1. bölüm · Zihin Prangası
Tanrı'nın Unuttuğu Hücre
Bölüm 1: Tanrı'nın Unuttuğu Hücre
Rutubet, insanın sadece derisine değil, ruhuna da işleyen bir zehir gibiydi. Julian için zaman, kum saatindeki tanelerle değil, zindanın tavanından sızan kirli su damlalarının çıkardığı o bitmek bilmeyen tıp... tıp... sesleriyle ölçülüyordu. 1342 yılının kışı, Saint-Lazare zindanlarının taş duvarlarını buzdan birer bıçağa dönüştürmüştü.Julian, bileklerindeki paslı demirlerin etine gömülmesine aldırmadan, hücresinin tek ışık kaynağı olan o cılız ay ışığına doğru uzandı. Ay ışığı, yüksekteki dar mazgal pencereden içeri sızıyor, yerdeki toz zerrelerini dans ettiriyordu. Diğer mahkumlar bu ışığa bakıp özgürlüğü düşlerdi; Julian ise bu ışığın düşüş açısını kullanarak dünyanın çevresini hesaplıyordu."Deli," diye mırıldandı koridorun sonundaki nöbetçi, zırhının gıcırtısıyla birlikte. "Hâlâ duvarlarla konuşuyor."Julian duymuyordu. Ya da duymayı reddediyordu. İşaret parmağının tırnağı, aylardır duvara kazıdığı geometrik şekiller yüzünden aşınmış, kanamaya başlamıştı. Kendi kanı, duvardaki karmaşık diyagramların mürekkebi olmuştu. Orada, Engizisyon’un "şeytan işi" dediği, oysa evrenin en saf dili olan matematik vardı."Eğer dünya bir tepsi olsaydı," diye fısıldadı Julian, sesi kurumuş bir yaprak hışırtısını andırıyordu. "Işığın kırılma açısı bu duvarda bir hiperbol oluşturmazdı. Kilise yalan söylüyor, pederler yanılıyor... Yıldızlar bizi izlemiyor, biz yıldızların bir parçasıyız."Birden, koridorun ağır demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Meşalelerin titrek ışığı, Julian’ın alışmış gözlerini acıttı. Bir grup keşiş ve siyah cübbeli Engizisyon yargıcı, hücresinin önünde durdu. Ortadaki adam, Peder Benedict, elindeki gümüş haçı bir silah gibi Julian’a doğrulttu."Julian," dedi Benedict, sesi zindanın duvarlarında yankılanan bir hüküm gibiydi. "Zihnindeki o karanlık sarmaşıkları temizlemek için sana son bir şans verildi. Tanrı'nın gazabından kaçamazsın. Bu duvarlara kazıdığın o küfür dolu şekillerin hesabını vereceksin. Ya deliliğini kabul edip tövbe edersin ya da yarın şafak vakti, zihnindeki o 'aydınlıkla' beraber küle dönersin."Julian yavaşça başını kaldırdı. Kirli, uzun saçlarının arasından parlayan gözleri, bir delinin değil, bir fatihin gözleri gibiydi. Yüzünde, ölüme giden bir adamdan beklenmeyecek kadar sakin bir gülümseme belirdi."Peder," dedi Julian, sesindeki tını o kadar netti ki nöbetçiler bile irkildi. "Beni yakabilirsiniz. Etim yanar, kemiklerim kül olur. Ama bu duvardaki hakikati yakamazsınız. Çünkü ben bir deli değilim; ben, sizin bin yıldır kapalı tuttuğunuz o kapının anahtarıyım. Ve unutmayın, ateş sadece odunu yakar; ışığı asla söndüremez."Peder Benedict’in yüzü öfkeden mosmor kesildi. "Yarın," dedi dişlerinin arasından, "o anahtarın hiçbir kapıyı açmadığını, sadece cehennemin kapılarını araladığını göreceğiz. Hazırlanın! Şafakta meydanda olacak."Gardiyanlar Julian’ı yaka paça duvardan ayırırken, o son bir kez parmağıyla duvardaki o son çizgiyi birleştirdi. Formül tamamlanmıştı. İnfazına saatler kalmıştı ama Julian hayatında ilk kez kendini bu kadar özgür hissediyordu. Kaçış planı, zindanın kapılarından değil, celladın en büyük korkusundan; yani cehaletinden geçecekti.Zindanın kapısı Julian’ın üzerine kapandığında, içeride sadece tıp... tıp... sesi ve duvarlarda parlayan o kanlı deha kaldı. Şafak, sadece bir infazı değil, bir devrimi getirecekti.
