32. bölüm · 0'a 10 Kala (Texting+Tamamlandı)

Özel Bölüm 2

Rosean .

4 yıl sonra…

[İzel Eliz Çelik Atay]

Güneşin ışıkları bazen yeryüzüne geç düşer. Buz tutmuş zemini çözdürür donmuş bedeni ısıtır.

Geç olması acıdır ama gelmiş olması bile paha biçilemez bir değere sahip olur.

Kırılırsın belki bu duruma çünkü o üşüdüğün anlar silinmez zihninden. Üşümese bile tenin, o soğukluğu her daim hissedersin.

Ayaklarım yine beni aynı patika yola götürürken bu sefer eskisine kıyasla ruhum bu acıya dinçti.

Alışmak istemiyorsun ama istemesen bile her acıya alışıyor insan.
Çünkü getireceği acıyı artık ezberlemişsindir.

Mezarlığın girişine girdiğimde hafif nemli olan patikadan devam ettim. Sağ tarafa döndüğümde görüş açıma giren annemle istemsiz gülümsedim.

Mezarın kenarına geçip mermerden olan çıktısının kenarına yavaşça oturdum. Elimle isminin yazdığı mermeri okşarken elimde ki çiçekleri kenara bıraktım.

“Bak anne yine ben geldim"diye fısıldadım adeta. Belki görüyordu ama duyduğunu biliyordum.

Kenara koyduğum nergisi diğer nergislerin arasında ki bir boşluğu hafifçe tek elimle eşeleyerek ektim.

Dudağımda ki buruk gülümsemeyle “Anne, bu sefer nergislerinin yanına başka bir çiçek daha getirdim”dedikten sonra turuncu laleleri elime aldım.

Uzun zamandır onun sevdiği,onun kokusunu taşıyan çiçeklerden başka çiçek yakıştıramıyordum toprağına.

Ama bu sefer benden bir parçanın da onun kokusunun dibinde büyümesini istemiştim.
Belki benim kokuma benzemez ona götürmezdi turuncu laleler ama varlığımı hissettirsin istemiştim.

Buruk ve bir o kadarda kırgın bir gülüşle “Aslında daha çok getirecektim sana ama ikizler çok sevdi laleleri, birazını onlara verdim” derken dikmiştim bile laleleri “Ama söz diğer sefere daha çok getireceğim”

Dikim işi bitince ellerimi çantamda ki ıslak mendille sildim. Bakışlarım tekrar soğuk mermere döndüğünde ağlamamak için kendi içimde bir savaş veriyordum.

“Yanımda olmanı isterdim…”derken sesim adeta rüzgarla karışıp yok olup gitti sanki. “Çok çabaladım seni yanımda tutabilmek, bu anları sana da gösterebilmek için ama beceremedim” derken gözlerimden bir damla yaş tüm çabama rağmen akın etmişti tenime.

Gözlerimi kaçırıp art arda kırpıştırdım yaşlarımın durması için. “Anne özür dilerim ben beceremedim” derken bir hıçkırak genzimi kırıp geçmişti “Yokluğun hep buramda” Tek elimle kalbimin olduğu yere vurdum “Gitmiyor burdan. Beceriksizliğimi başarısızlığımı hep yüzüme vuruyor, olmuyor unutamıyorum”

Başımı soğuk mermere yaslarken artık gözyaşlarıma hakim olamıyordum.

“Belki daha çok çabalasaydım ilaçlarını ve tedavini sağlasaydım yanımda olacaktın”

Bir konuda yanılmışım aslında.
Tüm acıya alışılırdı belki ama bu acı sürekli baki ve hep yeniydi sanki.
Birinin yokluğunun acısı alışılacak bir şey değildi.

“Anne…Affet beni olur mu? Yanımda tutamadım seni ama yine de affet”

Hani bazen birinin varlığını tam yanı başınızda hissedersiniz ya ama hiçbir kimse hiçbir beden yoktur tam o his tüm vücudumu ele geçirdi sanki.

Arkama sağıma soluma her yere baktım ama kimsecikler yoktu benden başka.

Belki de annemdi yanıma gelen.
Belki de silmek istiyordu gözyaşlarımı.
Ve bunu hiçbir zaman bilemeyecek olmam daha çok yaktı canımı.

Elimi tersiyle gözyaşlarımı silerken kolumun üstüne küçük, kanatları beyazlığın en safi rengine bürünmüş bir kelebek kondu.

Onu kaçırmaktan çekindiğim için kolumu hiç hareket ettirmedim. Ona bakmaya odaklandığım için gözyaşlarımda çekilmişti.

Bir süre kanatlarını narince açıp örttükten yaşlarım dindikten sonra havalandı.

Onun gittiği yere bakarken içimde tuhaf bir huzur akın etmişti.

Annemiydi ki?
Belki de oydu belki de yanıma gelemediği için gönderdiği bir haberciydi.

Buruk ve acı içinde gülümserken bakışlarım tekrar önüme döndü.

“Bu sefer acele edip gitmeliyim anne. Ama diğer sefer söz daha uzun kalacağım"derken yavaşça ayaklanmış üstümü hafifçe düzeltmiştim.

Bir kaç adım atmış giderken son kez dönüp baktım.
“Diğer sefer damadını da getireceğim,söz” dedikten sonra önüme dönüp adımlarımı hızlandırdım.

Acı bakiydi ama onu teselli eden mutluluk ta hep var olurdu.

🧩

Adımlarım adeta neşe ve yaşam kokan evimizin önünde durduğunda yüzümde her zamanki gibi oluşan o gülümsemeye engel olamadım.

Aslında kapının anahtarı bendeydi ama açanların telaşını görmek ayrı bir mutluluk veriyordu bana.

Yavaşça zile bastıktan sonra arkada oluşan gürültü içimde ki huzurun tek kaynağıydı.

Kapı gürültüyle açıldığında karşımda duran iki afacan var güçleriyle “Anneee!” Diye bağırıp dizlerime sarıldıklarında nefesimi huzurla içime çekebilmiştim.

Eğilmekte güçlük çektiğim için onları kendimden ayıramadım.
Ama bunu hisseden küçük kızım benden ayırılıp beni bırakmayan küçük oğlumu resmen iteleyerek benden ayırdı.

“Annemi boğdun resmen!”diyerek kendiyle birlikte geriye çekiştirdi oğlumu.

Ben gülerken ikisi çoktan içeriye geçip birbirleriyle kavga etmeye başlamışlardı.

Onların günlük rutini buydu. Sürekli bir anlaşamamazlık ve onun ardından büyük bir kavga. En gülünç kısmı ise küslüklerinin en fazla on dakika sürmesiydi.

İçeriye geçip ardımdan kapıyı kapattığımda içeride ki gürültüye istemsiz gülümsedim.

O kadar gürültücülerdi ki sırf bu yüzden bir apartman değil sakin bir semtte müstakil bir ev tutmuştuk.
Ben bu gürültüye alışık olduğum için seslenmiyordum.

Kanepe görüş alanıma girdiğinde benzgince ofladım.
Kanepeye oturmak ve kalkmak tam bir zuldü.

Bir elimle kanepeden destek alıp diğer elimle de şişkin karnımı tutup kendimi olabildiğince yavaşlıkla kanepeye bırakabilmiştim.

Aslında planımda asla bu küçük misafirim yoktu.
İkizlerin bile sürpriz gelişinden sonraki süreçte yaşadığım sıkıntılar beni canımdan bezdirdiği için bir daha hamile kalmamak için tüm önlemlerimi almıştım.

Ama hayat hiç ummadığın imkansızlıklara küçük mucizeler serpiştirebiliyordu.

Aslına bakacak olursak ilk hamileliğim bile ayrı bir skandal olmuştu.
Mezuniyetten sonra evlilik sürecine girmiş planladığımız çizgiden asla ayrılmıyorduk.

Ta ki hamilelik haberini alasıya kadar.
Daha mesleğimi elime yeni almışken gelen canlarım bana beklenmedik büyük bir sürpriz olmuştu.

Onların gelişiyle tüm planlarımız alt üst olmuş evlilik işini ise öne almak zorunda kalmıştık.

Birde bunlar yetmezmiş gibi bir bebek beklerken tam iki bebeğimin olduğu haberini almıştık.

Düğünümüze iki kişi değil tam dört kişi olarak gitmiştik.

İlk hamileliğim anlayacağınız üzere çok zorlu bir süreçti.
Alpay benden çok çekmişti ama bir gün bile itiraz edip gözümden acı yaş akıtmamıştı.

Aşerme anlarım ise tam bir faciaydı.
Bir keresinde Alpay duruşmanın ortasındayken bulamadığım yılan meyvesi yüzünden ağlayarak aramış ve duruşmadan apar topar gelmesine sebep olmuştum.

Tam bir rezillikti ama bir o kadarda güzel anlardı.

Bakışlarım omuzlarından dökülen simsiyah saçlarını savuran kızıma döndüğünde istemsiz gülümsedim.

Eflin Alpay’ın minyatür haliydi.
Bakışı duruşu hareketleri resmen Alpay'ın kopyasıydı.

Ve onun bu asi halinden nasibini misli misli alan oğlum Efe ise resmen benim kopyamdı.

Turuncu saçları bal rengi gözleri ve bitmek bilmeyen neşesi benim küçüklük halimin bir benzeri gibiydi.

Bu benzerliklerin aksine ise Eflin bana Efe ise babasına düşkün bir çocuktu.

Resmen bir aile olmuş ve ailemiz gittikçe büyüyordu.
Henüz altı aylık olan küçük misafirimin ise cinsiyetini henüz öğrenmemiştim.

Çünkü Alpay’ın gelmesini bekliyordum.
Onun yokluğunun getirdiği boşluk varlığını belli edince yüzümde ki gülümseme yavaşça soldu.

Bir süredir Amsterdam’da ki müvekkilinin çıkardığı sorunları düzeltmekle uğraşıyordu.

Ona şuan ne kadar ihtiyacım olsa dahi onun işinden geri kalmasına müsade edemezdim.

Alpay'ın ailesine gelecek olursak…
Babası artık bir sorun çıkartmıyordu ama beni asıl şaşırtan şey ise bizi kabullenmesiydi.

Arada bir torunlarını görmeye geliyor Alpay istemese dahi onunla görüşüyordu.

Yani her şeyi çözmüş yuvamızı kurmuştuk.

Sıkıntıyla olabildiğince sessizce ofladım.

Aslında böyle işlere sık sık giderdi Alpay.
Sıklıkla Amsterdam daha sonra Lüksemburg ve daha nice ülkeler ve şehirler…

Asla sorun etmezdim ama bugün özel bir gündü aslında.

Benim doğum günümdü.

Her yıl doğum günümü eksiksiz kutlar ve varlığı ile tüm acılarımı unuttururdu.

Bugün burda olmasını isterdim.

“Anne, Efe yine mızmızlanıyor!”diyen kızımın sesiyle ona doğru yavaşça döndüğümde Efenin ona cevap yetiştirdiğini görmemle burukça gülümsedim.

“Gelin bakalım yanıma"dediğimde ikisi de salana salana iki yanıma oturdular.

İkisini de kollarımın arasına aldığımda Eflin yine başlamıştı şikayete.

“Her iki lafından biri Nazenin! Sanki ben değilde o ikizi, bıktım onun Nazenin sevdasından!”deyip kollarını küskünce birbirine dolayıp sırtını Efeye döndü.

Bakışlarım Efeye dönerken Efe “Ama anne napayım özledim Nazı!” Dediğinde kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım.

Ve birde Efenin meşhur aşkı Nazenin vardı.

Tabi Efe daha aşkın anlamını dahi bilmiyordu ama ben görüyordum.

Onların görünmez kırmızı ipleri birbirine sarılıydı.

Eflinde hızla onun lafının üstüne tekrar döndü “Ha bir daha naz de de nasıl tüm askerli oyuncaklarını çöpe atıyorum gör!” dediği an bastırdığım kahkahamı gün yüzüne çıkarmıştım.

Gülüşlerimin arasında ikisini de sıkıca göğsüme bastırdım.
“Nazenin bu hafta gelemez ama diğer hafta gelecekmiş annesi söz verdi” dedim Efeye bakarken.

Efenin gözleri anında ışıldarken Eflin sıkıntıyla ofladı.

Onun saçlarını öperken “Sende abinle uğraşma bırak arkadaşıyla oynasın"dediğimde büyük bir itirazla “Bir kere o benim abim değil! Arada sadece iki dakika var!” Deyip hemen ardından “Ve onlar bir araya gelince beni unutuyorlar"dedi sona doğru sesi düşerken.

Aslında bir yöne haklı ama bir yöne de haksızdı.

Nazenin babasının mesleğine aşık bir kızdı. O yüzden askerli olan her şeye bayılıyordu.

Efe ise sırf onunla oynasın diye oyuncaklarının çoğunu askeri tarzda alıyordu.

Ve sırf Nazenin büyünce asker olucam dediği için Efe de askerlere özeniyordu.

Kesinlikle büyüdüklerinde Nazenin asker olunca Efe de olacaktı.

Eflin ise Nazenin gibi babasının mesleğini seviyor normal kız çocuklarının oynadığı şeylerle oynamayı seviyor bu yüzden onlarla oynamaktan hoşlanmıyordu.

Eflin istiyordu ki ikisi de onun oynadığı şeylerle oynasın ama ikisi de bunu yapmıyordu.

Efline dönüp “Canım ama onlar senin oynadığın şeylerle oynamak istemiyor onları da anlamalısın"dediğimde homurdandı.

Gizlice gülerken “Hem sende Atlasla oynarsın o senin dilinden anlıyor” dediğim an benden ayrılıp hızla kanepeden inip uzaklaştı.

Uzaklaşırken de “O heriften nefret ediyorum!” demeyi ihmal etmedi.

“Eflin buraya gel! O lafı nerden öğrendin sen?”desem de dönüpte bakmadı bile.

Atlas ve Nazeninin kardeşlerdi.
Onlar benimkilerin aksine çok iyi anlaşıyorlardı.

Atlas sürekli Eflinin suyuna gitmeye çalışsa da benim kızım babasına çektiği için asla pas vermiyor o suyu alevler içinde bırakıyordu.

Ve en sevdiğim atışma seansı ise onlarınkiydi.

Onların bu hallerini düşünürken Efeye yavaşça döndüm “Kardeşinin yanına git ve ona bir dahakine onu da aranıza alacağınızı söyle tamam mı?”dediğimde huysuzca “Tamam anne"diyerek yanımdan ayrılıp Eflinin peşine düştü.

Bakışlarım saate dönerken saatin sıfıra on üç kaldığını görünce istemsiz gülümsedim.

Otuz iki yaşıma basacaktım.
Acayip şekilde yaşlanıyordum.

Sehpanın üzerinde duran telefonumu elime alıp rehberimin en üzerinde duran isme basıp mesaj yazmak için mesajlara girdim.

Ben: Hayatım nasılsın halledebildin mi işlerini?
(23.47)

*Mesaj gönderilmedi

Gönderilmedi yazısını gördüğüm an içime korkunun kıvılcımları çakılmıştı.

Ben: Alpay bir sorun mu var neden cevap vermiyorsun?

*Mesaj gönderilmedi

Ben: Alpay endişeleniyorum
(23.50)

*Mesaj gönderilmedi

Saat yine o huzursuz zamana denk geldiği an içimi kasvetin en koyu hali ev sahipliği yapmaya başlamıştı.

Tam o sırada çalan kapı zili ile adeta yerimden sıçradım. Nasıl birden ayaklandım nasıl kalbim ağzımda kapıya varıp açtığımı bilemedim bile.

İkizler de kapı sesini duyduğu için iki yamacıma gelmişlerdi.

Onlar “Baba!” Diye bağırıp koşarken ben elinde üstünde yanan mumlu pastayla bana gülen Alpaya baka kalmıştım.

Elim kalbime giderken “Aklımı aldın aklımı!” Diye söylenmeyi ihmal etmedim.

O gülerken ben ikizleri yanıma aldım yoksa Alpayın elindeki pastayı zemine düşürecekler ve beş saat bunun için ağlayacaklardı.

Alpay içeriye geçtiğinde arkasından kapıyı yavaşça kapattım.

Onun yanına adeta paytak paytak adımlarla gittim.
Bir sağ bir sol ayağına basan penguenlere benzemiştim.

Masaya pastayı koyduğunda İkizler çoktan üşüşmüşlerdi babalarına.

“Geldin baba!”diyen Efe adeta sarmalamıştı Alpayı.

Eflin ise onun aksine daha narin sarılmış “Özledim baba seni” demişti.

Alpay ikisini de birden kucağına aldığında ikisi de gülerek boynuna sarılınca bu görüntüye içimin erimemesinin bir mümkünatı yoktu.

Alpay ikisini de doyasıya öpüp kokladıktan sonra Eflin bu sırnaşma faslını sıkıcı bulacakki anında neşesini söndürüp babasının kucağından inmişti.

Efe de ona sataşmaya başlayınca kendiliğinden inip Efline laf yetiştirmeye devam etti.

Ben yavaşça geriye adımlarken “Ben bıçak ve tabak getireyim de pastayı keselim” dediğimde Alpay kolumu tutup gitmemi engelledi.

Gözleri adeta beni görmenin getirdiği mutlulukla sanki adeta parlıyordu.

“Ben hallederim sen ilk önce dileğini dile ve mumunu üfle. Çünkü bu saat bizim saatimiz geçmesin zaman"dediğinde onu tam şu anda öpmemek için kendimi zor tuttum.

Gülümserken kafamı yavaşça onaylarcasına salladım.

Masanın başına geçtiğimde bakışlarım ikizlere döndü “Eflin, Efe! Buraya gelin mum üfliycez"dedikten sonra ikisi de koşa koşa yanıma geçtiler.

“Üç dediğimde beraber üfleyeceğiz tamam mı?”dediğimde ikisi de kafasıyla onayladı beni.

İçimden dileğimi geçirirken bakışlarımı bana adeta aşkla bakan adamdan çekmedim.

“3…2…1"dediğimde ben daha narin üflerken ikizler tüm güçleriyle üfleyip pastanın üstünde ki tüm mumları söndürdü.

Mumlar sönerken sonsuza kadar hep beraber mutlu olmayı diledim.

İkizlerim aynı anda pastanın kremasını bir parmaklarıyla alıp ağızlarına götürdüğünde Alpayla ikimiz aynı anda güldük.

Onlar pastayı tırtıklarken Alpay yamacıma gelip saçlarıma sıcak bir öpücük kondurdu.

“İyi ki doğdun ve iyi varsın kül kedisi” dediğinde gülümsedim.

“İyiki doğmuşum ve iyi ki seninleyim avukat bey”

______________________________

:)