4. bölüm · Zihin Prangası

Labirentin Kalbindeki Mekanik Günah

Hasan Aldemir

Bölüm 4: Labirentin Kalbindeki Mekanik Günah
Güneşin geri gelişi, meydandaki halk için bir mucize, Engizisyon için bir kabus, Julian içinse sadece bir kronometrenin başlangıcıydı. Şehrin dar, dolambaçlı sokaklarına daldığında ciğerleri bayat bir hava ve korkuyla doluyordu. Arkasındaki nal sesleri, Saint-Lazare’ın taş sokaklarında yankılanarak çoğalıyor, sanki tüm şehir onun üzerine yıkılacakmış gibi bir gürültü koparıyordu. Julian koşmuyordu; o, zihnindeki haritanın üzerinde bir satranç hamlesi gibi ilerliyordu. Hangi sokağın hangi çıkmaz sokağa bağlandığını, hangi çatının güneş ışığını hangi açıyla kırdığını biliyordu."Oraya! Doğu kapısına yöneldi!" diye bağırdı bir atlı. Julian gülümsedi. Onları istediği yere, cehaletin labirentine çekmişti.Kendini eski, unutulmuş bir katedralin gölgesindeki ağır, meşe bir kapıdan içeri attı. Burası Saint-Bonaventure Kütüphanesi’ydi. Ama burası sadece kitapların olduğu bir yer değil, bilginin hapsedildiği bir mezarlıktı. İçerideki hava; yüzyılların tozu, çürümüş parşömen kokusu ve mum isinin o ağır, karakteristik karışımıyla doluydu. Kütüphaneci Peder Thomas, titreyen elleriyle bir elyazmasını incelerken Julian’ın içeri fırtına gibi daldığını gördü."Julian! Öldüğünü sanıyorlardı!" diye fısıldadı yaşlı adam."Ölüm, hesaplamalarımda bir hata payıydı sadece Thomas," dedi Julian nefes nefese. "Anahtar nerede? Vakit daralıyor, Benedict’in tazıları kapıda."Thomas, titreyen parmağıyla kütüphanenin en karanlık köşesini, Aristo ve Batlamyus’un devasa ciltlerinin arkasındaki o tozlu gölgeyi işaret etti. Julian, rafların arasına daldı. Kitapların kokusu ona zindanın rutubetinden sonra cennet gibi gelmişti. Devasa bir rafı, gizli bir rayın üzerinde kaydırarak arkasındaki dar dehlizi açtı. Burası, Engizisyon’un bile girmeye cesaret edemediği, "Limbus Scientiae" — Bilim Cehennemi dedikleri yerdi.Aşağı inen merdivenler dik ve kaygandı. Julian, el yordamıyla bulduğu bir meşaleyi çakmak taşıyla ateşlediğinde, karşısındaki manzara bir insanın aklını başından alacak kadar muazzamdı. Mahzenin ortasında, tavandan sarkan zincirlerle desteklenen, pirinç ve demirden yapılmış devasa bir makine duruyordu. Binlerce dişli çark, birbirine incecik tellerle bağlı mercekler ve karmaşık yay düzenekleri... Julian’ın "Evrensel Saat" (Orrery) adını verdiği, ama aslında sadece bir saatten çok daha fazlası olan o devasa mekanizma.Julian, makinenin kalbine doğru yürüdü. Parmakları, soğuk metale dokunduğunda bir sevgiliye dokunur gibi titredi. Bu makine, sadece gezegenlerin hareketini göstermiyordu; bu makine, yerçekiminin ve zamanın büküldüğü noktaları hesaplayabilen bir mantık motoruydu. Ancak bir parçası eksikti. Zindanda geçirdiği o aylar boyunca zihninde dökümünü yaptığı, o küçük, kristal mercek.Dışarıda, kütüphanenin kapılarının balyozlarla dövüldüğünü duydu. "Açın! Engizisyon adına açın!"Julian, gömleğinin içine sakladığı, zindanda kendi teri ve gözyaşıyla parlattığı o küçük cam parçasını çıkardı. Bu mercek, makinenin tepesindeki ana göze yerleştiğinde, kütüphanenin tavanındaki gizli delikten sızan ışığı toplayacak ve odanın zeminindeki devasa haritaya bir koordinat düşürecekti. O koordinat, bu yozlaşmış krallıktan kaçışın, yeni bir dünyanın, "Atlantis" dediği o özgür kara parçasının rotasıydı."Hadi... hadi..." diye fısıldadı Julian. Merceği yerine yerleştirdiğinde, dişliler arasında ince bir sürtünme sesi duyuldu. Klik.Aniden, kütüphanenin üst katından bir çökme sesi geldi. Benedict’in adamları içeri girmişti. Julian, makinenin kollarından birine asıldı. Dev çarklar ağır ağır dönmeye başladı. Gıcır... Gıcır... Makinenin içinden gelen ses, sanki uyuyan bir devin uyanışı gibiydi. Pirinç küreler birbirinin etrafında dönüyor, mercekler ışığı birbirine aktarıyordu."Julian! Teslim ol!" Benedict’in sesi merdivenlerin başında yankılandı. "O şeytani oyuncağın seni kurtaramayacak!"Julian, makinenin merkezindeki kolu sonuna kadar çekti. O anda mahzenin tavanındaki o dar delikten sızan ışık, Julian’ın yerleştirdiği mercekten geçerek binlerce kez kırıldı. Karanlık mahzen, bir anda yıldızlarla dolu bir gece gökyüzüne dönüştü. Odanın her yanına yansıyan ışık hüzmeleri, Benedict ve adamlarının gözlerini kör ederken, zemindeki devasa haritada tek bir nokta parlamaya başladı: Cebelitarık'ın ötesi, uçsuz buçsuz okyanusun kalbi."Görüyor musun Peder?" dedi Julian, ışıkların arasında bir gölge gibi dururken. "Sizin cehennem dediğiniz bu yer, aslında cennetin haritası. Siz bizi bu topraklara hapsettiğinizi sanıyorsunuz ama dünya sizin dualarınızdan çok daha büyük."Benedict, elindeki haçı bırakıp gözlerini kapattı. "Bu... bu imkansız. Bu bir büyü değil, bu... bu başka bir şey.""Bu akıl, Peder. Ve akıl, zincir kabul etmez."Julian, makinenin yanındaki masanın üzerinden, üzerinde "Zihin Prangası" yazan o meşhur siyah defterini aldı. Bu defterde, sadece koordinatlar değil, geleceğin motorları, uçan makineleri ve hatta insan ruhunun anatomisi vardı. Merdivenlere doğru atılan ilk askerin üzerine makinenin bir kolunu iterek onu geri püskürttü. Mahzende başka bir çıkış daha vardı; eski bir kanalizasyon tüneline bağlanan, Thomas’ın ona yıllar önce gösterdiği o gizli dehliz."Bu makineyi yok edebilirsiniz," dedi Julian son bir kez Benedict’e bakarak. "Ama koordinatlar artık burada," diyerek parmağıyla şakağını işaret etti. "Ve ben okyanusa ulaştığımda, sizin karanlık çağınızın sonu gelmiş olacak."Julian, karanlık tünelin içine daldığında arkasında dönen dişlilerin o görkemli müziğini ve Benedict’in çaresiz beddualarını bıraktı. O artık sadece bir kaçak değil, yeni bir çağın ilk yolcusuydu. Ayak sesleri tünelin derinliklerinde yankılanırken, zihnindeki prangalar tamamen parçalanmıştı.