10. bölüm · 19
Bölüm 10: Ağaçtaki Pamukşeker
Bölüm 10: Ağaçtaki Pamukşeker
6 yaşındaki küçük çocuktan;
“Baba, bu resimdeki kız kim? Ne kadar sevimli benim burada hiç arkadaşım yok onunla arkadaş olabilir miyiz?”
“O resimdeki küçük kız senin ikiz kardeşin oğlum. Ama çok uzak bir şehirde yaşıyor, onu bende hiç görmedim. Başka bir aileyle büyüyor.”
“Benim kardeşim neden uzak yerde yaşıyor bizimle kalmıyor ki?”
“Çünkü öyle olması gerekiyordu, sebeplerini büyüyüp kocaman bir adam olduğunda sana anlatacağım ama şimdi değil evlat.”
“Peki telefonla bile konuşamaz mıyız onunla?”
“Yaşadıkları yer televizyonlarda gördüğümüz o büyük dağların olduğu yerlere benziyor oğlum, telefonla arasak bile konuşamayız çünkü telefonlar hiçbir zaman çekmiyor.”
“O zaman bizi sen götür oraya, öyle de mi olmaz?”
“Bu konuyu kapat artık. Hiçbir şekilde iletişime geçemezsiniz. O senin varlığını bile bilmiyor, bambaşka bir ailede pamuklara sarıp sarmalanarak bir çocukluk geçiriyor.”
Pamuklara sarıp sarmalanmak neydi ki? O küçücük yaşımda bunu anlamlandırmak için banyoda bulduğum pamukları oyuncak ayımın belinden geçirip sarılmıştım. Yumuşacık ve güvenli hissettirmişti… sanırım pamuklara sarıp sarmalanmak bu demekti. Ve ben bugüne kadar bu duygunun olduğunu bile bilmiyordum. Odama koşup resim defterimi aldım, küçük bir kulübe çizip güneşli bir günde kız kardeşim ben ve oyuncak ayım Beddy ile gülümsediğimiz çok güzel bir resim çizdim, bugüne kadar yaptığım tüm resimlerin yanında en iyisi buydu. Bu resmi odamın en güzel köşesine koyup önüne oyuncaklarımı koydum, düşmesin diye. Bir gün kız kardeşimi görecektim ve o gün bu resmi ona verecektim…
Günümüz:
Hayat gerçekten çok acımasızdı, bazen benim acımasızlığımı yüzüme vurmak için böyle olduğunu düşünürdüm. Kurbanım, bıçağı göğsüne saplayıp yere yığılırken gözümün önünden tüm hayatım sırayla geçmişti. Daha önceki dört kurbanda hissetmediğim şeyleri bugün hissettim. Ona üzüldüm… gerçek anlamda çok üzüldüm çünkü hiçbir insan ne sebeple olursa olsun kendi canından vazgeçecek kadar hiçleşmemeliydi.
Polis memurunun üzerime atılmaya kalkmasıyla tüm düşüncelerim bir toz bulutu misali dağıldı, şimdi olmazdı şu an yakalanamazdım. Onun bu hamlesi, bir polisin görev bilinciyle değil, bir insanın dehşet içinde yaptığı o körlemesine saldırıyla olmuştu. Üzerime doğru atıldığında, odanın içindeki dengeler bir anda altüst oldu. Yanı başımda duran ve buraya geldiğimden beri dikkatimi çeken o yağlı boya tablosunu, parmak uçlarımla hafifçe iterek duvardan kurtardım; tablo onun omzuna doğru devrilirken, polis memurunun dengesi bozuldu. O, tablonun altında kalmamak için refleksle yana savrulsa da tablonun uç kısmı omzuna denk gelmişti, bunu fırsat bilip masanın üstünde duran gaz lambasını sert bir tekme ile odanın en uç köşesindeki, perdelerin hemen yanına doğru sürükledim. Lamba, zemine çarptığı an büyük bir gürültüyle patladı, cam kırıkları etrafa saçılırken alevler bir anda evin eski perdelerine, duvarları süsleyen tozlu kağıtlara bir sarmaşık gibi yayıldı.
Polis memuru yerdeki cam kırıkları ve alevlerin arasında bir anlığına sendeledi; omuzlarına çarpan tablonun ağırlığıyla dengesini yitirmişti. Gözleri yaşararak, alevlerin perdeden tavana sıçrayışını dehşetle izledi. Benim ise kapıya doğru attığım adımların ritmi, bu kaosun içinde bile şaşılacak derecede sabitti. O kadar sakin hareket ediyordum ki, birazdan tatile çıkacakmışım ve evin kapısını bir aylığına kilitleyip uzaklaşacakmış gibiydim. Mutfağın balkonu bahçeye açıldığından kapının paslı kolunu kavradım, arkamdan polis memurunun dumandan çatallaşmış sesini duydum:
“Hiçbir yere kaçamayacaksın! Birazdan her yer polis dolacak.”
Cevap vermedim. Kapı dışarı doğru açıldığında gecenin ayazı bedenimi kucakladı. Tüm hücrelerime kadar titriyordum. Adrenalinden midir yoksa havanın soğukluğundan mıdır bilmiyordum ama bir an önce buradan çıkmam gerekiyordu. Polis memuru salonun penceresinden elinde tuttuğu silahıyla bana doğru bir hamle yapmaya çalışsa da sıkacağı bir mermi daha büyük bir patlamaya yol açabilirdi, ya da o an yanı başında yere yığılan bedenin ve büyüyen yangının telaşı bunu yapmasına engel olmuştu. O, görev bilinci ve vicdan duygusu arasında sıkışmış tanıdık “hukuk insanı” paradoksuna düşmüştü. Ben ise çoktan ormanın derinliklerine, ağaçların o kadim, karanlık kollarına sarılmak için koşmuştum. Kalbim göğüs kafesimi zorlayan bir ritimle atarken, cebimde bir ağırlık hissettim: Telefonum.
Ekranın ışığı, gecenin zifiri karanlığında yüzüme vurduğunda, gönderenin ismini gördüm: Savcı Deren.
Mesajı açtığımda, zihnime bir çivi gibi çakılan o cümleyle yüzleştim: “Ben oraya ulaşamadan gittiğini biliyorum. Ama şunu unutma; her katil olay yerinden kaçtığı an, iz bırakmaya başlar. Yarın görüşeceğiz.”
İçimde bir yerlerde, oyunun artık basit bir kovalamacadan çıkıp, tarafların birbirini tanıdığı bir zihin savaşına dönüştüğüne dair heyecanı duydum. O, sadece beni aramıyordu; o, zihnimin labirentlerinde beni takip ediyordu. Telefonu komple kapatıp cebime attım. Artık bu oyunda tek bir kural vardı: O beni bulmadan önce, ben onun gerçekliğini paramparça etmeliydim.
Kulübeye vardığımda üzerimdeki montun birkaç yerinde yanık izleri vardı. İçerisi, bıraktığım o steril düzende beni bekliyordu. Deren’in mesajını okuduğum o an, içimde bir yerlerde, oyunun bir üst seviyeye taşındığına dair o keskin heyecan kendini bir kez daha hatırlattı.
Sabah olduğunda, kasabanın üzerine çöken siren sesleri, Deren’in olay yerine vardığının habercisiydi. Zihnimde, onun taş evin kapısından girişini izliyordum. Klas siyah blazer ceketi güneşin ışıklarıyla bedenini ısıtıyor olsa da ayağındaki topuklu botların sesi zihnimde bile beni rahatsız ediyor, topukları tozlu zemine sürünüyor, elindeki eldivenler, olay yerindeki her bir detayı incelemek üzere hazırlanıyordu. Olay yerinde bıraktığım ve muhtemelen ağır yaralı bulacakları polis memurunun titreyen elleriyle anlattığı o "gölge" hikayesi, Deren’in zihninde bir düğüm yaratacaktı.
Savcı Deren’in Anlatımıyla;
Gecenin en karanlık olduğu ve benim günler sonra başımı yastığa rahatça koyabildiğim ilk anda, komodinimin üstünde duran telefonumun ısrarla çalışlarından sonra uyanıp görev için yine bu kasabaya gelmiştim. Olay mahalli ormana yakın eski bir taş eviydi. Oraya Muratla birlikte vardığımızda neredeyse filmin sonuna yetişen çift gibiydik. Çünkü itfaiye gelmiş, insanlar olayı duymuş ve çevre evlerdeki komşular evin etrafında toplanmış dillerine takacakları yeni dedikoduyu bekliyorlardı.
Taş evin kapısından içeri girdiğimde, genzimi yakan o tanıdık koku yanmış kâğıt, erimiş boya ve kurumuş kan beni karşıladı. İtfaiye ekipleri çıkan yangını başarıyla söndürmüş geri çekilmişti, artık sadece soğumaya başlayan bir yıkım ve polisin olay yeri şeridiyle sınırlandırdığı o "anlamsız" boşluk kalmıştı. Eldivenlerimi takarken, zihnimde katille ilgili dosyalar otomatik olarak açıldı. Bu, bir savcının değil, bir avcının olay yerine girişiydi benim için.
Memur Fırat, köşede bir kısmı yangından dolayı islenmiş sandalyeye çökmüş, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Yanına yaklaştım. Gözlerindeki o boş bakış, sadece korku değildi; o, "gördüğü" şeyin ağırlığı altında ezilen birinin ifadesiz bakışıydı.
"Fırat," dedim, sesimdeki soğukluğu bilinçli olarak koruyarak. "Bana o anı anlat. Ama polislere verdiğin ifadeyi değil. O an ne hissettiğini ne gördüğünü; hiçbir detayı atlamadan."
Fırat, titreyen elleriyle sakalları yeni yeni çıkan yüzünü sıvazladı. "Savcım... O bir gölge gibiydi. Ama sadece fiziksel bir silüet değil. Odanın atmosferini tekinsiz bir havayla değiştiren, ama bir yandan da hiçbir şey yapmadan izleyen varlık gibiydi. Kızı öldürmedi. O, sadece... izledi. Bir kukla oynatıcısı gibi, kızın kendi sonunu yazmasını bekledi. Bağrışmalar duydum, devriye geziyordum olağan bir şey olur diye. Sonra bu evden sesler duydum. Kız çok yüksek sesle haykırarak bağırıyordu karşısındakine. Başta bir çift tartışması falan sandım ama katil kelimesini duyar duymaz eve girdim. Ben girdiğimde kız bıçağı göğsüne saplayıp yere yığıldı. Karşısındaki adam hareket edemedi, birkaç saniye kitlendi. Bunu fırsat bilip onu yakalamak istedim ama tabloyu üstüme devirip masanın üstündeki gaz lambasıyla yangın çıkarınca hiçbir şey yapamadım. Silahımla ateş etmek istedim ama yangın merminin etkisiyle büyür ve patlamanın şiddeti artar diye cesaret edemedim. Kaçan adamın kafasında kapüşonlu vardı ama mutfaktan kaçarken geriye doğru baktığı çok kısa bir anda yüz yapısını gördüm, saniyelikti tarif etsem de eksik kalacak kadar. Ancak fiziki yapısından ve çevikliğinden gördüğüm kadarıyla maksimum 25 yaşındadır derdim.”
“Kız peki? Olay anında hemen öldü mü yoksa bir şeyler söyleyebildi mi?”
“Yere yığılırken avucunda bir kâğıt tutuyordu savcım, ama olayın telaşından bakamadım ben.”
Cevap vermedim. Fırat’ın betimlemesi, zihnimdeki profille örtüşüyordu. Bu, bir cinayet değil, kurgu idi. Kurbanın bedenine doğru ilerledim. Diz çöktüğümde, onun o sıkıca yumulmuş avucundaki detayı fark ettim. Cımbızımı çıkardım ve kızın soğumuş parmaklarının arasından o kâğıt parçasını nazikçe aldım. Eldivenli parmaklarımla kâğıdı açtığımda, o tanıdık, zarif ve sinir bozucu derecede soğukkanlı el yazısıyla karşılaştım:
“Sahne artık boş, yönetmen çekildi. Oyun bitti sanıyorsan, yanılıyorsun; asıl oyun, kendi zihninin mahzenlerinde şimdi başlıyor. Bakalım kendi adaletinin yankılarında beni bulabilecek misin, Savcı?”
Kâğıdı katlayıp cebime koyduğumda, ellerimin hafifçe titrediğini hissettim. Ama bu bir korku değil, bir öfkeydi. Beni tanıyordu. Benim, bu davanın sadece resmi savcısı değil, onun kurguladığı o labirentte koşan bir piyon olduğumu biliyordu. Doğrulduğumda, köşedeki o kırmızı gül yaprağına takıldı bakışlarım. O yaprak, sadece bir delil değil, bir davetiyeydi. Katil ben buradaydım, sen neredesin demek istiyordu belki de?
Gece yaşanan olayları sindirebilmek için biraz nefes almaya ihtiyacım vardı. Taş evin önündeki çakıllı yola doğru ağır adımlarla yürüdüm. Alevleri sönmüş evden geriye kalan puslu duman etrafa dağılıyordu. Cebimdeki kâğıdın varlığı, sanki tüm o yıkımın yükünü tek başına taşıyormuşum gibi ağırlaşıyordu. Aynı cümle tekrar ve tekrar zihnimin boşluğunda yankılandı:
“Bakalım kendi adaletinin yankılarında beni bulabilecek misin, Savcı?”
Kâğıdı katlayıp yine aynı yere koyduktan sonra bir daha açmamaya karar verdim. Cümle zihnimde kendine çoktan bir yer edinmiş, en derin köşelerime kök salmaya başlamıştı bile.
Arabaya atlayıp yola koyulduğumdan beri taş evde bulduğum not, üzerime tuhaf bir ağırlık yaymıştı. Fırat'ın anlattığı o "gölge" ve kurbanın avucundaki o not... Hepsi, dosyayı hukuk çerçevesinden çıkarıp kişisel bir saldırıya dönüştürüyordu. Ofise döndüğümde masamın üzerinde, sabahki olay yerinden getirdiğim delil torbalarının dışında bir zarf duruyordu.
Sevgi, "Savcım, bu size bırakılmış, kargo firmasından olmadığını söyledi arkadaşlar. Küçük bir çocuk getirip adınızı söyleyip teslim etmiş,” dedi.
Zarfı açtım. İçinde hiçbir not yoktu. Sadece, 20 yıl öncesine ait bir çocuk çizimi. Bir kulübe, güneşli bir gün ve iki çocuk... Gözlerim resimdeki figürlere takıldı. Çizimdeki çocuklardan biri, her çocuğun olduğu gibi benim de çocukluk fotoğraflarımdaki o ifadeye sahipti, olan biten tüm kötülüklerden habersiz dünyaya gülümsüyordu. Diğeri ise... diğeri sanki resmin dışına bakıyordu ama oda içten içe gülümsemeye direnmişti.
O an, tüylerimin ürperdiğini hissettim. Bu resim, benim annemin sandığında sakladığım o eski çizimlerin bir kopyası gibiydi. Ama ben bu resmi kimseye göstermemiştim.
"Sevgi!" diye seslendim, sesim normalden daha sert çıkmıştı. "Bugün ofisime kimin girip çıktığına dair güvenlik kayıtlarını getirin. Hemen."
Sevgi şaşkınlıkla içeri girdiğinde, resmin arkasına yazılmış notu henüz fark etmemişti. “Senin olmayan bir hayatı yaşarken, kendi hayatını nerede unuttun?”
Bu bir tehdit değildi. Bu, birinin benim özel alanıma, en derin ve en masum anılarıma bıçak saplamasıydı. Boğazım düğümlendi. Bu bir katilin, bir şüphelinin ya da bir suçlunun notu değildi. Bu, benim ruhumun aynasıydı. Kimse, ama hiç kimse o şehri, o dağları ve o çocukluk oyunlarımı bilemezdi. Katil, sadece bir cinayet mahallinde değil, benim geçmişimin tozlu sayfalarında da sürekli ve bıkmadan geziniyordu. Ama neden? Daha önce yürüttüğüm hangi davada birine böyle dokunmuştum? Zihnimi yokladım; hukuk fakültesinde okurken ve staj sürecimden savcılık mesleğimin bu zamanına kadar girdiğim yüzlerce dava arasında, bir insanın hayatını bu kadar derinden etkileyecek bir hamle yapmamıştım.
O an, ofisin kapısının yavaşça tıklandığını duydum. Sanki biri kapının hemen ardında durmuş, nefes alışverişimi dinliyordu. Silahımı çekmedim. Yerimden kalkmadım. Sadece, kapıya doğru bakarak fısıldadım:
“İçeri girmeyi düşünmüyorsanız kapıyı çalmayın lütfen.”
Kapının ardındaki o sessizlik, cevabın çok daha ürkütücü olduğunu haykırıyordu. Masamdan kalktım, kapıya doğru ilerlediğimde zaten eski olan kasaba binasının elektrikleri gitti. Telefon flaşından yardım alarak kapıyı açtığımda karşılaştığım koridor boştu. Ama bakışlarımı ayak uçlarıma çevirdiğimde ıslak ayak izleriyle karşılaştım.
“Çocuklar siz misiniz?”
Ses vermeyince odada yok sanıp gittiler mi acaba diyeceğim ama seslenmiştim de aslında. Şu an öyle bir durumdaydım ki sanki binada sadece ben ve ıslak ayak izlerine sahip o kişi ve bir de karanlık vardık.
Elimde tuttuğum telefonun flaşını karanlığı aydınlatsın diye çevrede gezdirdim. Işık hüzmesi, yangın merdivenlerinin demir parmaklığına çarptığında bir şeyin parıldadığını gördüm. Tedbirli adımlarla yaklaştım, parmaklıkların arasına ikiye katlanarak sıkıştırılmış, üzerinde hiçbir yazı olmayan bembeyaz bir zarf buldum. Zarfın üzerindeki mühür gibi görünen şey, küçükken renkli keçeli kalemlerin arkasında bulunan sembollerden güneşti. Zarfı açtım ama içi boştu. Binanın derinliklerinden gelen o ritmik, adım seslerini duyduğumda ürperdim. Ama bu sesler benden uzaklaşmıyordu; sanki binanın içindeki tüm duvarların ardında, aynı anda yankılanıyordu. O an anladım ki; bu gece ofisinden çıkıp eve gidemeyecektim. Bu gece binanın içinde, kendi zihnimin koridorlarında saklanan o "gölgeyle" yüzleşmek zorunda bırakılacaktım.
Belimdeki silahımı kılıfından çıkardım. Bir avcının kendi bölgesine giren bir tehdide karşı takındığı o ölümcül soğukkanlılıkla hedefimin gelmesini bekliyordum. Ancak birkaç dakika boyunca sessizlik oldu ve gelen her kimse gelmekten vazgeçti, adım sesleriyle birlikte karanlığa karıştı.
Bense el yordamıyla yangın merdivenlerinden tutuna tutuna otoparka inebilmiştim. Otopark, normalde güvenlik görevlisinin o sarı ışıklı kulübesiyle biraz olsun huzur veren bir yerdi. Ama bugün, o kulübe boştu. Sadece benim arabamın farları, otoparkın karanlığını yarıyor, toz bulutlarını dans ettiriyordu. Anahtarı çantamda bulmaya çalışırken, ensemi bir nefesin yaladığını hissettim. Buz gibiydi. O kadar yakındı ki, refleksle silahımı çekmek için döndüm. Ama kollarım, hiç beklemediğim bir güçle arkamdan kilitlendi. Metalik bir soğukluk yanağımla bütünleşmişti.
"Oyunun kurallarını biliyorsun Savcı," diye fısıldadı kulağıma. Sesi, boğuk, tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Direnmeye çalıştım, dirseğimi karnına geçirmek istedim ama o, sanki benim her hareketimi benden önce biliyormuş gibi kusursuzca engelledi.
Beni arabamın kapısına doğru sürükledi. Direncimi kıramıyordu ama zihnim, yaşadığım bu dehşetle değil, o kişinin varlığıyla felç olmuştu. Arabanın kapısını açtı, beni arka koltuğa adeta koca bir paket gibi fırlattı. Kendi de şoför koltuğuna geçtiğinde, dikiz aynasından bana baktı.
Yüzü tam seçilmiyordu; kapüşonlu montunun gölgesi, çenesini ve gözlerinin yarısını yutuyordu. Ama o gözlerde, otoyolun sarı ışıkları altında parlayan bir şey gördüm: Bana duyduğu o amansız, o bitmek bilmeyen öfke.
"Nereye?" diye fısıldadım. Sesim titriyordu ama geri adım atmıyordum.
Kontağı çevirdi. Arabanın radyosu, cızırtılı bir şekilde çalışmaya başladı. O eski, çocukken dinlediğimiz o melodi doldu otoparka.
"Evine," dedi katil, sesi bu sefer bir itiraf gibi çıktı. "O hiç göremediğim, pamuklara sarılı çocukluk evine. Artık gerçeği görme vaktin geldi, kardeşim."
Kardeşim.
Kelime otoparkın beton duvarlarında yankılandığında, kanımın çekildiğini hissettim. Bu bir hitap şekli miydi, yoksa bir açıklama mı? Zihnimin en derinlerinde, o iki çocuğun birbirine baktığı resim parladı. Ama bunu düşünmemeliydim. Şu an, sadece o adamın, o gölgenin ellerindeydim.
Araba otoparktan hızla çıkarken, arkamızda bıraktığımız tek şey, soğuk zemine düşen diğer gül yaprağıydı…
Katilin Anlatımıyla:
İnsanın gördüğüyle baktığı hiçbir zaman aynı olmaz derdi rahmetli(!) Timur Başsavcımız. Gözünün gördüğü ile kalbinle bakıp gördüğünün arasında hep çok fark olurmuş. Her ne kadar beni karanlık taraf olarak yetiştirmiş olsa da öğütleri zaman zaman işe yarıyordu. Gözlem yapardım, ince ince işleyip planlarımı kalbim ve beynimin ortak kararıyla devreye sokardım. Tam da şu an olduğu gibi. 5. Kurbanın olması gerektiği gibi gitmemesi üzerimde büyük bir şok etkisi bırakmış olsa da atik davranıp hamle yapmam gerekiyordu. Ya savcı izimi bulacaktı ya da ben onu yakalayıp başkalarının aramasını sağlayacaktım. Kasabaya eski binaya döndüklerini biliyordum, önce ofisine bir resim gönderttim ardından yalan bir ihbarla orada bulunan bir hayli az ekibi başka bir yere çekip dikkatlerini dağıttım. Konu benimle alakalı olmadığından muhtemelen çıkarken hiçbiri savcıya haber vermeyi akıl edemedi. Sonrasında benim mükemmel planım devreye girdi tabi… Jeneratörü olmadığını bildiğim binanın elektriklerini kestim, minik oyunlar ile savcıyı otoparka kadar indirdim ve da daaa tam şu anda arka koltukta debelenip duruyordu. Evet, onu kaçırıyordum.
Yol boyu kafasını karıştıracak, benim kim olduğumu değil kendi geçmişinde kim olduğunu düşünmesini sağlayacaktım. Onun arabasına bindiğimizde ona “Kardeşim” demiştim. Evimize gidiyoruz, kardeşim. Muhtemelen bu onda keskin nişancı tüfeklerinden biriyle 100 metre uzaklıktan beyninden vurulmuşa döndüren bir kelime olmuştu. Çünkü sessizleşmiş, ellerini açmaya çalışsa da benimle hiçbir şekilde muhatap olmamaya çalışıyordu. Onu Timur’un kaldığı eve götürecektim ve ona özel hazırladığım pamuk şekeri rengi odada birkaç gün misafir edecektim.
Yol boyu dikiz aynasından ona bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Arabanın içindeki sessizlik, aslında onun zihninde kopan fırtınaların yanında bir hiçti. "Kardeşim" kelimesi, beklediğimden daha büyük bir delik açmıştı zırhında. Savcı kimliğiyle kibrine sığınmaya çalışıyor, Eylül tarafıyla ise o 19 yıllık karanlığın içine çekiliyordu. Kasabanın ıssız, ağaçların birbirine dolandığı o tekinsiz yola saptığımızda, arabanın farları malikanenin çürümüş kapısını aydınlattı. Motoru stop ettiğimde arabadaki cızırtılı radyonun yerini, rüzgârın ninnisine eşlik eden eski pencerelerin iniltisi aldı.
"Geldik," diye fısıldadım kendi kendime.
Arabadan indim, arka kapıyı açtım. Savcı, ellerini kurtarmak için harcadığı enerjiden dolayı nefes nefeseydi. Gözlerinde o tanıdık hem korku hem de meydan okuma dolu ifadeyi gördüm. Onu kollarından tutup araçtan çıkardığımda, ay ışığı, yüzünü bir heykel gibi ortaya çıkarıyordu.
"Burası..." dedi, sesi titreyerek. Etrafına bakarken o çocukluk korkusunun geri döndüğünü görebiliyordum. "Burası neden burası?"
Onu sürükleyerek içeri, tozlu ve rutubetli hole çektim. Timur Başsavcı'nın o meşhur, asla bitmeyen "gözlem ve sabır" öğütleri zihnimde çınlıyordu. Planımın en kritik parçası şimdi başlıyordu. Onu, çocukken bile nefret ettiği o "pamuk şekeri" rengindeki odaya götürmeliydim. Renkler aldatıcıydı; o oda, aslında onun kendi zihninin parmaklıklarıyla doluydu ve ben onu birazdan oraya hapsedecektim.
Üst kata çıkarken antika eşyaların yer aldığı vitrinlerin yanından geçtiğimizde, onun gözleri masanın üzerindeki o kan kırmızısı gül yaprağı kümesine takıldı. Duraksadı.
"5. kurbanın olması gerektiği gibi gitmediğini söylemiştin, arabada" dedi, bana doğru hafifçe eğilerek. Sorusu aslında bir itiraftı. "Ama biliyor musun, seçtiğin kişiler yani kurbanların, sadece sen öldürdüğünde kurban olmuyor. Bazen insan kendi gerçekliğini kaybettiğinde de kıymetli bir kurbandır.”
Kurduğu cümleye sessiz kalmayı tercih ettim. Onu, üst kattaki o küçük kapının önüne getirdim. Kapıyı araladığımda, içerideki o bayık, tatlı koku dışarı sızdı. Deren—ya da Eylül, her neyse—içeri girmemek için direndi. Ama ben, Timur Başsavcımızdan öğrendiğim o soğukkanlılıkla, sadece gülümsedim.
"Hadi kardeşim," dedim, kapıyı ardına kadar açarak. "Geçmişinle yüzleşme vaktin geldi. Bakalım 19 yıl, seni ne kadar değiştirmiş?"
İçeri adımını attığında, odadaki tek ışık kaynağı olan mumun titremesi, odayı gölgelerle doldurdu. Artık o sadece bir rehine değildi; o, kendi hikayesinin içinde kaybolmuş bir oyuncuydu.
Deren, sendeleyerek içeri girdi. Odanın içi, tıpkı o 19 yıl önceki gibi pamuk şekeri renginin o boğucu, şekerli tonuna boyanmıştı ama zamanla renkler solmuş, yer yer dökülen boyalar altındaki küfü ortaya çıkarmıştı.
Odanın tam merkezine, halının üzerine, yıllardır dokunulmamış gibi duran oyuncak bebek koymuştum. Porselen yüzü çatlamış, bir gözü içeri göçmüştü; tıpkı çocukluğumuzdan geriye kalan o kırık dökük anılar gibi. Deren’in gözleri bebeğe takılıp kaldığında, omuzlarının düştüğünü, bir an için o sert savcı zırhının tamamen eridiğine şahit oldum. Kapıyı ardından kapatıp kilitledim ve onun için hazırladığım şovun ilk perdesi için içeriye kurulu olan projeksiyonun düğmesine bastım. Odadaki sessizlik artık onun çocukluk anılarıyla dolu videoların şen kahkahalarıyla bozulmuştu. Artık Savcı Deren ve minik Eylül’ün zihin çarpışmasını izleme vaktiydi…
BÖLÜM SONU
