5. bölüm / 5
Zeytin'in Gözünden Aiaia5. Bölüm
Bölümler 5Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm348 kelime
- 2 2. Bölüm283 kelime
- 3 3. Bölüm424 kelime
- 4 4. Bölüm206 kelime
- 5 5. Bölüm755 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çam'ın peşinden biraz yürüdüm. Ortalama boylarda yaşlı gözüken bir zeytin ağacına varınca durduk. "O en yaşlılarımızdan biridir."
"O da bir zeytin ağacı."
Çam gülümsedi. "Evet."
"Ben de büyüyünce onun gibi olacak mıyım?"
Başını salladı. "Rüzgâr izin verirse, yağmur cömert davranırsa ve ağacın güçlü kalmayı başarırsa." Yaşlı zeytin ağacının gövdesine yaklaşırken altın damarlarının diğerlerinden çok daha belirgin olduğunu fark ettim. Kabuğunun arasından geçen ince çizgiler güneş vurdukça sanki erimiş altın gibi parlıyordu. Ağaç kıpırdadı. Kabuk yavaşça açıldı. İçinden genç bir kadın çıktı. İlk bakışta Söğüt'ten daha büyük görünmüyordu. Yüzünde tek bir kırışıklık bile yoktu. Saçları olgun zeytin yaprakları gibi soluk yeşildi. Gerçek yaşını ise gözlerine baktığımda gördüm. Binlerce gün doğumu seyretmiş gibiydi. Kollarındaki altın damarlar derisinden fırlayacak gibiydi. Yanına yaklaştıkça hafif bir zeytin kokusu aldım. "Demek yeni fidan sensin."
Başımı salladım. "Merhaba? "
"Merhaba."
Sesi diğerlerinin sesinden farklıydı. Yaprak hışırtısı gibi değil de daha çok yere düşen dalların sesi gibiydi.
"Gerçekten çok yaşlı mısın?"
Çam öksürdü. Kadın ise yalnızca başını eğdi. "Bunu kim söyledi?"
"Çam."
Kadın ona kısa bir bakış attı. "Sanırım haklı."
Kaşlarımı çattım. "Ama yaşlı görünmüyorsun."
Parmaklarını oynatarak ağacının dallarını hareket ettirdi. "Ağacıma bakmayı dene."
Gözlerimi ağaca kaydırdım. Gövdesinin kıvrımları yüzlerce yıllık gibiydi. Çatlakları ve çizikleri bu zamana kadar aldığı yara izlerini temsil ediyordu. Kimi yerlerinden akan reçineleri vardı.
"Ağacın mı yaşlanıyor?"
"Benimle birlikte evet."
Aklıma dere kenarındaki soru geldi. Bu kadar yaşlıysa bana anlatabilirdi. "Sana bir soru sorabilir miyim?"
Gülümsedi. "Elbette."
"Ölüm nedir?"
Gülümsemesi yavaşça silindi. Yanıma çömeldi. Parmağıyla beni işaret etti. "Kalbini hissedebiliyor musun?" Başımı salladım. "Peki ağacınınkini?" Yine başımı salladım. "İkisi aynı ritimde atıyor." dedim.
"Evet. " dedi. Uzaklardaki fidanımı işaret etti. "İşte bir gün onun ritmi durursa-" parmağını kalbime değdirdi. "-seninki de durur."
"O zaman ağacım hiç ölmezse ben de sonsuza kadar yaşarım." dedim.
Kadın bana baktı. Yüzünde acıma ve hüzün karışımı bir ifade vardı. "Her yeni filiz bunu sorar." Gözleri Çam'ı buldu. "Çam, onu Söğüt'e götür." Tekrar bana döndü. "Hayatı yaşamak için hayatının sona ereceğini bilmekten daha iyi bir neden olabilir mi? Git ve gör. Görüşürüz, küçük filiz." Kadın yeniden ağacının gövdesine yaslandı. Altın damarları yavaşça kabuğun içine çekildi. Birkaç saniye sonra orada yalnızca yaşlı zeytin ağacı vardı. Uzun süre hiçbir şey söylemedim. Parmaklarımı göğsüme götürdüm. Kalbim hâlâ aynı ritimde atıyordu. Sonra gözlerim, çok uzakta tek başına duran küçücük zeytin fidanımı buldu. Hissediyordum. O da atıyordu.
"Korktun mu?" dedi Çam beni Söğüt'e götürürken.
"Korku nedir?" dedim.
Bir süre beni duymadığını düşündüm. Tam tekrar soracakken bir anda arkasını dönüp bağırdı. İçimde değişik bir his belirdi. "Korktum." dedim. Gülümsedi. "Çabuk öğreniyorsun."
Biraz daha yürüyüp Söğüt'ün yanına vardık. "Hazır mısın?" dedi Söğüt, Çam yanımızdan uzaklaşırken.
"Neye?" dedim.
"Denize tabii ki!"
Tüm korkularımı unuttum. "Gerçekten görebilecek miyim?"
Gülümsedi. "Elbette."
Koşmaya başladım. Rüzgâr tenimi dövüyor, sesler kulaklarımın yanından geçiyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama denizi görmek istiyordum. Nasılsa gittiğim yönün doğru olduğunu biliyordum.
"Yavaş ol!" diye seslendi Söğüt. Peşimden koşmaya başladı.
Bir süre sonra orman giderek seyrekleşmeye başladı. Ağaçların arasındaki ışık büyüyor, havadaki koku değişiyordu. Toprağın nemli kokusuna bilmediğim ferah bir koku karıştı.
"Bu da ne?" diye sordum.
"Tuz." dedi Söğüt.
Başımı eğdim. "Tuz nedir?"
"Birazdan anlarsın." Birkaç adım daha attım. Son ağaçların arasından çıktığım anda olduğum yerde kalakaldım. Önümde dünya bitmiş gibiydi. Ama bitmemişti. Gökyüzü aşağı inmişti. Mavi... Sonsuz bir mavi. Argura'nın deresi bunun yanında ufacık bir gümüş iplikten ibaretti. Dalgalar kıyıya vuruyor, köpükler ayaklarıma ulaşıp geri çekiliyordu. Manzaranın muhteşemliği karşısında konuşamadım. Söğüt yanıma geldi. "İşte deniz."
"Çok büyük..." diye fısıldayabildim sadece. Dalgalar sanki bana biraz daha yaklaşmıştı. Denizin de beni seyrettiğini hissettim. Denizin bitişinde çizgi şeklindeki bir ışık vardı. "Şu nedir?" diye sordum Söğüt'e. "O mu? O ufuk çizgisi, çok güzel değil mi?" Başımı evet anlamında salladım. "Orası denizin sonu mu?" diye sordum. Güldü. "Hayır." Aklıma takılmıştı şimdi. "Denizin sonu nerede?" Söğüt bir süre düşündü. "Bunu sadece o denizlerin ötesinden gelmiş kişiler bilir."
"Burada öyle biri var mı?"
"Evet."
"Kim peki?"
"Leydimiz tabii ki."
Şaşırdım. "O kim?"
Bir süre bana baktı. "Şaka yapıyorsun değil mi?" Yüzümün ne kadar ciddi olduğunu gördü. İç geçirdi. "Sana gösterebilirim, zaten eninde sonunda karşılaşacaksın, doğan her nymphadan haberi vardır. Bu ada onun adası."
Etrafa göz gezdirdim. Bu koskocaman yaşam alanı tamamen "Leydi"nin miydi yani? O zaman Leydi muhteşem olmalıydı. Göğsümde düşüncelerimi bölen bir sızı hissettim. Elimi kalbime götürdüm. Uzakta kalan zeytin fidanımın beni çağırdığını hissettim. Söğüt hareketimi fark etti. "Çok uzaklaştık." dedi yumuşakça. "Ağacın seni özlemeye başladı." Bir süre bana baktı. "İstersen geri dönelim-"
"Beni Leydi'nin yanına götürür müsün?" dedim lafını keserek.
Şaşırdı. "Pekâlâ, ama seni uyarayım, nasıl davranacağı belli olmaz, çok nazik veya çok öfkeli olabilir."
Başımı salladım. Leydi'yi görmek istiyordum. Söğüt onu takip etmemi işaret etti.
Bölüm etkileşimi
