13. bölüm · ZİHNİMDEKİ AYNA

8.BÖLÜM; KIRILMA NOKTASI

Avocado 🫧

Oy ve yorumları unutmayalım, lütfen.
Keyifli okumalar..🩶

***

1 saat öncesi...

Ada Yücesoy

Saatlerdir çizim yapıyordum.
Kâğıtların üzerinde gezinen kurşun kalemim, zihnimde kurduğum hayalleri ete kemiğe büründürüyordu. Renkler, kumaş dokuları, kesim detayları... Hepsi ellerimden doğuyordu sanki. Moda tasarımı okuyordum. Ve evet—bunu severek yapıyordum.

En büyük hayalim, bir gün kendi tasarımlarımın bir podyumda yürümesi. Işıkların altında, insanların nefeslerini tutarak izlediği o an... Bazen bu hayal çok uzak geliyor. Sisler içinde, ulaşılmaz bir dağın zirvesi gibi. Ama biliyorum, imkânsız değil.

Bir zamanlar hayalim çok daha basitti aslında: Sıcak bir evde yaşayabilmek.
Çocukken, penceresinden rüzgar sızmayan bir ev, tenceresinden yemek kokusu gelen bir mutfak, sokakta değil bir yatakta uyuyabilmek... O zaman da uzak gelirdi bana. Ama şimdi?
Gerçek oldu.
Sıcacık bir yuvamız vardı. Ve bunu mümkün kılan kişi, Aksel Yücesoy'du.

Kolay bir çocukluk geçirmedik. Geçirmedim değil, geçirmedik. Çünkü ben ve ikizim bir bütündük. Onun acısı benim acımdı. Güldüğünde, neşesi içime dolardı. Ama feda eden hep oydu. O bazen bir ikizden çok, bir ağabey gibi sahip çıktı bana.
Korudu, kolladı, sustu ama anladı.
Gülerdi hep... Neşe doluydu.
Ama bilirdim, içindeki fırtına bizimkinden daha güçlüydü.
Çünkü en çok gülenler, genelde en çok acı çekenlerdi. Biz bu hayatta sadece birbirimize tutunarak ayakta kaldık. Başka kimsemiz yoktu.

Sonra Aksel girdi hayatımıza.
Karanlık günlerimizin ortasında bir ışık gibi belirdi. Bir aile gibi hissettirdi. Bize "kan bağı" olmadan da aile olunabileceğini öğretti. Biz birlikte büyüdük. Kardeş gibi.
Ama...
Birini hiç öyle göremedim.
Kuzey.

Onu ilk gördüğüm ânı dün gibi hatırlıyorum.
Aksel'le derin bir dostlukları vardı.
Lise yıllarımda bazen Kuzey beni okula bırakırdı.Sınıf arkadaşlarım gözlerini ondan alamazdı. Yakışıklıydı, gizemliydi.
"Abin mi?" diye sorarlardı.
"Değil." derdim.
O zamanlar, gerçekten de abim gibi hissetmiyordu. Garipti. Kendi içimde bile adlandıramadığım bir mesafeydi aramızdaki.

Sonra... Onu sevgilim sandılar.
"Yedi yaş büyük sevgilisi var," dediler. Alay ettiler. İnkar etmedim. Yeter ki "abim" sanmasınlar diye sustum.Sonra iş çirkinleşti.
"Para karşılığında birlikte oluyor büyük adamlarla" diye fısıltılar dolaştı okulun koridorlarında. Katlandım.Yutkundum.
Ama eve döndüğümde o, yüzüme bile bakmıyordu.

Bazen düşündüğümde, iki yabancıdan daha yabancıydık. Hiçbir şey söylemeden geçip giden iki insan kadar sessiz. Ama ne tuhaf...
Bir o kadar da içime yerleşmişti.

Kızıl saçlarımı avuçlarımda toplayıp gevşek bir topuz haline getirdim. Saatlerdir çizim yapıyordum. O kadar dalmıştım ki açlığımı bile fark etmemişim. Odamın kapısını sessizce araladım ve çıplak ayak seslerimle merdivenlerden aşağı inmeye başladım.

Abim ve Selene çıkmışlardı.
Nereye gittiklerini söylememişlerdi, sadece "bir işimiz var" demişlerdi.

Mutfağa girdiğimde, Kuzey'i bar sandalyesinde otururken buldum. Işığın altında oturuyordu; başını ellerinin arasına almış, önündeki kahveden yükselen keskin koku odaya yayılmıştı. Benim geldiğimi fark etti. Göz göze geldik bir anlığına.

Ne yiyebileceğimi düşünürken mutfak raflarına yöneldim. Aklıma ilk gelen şey makarna oldu. En pratik, en kolay çözüm.
Tencereyi tam çıkarmıştım ki, Kuzey'in sesi arkamdan geldi.

"Ben yaptım."

Elim havada kaldı. Yavaşça ona döndüm.

"Anlamadım?"

"Makarnayı... suda kaynattım. Öğrettiğin gibi."

Elimdeki tencereyi yerine bıraktım.
Ocağa gözüm kaydı. Gerçekten de bir tencere vardı üstünde—suda yüzen makarnalar.
Ama süzülmemişti. İstemsizce gülümsedim.

"Ama süzmemişsin."

O an gözlerini kaldırdı. İlk kez, doğrudan yüzüme baktı.
Gözlerinin içinde yorgun ama tanıdık bir durgunluk vardı.

"Öyle mi olması gerekiyor?"

Başımı hafifçe salladım.

"Tamam. Aklımda."

Bir an sessizlik oldu.

"Teşekkür ederim bu arada," dedim yumuşak bir sesle. "Baya acıkmıştım."

Tencereyi aldım, makarnayı süzdüm. Dolaptan iki tabak çıkardım. Tabaklardan birine makarna koyarken arkama dönüp ona baktım.

"Sen yedin mi?"

"Yok."

Cevabı kısa ve netti. İkinci tabağı da doldurdum.Sade makarnayı çok severdim. Üzerine sadece ketçap sıkar, afiyetle yerdim.
Ketçap şişesini alıp kendi tabağıma sıktım.
Sonra Kuzey'e döndüm, şişeyi kaldırarak gösterdim.

"İster misin?"

Yine konuşmadı. Sadece başını hafifçe salladı.
Onun tabağına da ketçap sıktım ve iki tabağı bar masasının üzerine yerleştirdim.
Çatallardan birini ona uzattım, diğerini kendime aldım.

Yemeye başladık.Sessizlik arasında çatal sesleri yankılanıyordu. Ona baktım.
Makarnasından bir çatal aldı. Ağzına götürdü, çiğnerken yüzü hafifçe buruştu ama hemen toparladı. Yine de yemeye devam etti.

Sessizlik canımı sıkmaya başlamıştı.
Sanki havada asılı duran bir şey vardı.
Konuşma isteğiyle içim kıpır kıpırdı.

"Çizimleri bitirdim sonunda," dedim, sessizliği bozmak için.

O bana döndü.Kaşlarının kenarı hafifçe yukarı kalktı, sonra eliyle yanağını işaret etti.

"Çizim yaptığın belli. Yanağında kalem izleri var."

Elimle yanağımı silmeye çalıştım, tebessümle.

"Günlerdir uğraşıyorum. Aslında çizimleri bitirmiştim ama içime sinmedi. Sonra hepsini sildim, yeniden başladım. Bu defa içime sindi ama. Sanırım okadar çok düşünmüşüm ki... Rüyamda bile elbiseler, kumaşlar, dikiş makineleri görmeye başladım."

Derin bir nefes aldım.Fark etmeden hızlı konuşmuşum.Sanki içimdeki tüm kelimeler, ağzımdan dökülmek için fırsat kolluyordu.

Yüzüme baktı bir an. Gözlerinde ne bir sıcaklık vardı ne de mesafe.

"Halletmişsin en azından," dedi kısık bir sesle.

Bu kadar mıydı?Neden hep böyle kısa konuşuyordu?Ben çabalıyordum. Onunla konuşmaya, bir bağ kurmaya, biraz olsun aramızdaki duvarı kaldırmaya çalışıyordum ama o...Sanki duymuyordu bile.
"Seninle konuşmaya çalışıyorum. Farkında değil misin?" demek istedim. Ama sustum.
Her zamanki gibi.
Bu defa onu görmezden geleceğim, dediğim zamanlar çoktu. Umursamıyormuş gibi yapacağım.Ama ne kadar çok umursamamaya çalışırsam, o kadar çok umursadığımı fark ediyordum. Gururumu kaç kez kenara bıraktım, sayısını bile bilmiyorum.
Kendi içimde ona küsüp sonra tekrar barışıyorum. O habersiz.

"Eee, sen neler yaptın?" dedim sonunda, sıradan bir sohbet başlatma umuduyla.

Ağzına götürdüğü çatal havada kaldı. Kaşının biri hafifçe kalktı.

"En son adam vurdum, Ada."

Söylediği o kadar sakindi ki...
Ne öfke, ne pişmanlık, ne ironi.
Sadece düz bir gerçek.
Ben ona çizimlerimden bahsediyordum.
O da bana adam vurduğunu söylüyordu.
Ama o cümlede gizli bir başka şey daha vardı.
Sanki bak, aramızdaki farkı görüyor musun der gibiydi. Sanki bu farkı, birşeyleri anlamam için söylüyordu. Bir şey söylemek üzereydim ki...

Kapı açıldı. Rüzgar içeri girdi.
Önce bize, sonra bar masasında duran tabaklara baktı.
Kaşları kalktı, dudakları yarım bir gülümsemeyle aralandı.

"Niye çağırmıyorsunuz laleler?"

Hemen dolaptan bir tabak çıkardı ve kalan makarnayı sade şekilde tabağına koydu.
Ketçapsız, tuzsuz... sadece sade.

"Abimle sarı şeker nerede?" diye sordu sonra.

"İşleri varmış," dedim omuz silkerek.

Kuzey, kolundaki saate baktı. Yüz ifadesi yine değişmedi.

"Benim de birkaç işim var. Evden ayrılmayın," dedi. Ardından tabağını bulaşık makinesine yerleştirdi, sessiz adımlarla kapıya yöneldi.

Rüzgar arkasından seslendi, gözlerini kısarak sırıttı.

"Görüşürüz kas böceğim!"

Kuzey durmadı bile. Hiçbir tepki vermeden evden çıkıp gitti.

Şimdi sadece ben ve ikizim kalmıştık.
Elindeki telefondan bir dizi açtı. Yine o saçma dizi: Adını Feriha Koydum.
Gözlerimi devirdim. Artık ciddiye bile almıyordum.Telefonu elinden kaptığım gibi ekranı kapattım.

"Ne oluyor lan?!" diye abartılı bir şekilde bağırdı.

"Beraber film izleyelim. Canım sıkılıyor," dedim açıkça.

"Hangisi?"

"Sen seç."

Omuz silktim. Keyfini kaçırmak değildi niyetim.Ama bazen onunla birlikte bir şeyler yapınca kalbimdeki yük biraz hafifliyordu.

"Tamam, o zaman mısır patlat, ikizoş!"

Makarnasını adeta içine çekti. Ağzı sincap gibi şişmişti. Tabak masada olduğu gibi kaldı. Fırlayıp salonun dışına doğru koştu.

"Ya şunu yapma diye kaç kere söyleyeceğim!"

Sadece kahkahası geldi arkasından.

Ben de bu küçük sahneye gülümseyerek mutfağa yöneldim. Dolaptan mısırları çıkardım.Ocağın üstüne koyacağım esnada...

Bir patlama sesi duydum.

Sanki beynimin içinde patladı.
Aniden, beklenmedik şekilde.
Bir şey kırılmış gibiydi.
Bir an için her şey dondu.

Kısa bir anlığına her şey sustu, zaman dondu sanki. Ardından... sesler çoğaldı. Kulakları sağır eden bir kurşun yağmuru başladı. İçgüdüsel bir refleksle yere kapaklandım. Kulaklarımda uğuldayan patlamalar, camların paramparça oluşu ve mermilerin metalik uğultusu birbirine karıştı. Kalbim deli gibi çarpıyordu.

Salondan Rüzgar'ın bana doğru koştuğunu gördüm. Ciddi... ilk defa bu kadar ciddi görünüyordu. Yüzündeki o neşeli maskeden eser yoktu. Hızla, bedenini benimkine siper etti. Kalbinin ritmini sırtımda hissedebiliyordum.

"Neler oluyor?!" diye bağırdım. Belki de sordum... Sesimin titreyişinden hangisi olduğunu ben bile anlayamamıştım.

Rüzgar'ın nefesi kesik kesikti. "Etrafımızı sarmışlar... Her yerdeler," dedi.

Etrafa bakarken gerçekten de evin dışından gelen gölgeler, siluetler, seçiliyordu. Ne yapacağını o da bilmiyordu, gözlerinde ilk defa çaresizlik gördüm.

"Abimi ara!" dedim titreyerek. Masada duran telefonuna uzandığı an, bir patlama daha yankılandı. Mermi sol koluna isabet etti.

"Siktir..." dedi dişlerinin arasından, kolunu tutarken yüzü acıyla buruştu. Gözlerim dehşetle açıldı. "Rüzgar!" diye bağırdım. Panik içindeydim ama titreyen ellerimle telefonu aldım. İlk olarak Aksel'i aradım. Sinyal gitti... çaldı... ama açan olmadı. Ardından hemen Kuzey'i aradım. O da açmadı. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.

Rüzgar, bir eliyle kurşun yarasını bastırırken yüzü solmuştu. "Açan olmadı mı?" diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım. Gözyaşlarım yanaklarıma inmeden gözlerimin içinde donmuştu. Kurşun sesleri daha da sıklaşmıştı.

"Buradan çıkamayız..." dedim boğuk bir sesle.

"Gizli odaya ulaşmamız lazım," dedi Rüzgar. Sesi sakin ama kararlıydı. O an ne kadar acı çekse de bana güven vermeye çalışıyordu. Gizli oda... böyle durumlar için tasarlanmıştı. Evin alt katındaydı. Dışardan bakıldığında orada bir oda olduğunu kimse anlayamazdı. Duvarla birebir aynıydı, kamufle edilmişti.

"Beni takip et," dedi ve birlikte ilerlemeye başladık. Kurşunlardan bazıları kulağımın yanından geçti; fısıldar gibi, ölümle konuşur gibi. Rüzgar, sağlam koluyla başımın üzerini koruyordu. Vücudunu bir kalkan gibi kullanıyordu.

Duvarın bir köşesine geldiğimizde neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir tuşa bastı. Ardından parmak izi ve şifre girilebilecek bir panel açıldı. Parmakları kan içindeydi ama titremeden şifreyi girdi. Duvarın yüzeyi hafifçe titreşti ve sessizce bir kapı açıldı. Metalik bir kokuyla karışık toz kokusu yayıldı.

Geçmem için beni hafifçe itti. "Hadi, Ada."

Odanın eşiğinden geçerken son kez arkamı döndüm. Gözlerim onun gözlerine değdi. Birkaç tuşa daha bastığını gördüm. Anlamam birkaç saniyemi aldı. Sonra o gülümsedi—o tanıdık, sıcak, güven veren gülümsemeyle.

Kapı ağır bir metalik sesle üzerime kapandı.

Kapı kapandığında, içimde bir şey koptu.

Önce sadece şaşkındım. Ne olduğunu tam anlayamamıştım. Dışarıda hâlâ silah sesleri vardı ama ben sadece onun o son bakışını görüyordum gözlerimin önünde: sıcak bir gülümseme...

Kapıya yöneldiğimde, içgüdüsel bir korkuyla ellerimi uzattım. Açmaya çalıştım. Parmaklarım titriyordu. Açılmadı. Şifre... şifre girmemi istedi. Ama... O değiştirmişti.

"Hayır..." dedim fısıltıyla. Sonra sesim yükseldi. "Hayır, Rüzgar... Aç şu kapıyı!" Yumruklarım birer birer çeliğe çarptı. "Bunu bana yapma... Lütfen..." Boğazım düğümlenmişti, kelimeler birbirine dolanıyordu.

"Rüzgar!" diye bağırdım, sesi içeri ulaştırabilecekmişim gibi. Ellerim yanıyordu ama hissetmiyordum. Sadece... içimde bir acı büyüyordu. Durdurulamaz, tanımsız bir boşluk. Öfke, korku ve sevgi birbirine karışmıştı. Onun beni korumak adına kendini feda etmesi... bu kadar bencilce olamazdı.

"Bana bunu yapmaya hakkın yok..." dedim, nefes nefese kalmıştım. Yumruklarım artık sadece cılız darbelerdi. "Beni yalnız bırakmaya hakkın yok! Yalvarırım..." Sesim titredi. "Yalvarırım... açın kapıyı. Kardeşim o benim!"

Ağlamaya başladım. Sessizce değil. Hıçkırarak. Tüm bedenimle. İçimdeki her şey çökerken. Bu kapı... yalnızca metalden bir duvar değildi. Bu kapı, onunla arama konan bir kaderdi.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Dakikalar mı, saatler mi... Zaman yoktu burada. Sadece sessizlik ve içimdeki çığlıklar. Artık gözyaşlarım bile akmıyordu; kurumuştu yanaklarımda.

Bir ses geldi. Tıkırtı. Kapının kilidi çözüldü. Başımı kaldırdım. Umut, korkudan bile keskin bir şeymiş meğer. Gözlerim açıldı. Gözbebeklerim, o karanlıkta bir silueti aradı.

Ama o değildi.

Kuzey'di.

Ve ben, o an onun kim olduğunu bile umursamadım.

"Rüzgar nerede?" dedim ayağa fırlarken. Sesi duyduğum an tüm vücudum diken diken olmuştu.

Gözlerim, arkasında bir gölge aradı. Ama kimse yoktu.

O an... gerçekten anladım. O yoktu.
Ve ben... yarımdım.

Yanından geçmeye çalıştım ama kollarımdan tuttu.

"Ada... burada neler oldu?" Sesi yumuşaktı ama içinde yankılanan bir şeyler vardı. Duygular mı, pişmanlık mı, acı mı... anlayamıyordum.

Kollarını sertçe ittim. "Nerede?!" diye bağırdım. Gözlerim gözlerinin içine saplandı. Yutkundu. Gözlerini kaçırdı. Eli saçlarıma gitti; hafifçe dokundu ama o dokunuşta bile çaresizlik vardı.

"Bana ne olduğunu anlat, lütfen," dedi.

Ama onu duymadım. Onu ilk kez duymadım. Onun söylediklerini ilk kez önemsemedim.

"Rüzgar nerede?" diye tekrar sordum. Sözlerim boğazımı yaktı. Bu sefer cevap geldi. Tek bir kelime.

"Yok."

Bu tek kelime, içimde bir şimşek gibi çaktı. Bedenimde uğuldayan acı bu kelimenin yanında sönük kalıyordu. Gücüm yetmeyecek sandım ama öyle bir ittim ki Kuzey iki adım geriye sendeledi. Bunu benim gücüm mü yaptı, yoksa verdiği cevap karşısında o da mı zayıflamıştı, bilmiyorum.

"Çekil önümden," dedim dişlerimin arasından. Yanından geçerken gözlerim delice bir ümitle Rüzgar'ı aradı. Ama o gerçekten yoktu. Gidendi. Kayıptı.

Salona yürüdüm. Telefonum yerdeydi. Ekranı çatlamış ama çalışıyordu. Onu aldım. Abimi tekrar aradım. Bu kez açtı.

Ve ben sadece tek bir şey diledim içimden:

Geç kalmamış olalım.

🫂

Selene Petrova

Ada'dan gelen telefon öyle ani ve panik doluydu ki, ne zaman arabaya atlayıp yola koyulduğumuzu fark etmedim bile. Aksel'in tepkisi düşünmeye fırsat bırakmadan harekete geçmek olmuştu. Direksiyona geçtiği anda gözleri kararmış gibiydi; ifadesinde yalnızca öfke ve kaygı vardı.

Aracı öyle bir hızla sürüyordu ki neredeyse tüm arabaları ardı ardına solluyordu. Her virajı keskin bir kararlılıkla alıyor, sarı ışıklarda bile yavaşlamadan geçiyordu. Yan koltukta otururken kemerimi bir kez daha kontrol ettim — çünkü bu hızda bedenim değil, sanki ruhum savruluyordu.

Hiçbir şey söylemiyordu. Gözleri yola kilitlenmişti ama yüzünde sessiz bir fırtına kopuyordu. Alt çenesinin kasıldığını fark ettim; dişlerini öyle sıkıyordu ki sanki bir şeyleri kendine itiraf etmemek için mücadele veriyordu. Gözlerinin kenarında beliren damarlar, içinde tuttuğu öfkenin dışa vurulmamış yankısı gibiydi.

Ben bile o an neyle karşılaşacağımızı tam olarak bilmiyordum ama Aksel'in o hâlini görünce, bu sefer gerçekten kötü bir şey olduğunu kalbimin en derin yerinde hissettim.

Nihayet aracın evin önünde durduğunda gördüğüm manzara beni adeta donup kalmaya zorladı. Aksel, aracın içinden bir küfür mırıldanarak kapıyı öfkeyle açtı. Ayakları yere sertçe bastı. Neredeyse tüm camlar çatlamıştı; hepsinin birer kurşun iziyle delik deşik olduğunu anlamak zor değildi. Evin dışı savaş alanı gibiydi. Sessizlik çığlık atıyordu sanki.

Aksel yanımdan hızla geçti ve kapıyı zorlayarak açıp içeri girdi. İçerideki manzara dışarıdan da beterdi. Kuzey ayakta duruyordu ama vücudunun ne kadar gergin olduğu her halinden belliydi. Gözleri bir noktaya saplanmıştı. Omuzları genişti ama sanki içindeki yük bedeninden de büyüktü. Evin içi darmadağın, mobilyalar paramparçaydı. Kurşun izleri duvarlarda yankılanıyor gibiydi. Bu sadece bir saldırı değil, doğrudan bir mesajdı.

Salonun köşesinde Ada'yı gördüm. Küçük koltukta oturuyordu ama bir köşeye kıvrılmış gibiydi. Ayaklarını çekmiş, elleriyle bacaklarını sarmıştı. Başını önüne eğmiş, hiç kıpırdamıyordu. Sanki o da bir anda donmuştu. Gözleri Aksel'i gördüğünde, içinde biriken fırtına birden boşaldı.

Aniden ayağa fırladı ve Aksel'e koşarak boynuna atladı. Ardından hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Omuzları sarsılıyor, her soluğu bir acıyı taşıyordu. Kollarını ona dolarken, "Nihayet geldin..." der gibiydi.

Sanki gözyaşlarının dökülmesine izin veren tek şey onun gelişiydi. Aksel hiç konuşmadan Ada'yı sardı kollarına. Kuzey'in yüzünde ilk kez acı dolu bir ifade vardı. Sessiz ama delip geçen bir acı... Herkeste bir parça eksilmişti sanki.

Ada'nın sesi titreyerek çıktı:
"Bir anda oldu abi, ben... ben hiçbir şey anlayamadım... Silahlar bir anda patladı. Hiç durmadı... Rüzgar yok. O... yine gitti. Kendini yine feda etti. Beni korumak için... kendinden vazgeçti."

Ağlamaktan omuzları sarsılıyordu. Aksel, daha fazla dayanamayarak tekrar sardı onu kollarına. Ada'nın içindeki boşluk, onun sarılışıyla dolmuyordu ama en azından artık yalnız değildi.

"Bulacağız onu, tamam mı? Daha önce de buldum. Yine bulacağım."
Aksel'in sesi bu kez sakin ama içi kırık bir güven taşıyordu.

Ada, başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. Dudakları titredi.

"Biliyorum... bulursun. Kurtarırsın onu, biliyorum. Ama... ben ondan uzun süre ayrı kalamam. O olmadan ben tamam olmuyorum. Lütfen... uzun sürmesin. Ne olur hemen bul onu..."

O an o kadar küçüktü ki Ada... Omzunda bir dünya vardı ama sesi bir fısıltı gibi çıkıyordu. İçindeki panik, korku ve kalp sızısı salona yayılmıştı.

Bir anda gözüme, küçük bir çocuk gibi korunmaya muhtaç görünmüştü. O kadar masum bir soruydu ki, içinde öyle derin bir çaresizlik taşıyordu ki... Kalbim sıkıştı.

Yanımda sessizce duran Kuzey taş kesilmiş gibiydi. Gözleri donuktu ama bedeni tetikteydi. Aksel ise o an ilk defa benimle göz göze geldi. Ve o bakışta taşıdığı yük, kelimelere sığmazdı.

Omuzlarına çökmüş görünmez bir ağırlık vardı. Gözlerinde suskun bir yangın...
Yutkundu. Gözlerimin önünde boğazında bir şey düğümlendi. İlk defa onu bu kadar savunmasız ve kırılgan görüyordum. Sanki zırhı çatlamıştı, içinde ise kocaman bir enkaz vardı.

Ve o anda anladım. Aksel'in en büyük zaafı kesinlikle ailesiydi. Yüzü her ne kadar güçlü ve soğukkanlı dursa da... İç dünyası darmadağındı. Ne kadar ayakta durmaya çalışsa da gözlerinde açık bir kırılma vardı.

Gözleri 'yıkılmadım' dese de, kalbi 'parçalanıyorum' diye fısıldıyordu.

Yine de, dudaklarına yayılan o güven dolu ifadeyle, sesini sabit tutarak sadece şunu söyledi:

"Şüphen olmasın," dedi.
O an, sesi bir söz değil; bir yemin gibiydi.

Kollarını Ada'dan usulca çektiğinde, yüzünde güven veren bir gülümseme belirdi. Sanki bu sıcak tebessüm, Ada'nın içini kemiren o derin acıyı bir anlığına da olsa bastırmıştı. Ancak bu sessizliğin ve duygunun büyüsü uzun sürmedi. Havanın içindeki ağırlığı yaran bir bildirim sesi duyuldu. Sert ve ani.

Ses bendendi.

Kaşlarım refleksle çatıldı. Arka cebimden telefonu çıkarırken, bilinmeyen bir numaradan gelen videoyu gördüm. Kalbim, o an nedensiz bir huzursuzlukla daha sert atmaya başladı. Aksel'in bana doğru ilerlediğini fark ettim; bakışları tetikte, adımları temkinliydi.

"Kim?" diye sordu, sesi düşük ama keskin.

"Bilmiyorum," dedim, gözlerim ekranda, parmaklarım titreyerek video dosyasına tıklarken.

Görüntü açıldığında, kalbim olduğu yerde durdu. Ekranda beliren yüz... babamdı. Aksel de bunu fark etmiş olacak ki, anında yanı başımda belirdi. Onun da bakışları dondu, nefesi sertleşti. Bedeninden yükselen öfke dalgası neredeyse fiziksel bir varlık gibiydi—yanımda durmasına rağmen, öfkesini tenimde hissedebiliyordum.

Sonra, babamın sesi duyuldu. Türkçe konuşuyordu ama aksanı ağırdı, kelimeler ağzında eğilip bükülüyordu. Yarı yamalak bir dille söyledi:

"Öncelikle selamlar. Size ait olan biri var burada. Misafirimizi en güzel şekilde ağırladığımızdan emin olabilirsiniz. İnanmıyorsanız, göstereyim."

Kamerayı kendisine değil, bir noktaya doğru çevirdi. Yüzünü hâlâ gizli tutuyordu. Ardından kadrajda, karanlığın içinden bir beden seçildi.

Gözlerim irileşti.

Kuzey'in nefesi kesildi.

Ve Ada'nın titreyen sesi fısıltı gibi döküldü: "Hayır..."

Sandalyeye bağlanmış, başı öne düşmüş bir bedeni zar zor seçebildim. Rüzgar'dı bu. Yüzü kan içindeydi. Sol kolundaki kurşun yarası, ince bir kan çizgisi halinde aşağı süzülüyordu. Tahta bir sandalyeye iplerle sıkıca bağlanmıştı. Yaşıyor muydu, bilinmezdi. Ama durumu... içler acısıydı. Acının, şiddetin ve korkunun izleri her yanındaydı.

Ardından tekrar o ses—Nikolay Petrov'un sesi—duyuldu. Soğuk, ölçülü ve alaycı.

"Baya dayanıklı çıktı," dedi alaycı bir gülümsemeyle. "Biraz hafife almışım. Sanırım... bu tarz bir 'ağırlanma'ya yabancı değil."

Sözlerinin ardından kuru, içi boş bir kahkaha attı. O an içimdeki her şey, tek tek çatlamaya başladı.

"İnsan... ne olursa olsun, ailesini yanında ister. Bir an bile ayrı kalınca... işte böyle perişan oluyor. Gördüğünüz gibi." Ses tonu, gaddarca bir neşeyle doluydu.

Sonra bir an durdu. Bakışlarını kameradan kaçırmadan başını hafifçe yana eğdi. "Neyse ki... alışveriş yapmayı severim." Göz kırptı. "Özetle: kardeşi al, kızı ver. Çok da karmaşık bir denklem değil, değil mi? Kendi ailesi söz konusu olunca, insanın seçim yapmakta zorlanmayacağına eminim."

Kamerayı yeniden kendine çevirdiğinde, yüzünün bir kısmı kısa süreliğine göründü. Soğuk gözleri, karanlığın içinde bile keskin parlıyordu. Sonra, yüzünde düşünceli bir ifade belirdi—görünüşte spontane, ama gerçekte çok önceden hazırlanmıştı. Ne söyleyeceğini en başından beri biliyordu. Sadece o anı bekliyordu.

"Ayrıca..." dedi duraksayarak, sesi aniden Rusçaya döndü. Tonu daha düşük, ama daha tehditkârdı.

"Leo uzhe pochtilsya, dorogaya doch'. Da, on prosnulsya. Ya znayu, ty etogo zhdata."
"No est' odna problema..."
(Leo iyileşti, sevgili kızım. Evet, uyandı. Merak ettiğini biliyorum. Ama şöyle bir sorun var...)

Kelimeleri zehir gibiydi.

"On ochen' serdit na tebya. V kontse kontsov, on schitayet, chto eto ty vinovata v smerti ottsa. Prinyat' etu pravdu emu bylo nelegko."
(Sana fazlasıyla öfkeli. Sonuçta, babasının ölümüne sebep olduğunu düşünüyor. Bu gerçeği kabullenmesi kolay olmadı.)
Derin bir nefes aldı. Üzülmüş gibi bir ses çıkardı.

"Stranno, ne pravda li? Ty umudryayesh'sya stat' razocharovaniem dazhe dlya togo, kto byl gotov otdat' za tebya zhizn'. Nekotorye lyudi prinosyat tol'ko razrusheniye... takie, kak ty."
(Ne garip değil mi? Uğruna canını hiçe sayan birine bile hayal kırıklığı olabiliyorsun. Bazı insanlar sadece yıkım getiriyor, senin gibi.)

Soğuk bir sessizlik yayıldı ardından. Ve sonra hiçbir uyarı olmadan video bir anda kapandı.

Ekran karardı.

Ama içimizdeki karanlık yeni başlıyordu.

Bir süre kimse konuşmadı. Sanki dünya bir anda sesini kaybetmişti. Zaman yavaşlamış, soluklar tutulmuştu. Ne gözyaşı döküldü ne de bir feryat duyuldu. Herkes sessizdi... Donmuş gibiydik.

Kalplerimiz, ekranda gördüğümüz o korkunç manzaranın altında ağır ağır eziliyordu.

Sonra o sessizliği Aksel'in sesi yırttı—düşüncelerinden çok daha sert, daha karanlık bir yerden gelmiş gibiydi:
"Onu öyle bir pişman edeceğim ki..."
Sözcükler dişlerinin arasından çıkarken, parmakları öfkeyle saçlarının arasından geçti. Yumruklarını sıktığında, o an elleri değil, içindeki çaresizlik titriyordu sanki.

Ona baktım. Ve gözlerimiz buluştu.

"Ne istediğini biliyorsun... Rüzgar'ı yaşatmaz. Tek çare bu. Eğer beni..."

Sözcükler, dudaklarımdan daha tam dökülmeden bakışıyla susturdu beni. Sözümü kesmedi—boğazıma düğümledi.

"O cümlenin devamını sakın getirme."

Sesi... Tanıdık değildi. Aksel'di, ama değildi. Kırılmış bir sabırla, patlamaya hazır bir volkan arasında bir yerdeydi sesi.
Gözlerinin içi yanıyordu. Ela gözlerinin etrafı öfkeden kızarmış, çenesi kasılmıştı. Bu, korkutucu bir öfke değildi. Korumaya yemin etmiş birinin, sevdiklerine zarar gelme ihtimali karşısındaki çırpınışıydı.

"Benim aklımdan bile geçmeyen bir şeyi, bir daha ağzına almaya kalkma."
Bunu söylediğinde gözleri yalnızca öfke değil, kırgınlık da taşıyordu. Sanki "beni bu kadar hafife alma" diyordu bakışları.

Yutkundum.

Ama durmadım.
"Aksel... Rüzgar'ın zarar görmesine izin mi vereceksin?"

Bu kez sesim titremedi. O kadar doluydum ki, artık korkuya yer kalmamıştı içimde.

Bakışlarını yere indirdi. Bir an sustu. Sonra o sustukça ağırlığı daha da çöktü üzerimize.

"Sana bir söz verdim," dedi. "Ne ona, ne sana... bir zarar gelmesine izin vermeyeceğim."

Ve o an...
Kalbimde bir yerden bir şey koptu.
Bana verdiği sözü ben ona hatırlatmadan o bana hatırlatmıştı.

Aksel göz ucuyla telefona baktı.
"Videoyu tekrar açar mısın?"
dedi kısık ama kararlı bir sesle.

Düşünmeden emrine uyup videoyu yeniden oynattım.

Ada, birkaç adım geri çekildi. Gözleri ekrana değmeye korkar gibiydi. Kardeşini o hâlde bir kez daha görmek, onu parçalardı, bunu hepimiz biliyorduk.

Kuzey ise... sessizliğini koruyordu. Ama yüzündeki o keskin odaklanma... Onun kafasında fırtınalar koptuğunu görebiliyordum. O anda bile hesap yapıyordu. Soğukkanlılığı, alışkanlıktan değil; mecburiyettendi.

Aksel, videoyu dikkatle izledi. Sonra bir noktaya dokundu ve görüntüyü durdurdu.
Parmaklarıyla yakınlaştırdı—odaklandığı şeyi önce anlayamadım.

Sonra fark ettim.

Rüzgar'ın arkasında bir yazı tahtası vardı.
Toz kaplamış, köşeleri çürümüş eski bir okul tahtası. Sanki geçmişten bir hayalet gibiydi.

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

Aksel'in sesi düşüncelerimi böldü:
"Burası bir sınıf. Terk edilmiş bir okul olabilir."

Ve o an, içimde bir kapı açıldı.
Bir hatıra. Bir bina. Tozlu koridorlar... kararmış camlar... çocukluğumun ayak sesleri.

"Nerede tutulduğunu biliyorum."
Sesim netti. Her hücremle emindim. Orayı tanıyordum.Yıllar önce kapanmış, çürümeye terk edilmişti. Ve şimdi... orada Rüzgar tutuluyordu.

Bu ayrıntıyı ben bile fark edememiştim. Ama Aksel... o fark etmişti. Herkesin göremediği yerden bakmıştı.

Videodan gözlerini çekip bana döndüğünde

"Tam olarak nerede olduğunu biliyor musun?"

"Evet."
Sesim kararlıydı. Gözlerimin içine baktı, bir an tereddüt etti, ama başıyla onayladı. Ardından bakışlarını Kuzey'e çevirdi.

"Ada ve Selene'i, güvenliğinden emin olduğun bir yere götür. Sonrasında yola çıkıyoruz."

Kuzey, tek kelime etmeden başını hafifçe eğdi. Ne bir soru sordu, ne de sorguladı. Bakışlarını Ada'ya çevirdiğinde, Ada gözlerindeki yaşları kazağının ucuyla aceleyle sildi. Hiç konuşmadan Kuzey'in peşinden yürümeye başladı.

Aksel, olduğum yerde hâlâ kıpırdamadığımı fark ettiğinde, derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi.

"Yoracaksın beni," dedi, sesi ne öfkeliydi ne de sitem dolu, ama yorgundu.

"Ben de geliyorum."
Sesim netti, geri adım atmaya niyetim yoktu.

"Hayır, gelmiyorsun."

"O zaman sen de gitmiyorsun."
Sözüm onu hazırlıksız yakaladı. Kaşları şaşkınlıkla havalandı. Bu kez onun şaşırma sırasıydı.

"Bensiz oraya ulaşamazsın," dedim.

"Ulaşırım."

"Ama çok uzun sürer."

"Kısa sürmesini sağlarım. Şu an beni oyalayan sensin."

"Hayır," dedim bir adım yaklaşarak. "Benimle inatlaşarak kendini oyalıyorsun. Gideceğim dediysem, giderim. Beni durduramazsın. Durdurmaya çalışırsan... emin ol, seni pişman ederim."

Bir an durdu. İfadesi değişti.
Sanırım tehdit etmiştim. ve bu, Aksel'in alışık olduğu bir şey değildi. Hep tehdit eden taraf oydu, bu kez denklem değişmişti.

Gözlerini üzerimden çekmeden, kapıda bekleyen Ada ve Kuzey'e seslendi:

"Siz gidin. Adresi birazdan yollarım, Kuzey."

İkisi de bir şey söylemeden çıkıp gittiler. Kapı kapanır kapanmaz, içimden derin bir nefes verdim. Omzumdaki ağırlık biraz olsun hafiflemiş gibiydi.

Aksel çıkışa doğru yöneldi. Arkasını dönmesiyle ben de hemen peşine takıldım. Arabaya bindiğimizde, ellerimle telefon ekranını açıp adresi ona gösterdim. O da hızlıca motoru çalıştırdı ve sert bir dönüşle yola koyulduk.

Bir süre sessizce ilerledik. Gözleri yola kilitliydi ama sesi kararlıydı:
"Bagajda silahlar olması lazım."

Ön koltukta oturmama rağmen geriye döndüm, bagaja doğru uzandım. Demirden büyük, kilitli bir kutuyu açtığımda içi çeşitli silahlarla doluydu. Soğuk metalin tenime değmesiyle ürperdim. İkisini elime aldım, tereddüt etmeden.

Aksel, göz ucuyla bana baktı.
"Benimki zaten üzerimde," dedi.

"Bunların ikisini de ben kullanacağım."
Sözüm netti.

Kaşları hafifçe kalktı, belli belirsiz bir gülümseme geçti yüzünden.

Terk edilmiş okul binasına birkaç yüz metre kala aracı durdurduk. Geri kalan kısmı yürümemiz gerektiği belliydi. Sessizce arabadan indik. Ayaklarımız taşlı zeminde yankı yapan hafif adımlarla ilerlerken, her an birinin karşımıza çıkabileceği düşüncesi zihnimi kemiriyordu. Etrafta yaprak kıpırdamıyordu ama bu sessizlik, huzurdan çok fırtına öncesi gerginliğe benziyordu. Aksel de benim gibi tetikteydi. Her adımımızda gözleri etrafı tarıyor, sesi çıkmasa bile zihni çatışmaya çoktan hazır gibiydi.

Birden Aksel'in telefonu titreşti. Tek eliyle hızla açıp kulağına götürdü.

"Etraf fazla sessiz, bu bir tuzak olabilir," dedi tanıdık bir ses. Kuzey'di.

"İhtimal yüksek. Birazdan görüş açına girmiş olacağız."
Aksel telefonu kapattı.

"Kuzey geldi mi? Göremedim..." diye sordum. Gözlerim hâlâ çevreyi tarıyordu.

Aksel, dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle cevapladı:
"Zaten mesele tam olarak bu. Görülmemesi gerekiyor."

Kuzey uzaktan bizi izliyordu. Artık onun keskin nişancı olduğunu biliyordum ama bu kadar kısa sürede gelmiş olması yine de beni şaşırtmıştı.

Okul binası görüş alanımıza girdiğinde, bir taş duvarın arkasına geçip bir süre bekledik. Nefesimizi tutarcasına susmuştuk.

"Bizi bekliyorlar. Burayı bulacağımızı biliyordu," dedi Aksel, kararlı ve sakin bir tonla. Sadece başımı sallayarak onayladım. Sessizlik bizden değil, içeridendi. Bu planlı bir suskunluktu. Bilerek beni tanıdığım bir yere çekmişti; geçmişimi silah olarak kullanıyordu.

Binayı gözlerken, giriş kapısında iki gölge belirdi. Birileri içerideydi—artık emindik. Gölgeyi fark etmemizle birlikte, kafalarındaki kurşunların patlaması bir oldu.

Kuzey onları neredeyse aynı anda indirmişti. Hız, hassasiyet ve acımasızlık... Tetik parmağının zerre titremediği belliydi.

"Açılışı yaptı yine," diye mırıldandı Aksel ve artık oyunun başladığını fark ederek ikimiz de hızla binaya yöneldik.

Adımlarımız hızlandı, nefeslerimiz sessizleşti. Her an yeni bir tehdit çıkabilirdi karşımıza. Tam girişe yaklaşırken, Aksel'e döndüm:

"Farklı girişlerden girelim," dedim. Gözleriyle bana döndüğünde kaşlarını çatmıştı, itiraz edeceğini yüzünden okumuştum. Ama konuşmasına fırsat vermeden hızla arka tarafa doğru koştum.

Kuzey'in bizi uzaktan izlediğini bilmek bir nebze güven veriyordu. Elbette bu yüzden Aksel'le tartışacaktık ama şu an bunun önemi yoktu. Rüzgar içerideydi. Ve ben ne olursa olsun ona ulaşacaktım.

Okulun arka kısmına ulaştığımda, çevrede kimseyi göremedim. Silahım elimde, içeri adımımı attım. Boş bir koridorda ilerliyordum. İçerisi karanlıktı. Tavanın kırık lambaları titrek bir ışıkla yanıp sönüyor, duvarlardaki rutubet kokusu boğazımı yakıyordu. Sessizlik... fazlasıyla baskıcıydı. Bu kadar sessizlik doğallık barındırmıyordu.

Derken karşı koridordan ayak sesleri duydum. Saniyeler sonra üç adam belirdi. Beni fark etmeleriyle ateş etmeleri bir oldu. Hızla kendimi duvarın arkasına attım. Mermiler taş duvarı delmeyecek kadar zayıftı ama sayıları fazlaydı. Ve dikkatimi çeken şey... hareketleri. Sanki hipnoz altındalarmış gibi. Düşünmeden, robot gibi ateş ediyorlardı. Siper almıyor, strateji gütmüyorlardı. Sadece saldırıyorlardı. Bu... normal değildi.

Üç kişilerdi. Elimdeki iki tabancayı daha sıkı kavradım. İçimden derin bir nefes alıp, duvarın köşesinden fırladım.

Üç kurşun.
Üç beden.
Düşünmeden, tereddütsüz.

Hepsi yere yığıldığında, nefesim kesik kesikti ama ellerim hâlâ titremiyordu.

İndirdiğim adamlara bir an bile bakmadım. Silahlar hâlâ elimde, parmaklarım tetiğin sıcaklığını ezberlemişti. Nefesim biraz hızlı, ama zihnim netti. Sessizliğe gömülmüş bu koridorun sonu yok gibiydi. Adımlarımı kararlı ve sessizce attım; etraftaki çürümüş tahta kokusu, tozla karışık rutubet neredeyse boğazıma çöküyordu.

Bina düşündüğümden daha büyüktü. Aksel'in nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu ama bildiğim tek şey, burayı ezbere tanıdığımdı. Bu okulda yıllar önce kaybolan sesleri, çocuk gülüşlerini, çatlamış sıraları hâlâ hatırlıyordum. Eğer Nikolay Petrov düşündüğüm adamın ta kendisiyse, Rüzgar'ı nereye saklayacağını da biliyordum.

Koridorun sonundaki köşeyi döndüm, hemen ardından hızla merdivenlere yöneldim. Adımlarım yankılandıkça kalp atışlarım da hızlanıyordu. İkinci kata çıktığımda eski sınıfların olduğu bölüme geldim. Sanki geçmişle bugünün üst üste bindiği bir kâbusun içindeydim.

Tam da o anda, karşı koridordan bir grup adam çıktı. Sayıları fazla, adımları kendinden emin, bu sefer öncekiler gibi değillerdi. Robotik değil, bilinçli ve planlı hareket ediyorlardı. Zaman kaybetmeden ilk kurşunu sıktım, hemen ardından duvarın arkasına siper aldım. Mermiler sıvaları lime lime ederken ben de tek tek hedef alıp ateş etmeye devam ettim. Birkaçını vurmuştum ama çoktular... Gerçekten çoktular.

Tam nefesimi dengelemeye çalışırken, başka bir yönden ateş sesleri duyuldu. Ve sonra onu gördüm.

Aksel Yücesoy.

Koridorun diğer ucundan yürüyerek geliyordu. Ne bir duvara yaslanıyor ne de siper arıyordu. Her adımında bir kurşun, her kurşunda bir adam düşüyordu. Sanki ölümle pazarlık yapmış gibiydi. Soğukkanlı, hedef odaklı, tıpkı bir makinist gibi... Ama gözlerinde öfke vardı. Sessiz bir öfke.

Adamlar neye uğradığını şaşırmışlardı. Kafaları karışmış, hedeflerini şaşırmışlardı. Koridorun bir ucunda ben vardım, diğer ucunda Aksel. O an hiçbir şey söylememize gerek yoktu. Sessiz bir anlaşma gibiydi bu.

Duvardan çıkıp ben de ateş etmeye devam ettim. İki taraftan sıkıştırıldıklarını anlayan adamlarda panik başladı. Aksel ilerledikçe düşmanlar yok oluyordu.

Ve bu bina, artık bir mezarlığa dönüşüyordu.

Tüm adamlar etkisiz hâle getirilmişti. Kurşunların yankısı hâlâ duvarların arasında dolanıyor, nefeslerimiz göğsümüzde çarpışıyordu. Koridorun sonunda nihayet Aksel'le karşı karşıya geldiğimizde, bir an sessizlik oldu. Zaman sanki birkaç saniyeliğine donmuş gibiydi. O tanıdık ela gözler baştan aşağı beni taradı. Yaralanmış mıyım, düşecek gibi miyim, buna bakıyordu. Gözlerindeki dikkat, korumacı bir içgüdüyle karışıktı. Ama ses tonu, her zamanki gibi sakindi.

"Ben olmasaydım, ne yapmayı düşünüyordun?" diye sordu, gözlerini benden ayırmadan.

Tam o anda, arkasında hayatta kalan adamlardan biri harekete geçti. Sessizce doğrulttu silahını Aksel'e. Nefes bile almadım. Tereddüt etmeden tetiği çektim. Kurşun, adamın tam kalbine saplandı. Silahı yere düştü, ardından kendisi. Aksel başını hızla çevirip cesede baktı, sonra tekrar gözlerini bana çevirdi.

"Belki de soruyu sorması gereken kişi benimdir," dedim sessiz ama net bir sesle, silahım hâlâ elimdeydi.

Bir an durdu. Gözlerinde şaşkınlıkla hayranlık arasında, sözcüklerle anlatılamayacak bir kıvılcım yandı. Sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

"Güzel," dedi sadece. Tek kelime, ama içinde onlarca duygu gizliydi.

O an ne geçmişteki kırıklar, ne kanlı duvarlar, ne de ölümün soğuk nefesi vardı aramızda. Sadece biz vardık. Birbirine sırt vermiş, hayatta kalmaya kararlı iki insan.

Artık tamamen sessizdi her yer. Kurşunların yankısı duvarlardan silinmiş, adımlarımızın sesi bile bastırılmış gibiydi. Havanın içindeki gerginlik elle tutulur hâle gelmişti. Yan yana ilerlerken içimdeki huzursuzluk daha da büyüyordu.

"Sanırım nerede olabileceğini biliyorum," dedim alçak bir sesle. "Fakat... her şey fazla kolay değil mi sence de?"
Sözlerim havada asılı kaldı. Aksel'in yüzüne baktığımda, düşüncelerimin onun zihninden de geçtiğini anladım. Göz göze geldik. Onaylamasa bile o da aynı şüphenin içinde kaybolmuş gibiydi. Yine de durmadık. İkimiz de neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk ama geri dönmeye niyetimiz yoktu.

Koridorun sonunda o tanıdık kapı belirdiğinde, nefesimi fark etmeden tuttum. Bu sınıfı biliyordum. Ezbere. Geçmişimin bir yerindeydi bu oda ama şimdi içindeki karanlık bambaşka bir anlam taşıyordu. Aksel'e baktım. Gözlerim, söyleyemediğim onca şeyi haykırıyordu aslında. O bakışlarımı yakaladı, tereddütümün farkındaydı.

Hiçbir şey demedi. Sadece önümde durdu ve ağır bir nefes aldı. Ardından tek bir hamleyle ayağını kapıya geçirdi. Eski ahşap çerçeve, hem zamanın zayıflığından hem de Aksel'in kararlılığından, çaresizce çatırdadı ve büyük bir gürültüyle yerinden kopup yere düştü.

İçeriden çıkan eski toz kokusu boğazımı yaktı. Göz göze geldiğimiz o an, ikimizin de artık geri dönüşü olmadığını biliyordum.

İlk adımı Aksel attı. Kapıdan içeri girerken vücudunun aniden durduğunu fark ettim. Donup kalmıştı. Sanki zaman onun için durmuştu; gözleri tek bir noktaya kilitlenmiş, nefesi yarıda kesilmişti. Yüzünde beliren ifade... tarif edilemez bir acının izlerini taşıyordu. O ifadeyi görmek içimi yaktı. Kalbim, onun hissettiği o tarifsiz acıyı kendi derinliklerinde yankıladı.

Bakmaya cesaret edemiyordum. Ama bir o kadar da merak içindeydim; zihnimin karanlık köşelerinde yankılanan korkunç senaryolara bir son vermek istiyordum. Ne göreceğimi az çok tahmin ediyordum ama bu gerçek, hiçbir tahmine benzemezdi.

Adımımı içeri attığımda elimdeki silah ağır bir düşüşle yere çarptı. Soğuk metalin zemine çarpan sesi yankılandı odada, ama ben duyamadım bile. Tüm dikkatim önümdeki manzaradaydı.

Odada, eski bir sandalyeye bağlanmış bir beden vardı. Ama bu Rüzgar değildi. İçimde hafif bir rahatlama kıpırtısı doğması gerekiyordu belki ama... hayır. Bu manzara rahatlatıcı olmaktan çok uzaktı. Bu, bir felaketti. Bu, kötülüğün bile tarif edemeyeceği bir şeydi.

Küçük bir kız çocuğuydu bu. Cansız bedeni iplerle sandalyeye bağlanmış haldeydi. Ne kadar süredir oradaydı, bilmiyordum. Sarı saçları, karanlığın ortasında bir güneş gibi sarkmıştı başından. Tıpkı benim gibi... tıpkı çocukluğum gibi. Gözlerim dondu. Üzerindeki elbise yırtılmış, çıplak ayakları toz ve karanlık içinde unutulmuştu. Küçücük bedeni, bu acımasızlığın karşısında o kadar savunmasızdı ki...

Arkamdan Aksel'in boğuk sesi geldi:

"Bu... nasıl bir şey..."

Ama cevap verecek hâlim yoktu. Duygularım boğazıma tıkanmıştı. Sessizce yaklaştım. Adımlarım istemsizce ilerliyordu. Bir... iki... üç... Dizlerimin üzerine çöktüm ve titreyen ellerimle iplerini çözmeye çalıştım. Gözyaşlarımın göz çukurlarımda biriktiğini hissediyordum ama düşmelerine izin vermemeye çalıştım. O küçük bedeni, son bir kez daha insan gibi tutmak istiyordum.

Tam o esnada kapının hafifçe aralandığını ve birinin içeri girdiğini duydum. Ama umurumda değildi. Dönüp bakmadım bile. Elim, refleksle küçük kızın bileğine gitti. Ama cevabı zaten biliyordum. O zararsız, saf, tertemiz kalp artık atmıyordu.

Bu dünyadan bir melek daha eksilmişti. Ve biz çok geç kalmıştık.

Tepki veremedim. Sanki içimde bir şeyler parçalanıyordu ama sesim çıkmıyordu. Gözlerim, önümde duran küçük bedene kilitlenmişti. Adım adım yaklaştım. İlk adımımda kalbim sızladı, ikinci adımda boğazıma bir yumru oturdu, ama durmadım. Duramazdım.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Parmaklarım çaresizce düğümlenmiş ipleri çözmeye çalışırken titriyordu. Gözyaşlarım dolmuştu, ama düşmelerine izin vermedim. Düşersek, ikimiz de düşecektik.

Elim refleksle küçük kızın bileğine gitti. Kalbinin artık atmadığını zaten biliyordum ama yine de bir umut... elimle birlikte nabzını aradı.

"Aksel..." Sesim çatlamıştı. "Elleri, hala sıcak... ama kalbi artık atmıyor."

Aksel'in yüzü bir anlığına gölgeler içinde kaldı. O güçlü durmaya çalışan ifadenin altında ezilen bir büyük bir acı gördüm. Yanıma gelip diz çöktü. O an, ne kadar yalnız olmadığımı fark ettim ve bu daha çok acıttı.

Kapının önünde duran Kuzey'in bakışları da kararmıştı. O da bu sessiz yıkımın içine çekilmişti. Gözleri, kımıldamadan küçük kızın bedenine kilitlenmişti. Bir şey demedi. Demesine de gerek yoktu.

İpleri çözüldüğünde, Aksel onu nazikçe kucağına aldı. O koca elleriyle o minicik bedeni taşırken, başını hafifçe yana eğdi. Küçük kızın yüzüne düşen saçları geriye doğru sıyırdı. Sanki hâlâ uyuyormuş gibi görünüyordu.

Aksel'in ve Kuzey'in gözlerinde şaşkınlık vardı; çaresizlikle karışık bir öfke... Onlar bu kadar küçük bir bedenin ölüme bu kadar yakın olabileceğini daha önce hiç görmemişlerdi. Oysa ben...

Ben o yaşlardayken bile, başka çocukların cansız bedenlerini görmüştüm.

O zaman küçüktüm elimden hiçbir şey gelmemişti.

Şimdi büyümüştüm, ama yine elimden birşey gelmedi.

Ve bu, insanın içini en çok yakan şeydi.

Adını bile bilmediğim bir kız çocuğu, bu dünyanın karanlığına kurban edildi.
Ve ben... elimde silahlarla, hiçbir şey yapamadan sadece geç kaldım.

Aksel'in ellerinde uyuyor gibiydi... ama ben biliyorum. O tenin sıcaklığı bir kandırmaca.
O eller... son defa tutulmak için değil artık.
Ve bu gerçekle yaşamak, nefes almak kadar zor.

İçimde bağıran bir çocuk var şimdi.
Yıllar önce susmuştu, bugün yeniden ağlamaya başladı. Çünkü gördüğü bu sahne yeni değil onun için... Benim için... Bu sadece bir tekrar.

Bu dünyada bazı çocukların yaşamasına izin verilmiyor.

Bazı kalpler hiç büyümeden susmak zorunda kalıyor.

Ve biz, sadece izliyoruz.

BÖLÜM SONU…