6. bölüm · 19
Bölüm 6: İnsan Kendinden Yaralanır, İnsan Kendinden Yara Alır
Bölüm 6: İnsan Kendine Yakalanır, İnsan Kendinden Yara Alır…
Katilin Anlatımıyla…
Savcıyla bu gece yarısı eski limanda buluşacaktık. Buluşma yerine erken gelmiştim. O gelmeden çevreyi keşfetmek, olası bir durumda nasıl kaçabileceğimi hesaplamak istemiştim. Ve şimdi savcının beni göremeyeceği bir yerde rüzgârın ıslık çaldığı o dar boşlukta bekliyordum. Aşağıdaki sis, her şeyi bir kefen gibi örtüyordu ama ben onu her yerden tanırdım.
Sonunda gelmişti. Arabasını uzağa bırakması akıllıca görünse de yine de lastiklerinin ıslak zeminde bıraktığı o hafif gıcırtısını yukarıdan bile duymuştum. O aşağıda devasa antrepoların arasında küçücük kalırken, ben yukarıda tanrıcılık oynuyordum. Deren... Adalet için yanıp tutuşan o küçük kız çocuğu, şimdi kendi geçmişinin karanlık sularına çekiliyordu. Buraya tek gelebilmesi bile bir mucizeydi. Öğrendikleri onu sarsmış olmalı ki katil olduğunu bildiği bir insanla yüz yüze görüşebilmek için gizemli bir zarf içinde gelen yerdeki daveti kabul edip bugün buraya tek başına gelmişti. Cesaretine hayran mı kalmalıydım, yoksa saflığına dert mi yanmalıydım bilemedim.
Yüksek bir vincin tepesinde değil, limana hâkim olan eski kontrol kulesinin karartılmış camlarının arkasındaydım. Elimdeki tabletin ekranı, limanın dört bir yanına yerleştirdiğim gece görüşlü kameralarından gelen görüntülerle parlıyordu. Deren, paslı hangarların arasında küçük, parlak bir nokta gibi hareket ediyordu. Çok cesurmuş gibi görünse de korkusu, ekrandaki termal görüntüsünde bile belli oluyordu; kalbinin atışı göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu, eminim.
Parmağımı ekranda kaydırdım. İlk düzeneği çalıştırma vakti gelmişti.
Limanın sessizliğini, aniden devreye giren eski bir hoparlör sisteminin cızırtısı böldü. Sesim, dijital olarak bozulmuş, metalik ve yankılı bir şekilde boş iskelelerde yankılandı:
"Durduğun yerin tam altındaki iskeleye bak, Savcı. Ayaklarının altındaki o çürümüş tahtalar, tıpkı babanın sana anlattığı yalanlar gibi... Her an çökebilir, dikkatli ol. "
Deren irkilerek durdu, bakışları panikle zemine kaydı. Tam o anda, uzaktan kumandayla kontrol ettiğim ağır bir vinç kancasını, onun birkaç metre uzağındaki boş bir konteynerin tepesine sertçe bıraktım. Çıkan metalik gürültü limanda yankılanırken, 2 numaralı hangarın üzerindeki devasa projeksiyon cihazını çalıştırdım.
Hangarın boyaları sökülmüş ve soluk griye dönük duvarı birden aydınlandı. 20 yıl öncesine ait, karıncalı bir video görüntüsü devasa bir boyutta duvara yansıdı. Görüntüde 7 yaşlarında küçük bir kız çocuğu ve gölgede kalmış bir adamın silüeti vardı.
"Bak," dedim hoparlörden, sesimdeki o soğuk keyfi gizlemeyerek. "O videodaki adamın elindeki çantayı görüyor musun? O gece o limandan çıkan sadece kaçak alkoller değildi Deren. Senin kardeşinden çaldığın hayat gibi, babanın da senden çaldığı geleceğindi.”
Savcı, devasa görüntüye bakarken donup kalmıştı. Elindeki fenerin ışığı titriyordu. Ben ise kulede, karanlığın içinde arkama yaslandım. Onu net olarak göremesem de ruhunun nasıl parçalandığını santim santim hissediyordum. Bu gece yüz yüze gelmeyecektik; bu gece o, sadece kendi geçmişinin hayaletleriyle dövüşecekti.
Ekranda görüntüyü dondurdum. 20 yıl öncesinin karlı, karıncalı video kaydı devasa hangar duvarında asılı kaldı. Deren’in babası, o zamanların genç komiseri, elinde siyah, ağır bir çantayla konteynerlerin arasından geçiyordu.
Mikrofonu ağzıma yaklaştırdım, sesimdeki dijital bozulma bile içimdeki o zehirli keyfi örtemiyordu:
"Babanın o parlak rozetiyle neyi koruduğunu düşünüyorsun Savcı? Uyuşturucu mu? Silah mı? Hayır... Onlar çok sıradan olurdu baban için. Baban, bu limandan insanların kimliklerini ve geçmişlerini kaçırıyordu." Acımasızca cümlelerime devam ettim. Onun orda ne halde olduğu umurumda değildi, arınma törenlerime bir sebeple ara vermiştim evet ama bu can yakamayacağım anlamına gelmiyordu.
"O gece o çantada sadece sahte kimlikler yoktu. Bu kasabanın, senin ailenin ve hatta senin bile aslında 'kim' olduğun o kağıtlardaydı. Baban, suçluları yakalamıyordu; suçlulara yeni hayatlar satıyordu. Karşılığında ise senin o huzurlu çocukluğunu satın alıyordu."
Savcının dizlerinin bağının çözüldüğünü ve bir anda yere çöktüğünü gördüm. Annesi ve babası çocukluğundan beri ondan sırlar saklamıştı. Şimdi koskoca bir savcı olup terk ettiği kasabasına seri katili yakalamak için gelmiş olsa da geçmişiyle yüzleşeceğinden haberdar değildi, işte onu en çok bu yıkıyordu.
"O gece senden kaçırılan bir diğer şey neydi biliyor musun?" dedim, sesimi daha da alçaltarak. "Senin gerçek adın ve soyadındı. Şimdi, videonun yansıdığı duvarın altındaki büyük mavi konteynere bak. İçeride küçük kırmızı bir kutu var, babanın o gece 'yok etmesi' için para aldığı ama kıyamayıp sakladığı dosyanın bir kopyası var. Senin gerçek hikayen o kutudaki dosyada saklı.” Şimdi Savcı için karar zamanıydı. Ya gerçeklerle yüzleşmek için o kutunun bulunduğu konteynere gidecekti ya da buradan kaçıp gidecekti ve belki de gerçeklerine bir daha bu kadar yakın olamayacaktı.
Birkaç adım attı. Ayakları geri geri gitmek istiyor ama zihni o kutuya hapsolmuş gibiydi. Elindeki fenerin ışığı, kutunun üzerindeki gül mühürlü zarfa çarptı. Bir savcı olarak meslek hayatı boyunca belki binlerce dosya açmış, binlerce suçlunun gözünün içine bakmıştı. Ama bu kutu... Bu kutu onun tüm hayatını hükmünü verecek tek "kararı" barındırıyordu.
Kamerayı zoom yaptım. Ellerinin titremesinden feneri düşürmek üzere olduğunu gördüm. Hoparlörden son bir kez fısıldadım, sesim limanın her köşesinde yankılandı:
"Aç onu Savcı... Kendi yalanına veda etme vaktin geldi."
Ama yapamadı. O an, o sarsılmaz iradesinin kırılma sesini kulağımdaki kulaklıktan bile duydum. Savcı, sanki fiziksel bir darbe almış gibi iki büklüm oldu. Boğazından kopan o hıçkırık, boş hangarlarda bir ağıt gibi yayıldı. Kutunun önünde diz çökeceğini sandım ama o aniden arkasını döndü.
Yüzündeki ifade, bir savcının değil, karanlık bir ormanda yolunu kaybetmiş bir kurbanın ifadesiydi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken fenerini orada, betonun üzerinde açık bırakarak koşmaya başladı.
“Yeter, yeter artık dur! Ben bunları bilmek istemiyorum. Dur artık.”
Ağlayarak bana bağırıyordu. Nerede olduğumu bilmediğinden olduğu yerde kendi etrafında dönerek sesinin her noktaya ulaşması için çırpınıyordu. Artık durmaksızın koşuyordu. Yol kenarına uzağa park ettiği için içinden küfürler savurduğu arabasına bindiğini gördüm. Karanlığın içinde, arabasına doğru attığı her adımda benden değil, aslında kendinden kaçıyordu. Onu izlerken gülümsedim. Kutuyu orada o konteynerin içinde bıraktı ama gerçeğin küçük tohumlarını çoktan zihnine ekmiştim.
Eski limana kurduğum düzenek ekranlarını birer birer kararttım. Liman yeniden o mezar sessizliğine gömüldü. Sadece Deren'in arkasında bıraktığı fenerin ışığı, o kırmızı kutunun üzerinde titremeye devam ediyordu.
"Kaç bakalım Savcı," dedim kendi kendime. Ama şunu bil ki, sen ne kadar kaçarsan kaç, Kalben’in de bir şarkısında dediği gibi “insan kendine yakalanır, insan kendinden yara alır."
Savcı Deren’in Anlatımıyla…
Aynaya bakmaya korkuyordum; çünkü orada göreceğim kadının kim olduğunu artık ben de bilmiyordum.
Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyordu ama silmedim. Bıraktım, yanaklarımdan süzülüp direksiyonun deri kaplamasına damlasınlar. Kaçmıştım. Bir savcı gibi delilin üzerine gitmek, o kutuyu açıp gerçeği hapse tıkmak yerine... Öğreneceklerimden ölesiye korkup küçük bir kız çocuğu gibi arkama bakmadan koşmuştum.
Kasaba yolundan evime giden o bir buçuk saat, hayatımın en uzun yolculuğuydu. Yol kenarındaki ağaçlar, karanlığın içinde üzerime devrilecekmiş gibi duran devasa gölgelerden ibaretti. Radyoyu açmaya elim gitmedi; zihnimin içindeki o fısıltı zaten yeterince gürültülüydü: "Baban bir kahraman değildi Deren. Sen, bir yalanın üzerine inşa edilmiş bir binasın."
Eve vardığımda anahtarı kilide sokmak bile benim için bir işkenceye dönüştü. Ellerim öyle çok titriyordu ki, metalin metale çarpma sesinin ardından anahtarı yere düşürme sesi geç saat olduğundan çıt çıkmayan apartman katında yankılandı. İçeri girer girmez kapıyı sırtımla kapattım ve yavaşça yere çöktüm. Soğuk parke dizlerimi sızlattı ama bu fiziksel acı, göğsümdeki o koca boşluğun yanında hiçbir şeydi.
Karanlıkta öylece oturdum. Saatlerdir durmayan o adrenalin, yerini buz gibi bir halsizliğe bırakmıştı. Böyle bir şey beklemiyordum. Bugün oraya gitmemin tek bir nedeni vardı, katille yüzleşmek ve belki de onu yakalamak. Ya da bu cinayetleri neden işlediğini öğrenmekti. Gerçek asla beklediğim gibi değildi. Beni oraya yeniden yıkmak için çağırmıştı. Ve ben bir aptal gibi tek başıma gitmiş, üstüne üstlük o kadar zayıflık göstermiştim ki zevkle bir köşeden beni izlemişti eminim.
Eve girdiğimden beri gözlerimi kapattığımda o hangar duvarındaki görüntüyü görüyordum: Babam... O her zaman örnek aldığım, dürüstlüğüyle gurur duyduğum adam; elindeki o siyah çantayı bir suçluya uzatıyordu. Sanki benim çocukluk fotoğraflarımı, okul birinciliklerimi, savcılık ruhsatımı ve cübbemi... Hepsini o çantanın içine koyup satmıştı.
"Kimim ben?" diye fısıldadım karanlığa. Sesim yabancı birinin sesi gibi geldi kulaklarıma. "Eğer soyadım bile sahteyse, ailem bildiğim ailem değil de bir başkasıysa, bunca yıl verdiğim kararlar, imzaladığım iddianameler... Hepsi kaderin bana bahşettiği birer hükümden mi ibaretti yoksa koca bir komedi mi?"
Ayağa kalkıp banyoya yöneldim. Işığı yakmadım. Aynanın karşısına geçtiğimde, dışarıdan sızan ay ışığı yüzümün yarısını aydınlatıyordu. Parmak uçlarımla elmacık kemiklerime dokundum. Bu yüz babama mı aitti, anneme mi yoksa o gece limandan kaçırılan "asıl" kişiye mi? Adını bile bilmediğim anne ve babama mı?”
Mutfaktan kendime bir bardak su aldım ama içemedim. Bardak masanın üzerinde öylece dururken, telefonumun ekranı parladı. Bilinmeyen numara arıyordu… Telefonun titremesi, masanın sert yüzeyinde yankılanarak tüm odayı dolduruyordu. O an o sesi susturmakla, hayatımın geri kalanını bu belirsizlik içinde çürütmek arasında sadece bir parmak hareketi vardı. Boğazım kurumuştu, elimi telefona doğru uzatırken parmak uçlarım buz gibiydi.
Ekranın yaydığı o soğuk, beyaz ışık yüzüme çarptığında yutkundum. Arayan numara sadece bir dizi rakamdan ibaretti ama arkasında o metalik sesin, o limandaki kulede saklanan hayaletin olduğunu biliyordum. Telefonu kulağıma götürdüm. Onunla bu geceden sonra konuşmak dahi istemiyordum. Ama bir yandan da beni geçmişimle ilgili gerçeklere götürebilecek kişi belki de oydu. Nefesimi tuttum, karşı taraftan gelecek o yıkıcı kelimeleri bekledim.
"Kaçmak... En iyi yaptığın şey bu sanırım Savcı," dedi o ses. Bu sefer dijital bir bozulma yoktu; ses daha yakından, daha gerçek ve daha yaralayıcı geliyordu. "Ama kendi genlerinden kaçamazsın. O iskelede bıraktığın sadece bir kutu değildi, reddettiğin şey senin gerçekliğindi."
Gözlerimi sıkıca kapattım, sırtımı mutfak tezgahına yasladım. "Benden ne istiyorsun? Bırak artık oyun oynamayı, amacın beni delirtmek ve cinayetlerine dosyanın başında zeki bir savcı olmadan devam edebilmekse yanılıyorsun. Beni alt etsen dahi benden sonra güvenebileceğim ve senin peşine aynı benim gibi gece gündüz düşebilecek yüzlerce meslektaşım var." diye fısıldayabildim sonunda. Sesim hem bir o kadar çaresiz, aynı zamanda da korkusuz çıkmıştı. Çaresizlik kısmı için bir an kendimden nefret ettim.
"Lütfen savcım, benimle böyle konuşma. Kalbimi kırıyorsun. Tek istediğim şey adalet," dedi hafifçe gülerek. Bu gülüşün içinde derin bir acı saklıydı. "Babanın yıllarca 'yok saydığı' hayatların adaleti. Şimdi gözlerini aç ve mutfak masasının üzerine bak. Oraya senin için küçük bir hediye bıraktım. Limandaki kadar korkutucu değil merak etme, sadece çocukluğuna dair küçük bir anı."
Cevap vermemi bile beklemeden telefonu kapattı. Ekranın kararmasıyla duvar kağıdımla baş başa kaldım. Annem ve benim fotoğrafım vardı ekranda. Bu kasabayı terk etmeden önce onunla anı kalsın diye çekindiğim o fotoğraf… yalanlarını öğrenmeden önceki o mutlu fotoğraf.
Bakışlarımı yavaşça ve korkuyla mutfak masasına çevirdim. Az önce bardağa suyumu doldurmak için kullandığım sürahimin olduğu masada, bardakla duvar boşluğunun arasında küçük bir şey duruyordu.
Oraya ben koymamıştım. İçeri girdiğimde orada değildi. Ve buna emindim. Titreyen elimle masaya uzandım. Bu, sararmış, kenarları hafifçe yanmış eski bir vesikalık fotoğraftı. Fotoğrafta henüz üç-dört yaşlarında, kıvırcık saçlı küçük bir kız çocuğu, üzerinde herhangi bir ismi yazmayan ama gülümsemesi küçüklüğümdeki o kıza çok benzeyen çocuk, kucağında bir oyuncak bebekle duruyordu. Bu benim en sevdiğim bebeğimdi…
Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde, babamın o çok iyi bildiğim, sert ve köşeli el yazısıyla karşılaştım:
"Evlatlık alındı. 21 Mayıs 2002. Gerçek adı: Eylül."
Dizlerim bir kez daha yeni öğrendiğim sarsıcı gerçekle iflas etti. Mutfağın ortasında, elimde o fotoğrafla yere yığılırken tek bir şey düşünüyordum: Eğer ben Eylül’sem, Deren kimdi? Ve babam, Eylül’ü yaşatmak için kimin günahına ortak olmuştu?
Telefonumun sesi bu kez sessizliği bir bıçak gibi değil, öldüğünden emin olmak için gelen bir cellat nidası gibi yardı. Ekrandaki “Bilinmeyen Numara” yazısı, benim için artık bir tehditten ziyade kaçınılmaz bir kadere dönüşmüştü.
Cevapladım ama konuşmadım. Sadece kendi düzensiz nefesimi duydum.
"Eylül..." dedi o ses. Bu kez fısıltı gibiydi, zehirli bir sarmaşığın geçmişime dolanması gibi. "İsmin kulağına nasıl geliyor? Bir yabancıymış gibi mi, yoksa ruhunun derinliklerinde hep bildiğin kuyunun dibinden gelen yankı gibi mi?"
"Benden ne istiyorsun?" diye haykırdım, sesim hıçkırıklarımın arasında boğuluyordu. "Neden şimdi? Neden onca yıl bekledin de şimdi hayatımı başıma yıkıyorsun?"
Kısa, buz gibi bir sessizlik oldu. Ardından o ses, daha ağır ve daha kararlı bir tonda devam etti:
“Benim bir şey yıktığım yok. Ailenin senden sakladıklarıyla senin doğru bildiğin tüm gerçeklerin yıkılıyor. Onlar mezarda olduklarından suçlayabileceğin tek kişi sana doğruları söyleyen kişi… yani ben oluyorum. Tüm sinirini şu an benden çıkarıyor olabilirsin ama tüm bunların sorumlusu ben değilim. Sen bu kasabayı terk etmişken geri dönmekle büyük bir hata yaptın. Ben sadece babanın kurduğu o çürük inşaatın üzerine gerçekleri döküyorum. Buradaki çürük inşaat sen oluyorsun maalesef. Onca yıl bekledim çünkü babanın o polis rozetiyle kaçırdığı hayatların bedelini ödemesini izlemek istedim. Ama o, gerçeği mezara götürerek en büyük kaçışı yaptı. Şimdi onun mirasçısı sensin.”
Bir an duraksadı, kâğıt hışırdama sesi geldi.
“Sana verdiğim o fotoğrafın arkasındaki tarihi gördün değil mi? 21 Mayıs. Bugün senin izin günün değil, bugün Deren Savcı’nın ölümü ve Eylül’ün yeniden doğumunun yıldönümü. Şimdi ayağa kalk. Ağlamayı kes ve kasabadaki eski evinize git. Babanın çalışma odasındaki büyük meşe masanın en alt çekmecesine bak, anahtarı lambanın altındaki küçük bölmede olacak. Sen o çekmecenin gizli bir bölmesi olduğunu biliyorsun, değil mi?
Nefesim kesildi. Babamın çalışma odası benim için her zaman girilmesi yasak bir mabet gibiydi. Hiçbir zaman izin vermezdi odasına girmeme.
“Oraya bak Eylül. Orada sadece gerçek ismini değil, bir hayatın senden nasıl çalındığının faturası var. O çekmeceyi açtığında, neden 'Savcı' olduğunu da anlayacaksın. Baban seni suçluları yakala diye değil, kendi suçlarını ört bas etmeyi öğren diye o kürsüye oturttu. Tabii işler planladığı gibi gitmedi, sen 16 yaşında kasabayı ve onları terk edince o bu işleri bir başına yürütmek zorunda kaldı. " Telefon kapandı. Evin içindeki sessizlik artık daha ağırdı.
Mutfağın soğuk zemininde, elimde kendime yabancı bir isim ve sahte bir geçmişin ağırlığıyla öylece kalakaldım. Bu kasabaya geleli bir buçuk hafta olmuştu sanırım, ama şu son üç gündür yaşadıklarımla daha hiç bu kadar dibe çöktüğümü hatırlamıyordum. Katilin sesi zihnimde yankılanmaya devam ediyordu: "Babanın çalışma odasındaki o büyük meşe masanın en alt çekmecesine bak."
Bakamazdım. Babamın evi, çocukluğumun geçtiği o gölgeli ve rutubet kokulu yer, buradan bir buçuk saat uzaklıktaki Güneşliköy Kasabası’ndaydı. Daha birkaç saat önce katille yüzleşmeye gitmiş fakat geçmişimle yüzleşip o kasabanın tozlu yollarından gerisin geri evime dönmüştüm. Şimdi ise tüm hayatımın anahtarı, o terk edilmiş odanın karanlığında beni bekliyordu. Sonunda oturduğum o mermerden ayağa kalktım. Dizlerimdeki halsizlik yerini tuhaf, uyuşmuş bir kararlılığa bırakmıştı. Saat sabaha karşı dört sularıydı. Kaç gündür doğru düzgün uyumuyordum bilmiyordum. Sanki ben katilin kuklasıymışım ve tüm gerçekleri bütün çıplaklığıyla öğrenebilmem için tüm yönergelerini uygulamam gerekiyormuş gibi davranıyordum. Tam bir aptaldım.
Dışarıda hafif yağmur başlamıştı; arabaya bindiğim ilk andan itibaren ıslanan camın yüzeyini temizleyen sileceklerin camdaki o ritmik sesi, kafamın içindeki sorularla bir ileri bir geri gider gibi yarışacaktı. Üzerime alelacele bir mont giydim. Portmantodaki aynadan kendime bakmamaya çalışarak uzun çizmelerimi üst raftan aldım anahtar, telefon ve çantamı da alarak kapıyı çekip evden çıktım. Arabama atlayıp yola çıkmıştım. Kafamdaki sesleri dinlemek istemiyordum, en azından gidene kadar yol boyu müzik dinleyebilirim diye düşündüm. Çünkü artık delirmenin eşiğinde hoplaya zıplaya gezip eve geri gidiyordum resmen. Spotify’ı arabaya bağladım. Hoparlörlerden Şebnem Ferah “Yağmurlar” şarkısı çalıyordu.
Şehrin ışıkları dikiz aynasında birer birer sönerken, önümdeki zifiri karanlık Güneşliköy’e doğru uzanıyordu. Bir buçuk saat... Bir insanın tüm hayatını bir yalan üzerine kurduğunu sindirmesi için ne kadar kısa, o meşe masaya ulaşıp gerçeği öğrenmesi içinse ne kadar uzun bir süreydi…
“Sen sev yağmurları, yağmurlar yağsın yüzüme.” Şarkının içinden en sevdiğim kısım buydu. Kafamın şarkıdan uzaklaştığı o küçük bir anda katilin neden beni oraya yönlendirdiğini düşündüm. Neden Güneşliköy, neden bizim eski evimiz? Babam emekli olduktan sonra bu kasabadan taşınıp denize yakın küçük bir muhitte ev tutmuşlardı. Buraya sadece yılda bir kez gelir, komşularıyla özlem giderirler iki hafta kalıp dönerlerdi. Kasabadaki evimizde yaşarken babam o çalışma odasından hiç çıkmazdı. Sabah kahvaltı yaparken görürdük yüzünü, bir de yatmadan önce iki saat çıkar bizimle ilgilenir sonra tekrar yok olurdu. Senelerce bize bir hayaleti oynasa da biz onu annemle hep çok sevmiştik. Babam bizim gözümüzde hep mesleğine aşık onurlu bir polis memuruydu. "Dosyalarım," derdi, "Onlar benim namusum." Şimdi ben o eve gittiğimde babamın namus dediği şeyin, benim celladım olduğunu mu öğrenecektim?
Kasabanın girişindeki o paslı "Güneşliköy" tabelasını gördüğümde içimi bir ürperti kapladı. Sokak lambaları cılız bir ışık yayıyordu. Arabayı babamın bahçesine, o devasa çınar ağacının altına park ettim. Motoru susturduğumda, sessizlik bir çığ gibi çöktü üzerime.
Eski evin ahşap kapısı, rüzgârda hafifçe gıcırdıyordu. Anahtarı kilide sokarken babamın sesini duyar gibi oldum: "Adalet gecikir ama asla şaşmaz Deren."
"Adaletin şaştı baba," diye fısıldadım karanlığa. "Hem de en çok benim üzerime en kanlı canlı haliyle."
Kapıyı açtım. İçerideki o tanıdık toz ve tütün kokusu genzimi yaktı. Adımlarım beni doğrudan koridorun sonundaki o ağır, meşe kapıya götürdü. Çalışma odasına. Elim kapı koluna gittiğinde kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu.
İçerisi karanlıktı ama perdelerin arasından sızan sokak lambalarının sarı ışığı, masanın o heybetli gölgesini yere düşürüyordu. Masaya yaklaştım. En alt çekmece... Katilin dediği o gizli bölme. İşte şimdi oraya bir adım uzaklıktaydım. Kaçacak mıydım?
Gözlerim önce o en alt çekmeceye kaydı, ama sonra masanın tam ortasında, babamın her zaman tertemiz bıraktığı o koyu yeşil ajandanın üzerinde duran bembeyaz bir kâğıt parçasına takıldı. Fakat o kâğıt oraya ait değildi. Babam çalışırken her şeyi kusursuz bir düzen içinde kullanırdı, bana da aynı disiplini öğrettiğinden biliyordum. Asla notlarını küçük blok notlara yazmazdı. Kaybolursa oraya ne yazdığımı nereden bileceğim derdi hep, çok garantici bir adamdı. Şimdi masanın üzerindeki o beyaz kâğıt babamın titiz düzenine aykırı, yabancı ve davetsiz bir konuk gibi duruyordu. Üzerine ise o tanıdık gül motifli mühür basılmıştı.
Titreyen elimle kâğıdı aldım. Katilin o zehirli, soğuk üslubu bu kez mürekkeple dilinden kâğıda dökülmüştü:
"Buraya kadar gelebileceğini biliyordum, Eylül.
Cesaret bir savcı için erdemdir elbet. Ama bir kurban için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Cesaret bir kurbanın yalnızca sonunu hızlandırır. Kurban acısız bir ölüm istese de onun cesareti ona derin işkencelerle eşlik ederken ölümün eşiğine getirip arkadan birinin gelmesiyle sonu gelmeyen bir işkenceye döner. O kurban eşikten hiç geçemez. Ölüm çemberinde döner durur...
Babanın bu odada kaç gecesini vicdanıyla pazarlık ederek geçirdiğini hiç merak ettin mi? O, bu masada kararlar verirken suçluları değil, 'gerçeklerin' sesini susturuyordu.
Şimdi elini o en alt çekmeye at. Oradaki gizli bölmede, 2002 yılının kışına ait bir ses kaydı ve hastane raporu bulacaksın. O raporu okuduğunda babanın seni kurtarmadığını, aksine senden ve annenden neler çalıp bir başkasının hayatında yaşattığını göreceksin.
“Gerçek adalet can yakar. Son kez bu sarsıcı gerçeklerle yüzleşmeye hazır mısın Savcı Eylül?”
Notu tutan parmaklarımın arasından kâğıdın kayıp gitmesine izin verdim. Kâğıt, babamın yıllarca üzerinde çalıştığı o masanın üzerine yavaşça süzüldü. "Eylül..." diye mırıldandım. Bu isim artık sadece bir ses değil, göğüs kafesimi parçalayan bir gerçekti.
Masanın başına çöktüm. Babamın o ağır, deri koltuğu gıcırdadı; sanki o da benimle birlikte bu yükün altında eziliyordu. Ezilirdi elbet… kızının başına gelenleri yukarıdan izleyip, hepsi benim suçum diyordur belki de. Belki de hak ettiğini buldu diye söylenip onları terk ettiğim için beddualar ediyordu.
Eğildim ve ellerimle o meşe masanın en alt çekmecesini zorladım. Anahtar deliği yoktu, katil bu yönden yanılmıştı. Kenarlarını yokladım, tırnaklarımla tahtanın birleşim yerlerini aradım. Sonunda, çekmecenin en arkasında, elime takılan küçük bir çentik hissettim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, bir an bayılacağımı sandım. O çentiği kendime doğru çektiğimde, çekmecenin alt tabanı ince bir ray üzerinde kayarak yerinden oynadı. Karanlık bölmenin içinde, tozlanmış taşınabilir ve ses kaydedicisi de olan kaset çalar ve üzerinde kan lekeleri andıran kahverengi lekelerin olduğu, sararmış bir mavi dosya duruyordu.
Dosyanın kapağında sadece tek bir isim ve bir tarih vardı: 21.05.2002. – Eylül
Elim o kaset çalara gitti. Bir savcı olarak binlerce ses kaydı dinlemiştim. Ama kendi hayatımın idam hükmünü dinlemek üzere olduğumdan henüz haberim yoktu.
-Bölüm Sonu-
