11. bölüm · 19

Bölüm 11: Hatırlatan Duvarlar

Bengü :)

Bölüm 11: Hatırlatan Duvarlar
Savcı Deren'in Anlatımıyla;
Kapının ardından dönen anahtarın çıkardığı o metalik ses, tahmin ettiğimden çok daha uzun süre kulaklarımın içinde yankılandı. Bazen insan, duyduğu sesin kendisinden değil de ona yüklediği anlamdan korkarmış. Çocukken geceleri odamdaki dolabın kapağı kendi kendine gıcırdadığında, o sesin içinde saklanan görünmez bir yaratığın beni izlediğine inanırdım. Şimdi ise aynı hissi, yıllar sonra ilk kez yeniden yaşıyordum. Fark yalnızca şuydu; ben artık dolabın içinde bir canavar olduğuna inanmıyordum. Canavarlar, büyüdükçe şekil değiştiriyor, kimi zaman bir insanın yüzünü ödünç alıyor, kimi zaman yıllardır unutulduğunu sandığın tek bir kelimeye dönüşüyordu. Kısacası hayatımızın her anında canavar diye anlatılan varlık var ama herkes için aynı görünmüyordu. Kapı üstüme kapandığından beri kafamda dönüp duran tek bir kelime vardı; "Kardeşim..."
Bu düşünce zihnimi meşgul ederken, odanın kapısını bir kez daha zorladım. Metal kilit oynamadı bile. Odanın kapalı olması artık sadece fiziksel bir engel değil, geçmişimle arama örülmüş bir duvar gibiydi. Kendi kendime mırıldanarak, profesyonel bir savcının soğukkanlılığıyla odadaki detayları analiz etmeye çalıştım ama başaramadım.
Arabaya bindiğimiz andan itibaren o kelime zihnimde dönüp duruyordu. İnsan zihni garipti. Gün içinde yüzlerce kelime duyardık; çoğu zihnimizde hiçbir iz bırakmadan kaybolurdu. Ama bazı tınılar vardı ki, insanın içine düştüğünde bir kuyunun duvarlarına kazınmış eski yazılar gibi yıllarca silinmeden kalırdı. Bu gece duyduğum o tek kelime de tam olarak böyleydi. Onu tanımıyordum. Kim olduğunu bilmiyordum. Hatta yüzünü bile doğru dürüst görememiştim. Buna rağmen sesindeki o tuhaf tanıdıklık hissi, beni rahatsız edecek kadar gerçekti.
Bulunduğum odaya yeniden göz gezdirdim.
İlk bakışta küçük bir kız çocuğunun sevimli odasını andırıyordu. Fakat biraz daha dikkatli incelediğimde, buranın bir çocuğun yaşayacağı yer olmaktan çok, bir çocuğun yıllar önce terk etmek zorunda bıraktığı mahzene dönüştüğünü fark ettim. Pamuk şekeri rengindeki duvarlar, zamanın acımasız elleri tarafından yer yer soyulmuş, altındaki nemli sıva küflenerek duvarın üzerinde koyu gri lekeler oluşturmuştu. Tavanda karanlıkta parıldayan fosforlu yıldızlardan bazıları hâlâ yerindeydi. Kimisi düşmüş, kimisi yıllara inat tutunmaya devam etmişti. Çocukken geceleri tavana bakıp hayaller kuran birinin, artık solmuş umutları gibi.
Odanın tam ortasında duran porselen bebeğe yeniden baktım. Çatlamış yüzü, tek gözü ve boynundaki eski kurdele... Onu daha önce bir yerde gördüğüme yemin edebilirdim. Ama nerede? Hafızam, sislerin arasından seçilmeye çalışan eski bir yol gibiydi. Çatlamış yüzü, tek gözü ve boynundaki eski kurdele... garipti.
Ama nerede?
Ve ne zaman?
Hafızam, sislerin arasından seçilmeye çalışan eski bir yol gibiydi. Ne kadar yürümeye çalışırsam çalışayım birkaç adım sonra önüm yeniden sislerin esiri olurcasına kapanıyordu.
Tam o sırada odada varlığını bile fark edemediğim projektörün mekanik uğultusu ortamın sessizliğini yavaşça parçalamaya başladı. Başımı çevirince perdenin üstündeki makineyi gördüm. Karşı duvara düşen beyaz ışık önce titredi. Ardından görüntü yavaş yavaş belirginleşti. Cızırtılar... Kesik çizgiler... Bir an için cihazın hiç çalışmayacağını düşündüm. Sonra görüntü yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.
Rüzgâr...
İlk duyduğum şey rüzgârın sesiydi.
Ne müzik...
Ne konuşma...
Sadece rüzgâr.
İnsan bazen bir sesi duyunca, onun ait olduğu yeri de zihninde hatırlardı. Ben ise tam tersini yaşıyordum. O rüzgâr bana hatırladığım hiçbir yeri göstermiyor, yalnızca içimde tarif edemediğim bir boşluğun varlığını büyütüyordu.
Görüntü netleştiğinde yaşlı bir ağacı seçebilmiştim. Kocaman gövdesi olan ve bir hayli yaşlı ceviz ağacı…
Dallarının arasına güneş ışıkları süzülüyor, yapraklar rüzgâr estikçe birbirine çarpıyor hışırtılı sesler çıkarıyordu. Kamerayı tutup etrafı kayıt altına alan kişi hiçbir şey söylemiyor, yalnızca ağacı çekiyordu. Yaklaşık yirmi saniye boyunca görüntü hiç değişmedi. Sanırım tüm gün bana bu ağacı ve rüzgâr uğultusunu izletecekler.
İstemsizce kaşlarımı çattım. "Neden sadece bir ağaç?" diye mırıldandım. Videoyu çeken kişi sanki sesimi duymuşçasına kamerayı çevirdi, tam o anda kadraja iki küçük siluet girdi.
İki çocuk...
Koşuyorlardı.
Birbirlerini kovalıyorlardı.
Kamera oldukça uzaktaydı. Görüntü o kadar eskiydi ki yüzlerini seçebilmek mümkün değildi. Sadece biri diğerinden biraz daha uzundu. Kısa olan sürekli arkasına dönüyor, uzun olan ise yetişebilmek için daha büyük adımlar atıyordu. Çeken kişi kim ise yüzlerini sanki bilerek çekmek istememiş gibiydi çünkü sadece koşarken arkalarında bıraktıkları kahkahalar vardı kameraya yansıyan.
Derken görüntünün dışından hiç beklemediğim bir anda kadın sesi yükseldi.
"Dikkat edin... Düşeceksiniz..."
Bu ses tanıdıktı…
O sesi duyduğum an nefesim istemsizce yavaşladı.
Tanımadığım ama yıllardır özlediğim bir ses... Boğazım düğümlendi. Göğsümün ortasında, yıllardır uyuyan o küçük, savunmasız kız çocuğu bir anda gözlerini açtı. Gözlerim doldu, ellerim titreyerek projektörün duvara yansıttığı ışığa doğru uzandı.
"Anne?" diye fısıldadım.
Projektörün ışığı şiddetle titredi. Görüntü bozuldu. Çocuklar tam kameraya dönecekken kaset hızla ileri sardı. Ve sonra, aniden kapkaranlık oldu.
Odanın içinde sadece benim hızlı soluk alışverişlerim ve kasetin boş makarasının tıkırtısı kaldı.
Bir an durdum. Kalbim kaburgalarımı zorluyordu. Karanlığın içinde, az önce izlediğim o görüntünün şokunu üzerimden atamadan, kapının arkasından bir ses daha geldi. Bu kez bir anahtar sesi değil... Bir ayak sesi. Ağır, emin adımlarla atılan, her biri yer döşemesini inleterek yaklaşan ayak sesleri.
Kapının kolu yavaşça aşağı indi. Kilidin içindeki metal sürtünerek gıcırdadı.
"Deren?" dedi kapının ardındaki ses.
Bu ses, kasetten gelen o huzurlu anne sesinden çok farklıydı. Soğuk, yabancı ve... tanıdık.
Donup kaldım. Seslenen kişiye karşı soğukkanlı ve acımasız olmam gerekse de içindeki çocuğu hissettiren bu görüntülerden sora küçük kız çocuğu olan Deren, sadece saklanmak istiyordu. Kapının soğuk ahşabına yaslandım. Ses, aramızdaki o kalın tahta engel olmasa, hemen kulağımın dibinde fısıldıyormuş gibi netti. Soğuk, yabancı ve... korkutucu derecede tanıdık.
"Duruşmaya geç kalıyorsun, Savcı Hanım," dedi alaycı bir tonla. Sesi, sanki yıllardır benimle konuşuyormuş gibi pürüzsüzdü. "Hâkim beklemez."
Gözlerimi kapının koluna diktim. Titreyen ellerimi arkamda kenetledim. Bir savcı olarak karşımda duran bu adamı bir 'dosya' olarak görmem, duygularımı bir kenara bırakıp analiz etmem gerekiyordu. Ama o sesi duyduktan sonra, mantığımın tüm kilitleri paslanmış gibiydi.
"Kimsin sen?" diye sordum. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı ve cılız geldi. "Benden ne istiyorsun?"
Dışarıdan bir sessizlik yükseldi. Sanki kapının arkasında duran kişi, verdiğim cevabı değil, verdiğim tepkiyi tartıyordu. Uzun bir süre sadece onun nefes alışverişini, kendi soluklarımla harmanlanmış halde duydum.
"Kimin ne istediği önemli değil, Savcı," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü. Kapının arkasındaki elin ahşaba süründüğünü hissettim; hafif, ritmik bir vuruştu bu. Sanki bir ritmi takip ediyordu. "Önemli olan, kimin neyi hatırladığı."
"Neyi hatırlamamı bekliyorsun?" diye bağırdım, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "O videodakiler... O kadın... Kim onlar?"
Güldü. Bu, bir insanın içinde biriken tüm kötülüğün dışavurumu gibi, kuru ve keyifsiz bir gülüştü. "Bazı cevaplar, sadece soruların içinde saklıdır. Sen daha soruyu bile sormayı öğrenememişsin."
Ayak sesleri kapının önünden uzaklaşmaya başladı. Her adımda, odadaki oksijen biraz daha azalıyordu sanki. Gitmiyordu; sadece beni kapının ardında, o "bilinmezliğin" ağırlığıyla baş başa bırakıyordu.
"Bekle!" diye seslendim. "Gitme!" Tekrar yalnızdım. Ama bu kez, karanlığın içinde yalnız olmadığımı biliyordum. Umutsuzluk dolu sesimle ona bir kere daha seslendim:
“Kapıyı aç ve bana anlat. Böyle oyunlar oynamana gerek yok. Seni anlamaya çalışmak istiyorum. Bir insan bu kadar kötü olamaz!”
Kapının kilidinden hareket eder gibi bir ses geldi ama ne kapı açıldı ne de kapının arkasındaki varlığından haberdar olduğum adamdan bir ses duyuldu. Beni yine bilinmezliğin içine sürüklemiş, üstüme kapıları kilitlemişti. Yokluğumu ofistekiler muhtemelen fark etmişlerdi ama burada yaşadıklarımı hiçbiri anlayamazdı. Küçükken düştüğümde babam – babam diye bildiğim adam- dizimi öper yara bandı takıp sanki az önce yere kapaklanıp yaralanmamışım gibi beni elimden tutup odama götürür, odasına kapanan annemin yerine saçlarımı iki yana örüp pembe pofuduk tüylü tokalarımı takardı. Bir de pembe kraliçe tacım vardı saçlarımı örüp en son onu da kafama taktığında yanağımdan öpüp odamdan çıkardı. Sanki bir görevmiş gibi değil beni her an iyi hissettirmek için yapardı tüm bunları. Şimdi defalarca düşmeme rağmen babam diye bildiğim adam yanımda yoktu. Öyle mükemmel bir çocukluk yaşamamıştım ama kötü her anımda onları silmeye çalışan babam vardı. O benim için pelerinli bir süper kahramandı.
Dizlerimdeki gücün yavaş yavaş çekildiğini hissettiğimde önünde durduğum kapı boyunca kayıp yere oturdum. Parmaklarım hâlâ farkında olmadan boynumdaki kolyeyi arıyordu. Oysa yıllardır kolye kullanmazdım. İnsan boşluktayken olmayan bir şeye bile tutunup yukarı çıkmaya çalışıyordu. Babamın yüzü gözümü her kapadığımda aklıma geliyor, boğazımdaki yumru biraz daha büyüyüp yutkunmamı zorlaştırıyordu. Evet belki biyolojik babam olmayabilirdi, belki bana yıllarca söylenen her şey tam bir yalandan ibaretti. Belki kanım, soyadım, çocukluğum… hepsi onların olmamı istediği kişiye aitti. Ama insanı baba yapan şey yalnızca aynı kanı taşımak değildi, dizlerim her kanadığında arkamdan koşup beni kucağına alan, saçlarımı öğrenmek için videolar izleyen ve öğrendikten sonra her fırsatta saçlarımı yapmak için saatlerce uğraşan, geceleri kâbus görüp bağırdığımda odamın kapısını sessizce açıp beni kontrol eden bir adamdı babam.
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Bir anlığına çocukluğumdaki evimizin kokusu doldu burnuma. Annemin çiçek kokulu çamaşır deterjanına karışan tarçın… fırından sırf seviyorum diye her gün yapılan çikolatalı kurabiyelerin o tarifsiz kokusu… babamın beni kovalarken koridorda yankılanan kahkahalarımız.
Sonra tüm düşüncelerim bir anda dağıldı, yerini rutubetin ağır kokusu aldı. İçinde bulunduğum çocuk odası yeniden bütün gerçekliğiyle varlığını göstermeyi başarmıştı. Derin bir nefes aldım.
“Toparlanmalısın Deren.” Diye fısıldadım kendi kendime. “Panikleyen her insan hata yapar.”
Savcılık mesleğimin bana kattığı en büyük şey buydu. Olay yerine ilk ulaşan polis memurlarının çoğu cesede bakardı. Ben ise önce olay yerinin çevresine varsa odaya bakardım. Çünkü insanların bedenleri yalan söyleyebilirdi, ama mekanlarda kalanlar yalan söyleyemezdi.
Yavaşça ayağa kalktım. Bacaklarım hâlâ titriyordu ama zihnimi zorla eski disiplinine döndürmeye çabalıyordum. Önce kapıyı inceledim.
Masif meşe... Dışarı açılan eski tip menteşeler...
İç tarafta hiçbir kilit mekanizması yoktu.
Kapıyı omzumla zorlamayı denedim ama yerinden milim oynamadı. Yere eğilip altında boşluk var mı kontrol etmek istedim, alttaki boşluk ise neredeyse yok denecek kadar azdı.
Buradan yardım istemek pek mümkün görünmüyordu. Elimi ahşabın üzerinde gezdirdim, yüzeyinde sayısız çizik vardı. İlk başta zamanla oluşan ahşap yarıkları sandım eğilip dikkatle baktığımda bunların gelişigüzel oluşmadığını fark ettim. İnce…
Birbirlerine asimetrik şekilde paralel, derin çizikler… bir insanın tırnağıyla bırakabileceği kadar düzensiz ama aynı zamanda tekrar eden izlerdi bunlar. İçimde istemsiz bir ürperti oluştu. Bu oda bana özel hazırlanmamıştı, daha önce burada kalan biri olmuştu. Belki günlerce, belki haftalarca, belki de… tüm çocukluk zamanı boyunca.
Odanın diğer tarafına yöneldim. Pembe duvarların üzerinde çocukların yaptığına benzeyen karalamalar vardı. Birkaç adım geri çekilince çizgilerin belirli bir düzen oluşturduğunu gördüm.
Boy ölçüleri…
Duvara kurşun kalemle çizilmiş boy çizgileri vardı, her bir ölçü farklı renkli boya kalemi ile işaretlenmişti. Her çizginin yanına minik el yazısıyla tarih atılmıştı.
"12 Mayıs."
"3 Ağustos."
"18 Eylül."
Bazılarının yanında ise tarih yerine yalnızca bir harf vardı.
"D."
Biraz aşağısında...
"A."
Tam ayağa kalkacakken...
Tık...
Başımı çevirdim. Porselen bebeğin bulunduğu yerde aynı duruşunda değildi. Bıraktığım zaman yüzü kapıya dönükken şimdi ise bebeğin çatlak yüzü doğrudan suratıma bakıyordu.
Nefesim kesildi.
"Hayır..."
Kendi kendime fısıldadım.
"Az önce böyle değildi."
Mantığım hemen itiraz etti.
Panikatak geçiriyorsun.
Yanlış hatırlıyorsun.
Ama yıllarca cinayet mahallerinde çalışmış biri olarak ayrıntıları kaçırmamayı öğrenmiştim.
Bebeğin başı yaklaşık kırk beş derece dönmüştü bundan emindim.
Yavaş adımlarla ortada bulunan bebeğe yanaştım, çatlamış yanağında ince bir çizgi daha vardı. Yoksa… az önce de vardı ve fark etmemiş miydim? Titreyen elimle bebeği kaldırdığım anda altından katlanmış, sararmış küçük bir kâğıt yere düştü.
Kalbim yeniden hızlandı.
Kâğıdın üzerinde yalnızca tek cümle yazıyordu.
"Sen hep yanlış çocukluğu hatırladın."
Boğazım düğümlendi.
Tam yazıyı ikinci kez okuyacakken projektör kendi kendine yeniden çalıştı.
Bu defa görüntü çok daha yakındı.
Aynı ceviz ağacı... Ama çocuklar artık kameraya sırtlarını dönmüyordu.
Yüzleri hâlâ seçilemiyordu. Çünkü görüntünün tam üzerine siyah kalemle iki kelime yazılmıştı.
Deren ve Arel.
Adımı gördüğümde gözlerim büyüdü ve içimde tuhaf bir kıpırtı oluştu, fakat ikinci isim zihnimde hiçbir anıya dokunmadı bile. O isme dair hiçbir hatıram yoktu, kendi kendime kızdım. Ortada bir kanıt yokken gereksiz yere kafamı bulandırıyordum. Tek bir isimden sonuç çıkarmaya çalışıyordum. Yine katilin tuhaf oyunlarından biriydi. Odağımı dağıtmak, en zayıf olduğum anlarımı uzaktan seyredip mutlu olmak için yaptığı boktan planlarındandı.
Mantığım yeniden kontrolü ele almaya başlamıştı.
Duvarın hemen yanında küçük beyaz bir çalışma masası duruyordu.
Bir ayağı hafif kırıktı.
Üzerindeki boya dökülmüş, ahşabı şişmişti. Çekmeceyi açmayı denedim, ilk denemede başarısız oldum biraz daha kuvvet uygulayınca pasları dökülüp raylarından çıkan rahatsız edici gıcırtı ile çekmece öne doğru geldi.
İçerisi görünen kısımda bomboştu.
Hayır…
Tamamen boş değildi, el yordamıyla yetişebildiğim köşede kalan kısımları da kontrol ettiğimde en dipte bir pastel boya hissettim. Çıkarttığımda renginin pembe olduğunu görüp tebessüm ettim. Demek burası küçük bir kıza aitti. Pastel boyanın markası eskimekten neredeyse silinmişti, boyanın dış kabında diş izleri vardı. Küçük her çocuğun canı sıkıldığında kemirdiği türden izler…( pastel boyanın rengi yaprak dökümü Leyla pembe palto gibii düşünün ;)
Farkında olmadan tekrar gülümsediğimde neden gülümsediğimi anlayınca yüzüm bir anda ciddileşti. Bu odanın havasına ait olmayan bir sıcaklık hissetmiştim. Sanki burası bir zamanlar masum bir çocuğun odasıydı. Tam boyayı yerine bırakacakken masanın kırık ayağına yapıştırılmış küçük bir çıkıntı dikkatimi çekti. Eğildim, parmak uçlarımla yokladım.
Şeffaf bant.
Birisi masanın ayağı tutsun diye şeffaf bantta umut bağlamıştı, bantı yavaşça söktüm.
Beşe katlamış küçük bir kâğıt avuçlarımın içine düştü. Nefesimi tuttum, bu oda her adımımda başka bir şey gösteriyordu bana.
Kâğıdı dikkatlice açtım.
Bir çocuk tarafından çizildiği belli olan resimdi.
Kocaman bir ceviz ağacı...
Altında iki çocuk...
Bir kadın...
Ve biraz uzakta duran uzun boylu bir adam.
Adamın resimde yüzü yoktu.
Sadece başının olduğu yerde simsiyah bir karalama vardı. Resmin tam altına kırmızı pastel boyayla bozuk düz yazıyla tek cümle yazılmıştı.
"Babam bizi bulamasın."
Tam o sırada projeksiyon, hiçbir uyarı vermeden yeniden çalıştı. Mekanik uğultu odanın sessizliğini keskin bir şekilde böldüğünde irkilerek perdenin olduğu yere baktım.
“Offf, yine mi!”
Perdeye önce beyaz bir ışık düştü, ardından görüntü oluşmaya başladı.
Bu kez ne ceviz ağacı vardı ne de rüzgârın uğultusu.
Karşımda...
Savcılık binasının koridoru vardı.
Nefesim kesildi, kamera koridor boyunca ağır ağır ilerliyordu. Bu görüntü daha önceden çekilmiş gibi değildi, canlıydı.
Koridordaki dijital saatin saniyeleri akıyordu, tarih kaçırıldığım günü yani bugünü gösteriyordu. Bir memur elindeki evraklarla kameramanın önünden geçti. Onu tanıyordum, ifade bürosunda görevli Erhan’dı.
“Hayır…”
İstemsizce perdeye doğru birkaç adım attım. Kamera koridorun sonuna gelip sağdaki odanın önünde durdu. Kapıyı açtı, bura benim makam odamdı.
Masam, kitaplığım, pencerenin önünde uzun zamandır sulamadığım menekşem.
Her şey bıraktığım gibiydi, kamerayı tutan kişi içeri girdi. Yüzünü göremiyordum, sadece çekim açıları değişirken eline taktığı siyah deri eldivenleri kısım kısım kameradan gözüküyordu.
Doğrudan masama yöneldi.
Hiç tereddüt etmeden ikinci çekmeceyi açtı ve çekmecenin içinden kalın, bordo renkli bir dosya çıkardı.
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Dosyanın kapağındaki yazıyı okuyunca dizlerimin bağı çözüldü.
DOSYA 17
Hayır...
O dosya olmazdı. O dosyanın yerini benden başka kimsenin bilmediğini biliyordum.
Yıllardır çözemediğim tek dosya...
Defalarca incelediğim...
Her ayrıntısını ezbere bildiğim...
Kameradaki adam dosyayı eline aldı.
Sanki onu izlediğimi biliyormuş gibi ağır ağır objektife çevirdi.
Ardından ilk kez konuştu.
"Savcı Hanım..."
Sesi projektörün cızırtısına rağmen oldukça net ama bir o kadar da mekanikti.
"Sen gerçeği yıllardır yanlış yerde arıyorsun."
Boğazım kurudu.
"Gerçek..."
Adam dosyanın kapağını okşadı.
"...hep masanın üzerindeydi."
Cebinden metal bir çakmak çıkardı. Başparmağını yavaşça tekerleğin üzerinde gezdirdi.
Çıt...
Sarı alev karanlığın içinde dans etmeye başladı.
"Yapma..."
Sesim fısıltıdan öteye geçemedi. Dosyanın alt köşesi alev aldı.
Önce alevlerin ısısıyla kâğıt karardı.
Sonra kıvrıldı.
Ardından turuncu alevler bütün dosyayı sardı.
"Hayır!"
Çığlığım odanın duvarlarında yankılandı. Projektöre doğru koştum. Sanki birkaç adım daha atarsam görüntünün içine girecek, dosyayı onun elinden çekip alabilecektim. Avuçlarım perdeye çarptı.
Sadece soğuk kumaşa dokunabildim.
Alevler büyüdü, sayfalar tek tek küle dönüştü.
Yıllarımı verdiğim dosya, gözlerimin önünde yok oluyordu.
Tam son sayfa yanarken görüntü bir anda karardı.
Projektör sustu, odanın içine yeniden ölüm sessizliği çöktü. İzlediğim görüntüler gerçek olamazdı. Göğsüm hızla inip kalkıyor, kulaklarım uğulduyordu. Bir süre oturduğum yerden kalkamadım kaç dakika öylece oturduğumu hatırlamıyordum.
Sonra…
Kapının altındaki ince boşluktan az evraklı kahverengi bir dosya yavaşça itiliyordu. Hiçbir şey yapmadan bana doğru süzülmesini bekledim. Dosya tamamen içeri girdikten sonra kapının önündeki hareketlilik durdu. Temkinli adımlarla yaklaşıp dosyayı aldım.
İçi boştu…
Sadece dosyanın üstüne daktiloyla yazılmış tek bir satır vardı. “Artık bu davanın savcısı sen değilsin.”
Dosyayı kenara koymak için uzandığım sırada çok hafif bir ses duydum. Önce rüzgar sesi sandım ama sonra geri geldi. İnce, titreyen, bir çocuk sesi.
“Deren…”
Tüm vücudumun buz kestiğini hissediyordum, donup kaldım. Çünkü bu sefer ses projeksiyondan da gelmiyordu. Başımı yavaşça kaldırdım.
Ses… duvarın sağ üst köşesindeki küçük havalandırma kapağının oradan geliyordu.
Nefesimi tutup cevap verdim;
“Kimsin?” diye fısıldadım.
Sadece birkaç saniyelik sessizlik...
Tam bunun bir yanılsama olduğuna kendimi inandırmaya başlamıştım ki aynı ses yeniden yükseldi.
Bu kez hıçkırık sesleriyle bölünüyordu.
"Beni..."
Sözünün devamını getiremedi.
Küçük ciğerlerinden kopan ağlama sesi dar havalandırma boşluğunda yankılandı.
Sonra fısıltı yeniden duyuldu.
"Beni yine burada bıraktın."
Kanımın damarlarımdan usulca çekildiğini hissettim, gözlerim istemsizce havalandırmaya kilitlendi.
O an anladım. Tüm düşündüklerimde elbette haklıydım onun amacı intikam almaktı.
Bu gece bana gösterilen hiçbir şey tesadüf değildi.
Beni buraya kapatan kişi yalnızca geçmişimi bilmiyordu.
Geçmişimin, benim bile hatırlamadığım yerlerinde yaşıyordu. Ve almak istediği intikam çok büyük yerlerdeydi.
-BÖLÜM SONU-