6. bölüm · ZİHNİMDEKİ AYNA
1.BÖLÜM ; BUZ TUTMUŞ PARÇA
"Her ihanet güvenle başlar."
- Martin Luther.
~~
Sabahın kör karanlığı odama sinsice sızarken, alışıldık alarm sesine değil, pencereye vuran imce yağmur damlalarının sabırlı tıkırtısına uyandım.
Moskova'nın gri sabahlarından biriydi bu.
Gökyüzü sanki tüm ağırlığını yeryüzüne bırakmaya kararlıydı.
Gözlerim ağır ağır açıldığında, duvarda asılı duran saat tam 7:40'ı gösteriyordu. Geç kalmak gibi bir lüksümüzün olmadığı bu evde, nerdeyse geç sayılabilecek bir saat. Kahvaltı saatimiz tam sekizdeydi. Bir dakika geç kalma lüksümüz yoktu.
Aşağıda herşey olması gerektiği gibi ilerliyordu, biliyordum. Adım sesleri bile duyulmayan yardımcılar, ellerinde gümüş çaydanlıklarla fincanlara sessizce hayat döküyorlardı.
Her sabah aynı çay, aynı masa , aynı yüzler, bir yüz artık eksikti o masada.
Elina.
Sorumlusu bendim.
Hiçbirinin gözünde ışık yok, dudaklarında kelime yok sessizlik bir kural değil , gelenekti.
Ve ben bu soğuk geleneğin buz tutmuş parçasıydım.
Hazırlanmak için yalnızca on beş dakikam vardı. Zamanın baskısı, odanın sessizliğine bile ağırlık vermişti.
Yavaşça kalktım. Banyoya geçerken ayaklarım halıya hafifçe bastı. Yüzüme çarpan soğuk su beni tam anlamıyla uyandırdı. Aynada kendimle göz göze geldiğimde uzun sarı saçlarım alnımdan dağılmış, koyu kahverengi gözlerim biraz yorgun ama hâlâ inatçı bakıyordu.
Saçlarımı hızlı bir şekilde alttan bir topuz yaparak topladım, dağınık ama toparlanmış bir görünüm yeterliydi. Özel ihtiyaçlarımı hallettikten sonra yüzümü hafif bir makyajla renklendirdim. Lavabodan çıkıp hemen dolabıma yöneldim.
Dolabımı açarken düşüncelerim sustu. Ne giyeceğim belliydi. Siyah boğazlı kazağımı aldım, vücuduma oturduğunda güçlü ve net bir siluet bıraktı. Ardından bordo yüksek bel eteğimi geçirdim. Belimdeki tokası, sanki duruşumun bir simgesi gibiydi.
Hızlı bir şekilde Ayağıma bordo rugan çizmelerimi geçirdim.
Altın saatimi ve sade altın işlemeli küpelerimi de taktığımda hazırdım. Hemen saate son kez bir bakış attım.
7:57
'Dün daha hızlı hazırlanmıştın' diye içimden geçirmeden edemedim. Hızlı adımlarla odamdan çıktm ve beyaz mermerden yapılmış merdivenlerden inerken malikânede duyulan tek ses topuklularımdan çıkan sesti. Nihayet geldiğimde uzun masanın etrafında annem ve babamı otururken gördüm.
Annem başını hafifçe 'günaydın' dercesine salladı. Bakışlarımı babama çevirdim.
"Tı opozdale." (Geç kaldın.)
Söylediği şeye şaşırmadım.
Çoğunlukla sadece yargılayıcı cümleler kurabilmek için konuşurdu.
"Eşço ne vosem." (Saat henüz 8 olmadı.)
Bir dakika sonra gelseydim bu cümleyi kurabilirdi. O da anlamış olacak ki elini
'geç otur' dercesine salladı.
Masaya geçtiğimde babamın sağ tarafındaki ikinci sandalyede oturuyordum bir boşluk bırakmamın sebebi o sandalyenin sahibinin Elina olmasıydı. Yardımcılar her sabah alıştığım gibi aceleci bir şekilde yanıma gelip çayımı fincanıma doldurdular.
vanilyalı rooibos çayı. Her sabah içtiğim çay. Tadını seviyordum belkide alıştığım için. Tabağıma omlet ve bir dilim taze ekmek yerleştirildi. Herşey fazla eksiksizdi. Kusursuz bir düzen içindeydi. Tabaklar , çatal bıçaklar ve peçeteler düzenli bir simetrik uyumla dizilmişti. Yedi yaşından beri alıştığım bir manzaraydı bu. ondan öncesi yoktu hafızamda. Hatırlamıyordum.
Çocukken bu manzara aynı olsa da hislerim aynı değildi. Tüm bu ciddiyete rağmen Elina ile masada sessiz kalmamız gerekirken birbirimizi güldürmeye çalışıyorduk ve babamızın azarladığı kişi oyunu kaybediyordu. Kendi kafamızda uydurduğumuz bir oyundu. Çoğunlukla suçlu olan Elina olurdu ben kazanırdım. Artık o yoktu. Kazanan gerçekten ben miydim?
Çayımı yudumlarken babamın bakışlarını üzerimde hissettim bir şey söyleyeceğini anladığım için boş bakan bakışlarımı ona çevirdim. Elindeki peçeteyle ağzının etrafını hafif bir şekilde sildikten sonra sert bakışlarını çekmeden konuştu.
"Yarın akşam bir davet düzenlemeni istiyorum. Kapımız herkese açık. Seven de gelebilir sevmeyen de."
"Bu düşmanlarımız için de bir fırsat değil mi? Ne kadar güvenli?"
"Ozaman güvenliği iki katına arttır. Bu davetin düzenlenmesini istiyorum. O olaydan sonra.." derken boğazını temizledi. Bir sene öncesinden bahsediyordu. Bakışlarımı babamdan çektim ve masada duran ekmek sepetine odaklandım.
"Yani insanlar hala gücümüzün ve hala ayakta durduğumuzun farkında olmalı."
Annem hiç birşey söylemeden sadece dinliyordu. Herzaman olduğu gibi. Olması gerektiği gibi. Bakışlarımı tekrar babama çevirdim ve gözlerindeki kararlı bakışı gördüm. O daveti gerçekten ayarlamamı istediğini belli ediyordu bu bakışı.
"Tamam ,ayarlarım."
Tatmin olmuş gibi bakışlarını yumuşattı ve hiç birşey söylemeden masadan kalkıp odasına çekildi. O masadan kalkmadan bizde kalkamazdık kural buydu.
"Kuaföre gelmek ister misin benimle? hem yarın davet için.." annemin türkçe konuşan sesini duyduğumda bakışlarımı ona çevirmeden "koşuya çıkacağım birazdan." Diyerek rusça cevabımı verdim. Annem türktü. Genelde benimle konuşurken Türkçe'yi tercih ediyordu. Aksanım olsa da bende konuşabiliyordum. Fakat uzun süredir konuşmuyordum. Cevabını beklemeden masadan kalktım.
Odama geldiğimde yatağımın üstünde duran telefonuma uzandım. Kurallardan biri de buydu. Yemek masasında telefon bulunmamalı. Yemek esnasında telefonun çalması masada oturan diğer üyelere saygısızlık olarak nitelendirildiği için. Telefonumu elime aldığımda '3 cevapsız' çağrı gördüm. Aramalar kuzenim Leo tarafından yapılmıştı aslında tam ismi Leonid fakat biz Leo demeyi tercih ediyorduk. İsminin üzerine tıklayıp tekrar aradım onu ikinci çalışta açtı.
"Selene? Amcama söyle şu kahvaltıya telefon indirmeme kuralını kaldırsın. Nasıl bi saçmalık bu. Sende dünyayı falan yiyorsun herhalde kaç defa aradım gördün mü?"
Nefes almadan konuşmuştu. Sesi biraz uzaktan geliyordu arabada olduğunu anladım.
"Üç defa aramışsın neden kırk defa aramış gibi tepki gösteriyorsun, aptal?" Sessizlik.
"Üç mü? Ben kırk gibi hissetmişim ozaman. Telefonun bozuk ya da bilemiyorum. Neyse koşuya çıkacağını tahmin ediyorum. Yaklaştım size, beraber koşalım bugün."
Telefonumu kulağımdan ayırmadan dolabıma yöneldim.
"Olur, beş dakika içerisinde hazır olurum."
"Bekliyorum civcivim, ama elli dakika gibi hissettirmesin." Bu söylediğine güldüm ve telefonu kapattım.
Dolabımdan hemen giyeceğim parçaları çıkardım. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtuldum. Ve vücudu saran yüksek bel siyah taytımı geçirdim. Üstüne de nefes alan kumaştan siyah bir spor crop giydim. Havanın serinliğini göz önünde bulundurarak üzerime ince fermuarlı koşu ceketimi geçirdim. Saçlarımı sıkı bir atkuyruğuyla toplarken,beyaz spor ayakkabılarımı bağladım ve kulaklığımı yanıma almayı unutmadım. Büyük ihtimalle Leo koşu esnasında susmayacaktı. Genelde hep konuşur. Kulaklığı takıp onu dinliyormuş gibi yapabilirdim en azından.
Dışarı çıktığımda gerçekten de havanın ne kadar soğuk olduğunu fark ettim. Yağmur yağmıyordu artık. Fakat gökyüzündeki gri renk hala inatla duruyordu. Malikâneden çıkarken taşlı yolda dizilmiş korumalar beni gördükleri anda başlarını saygıyla öne eğdiler. Avlunun ucunda beni bekleyen Leo'yu gördüm. Benden biraz daha koyu sarı saçları dağınık duruyordu mavi gözlerinin etrafı hafif kızarıktı büyük ihtimalle geceden kalmaydı.Göz göze geldiğimizde hiç birşey söylemeden yavaş bir tempoyla koşmaya başladık.
"Babam yarın akşam için davet düzenlememi istedi." Diyerek sessizliği bozdum. Koşmaya devam ettiğimiz esnada başını bana çevirdi. Yüzüne bakmadan hala aynı tempoda koşmaya devam ediyordum.
"Ne daveti?" Dediğinde sesinde sorgular bir ifade belirdi.
"Kapımız herkese açık seven de sevmeyen de katılabilir dedi."
"Sen ne dedin? Kabul ettin." Derken kendi sorusunu cevaplamıştı bile.
"Başka ne diyebilirim? Benden istediği herşeyi yapıyorum. Unuttun mu? Bunun için yetiştirildim." Alayla güldüm.
"Yardımcı olabileceğim birşey varmı?"
"Herkesin öğrenmesini sağlasan yeterli."
"Selene, bu daveti o öğrenirse bir sıkıntı çıkarabilir biliyorsun değil mi?" Sesi artık endişeliydi. Endişelenmekte haklıydı. O olaydan sonra Yücesoy'lar sessizliğe gömülmüştü. Onlara herşeyi itiraf ettikten sonra açıkcası büyük bir savaş açmasını beklemiştim veya küçük yeğenini kurtarabilmem için bir anlaşma yapmasını. Beni öldürmeyeceğini biliyordum. Ona da söylediğim gibi Rüya'nın uyanması benim ellerimdeydi. Fakat hissediyordum bu sessizlik büyük bir felaketin işaretiydi. Düşüncelerimi bir kenara attım ve aniden hızlı koşmaya başladım. Arkamdan Leo'nun bağrışını duydum. Aldırış etmedim. Bana yetişebilme ihtimali yoktu. Ondan hızlıydım.
Sadece koştum. Düşünmemek için. Boğulmamak için. Ayakta durabilmek için.
Nereye kadar koştuğumu bilmiyordum. Ancak ıssız bir sokağa girdiğimi fark ettiğimde birinin beni izlediği hissine kapıldım. Aslında bir süredir bunu hissediyordum sanki birinin sürekli beni izliyormuş hissine kapılıyordum.Sokağın ortasında durup etrafıma bakmaya başladım fakat kimseyi göremiyordum. Yağmurun hafif bir şekilde yağmaya başladığını hissettim. Duyulan tek şey kendi nefes seslerimdi. Sonra sokağın ucunda kapüşonlu birini gördüm. yüzünü göremiyordum yağan yağmur ve gri hava bunu engelliyordu. Adımları bana yaklaşmaya başladığında olduğum yerde kaldım.
Tepki vermiyordum.
Sadece izledim.
omuzlarının genişliğinden bir adam olduğunu anladım. Tam önümde durduğunda elinde koyu kahverengi bir zarf gördüm. Hiç birşey söylemeden zarfı bana uzattı. Adamın yüzünü görmeye çalışıyordum fakat yüzünde siyah bir maske olduğunu şimdi fark ediyordum. Elimi uzatıp elindeki zarfı aldım. Hiç birşey söylemeden arkasını dönüp gitti.
Elimde tuttuğum zarfa bir müddet sadece baktım. Kim olduğunu biliyordum. Artık o sessizliğin bozulduğunu hissediyordum. Zarfı yavaşca açtım ve içinde bir not olduğunu gördüm. Notta dağınık bir el yazısıyla türkçe yazılmış olan yazıyı okuduğumda ise felaketime adım adım yaklaştığımı artık tüm benliğimle hissediyordum.
"Sessizlik benim seçimimdi, fakat emin ol bu kez sadece izlemeyeceğim. Tercih senin,
Kız kardeşin gibi kendi ailen tarafından öldürülmek mi istersin yoksa benim karanlığımda hergün cehennemi mi yaşamak istersin Ay ışığı?"
- Aksel Yücesoy
