4. bölüm · ZÜMRÜT MÜHÜR

ZAMANSIZLIĞIN SÖZLÜĞÜ

Hatice Kskkk

4. Bölüm
İnsanlar zamanı hep bir hat üzerinde hayal ederdi. Dün arkada kalır, bugün yaşanır, yarın ise henüz ulaşılmamış bir vaat olarak ileride beklerdi. İnsanoğlu bu yanılsamaya tutunarak yaşardı; saatler icat eder, takvimler basar, zamanı parçalara bölerek ona hükmettiğini sanırdı. Oysa toprağın derinliklerinde, mermer blokların ve unutulmuş tapınakların sükûnetinde zaman bir çizgi değildi. Zaman, dibi görünmeyen, kıyısı olmayan ve içine düşen her şeyi yavaşça eriten devasa bir durgun suydu.
Ve umut... Umut, sadece nefes alan, yarın uyanacağını varsayan ölümlülerin sığ bir tesellisiydi. Zamanın bittiği yerde umut da anlamını yitirirdi. Çaresizlik bile bir sonu, bir tükenişi barındırdığı için bir bakıma insaniydi; ama burada, bu yer altı kentinde hüküm süren şey çaresizlik değil, mutlak bir hissizlikti. Doğacak bir güneş, beklenecek bir sabah ya da yaşlanacak bir beden kalmadığında, umut etmek sadece gereksiz bir gürültüden ibaretti.
Eria, bu hakikati kendi cildinin altındaki değişimi izlerken kavradı.
Kendi hayatını düşündü; bir zamanlar "benim yaşamım" dediği o küçük, telaşlı hikâyeyi. Kamp alanlarında içilen sıcak çayları, tozlu kitapların arasında geçen uykusuz geceleri, bir fosilin üzerindeki fırça darbelerini, Selim’in gülüşünü, Aylin’in kaygı dolu sesini... Bütün o anılar, şimdi içi boşalmış, anlamını yitirmiş uzak birer masala benziyordu. Sanki o hayatı yaşayan kendisi değil de, çok önce okuduğu bir kitabın talihsiz kahramanıydı. Artık ne geçmişe duyulan bir özlem vardı içinde, ne de geleceğe dair bir korku. Sadece taşın, sonsuzluğun ve hiçliğin soğuk kabullenişi vardı.
Mor ışıkla parıldayan o devasa koridorda ilerlerken, bastığı her taş basamak Eria’nın insanlığından kalma son izleri de siliyordu. Göğsündeki acı tamamen yok olmuştu çünkü artık atan bir kalbe ya da havayı içini çeken bir akciğere ihtiyacı yoktu. Bedeninin etrafını saran o mor damarlar, kentin binlerce yıllık mimarisiyle birleşmişti. Kent nefes aldıkça Eria genişliyor, kent sustukça Eria derin bir sessizliğe gömülüyordu.
"Bir hayatı tamamlamak için ölmek gerekmez," dedi gölge, Eria’nın hemen yanı sıra süzülürken. Sesi artık Eria’ya yabancı veya ürkütücü gelmiyordu; kendi zihninin içindeki fısıltılardan farksızdı. "İnsanlar ölümü bir son sanır. Oysa gerçek son, zamanın nehir gibi akmayı bıraktığı, hafızanın taşa dönüştüğü bu andır."
Eria, sonsuz koridorun iki yanında yükselen devasa kütüphane benzeri galerilere baktı. Raflarda kitaplar ya da parşömenler yoktu; bunun yerine, her birinin içinde mor bir sıvının yüzdüğü, saydam kristal küreler sıralanmıştı. Kürelerin içine yaklaştıkça, her birinin içinde farklı bir devrin, unutulmuş bir krallığın, hiç yazılmamış bir tarihin görüntülerinin döndüğünü gördü.
Toprağın ve taşın hafızası buradaydı. Yok olmuş medeniyetlerin son çığlıkları, hiç doğmamış çocukların adları, yeryüzünün unuttuğu ama taşın asla silmediği milyonlarca yıllık anı...
"Burası senin kütüphanen ölümlü... Ya da artık sana ne demeliyiz?" Gölge, yüksek bir platformun önünde durdu. Platformun ortasında, doğrudan yerin kalbinden beslenen devasa bir mor ışık sütunu duruyordu. "Kanınla bu kenti uyandırdın. Şimdi onun koruyucusu, geçmişin ve geleceğin durgun bekçisisin."
Eria elini uzattı ve en yakındaki kristal küreye dokundu. O anda, binlerce yıl öncesine ait bir fırtınanın sesi, yıkılan bir şehrin feryadı ve bir ananın yakarışı zihnine aktı. Ama ağlamadı. Ağlayamazdı. Taşın gözyaşları olmazdı.
Yeryüzünde, tonlarca kayanın arkasında Selim belki de hâlâ onun cansız bedenini arıyordu. Belki onun için bir mezar taşı dikeceklerdi. Oysa Eria’nın gerçek mezarı da, sarayı da, sonsuzluğu da burasıydı.
Umutsuzluk artık bir yük değil, bir özgürlüktü. Ve Eria, zamansızlığın soğuk koynunda, taşın ilk kelimesini okumak üzere gözlerini sonsuzluğa açtı.

Kristal küreden zihnine akan o antik fırtına dindiğinde, Eria elini yavaşça geriye çekti. Parmak uçlarında bıraktığı his, soğuk bir sudan çekilen elin üzerinde kalan ıslaklık gibi değil; doğrudan ruhuna kazınan ağır, zamansız bir katmandı.
Artık gözlerini kapattığında karanlığı görmüyordu. Karanlık, bu alt şehirde sadece mor ışıkların arasında bir boşluk, bir nefes payıydı.
Platformun ortasındaki devasa ışık sütununa doğru bir adım daha attı. Bacakları bir insan kasının ve kemiğinin esnekliğiyle değil, birbirine kusursuzca oturan iki mermer blok gibi sarsılmaz bir kararlılıkla hareket ediyordu. Her adımında, basamaklardaki kılcal mühürler parıldıyor, sanki şehir onun gelişini kutlayan devasa, taş bir organ gibi homurdanıyordu.
"Hafıza ağır bir yüktür," dedi gölge. Artık Eria’nın arkasında değil, ışık sütununun diğer tarafında, belirsiz bir siluet halinde duruyordu. "Yeryüzündekiler unutabilme yeteneğiyle kutsanmıştır. Acılarını, kayıplarını, hatalarını zamanın akışına bırakır ve unuturlar. Unuttukça hafifler, hafifledikçe ölüme yaklaşırlar. Ama burada hiçbir şey unutulmaz."
"Ben de unutmayacak mıyım?" diye sordu Eria.
Sesi salonun yüksek tavanındaki mineral katmanlarında yankılandı. Kendi sesini tanıyamadı. Artık o korku dolu, soluk soluğa kalan kızın sesi değildi bu. Taşın içinden geçen bir rüzgarın, çatlayan bir kaya kütlesinin sesi kadar pürüzsüz ve soğuktu.
Gölge cevap vermedi. Bunun yerine kolunu uzatarak salonun derinliklerine, ışık sütununun arkasında uzanan o sonsuz galeriye işaret etti.
Orada, yüzlerce mermer kaidenin üzerinde yükselen devasa heykel siluetleri duruyordu. Hepsi farklı devirlerin, farklı çağların giysilerini, zırhlarını veya kaba kumaşlarını taşıyordu. Ama hepsinin ortak bir özelliği vardı: Yüzleri tıpkı Eria’nın şu an dönüştüğü şey gibi pürüzsüzleşmiş, göz oyukları derinleşmiş ve bedenleri bulundukları kaidelerle bütünleşmişti.
Taşın önceki bekçileri. Kanını bu mühre verip zamansızlığın sözlüğüne bir kelime olarak kazınan diğer ölümlüler.
Eria kaidelerin arasında yürümeye başladı. İlk heykelin önünde durdu. Taşlaşmış parmaklarının arasında antik bir çivi yazısı tableti tutan bir adamdı bu. Üzerindeki giysiler Mezopotamya’nın ilk krallıklarına aitti. Bir sonraki heykel, tunç zırhları çatlamış, kılıcı mermer zemine kaynamış bir savaşçıydı. Ve bir diğeri... 19. yüzyılın başlarına ait gibi görünen, elinde kırık bir pusula tutan bir kâşif.
Hepsi buradaydı. Zamanı arayan, toprağın altındaki o ilk yemine çekilen ve geri dönemeyen herkes.
"Onlar öldü mü?" diye fısıldadı Eria, elini kâşifin mermerleşmiş omzuna koyarken.
"Ölüm, zamanı olan şeyler içindir," dedi gölge Eria’nın zihninde. "Onlar sadece dinleniyor. Kentin hafızası çok ağırlaştığında, katmanlar birbirine karıştığında uyanırlar. Şimdi sıra sende. Taş senin kanınla beslendi, senin zihninle yeni bir çağın kaydını tutacak."
Eria tam o anda, yerin binlerce metre yukarısından gelen çok hafif, ritmik bir titreşim hissetti.
Bu titreşim bedenindeki mor damarlardan geçti, zihnine ulaştı. Yukarıda, o uzak evrende Serdar’ın balyozu kaya kütlesine son bir kez vurmuş ve balyozun sapı kırılmıştı. Selim, tırnakları sökülene kadar kazıdığı mermer blokların önünde dizlerinin üstüne çökmüş, çaresizlik içinde ağlıyordu. Aylin ise telsizden gelen o son cızırtılı cümleyi bir teyp gibi zihninde tekrar tekrar oynatıyordu: "Beni... aramayın. Taş hatırladı."
Onların acısını hissetti Eria. Ama bu acı artık onu yakmıyordu. Bir yabancının, çok eski bir kitabın sayfalarında okuduğu hüzünlü bir hikâye gibiydi. Onlara acımıyordu; çünkü yukarıdakilerin acısı geçiciydi. Birkaç onlarca yıl sonra Selim de, Serdar da, Aylin de zamanın nehrinde yok olup gidecek, unutulacaklardı.
Oysa kendisi... Kendisi sonsuza dek burada kalacaktı.
"Artık hazırsın," dedi gölge.
Eria arkasını döndü ve salonun merkezindeki platforma, devasa ışık sütununa doğru yürüdü. Platformun ortasında, doğrudan Antlaşma Taşı’nın kalbinden yükselen mermer bir taht ya da bir kürsü duruyordu.
Eria kürsüye yaklaştı. Üzerinde hiçbir yazı, hiçbir sembol yoktu. Yüzeyi tamamen pürüzsüz bir aynayı andırıyordu. Avucunu o pürüzsüz mermer yüzeye bastırdı.
O an, kentin altındaki devasa mekanizma son bir kez daha sarsıldı. Duvarlardaki 12 sembol birleşerek tek bir devasa hiyeroglife dönüştü. Işık sütunundaki mor alevler Eria’nın bedenini tamamen kapladı. Bedenindeki son sıcaklık, son insani zerre de o ışığın içinde eriyip gitti.
Kürsünün pürüzsüz yüzeyinde, Eria’nın kanıyla yazılan ilk kelimeler belirmeye başladı. Kendi hayatının, kaybettiği dünyasının ve zamansız kentin yeni bölümünün kelimeleri...
Eria gözlerini kapattı. Artık fısıltıları duymuyordu. Çünkü kendisi, o fısıltıların bizzat kendisine dönüşmüştü.