5. bölüm · ZÜMRÜT MÜHÜR
TAŞIN KELİMELERİ
5. BÖLÜM:
Zaman.
Zamansızlık.
Kaybetmek.
Yok sayılmak.
Ve yeniden doğmak.
Ben kimdim ne için burdaydım insanlık nerdeydi bunlar kimdi kimdim ben adım yaşım yaşadığım toplum bu insanlık nerdeydi.
Ben yeniden dogmuştum hemde hiç bilmediğim bir evrende hiç hayal edemediğim varlığından bile haberim olmayan yerdeydim.
Yeryüzünde zaman, Selim’in avuçlarından süzülen ince bir kum tanesi gibi akıp gidiyordu.
Mermer bloğun önünde çökmüş duran Selim, parmak uçlarındaki kanın soğuduğunu hissetti. Serdar, elinde kırık balyoz sapıyla duvara yaslanmış, nefes nefese karanlığa bakıyordu. Telsizden yükselen statik cızırtı, mağaranın rutubetli havasını bıçak gibi kesiyordu. Aylin’in titrek sesi telsizden bir kez daha duyuldu: "Selim... Serdar... Orada mısınız? Sismik dalgalar durdu. Cihazlar... cihazlar aşağıda hiçbir canlı belirtisi göstermiyor."
Selim cevap vermedi. Yüzünü, Eria’nın az önce kaybolduğu taş geçidin soğuk yüzeyine dayadı. Yeryüzünün mantığı, bilimi ve insanlığın inşa ettiği bütün o küçük düzen, bu kayanın arkasında çökmüştü.
"O burada," diye fısıldadı Selim, sesi çatlayarak. "Ölmedi... Bizi duyuyor."
Serdar başını iki yana salladı, gözlerindeki o sert madenci ifadesi yerini derin bir çaresizliğe bırakmıştı. "Selim, yapma. O kaya en az elli ton. Arkasındaki boşluk çöktü. Eria... Eria artık yok."
Oysa tam o anda, yerin yüzlerce metre altındaki o mor ışıklı galeride Eria, Selim’in adını fısıldayışını duydu.
Eria için bu ses, derin bir kuyunun dibine atılan küçücük bir çakıl taşının çıkardığı cılız bir tıkırtıdan farksızdı. Avucu, platformun ortasındaki pürüzsüz mermer kürsüye yapışmış durumdaydı. Bedeninden akan mor ışık damarları, kürsünün damarlarıyla kenetlenmiş; onu taşın, kentin ve zamanın unutulmuş bilincine bağlamıştı.
Kürsünün yüzeyinde beliren ilk kelime, insan diline ait değildi. O kelime, şekillerden ya da seslerden oluşmuyordu; doğrudan bir his, bir varoluş biçimiydi.
Unutuş.
Gölge, kürsünün diğer tarafında yavaşça süzüldü. Silueti artık daha berrak, hatları daha belirgindi. "İlk kelime her zaman en ağır olanıdır," dedi gölge. "Yeryüzüyle arandaki son bağı koparır. Yukarıdakiler seni arayacak, adını anacak, senin için yas tutacak. Ama sen, onların gelecekteki küllerini bile şimdiden görebiliyorsun."
Eria gözlerini kürsüden ayırmadan başını hafifçe kaldırdı. Bakışları, az önce yanından geçtiği o mermer heykellere kaydı. Mezopotamyalı bilgin, tunç zırhlı savaşçı, 19. yüzyılın kâşifi...
Kürsüye kazınan her yeni sembolle birlikte, o heykellerin göğsündeki damarlarda da zayıf, mor bir ışık oynamaya başladı. Taşlaşmış bedenler nefes almıyordu ama kentin kalbiyle aynı ritimde titreşiyorlardı.
"Onlar neyi bekliyor?" diye sordu Eria. Sesi artık tamamen mermerin soğuk tınısına bürünmüştü. "Eğer zaman burada akmıyorsa, beklemenin ne anlamı var?"
"Taşın hafızası dolduğunda," diye yanıtladı gölge, ellerini devasa galeride gezdirerek. "Yeryüzü yukarıda kendi kendini tükettiğinde, şehirler yıkılıp insanlar toprak olduğunda... Taş, sakladığı hafızayı yeniden yeryüzüne kusacak. Bir sonraki döngüyü başlatmak için."
Eria parmaklarını kürsünün üzerinde kaydırdı. Zihnine bir anda binlerce görsel aktı:
Hiç yapılmamış kazıların haritaları...
Selim’in yıllar sonra saçları beyazlamış halde bu mağaranın kapısına bıraktığı bir demet kurumuş çiçek...
Aylin’in bu olayı raporlaştırıp bir rafa kaldırdığı tozlu dosya...
Ve en sonunda, yeryüzünün üzerini kaplayan devasa bir sessizlik.
Gelecek, geçmiş kadar sabitti. Taşın içinde her şey çoktan yaşanmış ve bitmişti.
Tam o sırada, salonun en karanlık köşesinden, heykellerin ötesinden ağır bir sürtünme sesi geldi. Taşın taşa sürtünme sesi...
Eria başını o yöne çevirdi. Mermer kaidelerden birinin üzerindeki heykel—19. yüzyılın o kâşifi—yavaşça hareket ediyordu. Elinde tuttuğu mermerleşmiş pusulanın ibresi, mor ışık sütununa doğru döndü. Heykelin taşlaşmış göz kapakları aralandı; göz çukurlarının içinde iki küçük mor alev parıldadı.
Kâşif, kaidesinden aşağıya doğru ağır bir adım attı. Taş ayakkabısının zemine basışıyla çıkan ses, kütüphane galerisinde yankılandı.
"Yeni bir bekçi uyandığında," dedi gölge, sesinde ilk kez hafif bir saygı kırıntısıyla, "eski bekçiler ona ilk antlaşmayı hatırlatmak için doğrulur."
Kâşif, Eria’ya doğru ilerledi. Yüzündeki mermer kıvrımlar, zamanın ve rüzgarın aşındırdığı bir kayayı andırıyordu. Eria’nın önünde, kürsünün diğer ucunda durdu. Taşlaşmış elini kaldırarak kürsünün üzerindeki mor sıvıya doğru uzattı.
"Kendi adını sildin mi?" diye fısıldadı kâşif. Sesi, derin bir kuyudan gelen yankı gibiydi.
Eria bir an duraksadı. Zihninin en karanlık, en erişilmez köşesinde küçücük bir ışık parladı: Eria. Bir zamanlar bir insanın taşıdığı, sıcak bir sesin çağırdığı o isim.
"Eria..." diye fısıldadı kendi kendine.
Ancak avucunu bastırdığı kürsüden yayılan mor ışık, o ismi zihninden çekip aldı. İsim, mermer yüzeye damlayan bir mürekkep gibi yayıldı ve taşın mühürlerinden birine dönüştü.
"Artık bir ismin yok," dedi Eria, kendi sesindeki insani son kırıntının da eriyip gittiğini hissederken. "Ben taşın hafızasıyım."
Kâşif başını hafifçe eğdi. Ardından elindeki kırık mermer pusulayı Eria’nın önüne, kürsünün üzerine bıraktı. Pusula, kürsünün pürüzsüz yüzeyiyle birleşti ve taşın içine gömülerek bir sembole dönüştü.
Yukarıda, mağara girişinde Selim son bir kez bağırdı. Ama Eria artık o sesi duymuyordu. Duvarlardaki 12 devasa hiyeroglif aynı anda parıldadı ve yeraltı kentinin kapıları, sonsuzluğun üzerine son kez kapandı.
