2. bölüm · ZÜMRÜT MÜHÜR

ZAMANIN ÇÜRÜTTÜGÜ YER

Hatice Kskkk

2. Bölüm

İnsan, zamanı ölçebildiğini sanan tek canlıydı. Akrep ile kovanın arasındaki o ritmik tık tık seslerini dinler, takvimlerden yapraklar koparır ve hayatına bir başlangıç ile bir son biçerdi. Zamanın bir nehir gibi aktığını, arkasında bıraktıklarını unutturduğunu, önündekileri ise bir umut gibi getirdiğini varsayardı.
Oysa bazı yerler vardı ki, zaman orayı teğet geçerdi.
Toprağın metrelerce altı, zamanın çürüdüğü yerdi. Orada ne rüzgarın taşıdığı bir mevsim kokusu vardı ne de günü geceye bağlayan o şefkatli Ege güneşi. Orada sadece zamansızlık vardı; ağır, umutsuz ve insan ruhunu yavaş yavaş kemiren devasa bir çürümüşlük. İnsanoğlunun kurduğu bütün hayaller, biriktirdiği küçük umutlar ve yarınlara dair beslediği o masum inançlar, yerin altındaki bu asırlık taşlara çarptığında anlamını yitirirdi.
Çünkü taş hatırlardı. İnsan unuturdu ama taş, üzerine damlayan her acıyı, edilmiş her yemini ve dökülen her kanı hafızasında saklardı.
Giriş....
Şimdi, dehlizin karanlık ve dondurucu ağzında dururken sırtındaki çantanın kayışını düzeltti. Yüzünü dönüp arkasına baktığında; ekibin o bilindik, kaotik ama güven veren sıcaklığını gördü. Yeryüzü hâlâ canlıydı, hâlâ zamanın içindeydi.Selim, portatif ahşap masanın yanında durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde sabırsızca kendisini izliyordu. Masanın üzerinde sabah kahvaltısından kalma çay bardakları, yarım kalmış simit parçaları ve vadi haritaları saçılmıştı."Eria," dedi Selim, çenesini dehliz ağzına doğru sallayarak. "Aşağıda fazla oyalanma. Malum, daha iki hafta önceki Pamukkale kazısındaki fiyakayı unutmadık."Eria dudaklarını büküp hafifçe güldü. O an için içindeki o derin zamansızlık hissi dağılır gibi oldu. Selim’in bahsettiği olay, ekibin sakarlıklar listesinde ilk üçe girerdi. O kazıda Selim, "Bizans dönemi eşsiz bir su kanalı buldum" diye heyecanla çamura batan ayaklarını sökmeye çalışırken, asıl bulduğu şeyin köylülerin geçen yıl döşediği plastik su borusu olduğu ortaya çıkmıştı. Aylin o günü kameraya kaydetmiş ve Selim’i üç gün boyunca "Kanalizasyon Kaşifi" diye çağırmıştı.Aylin, telsizin frekansını ayarlarken kafasını kaldırıp sırıttı. "Lütfen hatırlatma Selim. Adam plastiği tarihlendirmeye kalktı, az kalsın karbon-14 testi isteyecekti boru için!""Boru antik görünüyordu bir kere!" diye savundu kendini Selim, yüzü hafifçe kızararak. "Hem sen konuşma Aylin; Göbeklitepe stajında hiyeroglif sanıp üç saat boyunca fosilleşmiş eşek pisliğini çizmeye çalışan sendin."
Saha çadırının arkasından devasa cüssesiyle Serdar belirdi. İki elinde taşıdığı ağır demir malzeme sandıklarını tüy gibi kaldırıp kenara istiflerken gür sesiyle kahkahayı bastı.
"O yine bir şey mi lan? Can’ın geçen sene Troya kazısında 'Troya Atı’nın çivisini buldum' diye ekibe bayram ettirip, akşamına o çivinin bizim marangoz Rıza Efendi’nin cebinden düşen inşaat çivisi olduğunu anladığımız günü ne çabuk unuttunuz?"Stajyerlerin yanında elindeki dijital ölçüm cihazının kablolarıyla uğraşan Can, anında başını kaldırdı. "Bana bak Serdar! O çivi paslıydı, tarihi dokusu vardı! Hem ben o akşam hepinize çay ısmarlayarak kendimi affettirdim!""Paslı çividen kahramanlık öyküsü çıkaran tek arkeolog sensin Can," dedi Aylin gülerek.Yeryüzü; dostların bu neşeli atışmalarıyla, demli çay kokusuyla ve sıcak Ege rüzgarıyla capcanlı duruyordu. Zaman orada akıyordu. Eria, bu manzaraya bakarken göğsünün içinin ısındığını hissetti.Sonra arkasını döndü. Ve zamansızlığın hüküm sürdüğü o soğuk karanlığa ilk adımını attı.Ayakkabısının altındaki toprağın dokusu anında değişti. Yeryüzünün o ılık, tuzlu deniz rüzgarı bıçak gibi kesilmişti. Yerini; yüzlerce yıldır gün ışığı görmemiş, nemli mermer ve genzi hafifçe yakan kükürt kokulu dondurucu bir havaya bıraktı.Kafa lambasını yaktı. Sarı, cılız ışık hüzmesi, dehlizin kayaya oyulmuş dar ve nemli merdivenlerine vurdu. Duvarlar düzensizdi; sanki insan eliyle kesilmemiş de devasa bir mülkiyetin tırnaklarıyla kazınmıştı.Eria, elini solundaki taş duvara yaslayarak aşağıya doğru ilk adımı attı.Bir.Duvar buz gibiydi. Parmak uçlarında ince bir su tabakası ve asırlık kireç tortusu kaldı.
İki. Üç..
Yukarıdaki jeneratörün hırıltılı sesi her adımda biraz daha boğuklaştı. Selim ile Aylin'in masadaki mırıl mırıl konuşmaları önce belirsiz bir fısıltıya dönüştü, sonra tamamen kesildi.Beşinci adımdan sonra dışarıdaki dünya ve zaman tamamen silindi. Geriye sadece Eria’nın kendi ciğerlerine çekip verdiği düzensiz nefes alıp verişleri ve botlarının taşa çarptığı o yalnız gürültü kaldı. Işık hüzmesi önünü zar zor aydınlatıyordu. Havada süzülen toz zerreleri, lambanın ışığında altın rengi kıvılcımlar gibi dans ediyordu.Daha önce pek çok kazıda dehlizlere inmişti. Kilikya’da, Frigya vadilerinde, mağaralarda bulunmuştu. Ama burası farklıydı. Buradaki sessizlik boş değildi; ağır, katmanlı ve adeta dinleyen bir sessizlikti. Taşlar, üzerlerine basan bu ölümlünün adımlarını sayıyor gibiydi.Belindeki telsiz cızırdayarak sessizliği böldü.
Selim’in cılız, parazitli sesi duyuldu:"Eria? Sesim geliyor mu? İkinci dakikadasın. Durum ne?"Eria telsizin mandalına bastı. "Sesin alınıyor Selim. Merdivenlerden iniyorum. Hava biraz basık ama gaz ölçer temiz gösteriyor. Sıkıntı yok.""Aşırı derine inme," dedi Selim. "Beş dakikada bir ses ver. Aşağıdaki oksijen seviyesi aniden düşebilir.""Anlaşıldı. Dikkatliyim."Telsizi tekrar beline takıp aşağı kayan ışık hüzmesini takip etti.
Onuncu basamağa geldiğinde durdu.III. Duvardaki KelepçeKafa lambasını duvarın sağ tarafındaki bir çöküntüye doğru tuttu. Duvarın pürüzsüz mermer bloklarla kaplandığı bir geçiş noktasıydı burası.
Eria belindeki küçük fırçayı çıkarıp mermer blokların üzerindeki kalın toz katmanına yavaşça sürmeye başladı.Toz tabakası aşağı doğru süzüldükçe, mermere kazınmış ilk motif belirdi.Eria’nın nefesi boğazında tıkandı.Bu motif bir kralın zafer anıtı ya da bir tanrının tasviri değildi. Yan yana kıvrılmış, kuyrukları birbirine dolaşmış ama kafaları tamamen aksi yönlere bakan iki yılan figürüydü. Pulları öyle derin ve detaylı işlenmişti ki, Eria fırçayı taşın üzerinde gezdirirken sanki taşa değil, bir canlının pürüzsüz derisine dokunuyormuş gibi irkildi. Yılanların göz yerlerinde oyuklar vardı; bomboş, simsiyah ve derin oyuklar."Aylin haklıymış..." diye fısıldadı kendi kendine. "Bu bir mimari süsleme değil. Bu bir kelepçe."İki yılan figürünün tam ortasında, çatlamış dairesel bir taş mühür duruyordu. Sembolün tam üzerinde, yüzyıllar önce kurumuş, zifiri bir tabaka vardı.Eria spatulasını çıkarıp o tabakayı hafifçe kazımak için uzandı. Metal spatula taşa temas ettiği an, dehlizin derinliklerinden hafif bir titreşim yayıldı.Yerin metrelerce altından, toprağın en derin yerinden gelen; adeta çok uzun zamandır uyuyan devasa bir varlığın uykusunda attığı ilk, ağır iç çekiş gibi tok bir uğultuydu.Eria spatulayı tutan elini dondurdu. Kalbi göğüs kafesini zorlayacak kadar şiddetle çarpmaya başladı.Telsiz tekrar cızırradı. Ses bu kez çok daha boğuk ve parazitliydi:"Eria... czz... 8. dakika... czz... Selim ben... orada mısın?""Selim!" diye seslendi Eria. "Buradayım. Duvarlarda çok garip rölyefler var. Mühürlü bir kapı geçidine benziyor. Biraz daha ilerliyorum.""Eria geri... czz... sesin kesiliyor... üst kayalardan... czz..."Cızırtı tamamen kesildi. Telsizden sadece statik bir hışırtı geliyordu. Eria telsizi kapatıp cebine koydu.Dehliz biraz daha daraldı. Kayalık basamaklar bitti, zemin tamamen pürüzsüz, soğuk mermer bloklara dönüştü. Eria kafa lambasını ileriye doğru doğrulttuğunda, dehlizin bittiği yeri gördü.Burası devasa bir salona açılan kemerli bir kapıydı. Kemerin üzerinde 12 farklı sembol kazınmıştı. Eria adımlarını daha da yavaşlatarak salona adım attı.Kafa lambasının sarı ışığı salonun tavanını aydınlatmaya yetmiyordu; burası bir tapınak ya da taht odası kadar devasaydı. Salonun ortasında yükselen altı devasa mermer sütun vardı. Ve bu sütunların çevrelediği merkezde, dairesel bir platform duruyordu.Platformun ortasında ise o devasa mermer blok yükseliyordu: Antlaşma Taşı.Eria büyülenmiş gibi platforma yaklaştı. Her adımı mermer salonda yankılanıyordu. Taşın üzerine yaklaştığında, spatulasını ve kafa lambasını taşın yüzeyine tuttu. Yüzyıllardır biriken tozları elinin tersiyle sildi.Taşın üzerinde, altı ayrı yöne dağılan kıvrımlı semboller ve tam ortasında çatlamış devasa bir mühür vardı.
"Tanrım..." diye fısıldadı Eria. "Bu doğru... Hepsi gerçekmiş."
Heyecanla masadaki detayları çizmek ve fotoğraflamak için çantasından kamerasını çıkarmaya çalıştı. Ancak parmakları soğuktan uyuşmuştu. Çantanın fermuarıyla uğraşırken belindeki küçük spatula kaydı.Eria refleksle spatulayı yakalamak için öne atıldı. Metal parçası mermer zemine çarptı. Spatulanın sivri ucu, Eria’nın sol avucunun içini derin bir çizgi halinde kesti."Ah!"Keskin bir acıyla elini geri çekti. Sıcacık, kırmızı bir kan damlası avucundan süzüldü ve tam antlaşma taşının ortasındaki o çatlak mühre düşüp emildi.Cızz...Sanki kızgın bir demire su damlamış gibi bir ses çıktı. Mermer taşın üzerindeki kan, emilerek çatlağın içine doğru yayıldı. Çatlağın içinden önce ince, morumsu bir ışık sızdı.Yeryüzündeki FelaketDışarıda Ege güneşi vadinin üzerine tüm sıcaklığıyla çökmüştü.Aylin elindeki telsizi kulağına sıkıca bastırmış, parazitli sesleri anlamaya çalışıyordu. "Selim, cızırtıdan başka bir şey gelmiyor. Telsiz bağlantısı tamamen koptu."Selim kaygıyla kolundaki saate baktı. "Olamaz, sekiz dakika oldu. Girişte duracaktı sadece, derine inmeyecekti. Serdar, fenerleri al, aşağı iniyoruz."Serdar tam ağır adımlarla konteynerin arkasındaki baretlere uzanmıştı ki
—GÜÜÜÜÜÜMMMM!
Vadinin göğsünden, sanki toprağın tam kalbinde tonlarca dinamit patlatılmış gibi boğuk, korkunç ve yıkıcı bir patlama sesi yükseldi.Tüm şantiye alanı beşik gibi sallandı. Tahta masadaki çay bardakları devrilip yere saçıldı, dökülen çaylar sıcak toprağa emildi. Jeneratörün devasa demir ayağı yerinden sarsıldı, ölçüm cihazları devrildi. Çadırların tepesinden ve zeytin ağaçlarından panik içindeki kuş sürüleri çığlık çığlığa gökyüzüne havalandı. Vadideki kayalar çatırdadı."Bu da neydi?!" diye bağırdı Can, yere düşerken ellerini başının üstüne koyarak. "Deprem mi oluyor?"Aylin çığlık atarak masanın ayağına tutundu. Selim dengesini zor topladı, bakışları anında güney sektöründeki dehliz ağzına kilitlendi.Dehlizin ağzından, sanki patlayan bir yanardağ bacasından fırlarmış gibi devasa bir toz ve taş bulutu tazyikle dışarı püskürdü. Vadinin o sakin havası, bir anda toprağın derinliklerinden yükselen dondurucu ve kükürt kokulu bir rüzgarla sarsıldı. Dehlizin girişindeki üst kayalar büyük bir gürültüyle çökerek girişi devasa tonluk bloklarla kapattı."ERİA!" diye kükredi Selim. Sesi vadide yankılandı."Eria içeride!" diye bağırdı Aylin, dehşet içinde toz bulutuna doğru koşmaya çalışırken. Serdar onu son anda kolundan yakalayıp geriye çekti."Dur Aylin! Giriş çöktü, yukarıdan kayalar yağıyor!" dedi Serdar, ama kendi yüzü de kireç gibi beyazlamıştı.
"Balyozları getirin! Çabuk! Kazmaları getirin!"
Selim toz bulutunun içine doğru gözü dönmüşçesine koştu, çöküntünün önüne yığılan sıcak ve dumanı tüten mermer bloklarını çıplak elleriyle kanatarak kaldırmaya çalıştı.
"ERİA! SESİMİ DUYUYOR MUSUN? ERİA!"
Ama dehliz ağzından gelen tek şey, derinliklerden yükselen o kükürt kokusu ve zifiri bir sessizlikti.Yukarıdaki patlama dışarıyı sarsarken, Eria için dünya çoktan ekseninden kaymıştı.Kanın damladığı o mühür taşının altından çıkan amansız basınç ve mor ışık, zemini bir bomba gibi patlatmıştı. Mermer bloklar ortadan ikiye ayrılırken, Eria’nın tutunacak hiçbir şeyi kalmadı.
"Selim!"
Çığlığı, patlamanın ve parçalanan mermerlerin devasa gürültüsünde boğuldu.Yerçekimi onu aşağıya çekerken, kafa lambası başından fırladı. Cılız sarı ışık, boşlukta taklalar atarak yukarıda kaldı ve Eria, taşların ve yıkıntının arasında zifiri bir karanlığın koynuna çekildi. Sırtına çarpan küçük taş parçaları tenini çiziyor, rüzgar kulaklarında delice uğuldayordu. Düşüş saniyelerce sürdü; zamanın ve mekanın algısı tamamen silindi.Ve sonra... yıkım gerçekleşti.Eria, metrelerce derinlikteki alt salona, devasa bir mermer bloğun üzerine sırtüstü çakıldı.
GÜMMM!!
Çarpmanın şiddetiyle akciğerlerindeki son nefes de bütünüyle dışarı fırladı. Boğazından sadece boğuk, kanlı bir hırıltı çıkabildi. Sırtında ve omzunda patlayan keskin acı, beynine bir yıldırım gibi saplandı. Gözlerinin önünde binlerce kırmızı ve beyaz kıvılcım çaktı.Düştüğü yerin etrafına, yukarıdan kopan tonlarca ağırlıktaki mermer parçaları devasa bir gürültüyle çakılmaya devam etti. Taş tozları bir bulut gibi üzerine çöktü.Eria, soğuk ve pürüzsüz taşın üzerinde kıvranarak yan yatmaya çalıştı. Nefes alamıyordu. Ciğerleri kurumuş bir körük gibi kasılıyor ama içeriye tek bir gıdım oksijen girmiyordu. Bilinci kapkaranlık bir uçurumun kenarında gidip geliyordu. Göğsündeki keskin sancıyla birlikte, ağzına metalik, sıcak bir kan tadı geldi.Etrafındaki o yıkım gürültüsü yavaş yavaş çekildi. Taşların çakılması bitti. Geriye sadece yankılanan, tozlu bir sessizlik kaldı.Eria, zifiri karanlığın ortasında, kendi kanının tadıyla sarsılarak mermer zeminde hareketsiz yattı. Bilincini tamamen kaybetmeden önceki o son birkaç saniyede, salonun tozlu gölgelerinde bir şeylerin kımıldamaya başladığını hissetti.Taşların altından yükselen o ilk, hafif ve tırmalayıcı fısıltıyı duydu:
Fıs... Fıs... Fıs...