç saniye uzağımdaydı ama şimdi o mesafe üstünden atlanamayacak kadar büyük derinlikteki bir uçuruma dönüşmüştü.
Masaya yumruğumu üst üste vurdum. "Neden!" diye haykırdım. Babamın o meşhur düzeni, en kritik anda beni yarı yolda bırakmıştı. Yoksa... Yoksa bu da mı planın bir parçasıydı? Katilin intikam yeminin bir diğer satırlarından birinde miydik?
Başımı kaldırdığımda, masanın üzerinde bıraktığım o katilin notuyla göz göze geldim. Katil, bu kaseti buraya benim bulmam için bırakmıştı. Bandın tam o isimde kopacağını biliyor muydu? Beni o isim için kendisine muhtaç mı bırakıyordu?

Karanlığın içinden bir ses gelmiş gibi irkildim. Evin dışındaki o devasa çınar ağacının dalları rüzgârda pencerelere çarpıyor, sanki birileri içeri girmek istiyormuş gibi ritmik sesler çıkarıyordu.
Artık Güneşliköy’deki bu ev, benim sığınağım değil, mezarımdı. Elimde kopuk bir bant ve sahte bir hayatla kalakalmıştım. Eylül...
Dışarıdaki rüzgârın sesi arasında telefonumun bildirim sesi odayı inletti. Ekran aydınlandı:
"İsimler sadece birer maskedir Eylül. Önemli olan o ismin arkasındaki kandır. Bandı tamir edemezsin... Ama istersen babanın yarım bıraktığı o ismi benden öğrenebilirsin…”
Güneşliköy’ün o tekinsiz sessizliği, babamın çalışma odasının duvarlarında yankılanan kasetin cızırtısıyla birleşmişti. Elimde kopuk bir manyetik bant, zihnimde ise binlerce parça... Katilin son mesajı telefonumun ekranında soğuk bir kor gibi parlıyordu. Korku, yerini yavaşça o bildiğim, profesyonel ama bu kez çok daha kişisel olan bir hırsa bıraktı. Katil korkup köşeye sıkıştığımı ona mahkûm olduğumu düşünmeliydi…
Titreyen parmaklarımı birkaç defa aç kapa yaparak hareketlerini düzene soktum ve mesaj ekranına girdim. Bir savcı olarak değil, hayatı çalınmış o küçük kız, Eylül olarak yazdım:
"Ne istiyorsun? O ismi bana söylemen karşılığında benden ne çalacaksın?"
Cevap saniyeler içinde geldi. Sanki telefonun diğer ucunda, karanlığın içinde nefesimi sayıyordu. Bir nefes fazla alsam nefesini enseme üfleyip beni bu hayattan koparacak gibiydi.
"Pazarlık... Tam istediğim gibi, güzel. Kanındaki o suçlu genleri nihayet uyanıyor Eylül. Bir savcı gibi 'adalet' dilenmiyorsun artık. Bir oyuncu gibi kartlarını açıyorsun. Sonunda seninle aynı dilden konuşabildiğimize sevindim."

Ardından telefonum çalmaya başladı. Bu kez gizli numara değil, ekranda sadece "00:00" yazıyordu. Derin bir nefes alıp açtım. Ses, o limandaki metalik ama bu kez çok daha fısıltılı, çok daha iç gıcıklayıcı tondaydı.
"Deren... ya da gerçek adınla Eylül. Babandan kalan o kasetin en heyecanlı yerinde kesilmesi ne acı, değil mi? Ama o ismi bilsen de bir anlam ifade etmez senin için. Bahsedilen o ismin neden suçlu olduğunu ve bir ‘canavar’ olarak kodlandığını da öğrenmen gerek.”
"Şartın ne?" dedim, sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Beni buraya, babamın mahremine kadar getirdin. İstediğin her neyse söyle ve artık bu oyunu bitirelim. Ben hiç eğlenmiyorum."
Hafif bir kıkırtı duyuldu. "Lütfen böyle söyleyip beni üzme Savcım. Hem oyunumuz daha yeni başlıyor. Şartım şu: Adliyedeki o meşhur 'Kırmızı Dosya'... 15 yıl önceki o gizli operasyonun orijinal kayıtları. Kasabadakilerin imha ettiğini sandığı ama senin adliyenin o en alt katındaki tozlu arşivde, bizzat senin yetkinle ulaşabileceğin o dosya. Hani sana bir elçiyle mesaj göndermiştim, porselen bebişimiz vardı falan. Hah, tam olarak o dosya. Sen savcı olarak onu bana getireceksin. Ben bu kasabadaki melek yüzlü şeytan maskeli katillerini ortaya çıkarırken sende gerçek hayatına kavuşacaksın"
Nefesim kesildi. Kırmızı Dosya... Adliyede efsane gibi anlatılan, üstü sıkıca kapatılmış o büyük yolsuzluk ve kimlik kaçakçılığı davası. "Bu imkânsız," diye fısıldadım. "Ben izindeyim. Arşive giremem, benim o dosyayı dışarı çıkarmam meslek hayatımın sonu demek. Hapse girerim!"
"Sen zaten hapiste değil misin Eylül!" diye gürledi ses. "Senden saklanılan bunca şey, annenin yalanları babanın kirli geçmişi. Ailenin senin için inşa ettiği o sahte hayatının hapishanesindesin! O dosyayı getirirsen, sana sadece o 'azılı suçlu' babanın adını değil, şu an hayatta olan ve senden gelecek bir haberle havalara uçabilecek bir umut ışığı bekleyen gerçek annenin yerini de söylerim."
Gerçek annem... Yaşıyor muydu? Kalbim bir an duracak gibi oldu.
"Pazarlığımın şartları bu," dedi ses, yeniden sakinleşerek. "O dosya karşılığında, gerçek ailen. İki gün sonra gece yarısına kadar vaktin var. Eğer kabul etmezsen, o kasetin devamını asla öğrenemeyeceksin ve sonsuza dek bir 'yalan' olarak öleceksin. Karar senin, Savcı Hanım. İki gün sonraki gece yarısında seni arayacağım."
Telefon kapandı. Elimde telefon, karşımda babamın yarım kalan itirafı... Adliyeye, o kutsal bildiğim binaya bir hırsız gibi girip kendi sonumu mu hazırlayacaktım, yoksa bu karanlıkta kaybolup gitmeyi mi seçecektim?

Katilin Anlatımıyla…
Tik tak, tik tak…. Taktikk! Keyfim o kadar yerindeydi ki, saçma esprilerime bile oturduğum yerden kahkahalar saçabiliyordum. Savcıyı yeterince köşeye sıkıştırmış olmanın gururuyla sırtımı yasladığım sandalyemde biraz daha geriye doğru yayıldım. Güneşliköy’ün dışındaki o metruk bağ evinin önünde durduğumda, gece en koyu halindeydi. Bugünkü hedefim bir 19 arındırmak değildi. Kafamdaki planlarımın sırasını tekrar edercesine sessizce yürürken elime geçirdiğim siyah deri eldivenleri düzelttim. İçeride, 24 yıl önce o doğumhanenin kapısında nöbet tutan, Deren’in babasının en sadık adamlarından biri, emekli başkomiser İzzet vardı.
İzzet... O gece içinde evraklar dolu çantayı limana taşımaya yardım eden, bebeklerin yerini değiştiren o titrek ellerin sahibiydi. Şimdi yaşlanmış, vicdanını ucuz rakı sofralarında susturmaya çalışan bir alkolik olup çıkmıştı. Ama vicdan denilen o duygu sessiz kalıyor gibi yapsa da susmazdı, aksine sadece sırasını bekler ve sahne ona geçtiğinde insanı perişan ederdi.
Sessizce içeri süzüldüm. Kapı kilidi benim için çocuk oyuncağıydı. İçeriden ağır bir rutubet, bayat tütün kokusu ve buram buram alkol kokusu geliyordu. İzzet, eski bir koltukta, açık kalan televizyonun karşısında sızmıştı. Herif elindeki tüm parayı alkole yatırdığından evinde hâlâ tüplü televizyonu vardı. Ekrandaki karıncalı televizyon görüntüsü yüzüne vuruyordu.
Yanına yaklaştım. Uyanmadı. Birkaç defa daha dürtükledikten sonra uyandığında ise ağzına dayadığım susturuculu namlunun soğukluğunu hissetti. Gözleri dehşetle açıldı. O an uyku sersemi de olsa beni tanıdı. Ya da onun için kimi temsil ettiğimi anladı. Gözlerinden deli gibi korku akıyordu, onun için gelen ölümün çaresiz bakışlarıydı.
"Şşşt..." dedim fısıltıyla. Sesim odadaki televizyon hışırtısına karıştı. "Deren’e ya da gerçek annesinin ona verdiği isimle Eylül’e her şeyi anlatacak kadar çok vaktin vardı İzzet. Ama sen susmayı seçtin. Şimdi o dilsizliğin ebedi kalacak."
"Yapma..." diye inledi, sesi bir hıçkırık gibi çıktı. "Ben sadece dostumu korumak için bana verdiği emirleri uyguladım... o mecbur kalmıştı."
Namluyu şakağına daha sert bastırdım. "O bir hayat çalarken, sen de onun suç ortağıydın. Şimdi söyle bana... O gece limandan kaçırılan diğer bebek... Onu kime verdiniz?"
İzzet’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Titreyen dudaklarıyla bir yüzüme doğru bir isim fısıldadı. Duyduğum isim, oyunumun son yapboz parçasını da yerine oturttu. Gülümsedim. Bu bilgi için Deren’in (Eylül'ün) getireceği Kırmızı Dosya’ya bile ihtiyacım yoktu aslında; ama onun o dosyayı çalarken hissedeceği suçluluk duygusu... ve peşinden gelecek olan mesleğinden olma ardından hapse gireceğini bilmek…İşte asıl ziyafet oydu benim için.
"Teşekkür ederim İzzet. Artık dinlenmeye çekilebilirsin."
Puff. Susturucunun çıkardığı o hafif ses, odadaki tek gerçekti. İzzet’in başı yana düştü. Odanın karanlığında sızan televizyon görüntüsü artık onun cansız yüzünde parlıyordu.
Masasındaki o eski, sararmış fotoğrafı aldım. Üzerinde yine o gül motifli mührü bıraktım. Bu, Savcı için bıraktığım ekmek kırıntılarından biriydi. Polisler sabah geldiğinde, Savcı Hanım’ın davasına bir ceset daha eklenecekti. Belki biraz şaşıracaktı, çünkü bu sefer bir 19’u değil ailesinden tanıdığını sandığı birini kaybettiğini görecekti. Yeni başlıyorduk!

Savcı Deren’in Anlatımıyla;
Bir iki üç… nefes al, mantıklı düşün. Sen bir savcısın her ne olursa olsun karşındaki bir katil. Seni manipülasyonlarıyla yenmesine izin veremezsin. Düşün…düşün.
Buldumm!
Güneşliköy’deki o karanlık odada, elimdeki kopuk bantla baş başayken katilin teklifini kabul ettiğime dair kısa bir mesaj attım: "Tamam. Yarın gece yarısı dosyayı getireceğim. Konumu gönder."
Mesajı gönderdiğim an telefonumu masaya fırlattım. Katil, benim bir suçlu gibi köşeye sıkıştığımı ve gerçekleri öğrenmek uğruna her şeyi feda etmeye hazır olduğumu sanıyordu. Yanılıyordu. Ben sadece bir evlat değil, aynı zamanda bu devletin savcısıydım. Babamın suçları benim mirasım olabilirdi ama onun usulsüzlükleri benim yolumu belirleyen pusulam olmayacaktı.
Hemen adliyeden en güvendiğim meslektaşım, Başsavcı Vekili ve kadim dostum Murat’ı özel hattından aradım. Saat çok geç olmuştu, belki açmaz diye düşünürken birkaç telefon çalma sesinden sonra açtı…
"Murat, çok acil konuşmamız lazım. Ama resmi kanallardan değil. Yarım saat içinde Güneşliköy kasabasının girişindeki eski tren istasyonunda buluşalım. Kimseye, özellikle Başsavcı Timur’a bir şey söyleme."
Murat benim izinli olduğum süre boyunca katilin dosyasını takip etmek için atanmıştı. Evi İstanbul’da olduğu için ben göreve dönene kadar kasabadan bir daire kiralamıştı ve iki gündür burada kalıyordu.
-Eski Tren İstasyonu saat: 04:15-
Yağmur hızlanmıştı. Murat, siyah uzun pardösüsünün yakalarını kaldırmış, sağ eliyle tuttuğu şemsiyesiyle endişeyle beni bekliyordu. Yanına vardığımda nefes nefese her şeyi baştan sona anlattım: Bir kurban daha verilmesin diye gittiğimiz o depoda aslında katilin sadece bana ulaşmak için birinin canına kastettiğini bıraktığı sesli mesajları ve yaptığı tuhaf şovları, limanda katilin bana yaşattıklarını, babamın itiraflarını, bebek satışını, gerçek adımın ve yaşımın hatta tamamen ailemin bir yalandan ibaret olduğunu ve katilin benden istediği o meşhur **'Kırmızı Dosya'**yı.
Murat şaşkınlıktan donakalmıştı. "Deren... Bu anlattıkların bir felaket. Eğer o dosya gerçekten varsa ve baban bu işlerin içindeyse..."
"Biliyorum Murat," dedim kararlı bir sesle. "Biliyorum. Bu yüzden bir şikâyet dosyası oluşturacağız. Ama resmi kayıtlara şimdilik girmeyeceğiz. Katili suçüstü yakalayana kadar bu dosya senin özel kasanda duracak. Katilin eli kolu uzun, bir şekilde nerede ne yaptığımı öğreniyor, resmi her kayıt her adım ve her telefon görüşmesi tehlikeli. O yüzden seninle bu saatte burada görüşmek istedim. İşte, tüm kanıtlar burada."
Cebimden bir USB bellek çıkardım. İçinde, limandaki projeksiyon görüntülerinin alabildiğim fotoğrafları, katilin bana attığı mesajların ekran görüntüleri ve az önce telefonumla kaydettiğim o kasetin cızırtılı sesleri vardı. Ayrıca kendi el yazımla hazırladığım, babam dahil tüm sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunduğum o gizli şikâyet dilekçesi... ve katilin bir savcıya yaptığı tehditlerden yargılanması için ayrıca şikâyet dilekçesi…
"Bu dosya benim hayatımın sigortası," dedim. "Başıma bir şey gelirse ya da katil beni bir şekilde oyununun içine çekmeye çalışırsa, adaletin yerini bulması için bu belgeler konuşacak. Şimdi senden bir şey istiyorum: Arşivdeki Kırmızı Dosya’nın bir kopyasını almam için bana yardım etmelisin. Ama gerçek olanı değil... Kopya dosyayı aldıktan sonra katilin yutacağı kadar gerçek görünen, içi boşaltılmış ya da yön değiştiren bilgilerle donatılmış yem dosya hazırlayacağız."
Murat tereddütle yüzüme baktı, sonra başını salladı. "Bu belki de senin intiharın olabilir Deren. Ama haklısın, bu pisliği temizlemenin tek yolu sanırım bu."

*Ertesi Sabah*

Sabahın ilk saatlerinde kimse mesaiye başlamadan adliyeye gitmişlerdi. Adliyenin soğuk ve rutubetli arşiv katı, binlerce suçun ve sırrın gömülü olduğu devasa bir mezarlığı andırıyordu. Deren ve Murat, güvenlik kameralarından mümkün olduğunca şüphe çekmeden en alt kattaki "Gizli Arşiv" bölümüne ulaştılar. Murat’ın yetki kartı, ağır metal kapıyı cılız bir dıt sesiyle araladı.
İçeride sadece tozlu raflar ve geçmişin ağır günahları vardı. Murat, el feneriyle rafları tararken Deren’in elleri titriyordu. Sonunda, en arkadaki çelik dolabın içinde o yıpranmış Kırmızı Dosya’yı buldular. Üzerinde babasının ve o dönemki üst düzey yetkililerin ıslak imzaları parlıyordu. Kasabada dönen tüm kirli dolaplar ve üstü örtülen sırlar üst düzey bir yetkili tarafından tek bir dosyada toplanılması istenmiş, asla bir hukuk davasına dönüştürülmemiş olsa da adliyedeki gizli arşivde uzun zamandır yerini almıştı.
"İşte burada," diye fısıldadı Murat. Elinde tuttuğu Kırmızı Dosyayı Deren’e göstererek.
Deren, dosyayı açtığında nefesi kesildi. 24 yıl önce kaçırılan bebeklerin listesi, değiştirilen kimlikler ve babasının "Eylül" isminin yanına attığı o soğuk not... Kasabadaki depoda çıkan büyük yangın ve sorumluların adı, tanık ifadeleri…ve daha pek çok olay. Deren hemen özel, internetle hiçbir şekilde bağlı olmayan ikinci telefonunu çıkardı. Her sayfayı tek tek, en yüksek çözünürlükte olacak şekilde fotoğrafladı.
"Dikkat et, bulut hesabına yükleme, hiçbir ağa bağlanma," dedi Murat uyararak. "Katil bu binadaki her dijital hareketi izliyor olabilir."
Dosyanın orijinalini yerine koyup, hiçbir iz bırakmadan dışarı çıktılar. Tam asansöre yöneleceklerken, koridorun sonunda şu an görmek isteyecekleri son kişilerden biri olan Başsavcı Timur belirdi.
"Deren? Murat? Siz bu saatte burada ne yapıyorsunuz? Üstelik senin izinde olman gerekmiyordu mu Deren? Hatırladığım kadarıyla daha 3 gün oldu izne çıkalı, işini çok çabuk özlemişsin?"
Deren, bir anlık donakalmış olsa da savcı refleksiyle durumu hızla toparlandı. "Sayın Başsavcım, devrettiğim dosyalarda eksik bir imza kalmış, biliyorsunuz yerime Murat bakıyor. Oda sağ olsun haber verdi durumu, hallettik. Şimdi çıkıyorduk."
Timur’un gözleri bir süre üzerlerinde gezindi. "Dikkatli ol Deren," dedi sadece, sesi her zamankinden daha mesafeliydi. "İzindeyken fazla yorma kendini."
Adliyeden apar topar ayrılırken Savcı panik olduğunu saklamakta zorlanıyordu. Adliye binasından çıkana kadar elleri buz kesmiş, diz kapaklarından ayak parmaklarına kadar titrediğini hissediyordu. Dikkat çekmesin diye tek araba gelmişlerdi, otoparka park ettikleri arabalarına binip hızla eve doğru yola çıktılar.

Eve vardıklarında vakit kaybetmeden salondaki büyük yemek masasına yayıldılar. Katili kandıracak o **"Yem Dosya"**yı hazırlama vaktiydi. Orijinal Kırmızı Dosya'daki isimleri, tarihleri ve olay örgüsünü öyle bir değiştirdiler ki, katil okuduğunda her şeyin mantıklı olduğunu sanacak ama aslında çıkmaz sokaklara sapacaktı, hamleleri şaşacak ve hata üstüne hata yapacaktı belki de.
"Asıl hamlemiz burada," dedi Murat, masaya küçük, sıradan görünümlü gri bir USB bellek koyarak.
Bilişim ekibinden kimsenin haberi olmasın diye ricacı oldukları özel bir yazılımla donatılmış USB'yi bir Truva Atı’na dönüştürdüler.
"Bu sıradan bir flash bellek değil," diye açıkladı Murat. "Katil bunu bilgisayarına taktığı saniye, cihazın içine gömülü olan verici tetiklenecek. Sadece konumunu değil, o an bilgisayarında ne varsa —belgeler, tarayıcı geçmişi, hatta kamera erişimi— her şey anında bizim bu laptopumuza düşecek. Adım adım her şeyi görebileceğiz. Katilin bilgisayarına girdikten sonra, sistem kendini fark edip imha etmeden önce yaklaşık 5-10 dakika zamanımız olacak bu süre içerisinde verileri kendi bilgisayarımıza depolamalıyız."
Murat flash belleği hazırlarken Savcı Deren, çoktan hazırladıkları sahte dosyayı aynı katilin törenlerinde kullandığı gibi farklı bir mühür deseniyle mühürlüyor özenle hazırlıyordu. Katilin limandaki o metalik sesi tekrar zihninde yankılandı. "Sen bana 'Eylül' dedin," diye mırıldandı içinden. "Ama bu gece bir savcıyla karşı karşıya olduğunu unuttuğun gerçeğini sana tekrar hatırlatacağım."
Katil için hazırladıkları yem dosyalar artık hazırdı. Kırmızı dosya olarak bileceği ama Murat ve Deren’in hazırladığı sahte olay örgüsü ve kişilerin geçtiği ancak kusursuzca hazırlanmış o dosya şimdi katile gitmeyi bekliyordu. İçinde "sahte" bir geçmiş, "sahte" bir suçlu listesi ve katilin sonunu getirecek olan o ölümcül USB bellek vardı. Elindeki sahte dosyanın içindeki o ölümcül USB belleğe bakarken, artık sadece babasının günahlarını temizlemek zorunda olan bir savcı değil, kendi kaderini elleriyle yeniden yazan ve ona cellat olacak bir adamı kendi kurbanına dönüştürmek üzere olan bir avcıydı; çünkü bu gece limanda fırtına koptuğunda, sadece bir isim değil, koca bir yalan da o karanlık sulara gömülecekti.

Derin bir nefes alıp, katil ile mesajlaştığı kendi telefonundan bilinmeyen numara olarak görünen o numaraya şu mesajı gönderdi:
"İstediğin Kırmızı Dosya ve babamın imha edemediği arşivlerde dosyalanan tüm gizli kayıtlar elimde. Benim için kurduğun o çok kıymetli oyunun bitti. Yarın gece yarısı, Güneşliköy yolundaki o metruk eski değirmende olacağım; babamın kasetinde yarıda kesilen, suçlu diye bahsedilen – gerçek babamın o olduğunu iddia ettiğin - adamın ismini ve annemi almak için dosyayı getireceğim, sakın geç kalma."
Mesajı gönderdikten sonra katilin hemen yanıt vereceğini biliyordu Savcı Deren. Telefonunun ekranında parıldayan ışığın sönmesini bekledi, nefesini düzene soktu. Büyük salonun içinde sadece Murat’ın ve Savcının stresle beklerken çıkarttıkları nefes alışveriş seslerine eşlik eden saatin tik tak sesleri vardı. Beklediği gibi olmadı, dakikalar bir asır gibi geçse de nihayet telefon masanın üzerinde titreyerek katilden bekledikleri cevap geldi.

Ekranda beliren o tek cümle, katil için adaletin bittiği ve intikamının başladığı yerin sınır çizgisiydi:
“Zamanında orada olacağım Eylül; çünkü o eski değirmenin çarkları bu kez suyla değil, babanın yirmi dört yıl boyunca sakladığı o taze gerçeklerle dönecek ve ben bunu zevkle izleyeceğim."
-Bölüm Sonu-
Merhabalar,
Kitabımızın 7. Bölümü ile karşınızdayım. Umarım beğenerek okuyorsunuzdur, yorum beğeni ve önerilerinizi beklerim. Yorumlarda biraz kitap karakterleri dedikodusu yapalımm… yeni bölümde görüşmek üzere 😊