14. bölüm · ZİHNİMDEKİ AYNA

9.BÖLÜM: BASİT BİR ÖDEME

Avocado 🫧

Önce umut kırıntılarının yok oluşuydu bu. Bundan sonrasıysa nereye savrulacağımızı bilmediğimiz, sonu görünmeyen bir karanlıktı. O karanlık sadece üzerimize değil, içimize de işlemişti. Masum, küçük bir kızın kalbi bu karanlık gecede sonsuza dek susmuştu. Ama bu dünyaya veda eden ilk masum o değildi ve acı, her seferinde olduğu gibi, bir kez daha içimizi delip geçti.

Buraya birini kurtarmak için gelmiştik ama elimizde sadece bir kayıp kalmıştı. Ne söylenebilecek bir söz, ne de avunacak bir his vardı. Aksel, küçük kızın cansız bedenini kucağında taşırken tek kelime etmedi. Dudakları mühürlenmişti sanki. Onu dışarı çıkardığımızda, gökyüzü bile suskundu. Hiçbir şey söylemeden sadece yapması gerekeni yaptı. Yüzü bembeyazdı; öfke, suçluluk ve çaresizlik arasında donup kalmış gibiydi. Kızı nazikçe taşıdı ve kendi aracına doğru yöneldi. Sessizliğiyle birlikte uzaklaştı.

Kuzeyle birlikte gitmemi istemişti sadece. O, farklı bir araçla gidiyordu. Nereye gittiğini bile söylememişti. Sanki hem bizden hem bu dünyadan uzaklaşmak istiyordu.

Araca bindiğimizde, Kuzey bir şey demedi. Gözleri yola sabitlenmişti, benimse aklım hâlâ Aksel'deydi. Sessizlik, bir bıçak gibi keskin ve boğucuydu. Her şey geride kalmıştı. Ama biz hâlâ o soğuk anın içinde sıkışıp kalmıştık.

Aracın içindeki hava bile değişmişti. Beklediğimiz hiçbir mucize olmamıştı. Çünkü Adanın bir umutla bizi beklediğini ikimiz de biliyorduk. Ama bu kez hissettiklerim Ada'yla ilgili değildi. Kalbimi sıkan tek şey, az önce gözlerimde canlanan sahneydi: Bir daha göremeyeceğim bir çocuğun, kırılmış umutlarına veda edişiydi.

Kaç dakika geçti, bilmiyorum. Zamanın akışı sanki yavaşlamış, dünya bizim etrafımızda dönmeyi bırakmıştı. Gözlerimi yolun dışına çevirdiğimde, araç farklı bir evin önünde durmuştu. Bu ev, önceki kaldığımız yere göre daha küçüktü, daha sade. Ama o an hiçbir detayın önemi yoktu.

Aracın kapısı açıldığında geceyi yaran bir sessizlikle indik. Tam o sırada evin dış kapısı aralandı. Ada belirdi. Yüzünde heyecanla karışık bir merak vardı. Gözleriyle bizi taradı, arıyordu... Bir işaret, bir haber, bir umut kırıntısı.

"Abimle Rüzgar nerede?" diye sordu, gözlerini yüzlerimize dikerken.
Kızıl saçları, gecenin soğuk rüzgarıyla yüzünün önüne savruluyordu. Sanki kelimeler boğazımıza takılmıştı. Bir an gözlerimi kapattım, nefesimi tuttum.

"Ada..." diyebildim yalnızca, gözlerimi yeniden açtığımda.

Yüzü bir anda soldu. Gözlerindeki parıltı yerini karanlık bir sezgiye bıraktı. Başını iki yana salladı.

"Kurtarmadınız mı?"

Bu söz, kalbime saplanan soğuk bir hançer gibiydi. Sarsıldım.
Hayır, kurtaramadık. Ama bu sadece bir kişiyle ilgili değildi. Daha fazlası vardı geride bıraktığımız.
Kuzey ilk kez gözlerini kaçırdı, başını yere eğdi. Ada bunu fark etti.

"Abim nerede o zaman? O getirir. O kurtarmıştır," dedi, sesi titriyordu.

Bana doğru bir adım attı. Ben de ona yaklaştım. O an içimden taşan bir şeyle, belki de kendimden bile beklemediğim bir şekilde kollarımı açtım. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ama bir şey söylemem de gerekmiyordu artık.

Kollarımı ona sardığımda, gözyaşları birden omuzlarımı ıslatmaya başladı.
Sesi çıkmıyordu. Sadece ağlıyordu. Sessizce. İçine akan, bastırdığı, taşıdığı onca acı, gözyaşlarıyla yolunu buluyordu.

Ne bağırdı, ne bizi suçladı. Ne bir öfke kustu ne de bir ağırlık bıraktı üzerimize.
Sadece sustu. Ve o sessizlik, her kelimeden daha çok acıttı.

Beraber, tek kelime etmeden içeri geçmiştik. Sessizliğimizin içinde yankılanan acı, kelimelerden daha ağırdı. Ada, hiçbir şey söylemeden odalardan birine yöneldi. Adımları yavaş, omuzları düşüktü. Ardında bıraktığı boşluk, evin havasını daha da ağırlaştırdı.

Kuzey'in bakışları bir süre Ada'ya takılı kaldı. Gözlerinde duraksayan bir kararsızlık vardı; sanki gitmekle gitmemek arasında sıkışmış gibiydi.

"Neden sadece yanına gitmiyorsun?" diye sordum aniden. Sesim kendiliğinden döküldü.

Kuzey'in kaşları hafifçe çatıldı. Yüzüme bakmadı. Hiçbir şey söylemeden yönünü değiştirdi. İşte o an, Ada'nın yanına gitmekten vazgeçtiğini anladım. Ve bu hareketi... beni bile üzmüştü.

Ada bu kadar yıkılmışken, hâlâ bu şekilde gurur yapmasına anlam verememiştim. Oysa bilirdim, durum tam tersi olsaydı, Ada onun yanından bir saniye bile ayrılmazdı. Onun kırılganlığını elleriyle sarar, suskunluğunu sabırla dinlerdi.

Salona ilerledim. Koyu kahverengi bir kanepe vardı karşıda. Bu ev, bir öncekine göre daha küçüktü; salon da daha dar, odalar muhtemelen daha az sayıdaydı. Gözüm şömineye takıldı. Alevler ahşapları yavaşça tüketirken, sıcak bir ışık odaya yayılıyordu. O köşeye ilerleyip yere serilmiş minderlerin üstüne oturdum. Sessizlik hâlâ bizimleydi, ama artık içinde daha çok bekleyiş vardı.

Aksel hâlâ gelmemişti. Rüzgar hâlâ bulunamamıştı.

Babamın vicdansızlığını biliyordum. Yüzünü tanıyordum. Kalbinde merhamete dair hiçbir iz olmadığını görmek için defalarca fırsatım olmuştu.

Üstelik... Leo. Bana karşı taşıdığı o keskin öfkeden bahsetmişti. Beni suçluyordu. Nasıl olmuştu da babam, Leo'nun aklını bu kadar kolay bulandırabilmişti, bilmiyorum. Ama Leo'nun bana nefretle bakması... buna dayanamazdım.

Ona değer veriyordum. Gerçekten. Onun yaşadığını duymak içimi bir nebze olsun rahatlatmıştı. Eğer ona da bir şey olsaydı... bu vicdan azabında boğulurdum belki. Bu kadar karanlığın ortasında bir ışık ararken, elimdeki tek parıltının da sönmesine tahammül edemezdim.

Şöminenin sıcaklığı yüzümü ısıtıyordu, ama içimdeki soğukluğa hiçbir alev ulaşamıyordu. Sanki bedenim dışarıdan ısınıyor, ama içim buz gibi kalıyordu. İçimde bir yer, donmuş bir göl gibi hareketsizdi. Ne bir dokunuş, ne bir söz, ne de bir sıcaklık oraya ulaşamıyordu.

Sessizliği yalnızca yanan tahtaların çıkardığı çıtırtı sesleri dolduruyordu. O sesler, sanki geçmişin kırık anılarını fısıldıyor gibiydi. Her çıtırtı, hatırlamak istemediğim bir ana dokunuyor; ama unutmama da izin vermiyordu. Oturduğum esnada aklıma bir anı düştü.

"Abla, kedileri sevmeye gidelim mi?"
diye kulağıma fısıldamıştı Elina. Sesini alçaltmıştı çünkü masada babam vardı.

"Sessiz ol, duyacak," diye karşılık verdim aynı tonda, gözlerimi kaçırmadan.

O an, akşam yemeğinin bitmesi için dakikaları saymaya başlamıştım. Elina'nın da aynısını yaptığını biliyordum. Her akşam yemeği yirmi dakika sürerdi. Sofradan kalkma zamanı geldiğinde kimse geç kalmazdı. Ardından "uykuya hazırlanma" saati başlardı. Her şey kurallara bağlıydı. Her şey olması gerektiği gibi... ya da babamın istediği gibi.

Ama bizim bir sırrımız vardı. O yirmi dakikalık sürenin ardından, gizlice bulduğumuz yavru kedilerin yanına giderdik. Sessizce, fark edilmeden. Yakalanmaktan korkardık ama bu, içimizdeki heyecanı durdurmaya yetmezdi.

Yirmi dakikamız dolduğunda, önce babam kalktı masadan. Ardından annem. Elina gözlerimin içine bakıyordu; küçük, sabırsız bir gülümsemeyle. Geriye sadece biz kalmıştık. Sandalyeden atlayarak indim. Boyumuz kısaydı, otururken ayaklarımız hâlâ yere değmiyordu.

Hızlı adımlarla bahçe kapısından çıktık. Gecenin serinliğinde sessizce ama kıkırdayarak koşmaya başlamıştık bile. Çimenlerin hışırtısı adımlarımıza eşlik ediyordu.

Kedilerin yuvasına ulaştığımızda, onları yan yana uyurken bulduk. Beyaz kedi, siyah olanın boynuna küçük patilerini dolamıştı.
'Elina'nın tabiriyle, sarılarak uyuyorlardı.'

"Abla, çok tatlılar!" dedi Elina, sevinçle zıplayarak.

Başımı sallayıp gülümsedim. Sonra usulca siyah kedinin tüylerini okşadım.
"Sen yokken onlara gizlice süt getirdim," dedim. "Hepsini içtiler."

Elina'nın gözleri büyüdü. Yüzü hafifçe asıldı, kaşları çatıldı.
"Neden bensiz geliyorsun?" dedi sitemle.

"Sen çiş yapıyordun," dedim omuz silkip, umursamaz bir tavırla.

Kollarını göğsünde bağladı, dudaklarını büzdü. Kedilere küsmüş gibi bakmaya başladı. Onsuz bir şey yaptığımda hep böyle olurdu. Küserdi.
Parmağımla sol omzuna hafifçe dokundum. Omzunu silkip çevirdi.

Yüzümü onun göz hizasına getirip komik bir yüz ifadesi yaptım. Dudaklarını bastırdı, gülmemek için çabaladı ama sonunda dayanamadı. Kıkırdaması gecenin sessizliğinde minik bir sevinç gibi yankılandı.

"Kızma," dedim ciddi bir ifadeyle. "Yarın beraber mama getiririz. Söz."

Bir anda yüzü aydınlandı. O saf, çocukça güveniyle başını salladı. Gülümsedi. O an sanki dünya birkaç dakika daha yaşanılır bir yer olmuştu.

Bir anda omzumda hissettiğim dokunuşla anılar zihnimde dağıldı. İrkilerek başımı çevirdiğimde, Aksel'in yüzünde endişeli bir ifadeyle beni izlediğini gördüm.

"Temas etmeden önce seslendim aslında... Korkuttum mu seni?"
Sesi yorgun çıkmıştı; kendisi de yorgun görünüyordu. Saçları dağınıktı, göz altları koyulaşmıştı ama ela gözleri hâlâ dikkat çekici bir uyum içindeydi.

"Duymamışım..." dediğimde sesim kısık çıkmıştı.

Bir süre yüzüme baktı, sonra elinde hâlâ dumanı tüten bir kupa uzattı. Yüzüne kısa bir an baktım, bir şey demeden kupayı elinden aldım. Sıcak kahve kokusu, içimdeki ağırlığı biraz olsun hafifletti. Yanımdaki minderlerden birine oturmasını beklemiyordum ama sessizce çöktü. Bir süre sadece yanan tahtaların çıkardığı çıtırtıyı dinledik.

"Nasılsın?"
Sesi sessizliği böldü.

Sorusu bir anlığına afallamama neden oldu. Yüzümü ona çevirdim.

"Bilmem... Sen?" dediğimde, o da cevabıma kısa bir süre takılı kaldı. Yüzümü dikkatle inceliyordu. Her soruyu beklerdim ama "Nasılsın?" sorusunu garipsemiştim. Benim nasıl olduğumun ne önemi vardı ki? Kardeşi kaçırılan oydu ama soruyu yanıtlaması gereken kişi ben olmuştum.

"Ben de bilmiyorum," dedi sakin bir sesle.

Eliyle yüzünü sıvazladı, yorgun ama derin bir nefesi içine çekti.

"Şaşırmış gözükmüyordun," dedi bir anda. Bunu bir soru gibi söylemişti, sanki içindeki bir şüpheyi netleştirmek ister gibi.

"Anlamadım?"

"O odaya girdiğimizde... O görüntü... Seni şaşırtmadı. Sanki alıştığın bir şeydi."

Bunu fark etmesi beni şaşırtmıştı.

"Alışmak istemediğim bir şeydi," diyebildim sadece.

Yüzünde adlandıramadığım bir ifade belirdi. Sormak istediği sorular vardı ama sanki onları sormaya cesaret edemiyordu.

"Saçları..."
Benim saçlarıma uzandı eliyle ama sonra duraksadı. Gözlerini sıkıca kapatıp elini geri indirdi. Ne demek istediğini anlamıştım.
Saçları... tıpkı benim saçlarım gibiydi.

"Aklım almıyor," dedi, neredeyse fısıltıyla.

Bir süre sessizlik oldu.
sadece yanan tahtaların çıtırtısı vardı. Ama içimde kopan sesler... onlar durmuyordu. Düşünceler kafamda birbiriyle yarışıyor, söylenmemiş cümleler boğazıma düğüm oluyordu.
Sanki uzun zamandır içimde tuttuğum kelimeler, tam da şimdi söylenmek istiyordu.

Nefesimi yavaşça verdim.
Gözlerimi alevlere dikerek, konuşmaya karar verdim. Sesim, odayı saran çıtırtıların üzerinden süzüldü ama onları bastırmadı.
Sessizliği yarıp geçecek kadar yüksek değil; ama duyulursa, kalpten gelen bir şey olduğu anlaşılacak kadar gerçekti.

"Ben.. yaşantımı herkes gibi sanıyordum, Senin 'aklım almıyor' dediğin şeyler, bana hep normal gelmişti. Kurallar, disiplin... hayatımın bir parçasıydı bunlar. Vaktinde yenilen yemekler, bir dakikalık gecikmenin ardından kesilen cezalar...
Normal olmadığını ne zaman anladım biliyor musun?"

Sözlerimi dikkatle dinlediğini yüzünden anlıyordum. Merakın ötesinde, gerçekten anlamaya çalışan bir bakış vardı gözlerinde. İlk kez biri bana böyle bakıyordu. Sanki yaşadıklarımı, neden böyle biri olduğumu çözmek istiyordu. Gözlerimi şöminenin alevlerine çevirdim ve devam ettim:

"Buraya geldiğim ilk sabah... masadaki sessizliğin tek sebebi bendim. Ama o sessizliğin içinde bile ilk defa aile sıcaklığı hissettim. bana öfkeyle bakılsa bile, o sofrada... ilk kez o sıcaklığı tattım. Her öğün, yalnızca yemek saati değil, aynı zamanda yargılanma ânıydı bizim için. O masaya dakikasında oturmak zorundaydık; sanki geç kalan, sadece yemeği değil,huzuru de kaçırırdı. Üzerimizde görünmeyen ama ağır bir baskı olurdu hep. 'Bugün yanlış bir şey söyledik mi?', 'Acaba bu defa neye kızacak?' soruları dolanırdı içimizde. Her lokma, boğazımıza takılırdı sessizce. O masa, bizim için bir sofradan çok, korkunun ritüeliydi...Biliyor musun Aksel, ben hayatımda ilk kez... o gün poğaça yedim. Ve onu yerken bile sanki başka bir yerde, başka bir masada... babamın kurallarını çiğniyormuşum gibi hissettim. Küçücük bir kız çocuğu gibi. Suçlu... ama aynı zamanda bir şeyleri ilk kez tatmış gibi. Çünkü babam... hep böyleydi. Bana benzeyen bir çocuğu bilerek seçti. Beni cezalandırmak için yaptı bunu. Yaptığı her şeyin altında bir tehdit vardı. Sessiz ama hissedilen. Gözle görülmeyen ama her zaman var olan..."

Sözlerim bittiğinde Aksel'in yüzü değişmişti. Gözlerindeki sarsıntıyı net bir şekilde görebiliyordum. Kuralların ne olduğunu biliyordu ama ilk kez onlara nasıl hislerle boyun eğdiğimi duyuyordu. Belki de ben de ilk defa bu kadar açık konuşmuştum. İçimde yıllardır biriktirdiğim şeyleri, kendime bile zor itiraf ettiğim duyguları, ilk kez sesli bir şekilde dile getirmiştim.

Sessizce dinlemişti beni. Tek bir kelime etmemişti. Ama zaten bu cümlelerin ardından ne denebilirdi ki? Hiçbir şey söylemeden yanından kalktım. Sessizliğin hâkim olduğu koridorda yürüyüp boş olduğunu düşündüğüm odalardan birine girdim. Kapıyı sessizce kapatıp içerideki yatağa kendimi bıraktım. Ne üzerimi değiştirdim ne başka bir şey yaptım. Sadece... uzandım.

Zaman geçti mi bilmiyorum. Uykuya dalmak üzereydim ki kapının açıldığını duydum. Ama göz kapaklarım öylesine ağırdı ki kıpırdayacak hâlim yoktu. Ayak seslerinin yavaş yavaş yanıma yaklaştığını hissettim. Tanıdık kokusu burnuma dolduğunda, kim olduğunu biliyordum. Ama yine de gözlerimi açamadım.

Bir dokunuş hissettim saçlarımda. Hafif ama kararlı bir temas. Ardından o sakin, ama kesin bir ses yankılandı odada:

"Hiç görmediğin dünyaları açacağım sana.
O hep uzak durduğun, zararlı diye korkutulmuş tatları birlikte tadacağız. Yabancı kaldığın ne varsa, senin yeni alışkanlığın olacak. Sana, aslında alışman gereken güzellikleri ben göstereceğim. Ve o adam...
Onun ölümü, benim ellerimden olacak.
Her şeyini tek tek elinden alacağım.
Son nefesini... en sona saklayacağım."

🪞

Başımda hafif bir ağrıyla gözlerimi araladığımda, güneşin henüz yeni doğmakta olduğunu fark ettim. Gri gökyüzü hâlâ üzerime bir bulut gibi çökmüş gibiydi. Yağmurun sesi, uykumun tam olarak açılmasıyla birlikte daha da netleşmişti. Havanın serinliği, camın kenarındaki buğudan bile belliydi. Aniden doğrulduğumda başım döndü, bir an gözlerim karardı.

Yavaşça yatağın kenarına oturup derin bir nefes aldım. Telefonum elimdeydi. Ekrana baktığımda saat 08:03'tü. Birkaç bildirim dışında hiçbir şey yoktu. Sessizlik yerini yavaş yavaş dışarıdan gelen boğuk bir sesin yankısına bırakmıştı. Koridorun öte tarafından birinin yüksek sesle konuştuğunu seçebiliyordum ama ne söylüyor, kim konuşuyordu... tam olarak anlayamıyordum.

İçimde nedensiz bir huzursuzlukla yerimden kalktım. Üzerime hırkamı geçirip odanın kapısını açtım. Soğuk koridorun serinliği tenime çarptığında, ses daha netleşti. Bir erkek sesi...

"Yok hayır, sen söylemesen haberim olmayacak,"
dedi Uğur, sesi kırılgan bir öfkeyle titreşiyordu. Onu görmemle birlikte şaşkınlığımı gizleyemedim. Karşısında Ada duruyordu, göz göze gelmemeye çalışıyordu. Cümleyi ona söylemişti. Uğur'un yüzündeki hayal kırıklığı gözle görülür şekilde belirgindi.

Odanın biraz ilerisinde, Kuzey masanın başındaki sandalyeye çökmüş, sessizce onları izliyordu. Aksel ise ortalarda yoktu.
Uğur'un bakışları, bir anlığına boşlukta gezinirken aniden benim üzerime kilitlendi. Gözleri donuktu, içinde yutulmamış öfke kıpırdanıyordu. Ardından kararlı bir adımla bana yaklaştı.

"Sen mi düzenledin bunları?"
Sesi yükselmiyordu ama içinde gizli bir suçlama taşıyordu.

Kaşlarım hafifçe kalktı, kendimi hazırlamadan cevap veremedim.

"Uğur, lütfen..."
Ada'nın sesi araya girdi. Tedirgindi. Uğur'un dozunu artırmasından korktuğu belliydi.

"Bu kıza gram güvenmiyorum," dedi Uğur, gözlerini benden ayırmadan.
"Abimi de bu konuda asla anlayamayacağım."

Nefesimi yavaşça verdim. Herkesin içinde yutmaya çalıştığım düşüncelerim dilimin ucuna kadar gelmişti. Susmam gerekiyordu belki ama söylemeden geçemedim:

"Bence asıl anlaması gereken kişi tam olarak sensin."

Sözlerim adrese teslimdi. Ne demek istediğimi anladı. İçindeki gerginliğin bir anda alev aldığını gözlerinden okuyabiliyordum. Bana bir tehlike gibi bakıyordu ama göz göre göre kanımdan birine duygular besliyordu. İroni buydu.

"Kız kardeşin, benim duygularımı kullanarak aramıza sızmış diyorsun ya... Aynısını senin yapmadığını nereden bileceğiz, senin niyetinin ne kadar masum olduğuna kim kefil?" Uğur bunları söylerken sesi gerçekten de şüpheyle dolu çıkmıştı.

"Farkındaysan eğer, Gelen ben değildim, zorla getirildim. Ne yaşadığımı bilmiyorsun, ama soru soracaksan önce kendine sor. Gerçekten neye kızdığını biliyor musun?"

Tam o an Kuzey'in sesi araya girdi.
"Uğur, uzatma."
Ses tonu sakin ama netti. Sadece Uğur'un değil, hepimizin gerginliğini bastıran bir kararlılık taşıyordu.

Kuzey'in müdahalesi Uğur'un yüzündeki gerilimi kırmıştı. Sözleri boğazında kalmış gibiydi. Bir an durdu, sonra bir şey söylemeden geri döndü. Sert adımlarla kapıya yürüdü. Çıkarken kapıyı öfkeyle çarpması evin içindeki sessizliğe tok bir yankı gibi çarptı.

"Aksel nerede?" diye sordum, sanki az önce hiçbir gerginlik yaşanmamış gibi. Sesimdeki dinginlik, kendi şaşkınlığımı bile bastırıyordu.

"Bilmiyorum," dedi Ada.
Kaşlarım farkında olmadan çatıldı. Kuzey'e baktım. Yüz ifadesinden onun da haberi olmadığını anladım.

Cebimden telefonumu çıkardım. Mesaj kutusunda Aksel'le olan konuşmaları açtım, düşünmeden, içgüdüsel bir hareketti bu.

Ben: Neredesin? (08:14)

Aksel: Bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum, Rüzgar'la ilgili. Geliyorum şimdi, yoldayım. (08:19)

Ben: Gelişme var mı? Ne zaman çıktın ki? (08:20)

Aksel: Evet. Sen uyuduktan sonra. (08:24)

Gece çıkmıştı demek...
Nereye gitmişti ki? Ve ne öğrenmişti?
Bir gelişme olduğunu söylemişti — bu bir umut muydu? İçimde bastıramadığım bir heyecan kabardı. Ama endişe, her zamanki gibi hemen ardından geldi.

Nasıl öğrendiğini, ne öğrendiğini merak ediyordum. Neyse ki "yoldayım" demişti. Ama yine de tek başına çıkıp gitmiş olması içime bir yumru gibi oturmuştu. Aksel'i tanıyordum; bir şeyleri kendi yöntemleriyle halletmeye çalışırdı. Yine de... bu sefer yalnız olmaması gerektiğini düşünüyordum. En azından Kuzey yanındaydı sanmak istiyordum ama görünen o ki değilmiş.

Gözüm Ada'ya kaydı. Sessizce kanepenin köşesine kıvrılmıştı. Dizlerini karnına doğru çekmiş, çenesini dizine yaslamıştı. Gözleri pencerenin dışına takılmıştı ama baktığı şey manzara değildi; belli ki düşünceleriydi. Dışarıda, gri gökyüzü altında yağmur hâlâ ince ince yağıyordu. Camın üzerinde biriken damlalar, ağır ağır süzülüyordu. O yağmur damlaları, Ada'nın içinde tutmaya çalıştığı gözyaşlarına benziyordu sanki.

Adımlarımı yavaşça ona doğru attım. Sanki sessizlikle sarmalanmış bir kabuğun içindeydi ve onu bir anda irkiltmek istememiştim. Yanına oturdum. Şöminenin çıtırdayan alevleri arkamızda, odanın içine sıcak ama ağır bir hava yayıyordu. Ahşap duvarlara yansıyan ışık dansları, huzurlu ama tuhaf bir gerilim yaratıyordu. Ada gözlerini hâlâ camdan ayırmamıştı. Sanki saatlerdir aynı pozisyondaymış gibiydi. Göz kapakları biraz şiştiğinden belli oluyordu ağladığı.

Sonunda, yavaşça başını bana çevirdi. Gözleri yorgun, ama içinde hâlâ sönmemiş bir umut kıvılcımı vardı. Bana baktığında hafifçe, belli belirsiz gülümsedi. Bu kadar acının ortasında bile gülümseyebiliyor olması... içimi sızlattı.

"Gelişme varmış," dedim. Sesim neredeyse fısıltıydı. "Aksel birazdan burada olur."

Kuzey, sessizliğini bozmadan yerinde doğruldu. Ada'nın yüzünde küçük bir değişim oldu; kasılmış omuzları biraz gevşedi.

"Gerçekten mi?" diye sordu sessizce, sesi kırılgandı.

Gülümsedim, sadece başımı salladım. O an salonda bir telefon sesi yankılandı. Kuzey anında açtı. O konuşurken hepimiz nefesimizi tutmuştuk. Ama o sadece dinledi. Yüzü, duvar gibi donuktu.

"Tamamdır," dedi kısa bir sessizliğin ardından. Sonra telefonu cebine koydu ve hiçbir şey demeden odadan çıktı. Ardında sadece merak ve sessizlik bıraktı.

Kalbim hızla atmaya başlamıştı. Aksel'di büyük ihtimalle, ama ne demişti? Neden hiçbir şey söylemeden çıkmıştı Kuzey?

Aniden dış kapının sesi duyuldu. Önce anahtar sesi, ardından ahşabın ağır bir şekilde açılışı. gözlerim o yöne döndü.

Aksel içeri girdi.

Havanın gri pusunu da, içindeki yorgunluğu da yanında getirmiş gibiydi. Üzerindeki mont yağmurdan nemlenmişti. Saçları dağınıktı; sanki rüzgarla kavga etmiş gibi. Gözleri hâlâ uykusuzlukla çevriliydi ama o bakıştaki kararlılık... dün geceden bile daha keskindi. Gerilimle geçen saatlerin izini taşıyordu.

Odada bir sessizlik oldu. Gözlerim ona kilitlenmişti. Ama o, sadece gözleriyle bizi taradı. Sonra adımlarını yavaşça salona attı. Şöminenin alevleri göz bebeklerinde yansırken, üzerindeki karanlığı bir nebze de olsa saklayamıyordu.

Ada'nın gözleri Aksel'e odaklandı. Sessizce yerinden kalktı ve ona doğru birkaç adım attı. Aksel, kendisine yaklaşan Ada'nın saçlarına usulca elini yerleştirip başının üstüne hafif bir öpücük kondurdu. Ardından eli, neredeyse bir tüy gibi hafifçe yanağına kaydı.

"Getireceğim onu, merak etme," dedi yumuşak ve güven veren bir ses tonuyla.

Ada birkaç adım geri çekildi, dudaklarının kıyısında sıcak bir gülümseme belirdi.
"Biliyorum," dedi sade ama inanç dolu bir sesle. Bu kelimeyi yalnızca rahatlatmak için söylememişti; içten gelen bir güvenle, yüreğinin derinliklerinden gelen bir inançla söylemişti.

O an Aksel'in onlara bir abiden çok, bir baba gibi davrandığını fark ettim. Tavırlarında hiç görmediğim o koruyuculuk vardı. Bazı insanlar vardır, ne söylerse söylesin içten içe hep bir kuşkuya neden olurlar. Ama Aksel öyle değildi. Henüz onu tam anlamıyla tanımıyordum ama söylediği her söz içimde güvenle yankılanıyordu. Sanki sırtına bütün yükleri almış gibiydi. Her şeyi o üstlenmişti. Ama dışarıdan bakınca bu hiç belli olmuyordu. Soğuk, mesafeli ve sanki hayatta hiçbir şey umurunda değilmiş gibi bir hâli vardı. Oysa biliyordum—değer verdiği bir ailesi vardı. Uğruna her şeyi göze alabileceği, uykusuz kalacağı, canını feda etmeye hazır olduğu insanlar...

Aklımın bir köşesinde takılı kalan bir soru vardı: Bu sorumluluğu nasıl üstlenmişti? Hep böyle biri miydi, yoksa yaşadıkları mı onu bu hale getirmişti? Ailesini kaybettiğini söylemişti ama detayları bilmiyordum. Yine de bildiğim bir şey vardı: O, benim hakkımda benden daha çok şey biliyordu.

Aksel'in bakışları bir anlığına bana kaydı. Göz göze geldiğimizde içim ürperdi.

"Siz burada kalıyorsunuz," dedi sert ama yorulmuş bir tonda.

Kaşlarım istemsizce çatıldı. Tepkimi hemen fark etti. Dudaklarını ıslattı, bakışlarını kaçırmadan konuştu:

"Selene, şimdi değil," dedi sadece. Ardından başka bir şey söylemeden yürümeye başladı.

Duraksamadım. Hiç düşünmeden peşinden yürüdüm. Geceden beri zihnimi kurcalayan sorular vardı. Nereye gitmişti? Yerini nasıl öğrenmişti? Kimden duymuştu? Onun beni yine geçiştirmesine izin vermeyecektim.

O an hiç düşünmeden peşinden yürümeye başladım. Koridordaki kapılar yanımızdan birer gölge gibi geçerken, Aksel sert ve uzun adımlarla ilerliyordu. Boyunun ne kadar uzun olduğunu o an fark ettim. Onun temposuna yetişebilmek için neredeyse koşarcasına yürümem gerekiyordu.

Ani bir hareketle kapılardan birini açtı ve içeri girdi. Hiç düşünmeden ben de ardından adım attım. İçeriye girdiğimde duraksamak zorunda kaldım—burası bir banyoydu. Ama bunu yüzüme yansıtmamaya çalıştım. Aksel bedenini bana çevirmeden sadece başını arkaya çevirdi. Tek kaşı hafifçe kalkmıştı, yüzünde sorgulayan bir ifade vardı. Ardından yavaşça tamamen bana döndü.

"Özelim de mi olmayacak artık?" dedi, sesi buz gibi sakin ama altında gergin bir tını gizliydi.

"Bana neden hiçbir şey anlatmıyorsun?" dedim, kelimeler dudaklarımdan sabırsızca döküldü.

"Rüzgar'ı getireceğimi söyledim. Daha ne anlatmamı bekliyorsun?"

Gözümün önüne düşen bir saç telini sinirli bir hareketle kulağımın arkasına attım. Aksel'in gözleri bu küçük harekete takıldı bir anlığına. Sonra yine bana odaklandı.

"Nasıl öğrendiğini merak ediyorum," dedim, ses tonum bu kez daha nett, daha kararlıydı.

Kaşları hafifçe kalktı. Yüzüme odaklanan bakışlarında hafif bir tereddüt vardı.

"Bir şeyler öğrenebildiğim biriyle görüştüm... diyelim," dedi.

"Kim?" diye sordum. Sesim hem meraklı hem de sinirli çıkmıştı, kontrol etmekte zorlandığım bir karışım.

"Babanın eskiden birlikte çalıştığı bir kadın. Konuştuk. İşime yarayan bilgileri verdi."

İsim vermemesi sinirlerimi daha da bozuyordu. Bilerek belirsiz konuşuyordu, bunu hissedebiliyordum. Ama öfkemi bastırmaya çalıştım. Çenemi kaldırdım ve gözlerimi doğrudan gözlerine diktim.

"Ve sana o bilgileri... öylece verdi yani? Bu bahsettiğin kadın."
Sesim sakindi. Öyle çıkması için içimde fırtınalar koparken bile kendimi zorladım.

Gece yarısı bir kadınla görüşmüştü. Bu bilgiye bir anda ulaşmış olamazdı. Yeni gelmişti... yani geceyi onunla mı geçirmişti? Aklımdan geçen düşüncenin beni neden bu kadar rahatsız ettiğini bilmiyordum. Etmemesi gerektiğini ise gayet iyi biliyordum.

"Biraz vaktimi aldı... fark ettiğin gibi," dedi, gözlerini üzerime dikerek.
Yüzündeki ifade tuhaftı. Merakla alay arasında bir yerdeydi, sanki zihnimde olup biteni okuyormuş gibi.

Bu cümle sinirlerime fena dokundu. Ne ima ediyordu? Ne anlatmak istiyordu bu sözlerle? Üstü kapalı konuşması sabrımı parça parça eritiyordu. Ve o an, kendimden hiç beklemediğim bir şey yaptım.

"Ne kadar ileri gittiniz?"

Bu cümle ağzımdan döküldüğü anda içimdeki utanç dalgası büyüyüp üzerime çullandı. Ne yaptığımı bilmiyordum. Şu an bir odaya kapanıp sonsuza dek çıkmamayı düşünecek kadar utanıyordum. Ama dışarıdan bakıldığında çenem dik, bakışlarım onunkilere kenetlenmişti. Karşısında güçlü görünmeye çalışıyordum.

Yüzündeki şaşkınlık o kadar netti ki, böyle bir soruyu asla beklemediği belliydi. Parmağını dudağının kenarına götürdü, bir an duraksadı.

"Sadece konuştuk," dedi sonra. Sesi netti, kararlıydı. "Aklından her ne geçiyorsa... öyle bir şey olmadı. Birinden bilgi almak için ne duygularımı, ne de bedenimi kullanmam."

Yalan söylemiyordu. Bunu hissedebiliyordum. Ama bu, utancımı hafifletmedi. İç sesim yerin dibine girmek için yalvarıyordu ama dışarıdan hâlâ kendinden emin görünmeye çalışıyordum. Oysa içimde çığlık çığlığa kaçmak isteyen bir taraf vardı.

Kurduğu cümle, nedenini tam olarak çözemediğim bir şekilde içimi rahatlattı. İçimde bir şey gevşedi sanki. Ama bu duyguyu ona yansıtmamayı planlıyordum. Güvende hissetmek gibi bir lüksüm yoktu—özellikle onun karşısında.

"Ayrıca..." diye ekledi, gözlerini yüzümden ayırmadan, "benim öyle şeyler için vaktim yok."

Bunu söylemesini beklemiyordum. Cümlenin ne anlama geldiğini anlamam uzun sürmedi. "Öyle şeyler" dediği, biriyle duygusal ya da fiziksel bir birliktelik yaşamaktı. Söyledikleri basit kelimelerdi belki ama içindeki netlik beni kısa bir anlığına duraksattı.

Bir adım attım. Sonra bir tane daha. Aramızdaki mesafe hızla kapanmıştı. Şimdi neredeyse tam karşısındaydım. Başımı kaldırmak zorundaydım, çünkü boyu oldukça uzundu. Yüzüm ona bu kadar yakınken, nefes alışverişlerini duyabiliyordum.

Yakınlığım karşısında bir an irkildiğini hissettim. Çok küçük bir kas hareketi, nefesinin ritmindeki bir sapma... ama bana yetmişti. Duruşunu bozmadı ama vücudunun hafifçe gerildiğini sezmiştim.

Yüzlerimiz arasında sadece bir karışlık mesafe kalmıştı. Göz göze geldik. Onun gözlerinde ilk kez kaçamayacak kadar çıplak bir ifade gördüm. Ne öfke vardı ne de mesafe. Sadece... kırılmamış bir gerçeklik. Ve belki de bastırdığı bir şey.

"Öyle şeyler... vakitle mi olur, Aksel?" dediğimde, vücudunun kasıldığını fark ettim.

Ela gözleri bir anlığına koyulaştı, sanki içinden geçen bir düşünce karanlık bir gölge gibi bakışlarına yansımıştı. Gözleri dudaklarıma kaydığında, farkında olmadan dudaklarım kıvrıldı. Hafif, meydan okuyan bir gülümsemeydi bu. Onunla oynuyordum—bunun o da farkındaydı. Ama yine de bir şey yapmıyordu. Tepkisizliği bile bir çeşit yanıt gibiydi.

Ona biraz daha yaklaşıp mesafeyi kısaltmışken, bir adım geri çekilmek üzereydim ki...
Aniden, beklemediğim bir hızla o büyük eli belime uzandı. Parmaklarının sıcaklığı anında tenime işledi. Hiçbir şey söylemeden beni kendine çekti.

Sırtım şimdi onun göğsüne yaslanmıştı. Kalp atışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Sert ve sakin ritimliydi. Başını saçlarıma doğru eğdi; nefesi boynumda bir sıcaklık gibi dolaştı. O an zaman sanki durdu.

Belindeki eli sabit kalmıştı. Ne gevşiyor ne de bastırıyordu. Ama varlığıyla beni sarıyor, sanki o an dünyayla arama örülmüş bir duvar gibiydi.

Sırtımda hissettiğim göğsü sıcaktı. Güçlüydü. Sarsılmaz bir şeyin üzerine yaslandığım hissi sanki içimdeki tüm kalkanları gevşetmeye çalışıyordu. Burnuma dolan erkeksi kokusu, keskin ve tanıdık bir şeyleri tetikledi.

Buz kestim.
Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Aklım susmuştu, vücudum da öyle.

"Böyle şeyler," dedi Aksel, sesi neredeyse bir fısıltı kadar derinden çıkıyordu,
"vakti geldiğinde, olması gerektiği gibi olur."

Konuşurken hareket eden dudaklarının boynuma hafifçe temas etmesiyle bedenimden ani bir ürperti geçti. Bu beklenmedik dokunuş, içimde dalga dalga yayılan bir gerilim yarattı. Nefes alışları ağırlaşmış gibiydi. Ardından saçlarımın arasına başını biraz daha yaklaştırdı ve derin bir nefesi içine çekti. Bu basit hareketin içinde taşıdığı anlam öylesine yoğundu ki, dizlerim hafifçe titredi.

"Ama..." dedi boğuk bir sesle,
"haklısın... bazı şeyler vakti olmamasına rağmen hissedilebiliyor. Ve ben... bunun için bütün vaktimi ayırabilirim."

Nefesim boğazımda düğümlendi.
"Aksel..." dedim fısıltıyla, ama bu kelime bile bana ait değilmiş gibi hissettirdi. Sadece içimden taşan bir duygunun yankısıydı.

Boynumun hemen dibinde, dudaklarımın arasından dökülen o tek kelimeye karşılık gülümsediğini hissettim. O gülümseme bir sıcaklık gibi tenime yayıldı.

"Bir oyun oynuyorsun," dedi sesi hâlâ boğuk ve ölçülü,
"ama devamını hesaplayamıyorsun. Aldığın riskin sonucunu bilmeden bana yaklaşıyorsun."

Sesi yumuşaktı ama kelimelerin içinde gizli bir uyarı vardı. Ardından bir adım daha yaklaştı, teni tenime değdiğinde gözlerimi kapattım.

"Sen bana bir adım atarsan... benim o adıma nasıl karşılık vereceğimi artık biliyorsun."
Kısa bir duraksama oldu. Sonra eli saçlarıma uzandı, parmak uçlarıyla dokundu, sanki bir kararı verirken kendi içinden geçiyormuş gibi.
"Ve inan... bu... benim kontrolümde değil." dedi. Kendi söylediklerine inandığını duyabiliyordum. Belki de ilk kez.

Ardından, sanki içinde bir şeyden geri çekilmesi gerekiyormuş gibi, yavaşça bedenini benden uzaklaştırdı. Sırtımdaki sıcaklığı kaybettiğimde, bir boşluk kaldı geriye. Başımı çevirip ona baktığımda, gözlerini benden ayırmadığını gördüm.

Bakışları farklıydı. Tanımlayamadığım, ama içine düştüğüm bir şey vardı orada. Bir kelimeye, bir duygunun adına sığmayan bir şey.

Hiçbir şey söylemedim.
Söylesem bozulacak gibiydi her şey.
Bu anın varlığı bile başlı başına olmaması gereken bir şeydi.

Arkamı döndüm.
Ve hiçbir şey söylemeden çıktım.

Oturma odasına yöneldim. Ada hâlâ orada, aynı yerde oturuyordu. Gözleri sabit bir noktaya takılmış gibiydi ama düşüncelerinin çok daha uzağa gittiği belliydi. Ben ise bedenimi zorla hareket ettiriyor, zihnimi dağıtmaya çalışıyordum. Az önce olanları unutmak istiyordum. Ya da en azından bastırmak.

Sadece bir anlığına...
Kendime böyle söyledim. Sadece bir an... fazlası değil. Ama içimde bir şey buna ikna olmuyordu. Her ne kadar düşünmemem gerektiğini kendime tekrar etsem de, zihnim sürekli aynı ana dönüp duruyordu. Tenimde hâlâ onun dokunuşunun hayaleti dolaşıyordu. Kalbim, fark ettiğimi sandığımdan daha hızlı atıyordu.

Ama şimdi zamanı değildi.
Ne Uğur vardı ortalıkta, ne Kuzey. İkisi de gitmişti.

Normalde bu gibi durumlarda inatla peşlerinden giderdim. Ne yaparlarsa yapsınlar, arkalarında kalmazdım. Ama Aksel'le yaşadığımız yakınlıktan sonra... garip bir tereddüt vardı içimde. Cesaret edemiyordum. Hem neye cesaret edemediğimi de tam olarak bilmiyordum. Peşlerinden gitmeye mi? Yoksa onunla bir daha göz göze gelmeye mi?

Bir süre sonra Aksel banyodan çıktı. Sessizdi. Sadece birkaç adım atıp odanın eşiğinden geçti. Bakışları bir anlığına üzerime değdi. Göz göze gelmemek için başımı başka yöne çevirdim. İçimde tuhaf bir gerginlik vardı. Onun gözlerine bakmaya kalksaydım, belki de orada az önceki anın yankılarını görürdüm. Ve buna hazır değildim.

Bakışları Ada'ya değdi ,Ardından başını hafifçe eğip veda ettiğini gördüm.

Dış kapının açılıp kapanma sesi geldi. Artık gitmişti.

Ve o an, içimde tek bir düşünce yankılandı:

Umarım Rüzgar'a bir şey olmamıştır.

AKSEL YÜCESOY

Bazı insanlar yalnız kaldığında dağılır. Ben... yalnızken kendime gelirim. Kalabalıklar beni yorar. Gürültü, sahte tebessümler, cümle aralarına sıkışmış beklentiler... Bunlarla işim yok. Hiç olmadı.

İnsanlara ihtiyaç duymadım. Ama yardım isteyen birini de görmezden gelemedim. Bu ikisi arasında sıkışmış halde yaşadım hep. Tek zaafım, ailemdi. Ve itiraf etmeliyim ki... bazen bu bile sırtımda taşımak zorunda kaldığım bir yük gibiydi.

Yakınlık... benim dünyamda zayıflıktır. Birine yaklaşırsan, onun yükünü omuzlamak zorunda kalırsın. Sadece sırtında değil... kalbinde de taşımaya başlarsın. Ve o kalp bir noktadan sonra itiraz eder. Taşımaz. Kaldıramaz.

Bu yüzden kimseye yer açmadım. Çünkü ben bir şeyi hissedersem, yarım bırakmam. Bu tehlikeli. Kendimi tanıyorum.

Korkusu olmayan birine inanmam ben. Herkesin bir korkusu vardır. Biri için kaygılanmak, kaybetmek, bağlanmak... Adını ne koyarsan koy. Ben bu korkularla tanışmamak için hep mesafeli durdum. Özellikle duygulara karşı.

Çünkü duygular, insanı en savunmasız bırakan şeydir. Ve ben, savunmasız olmayı hiç göze alamadım.

Her şey kontrolüm altındaydı. Hep. Bu yaşıma kadar hiçbir şeyin beni hazırlıksız yakalamasına izin vermedim. Biri bana yaklaştığında, ben geri çekildim.
Biri bir adım attıysa, ben on adım geri durdum. İzin vermedim. Çünkü böyle olması gerekiyordu.

Ama bu defa her şey tersine döndü. Mantığım, susmayı tercih etti. Ve ben... bir anlığına o çizdiğim sınırların dışına çıktım. Umarım sadece bir andır.

Onu ilk gördüğümde dikkatimi çeken bir şey vardı.
Sadece güzelliği değildi bu; gözlerinde bir yangının izleri vardı. Sönmüş bir şeyin külü gibi... ama hâlâ sıcak.Kırılmış ama hâlâ yürüyen birinin adımları vardı onda.Ve ben, bir insan bir yıkımın ardından bu kadar sessiz nasıl kalır, bunu merak ettim. O izlediğimi fark etti. Görmezden gelmedi. Kaçmadı. Ve bana izleme hakkı verdi.

Onu izledikçe mimiklerini ezberledim.
Bir şey söylemeden önce dudak kenarındaki titremeyi... Sinirlendiğinde sağ kaşını kaldırmasını... Gerçekten güldüğünde yanağında belirsiz bir gamzenin belirmesini... O kahkahayı sadece iki kez duydum.Ve hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.
Çünkü içten gelen sesler insanda iz bırakır.

Bazen hiç düşünmeden içindekileri söylüyor, ardından pişman olsa bile geri adım atmıyordu. Gözlerini gözlerime kilitleyip, çenesini hafifçe kaldırıyor, sanki söylediklerinden geri dönmeyeceğini ilan ediyordu. Bu hareketi, inatçılığının ve üstünlük kurma çabasının en sessiz göstergesiydi. Öfkelendiğinde sesini yükseltmeyi sevmezdi, bunun yerine cümlelerini zehirli bir ok gibi kullanırdı.

Ama en çok gözleri...O gözler beni tanımaya yaklaştırdı. Bazen çocuk gibi saf...Hiç kirlenmemiş bir su gibi berrak. Ama sonra bir bakıyor...Ve o bakış...
Beni olduğum yerden söküp alıyor.
Tehlike gibi.
Yaklaştığında yakacakmış gibi.

Sarı saçları, sabah güneşine tutulmuş altın teller gibi. Ama koyu kahverengi gözleri, geceye ait.
Soğuk. Derin. Sessiz.
Sanki ay ışığının dokunamadığı bir yerden bakıyormuş gibi.

İçinde hem karanlık hem aydınlık var. Ve bu zıtlık, beni uzaklaştırmıyor. Aksine... daha çok yaklaştırıyor. Daha çok merak ettiriyor. Çünkü her seferinde, biraz daha fazla anlamaya çalışıyorum. Ama fark ediyorum... Onu çözmeye çalıştıkça, kendi içimde bilmediğim yerlere de çekiliyorum. Ve bunu kontrol edememek beni delirtiyor.

Araçtan indim. Zemine basar basmaz başımı kaldırdığımda, karşımdaki siyah SUV'dan Kuzey ve Uğur'un çıktığını gördüm. Benden önce varmışlardı. Gecikmiş sayılmazdım ama onların yüzündeki kararlı ifadeyi görünce içimdeki tansiyon biraz daha yükseldi.

Bakışlarımı bulunduğumuz binaya çevirdim. Soğuk, gri beton bloklardan oluşan devasa yapının üzerinde, hiçbir tabela yoktu ama ben burayı tanıyordum. Nikolay Petrov'un en değer verdiği yerdi burası. Bir laboratuvar... Belki de karanlık planlarının kalbi. Beni buraya kadar iz süremeyeceğini sanıyordu. Kibirliydi. Kendinden o kadar emindi ki, biri onu köşeye sıkıştırana kadar zayıf olduğunu fark etmeyecekti.

Ama artık bu oyunun sonuna geliyorduk.
Ben buradaydım.Ve bedel ödeme zamanıydı.

Derin bir nefes aldım. Sessizce diğerlerinin yanıma yaklaşmasını bekledim. Yanıma geldiklerinde, lafı dolandırmadan konuştum:

"Plan yok. Giriyoruz ve alıyoruz."

Kuzey kısık bir ıslık çaldı, ardından dudaklarında gevşek bir sırıtış belirdi.
"En sevdiğim tarz. Kafa yormadan, direkt dalıp sikiyoruz," dedi sesi neredeyse zevk alırcasına.

Onun laubali cümlesi beni rahatsız etmedi. Çünkü ben de aynı noktadaydım. Bu adamların üzerine uzun uzun hesap kitap yaparak gitmeyecektim. Kardeşim içerideydi. Ve bu adamlar gözümde strateji gerektirecek kadar büyük değillerdi. Onları alt edecek kadar öfkeliydim. Yeterince kararlıydım. Kalan herşey önemsizdi.

Bakışlarımı Uğur'a çevirdim.
"Oyaladığımız esnada yerleştirirsin," dedim kısa ve net. Ne dediğimi anladı. Sessizce başını salladı. Gözlerinde hazır bekleyen bir soğukkanlılık vardı. Bu tür görevlerde kelimeler gereksizdi zaten.

Hiçbir şey söylemeden binaya doğru yürümeye başladım. Ayak seslerimiz asfalta ağır ve kararlı şekilde vuruyordu. İkisi birer gölge gibi arkamdan geliyordu.

Kapıya ulaştığımızda, iki silahlı koruma hemen pozisyon aldı. Siyah kıyafetleri ve taktik maskeleriyle, yüzlerini göremiyorduk ama ellerindeki silahlar fazlasıyla açıktı.
Namlu uçları doğrudan bize çevrilmişti.

"Kto vy?" (siz kimsiniz?)

Küçümseyici bir ifadeyle baktım. Karşımızdaki adam bizden ne yapacağımızı öğrenmeye çalışıyordu ama bu tarz "önemli" sorulara sabrım yoktu. Yanımdaki Kuzey, bana fırsat bile vermeden söze girdi.

"Ebenizin amı," dedi öyle bir tonda ki, kelimeler havada patlayan bir kurşun gibi yankılandı.

Dudaklarım alayla kıvrıldı. Adam ne olduğunu anlayamadan Kuzey, benim bile takip etmekte zorlandığım bir hızla öne atıldı ve adamın burnuna tam isabet eden bir tekme savurdu. Gelen darbenin sesiyle birlikte adam, dizleri kırılıp baygın halde yere düştü. Burnunun paramparça olduğuna şüphem yoktu.

İkinci adam refleksle silahını doğrultacakken, Uğur sessiz bir gölge gibi arkasında belirdi ve silahın soğuk namlusunu ensesine dayadı.
"İşin gücün şov," dedi Kuzey'e alayla.

Kapıya yöneldiğimizde, sistemin şifreli olduğunu fark ettik. Kuzey ve Uğur bir anlık duraksadı. Hiçbir şey söylemeden öne çıktım. Parmaklarımın tanıdığı tuşlara hızla bastım ve kapı çıtırtıyla açıldı. İkisi de kısa bir anlığına bana şaşkınlıkla baktı. Yüzlerine dönüp tek kelime etmedim. Cevabım: Bunu da biliyorum.

İçeri adım attığımda, her şey önemsizleşti.
Maske takmış, beyaz kıyafetli adamlar etrafta dolaşıyordu. Laboratuvar görevlileri... belki de bilim adamları. Ama benim gözümde birer katilden farkları yoktu. Hiçbiri sikimde değildi.

Gözüm ne tereddüt gördü ne de vicdan.
Kurşunlarım soğukkanlı bir kesinlikle hedeflerine ulaşıyordu. Silahımı kullandığım her saniye, içimdeki öfke biraz daha serbest kalıyordu.
Kuzey ve Uğur çoktan farklı yönlere dağılmıştı.

Burası bir laboratuvardan çok, insanların üzerinde deneyler yapılan bir mezbahaydı.
Ve ben artık sadece kurtarmaya değil, cezalandırmaya gelmiştim.

Bir anlığına silahımı çevik bir hareketle belime taktım. Yakın dövüş istiyordum. Üzerime gelen adamın kolunu döndürerek silahını yere düşürdüm. Ardından başını hızla duvara çarptım. Adamın bayıldığını görünce kaşlarımı çattım. O kadar da sert vurmamıştım. Sanırım elim biraz ağırdı.

Sonunda, koridorun sonunda o kapının önüne geldim. Rüzgar'ın tutulduğu yer.

Kapının kenarında şifreli geçiş sistemi vardı—biyometrikti. Yerde baygın yatan adamlardan birinin elini yakaladım ve tarayıcıya bastırdım. Sistemde bir tepki yoktu. Yanlış kişiydi. İkinci adamı denedim. Bu kez kapı yeşil bir ışıkla açıldı.

Hiç düşünmeden içeri daldım.
Rüzgar, metal bir sedyenin üzerinde yatıyordu. Başına kablolar bağlanmıştı. Gözleri kapalıydı.
Bir an içimdeki her şey durdu. Öfkem, nefesim, zaman bile. Sadece çenemin kenarlarını sıkan dişlerim vardı.

Arkamdan gelen adımların sesiyle irkildim. Kuzey, yanında yüzü maskeli biriyle odaya girdi. Adamın kim olduğunu ilk bakışta anlamıştım. Profesyoneldi. Gereksiz hiçbir hareket yapmadan doğrudan Rüzgar'a yöneldi. Kabloları dikkatli şekilde söküyor, ardından odadaki büyük bilgisayar sistemine geçti.

Parmakları klavyede bir şeyler yaparken, göz ucuyla bana bakıp ufak bir baş selamı verdi. Anlamıştım—her şey kontrol altındaydı.

Rüzgar'a doğru adım attım. Gözleri yarı açık hâle gelmişti. Dudakları aralandı.
Bir şey söylemeye çalışıyordu.

"Önce çıkaralım seni buradan, kardeşim," dedim. Sesim her zamanki gibiydi; soğuk ama kararlı. Kuzey sessizce yanıma gelmişti.
Rüzgar'ı iki yandan destekleyerek kaldırdık. Vücudu yorgundu ama yürümeye çalışıyordu. Bizden aldığı destekle ayakta duruyordu. Yüzü yara içindeydi. Sol kaşının üstü patlamış, dudağının kenarında kurumuş kan izleri vardı. Koluna baktığımda, eğri biçimde atılmış kalın dikiş izini gördüm. İçimde bir şey daha kırıldı.

Tam o sırada, karşımda duran siyah maskeli kişi maskesini çıkardı.
Yüzünü görünce duraksadım.

Leo'ydu.

En başından beri temas kurduğum, sahada adı geçmeyen ama hep en doğru anda devreye giren o isim. Sessizce, hafifçe gülümsedi. Gözleri yorgundu ama içindeki kibir dimdik duruyordu.

"İyi yolculuklar," dedi. Türkçe. Aksanlı ama net. Selene'in yarı Türk olduğunu biliyordum ama Leo'nun Türkçe bildiğini bilmiyordum. Muhtemelen ondan öğrenmişti.

Yalnızca başımla selam verdim. Daha fazlası gereksizdi.
"İki dakikan var," dedim ve yürümeye devam ettim.

Rüzgar, bir kolunu Kuzey'in omzuna yaslamıştı. Yavaş ama istikrarlı adımlarla ilerliyorduk. Koridorun sonunda çıkış kapısı görünürken içimdeki yük biraz hafifledi. Ama tamamen değil. Henüz değil.

Dışarı çıktığımızda Uğur çoktan aracı binanın uzağında beklemeye almıştı. Kuzey önce Rüzgar'ı dikkatle arka koltuğa bindirdi, ardından yanına geçti. Kapılar kapanırken, ben yavaşça ceketimin cebine uzandım. Parmaklarım, küçük siyah uzaktan kumandayı kavradı. Soğuktu.O an telefonumu da çıkardım.Arayacağım kişiyi biliyordum.

Nikolay Petrov.

Sadece bir çalışta açtı. Bekliyordu. Tedirgindi. Sesi çıkmadı.Bok yoluna gittiğini anlamıştı.

"Alışverişi sevdiğini söylemiştin." Sesim netti. "Kardeşimi aldım. Karşılık olarak küçük bir ödeme yapıyorum."

Telefonu yavaşça havaya kaldırdım, bulunduğumuz binaya doğrulttum. Sonra hiç tereddüt etmeden elimdeki kumandanın düğmesine bastım.

Bir an durdu dünya.

Ve ardından her şeyi yutan bir patlama yükseldi.
Alevler geceyi parçaladı, camlar gökyüzüne fırladı. Gürültü öyle şiddetliydi ki sadece telefondan değil, bütün şehirden duyulmuş olmalıydı. Gözümü kırpmadım.

Telefonu tekrar kulağıma götürdüm.
Sadece tek bir cümle söyledim:

"Haklıymışsın... insanın ailesi gibisi yok. Aynı zamanda ailesi için yapamayacağı şey de yok."

Ve o anda konuşmayı bitirdim.
Telefonu kapattım.

Araca doğru yürüdüm.
Arkamda bırakmam gereken her şey yanıyordu.

Araç eve yanaştığında kapı hızla açıldı.Henüz tam durmamıştı bile. Ve o an... Ada koşarak dışarı fırladı.

Gözleri sadece Rüzgar'daydı. Ne beni gördü, ne Kuzey'i. Onun için dünya o anda tek bir kişiden ibaretti: Kardeşi. Ve bu... anlamlıydı.

Rüzgar araçtan inmişti. Uğur ve Kuzey, onu ikişer yandan tutarak ayakta kalmasını sağlıyordu.
Ada hiçbir tereddüt göstermeden koştu ve kardeşine öyle sıkı sarıldı ki, sanki bir daha bıraksa kaybolacakmış gibi. Kollarıyla onu değil, kaybettiği zamanı da sardı. Sanki sarıldığı yerden kırık parçaları birleştirmek istiyordu.

Rüzgar bir an sendeledi ama Kuzey sırtından destekleyip onu sabit tuttu.Ada'nın gözyaşları usulca akıyordu—ama bu defa acıdan değil, saf bir mutluluktan. Kardeşini canlı ve gözlerinin önünde görmek, onun için tüm dünyaya bedeldi.

Kuzey, Ada'nın yüzüne dikkatle bakıyordu.
Yüzündeki duyguların geçişini izliyordu sanki, korkudan ferahlığa, panikten minnettarlığa.

Uğur, Rüzgar'ın yüzündeki morluklara, kolundaki dikiş izine odaklanmıştı. Bir yandan gözleriyle hasarı ölçüyor, diğer yandan kısık bir sesle "İyi misin?" diye soruyordu.

Ben...
Hepsini birkaç adım geriden izliyordum.

Ve yüzümde gerçek, bir tebessüm vardı.
İçimde savaşlar dönüyordu hâlâ, ama o anda bir barış anıydı. Kısa, kırılgan ama gerçek bir huzurdu o.

O sahne, yaşadığımız tüm risklere, tüm kanlı hesaplara, bütün karanlığa değerdi. O sarılış, o gözyaşları, o bakışmalar...
İşte bu yüzden asla geri adım atmamıştım.

Ardından... Bir bakışın üzerime saplandığını hissettim. Omuzlarımdan aşağı bir ürperti indi önce. İçgüdüsel bir dürtüyle başımı çevirdiğimde onu gördüm. Kalabalığın içinde, herkes Rüzgar'a kilitlenmişken...
Onun gözleri sadece bendeydi.

Uzun sarı saçları, esen rüzgarın nazikliğiyle yüzünün önüne düşüyor, sonra tekrar açılıyordu.
Koyu kahverengi gözleri sabitti; bir an bile kaçmıyordu. Gözlerinde sorgulayıcı bir temkin, içinde saklı bir endişe vardı. Baştan ayağa beni süzdü, yavaşça.

Ve ben anladım...Bu sadece bir bakış değildi.
Kontrol etmekti. Kendince bir yoklamaydı.
İyi miyim diye kontrol ediyordu.

Bunun bende neye dönüştüğünü anlatamam.
Kalbimde bir şey sarsıldı. Boğazıma oturan düğüm çözülmedi ama daha katlanılır oldu sanki. Bakışlarımın nasıl değiştiğini o da fark etti. Ve hiçbir şey demeden, gözlerini ayırmadan adım attı.

Bana doğru...
Yavaş ve kararlı.

Karşımda durduğunda zamanın bir anlığına yavaşladığını hissettim.
O an, çevremizdeki sesler fluya dönüştü; yankıya karıştı.
Rüzgar yön değiştirdi sanki, bir tek onun saçlarını, onun kokusunu taşısın diye.
Ve evet, kokusu... Derin bir nefes aldım.
Burnuma çarpan o tanıdık koku, kışın ortasında ansızın gelen bahar gibiydi. Ne yapacağımı bilemeden nefesimi tuttum.

"İyi olmana sevindim," dedi.
O sesi... İçimde bir yerlere dokundu.

Gözlerimin içine baktı o an. Ve sonra dudakları kıvrıldı.Yüzünde oluşan gülümseme, bedenimi yerle bir eden bir dalga gibi üzerimden geçti. Ne alaycıydı, ne meydan okuyan... Bu başka bir şeydi.

İçtendi.
Sıcaktı.
Saf ve korunmasızdı.

O gülümsemenin bir yanı vardı; sadece ona ait olan, sadece bir defa gördüğün ama asla unutmayan türden. Sağ yanağında oluşan gamze... Zamanı durdurdu.
O gamzede bir huzur saklıydı, belki de bir felaket.

Ve o an, içimde bir ses yükseldi:
Bu kadın...
Ya sonum olacak,
Ya da beni ben olmaktan çıkaracak.

Ve her iki ihtimalde de, beni bitirecekti.

BÖLÜM SONU…