8. bölüm · ZATEN BENDE TALİH YOK
YURDUMUN TEK SAHİBİ
"İnsanın memleketi doğduğu toprak değil, gözlerine bakınca kendini evde hissettiği o insandır; kimi yurdunu Vatanın bir avuç toprağında arar, kimisi ise sevdiği kadının kalbinde arar."
(Yıllarönce)
Zerdanın canı ile verdiği mücadelenin üzerinden tam dört ay geçmişti. O ölüm kalım savaşının izleri yavaş yavaş kapanırken; yarbayın emriyle Kara Kartal timine nihayet iki haftalık bir izin verilmişti. Bu iki haftalık iznin anlamı ise çok başka bir masalın kapısını aralıyordu.
Karan Alp Boran, Eskişehir’den gelen anne ve babasını da yanına alarak Rize’ye, Zerda’nın o yeşil dağlarla çevrili memleketine gelmişti.
İki gün sonra; bu büyük sevgiyi, dağların şahitliğinde nişanla ve söz kesmeyle mühürleyeceklerdi.
Bugün, o yoğun koşturmacadan biraz olsun sıyrılıp Rize’nin hırçın ama bir o kadar huzurlu sahilinde baş başa yürümeye karar vermişlerdi. Karadeniz’in serin rüzgârı tenlerini yalarken, dalgalar kıyıya vurup beyaz köpüklerle ayak uçlarına kadar gelip gidiyodu.
Zerda, ellerini montunun ceplerine sokmuş, denizin ufuk çizgisine dalmış bir halde yürürken adımını yavaşlattı. Rüzgâr turuncu saçlarını yüzüne savururken, içindeki o saklı ağırlığı daha fazla taşıyamayacağını bilerek durdu ve başını hafifçe eğdi. Sesi, zamansız kopan bir fırtınanın ortasında kalmış gibi hem kırılgan hem de yorgundu.
"Karan..." dedi, gözleri dolarken. "Seninle buradayız, her şey o kadar hızlı gelişiyor ki... Ama bundan şikayetçi değilim, sadece ben içimdeki bir şeyi sana söylemek istiyorum."
Karan durdu, başını çevirip tamamen ona döndü. Deniz mavisi gözleriyle kadının yüzündeki en ufak bir gölgeyi bile ezberlemek ister gibi baktı.
"Dinliyorum güzelim, ne oldu?"
Zerda yutkundu, sesindeki o titreme boynunu bükmesine neden oldu.
"Benim annem... ben çok küçükken vefat etti. Ben onu hayal meyal hatırlıyorum, sadece o soluk fotoğraflardaki gülüşü kalmış hafızamda... Babam annemi o kadar çok severdi ki... Çok güzel bir evlilikleri oldu onların. Ve annem öldükten sonra bile babam bir gün olsun o sevgiye gölge düşürmedi... Annemin ölüsüne bile ihanet etmedi. Ben bir adamın bir kadını ne kadar çok sevebileceğini ondan gördüm, sadakati öyle öğrendim."
Karan hiçbir şey söylemeden dinliyordu. Zerda’nın o her daim dik duran, dağları deviren o çelikten iradesi ilk defa bu kadar yumuşuyor, ilk defa bir çocuk gibi savunmasızca açılıyordu.
Zerda derin bir nefes alıp bakışlarını taşa toprağa çevirdi.
"Ailen beni sevmedi..." dedi, sesindeki o kırıklığı saklayamayarak.
"Annen geldiğinden beri bunu hissediyorum. Ben ne kadar zıtlaşmasam da, ne kadar uyum sağlamaya çalışsam da sanki olmuyor. Ailen benden hoşlanmadı işte, Karan. Annenin bakışlarındaki o mesafeyi görüyorum."
Karan, kadının o an içindeki bütün zırhları indirip ruhunu önüne serdiğini gördü. Elini uzatıp nazikçe Zerda’nın omzuna dokundu.
"Annemin garazi sana değil, merak etme," dedi, tok ve güven veren sesiyle.
"Eskişehir’de evlenmemi istediği bir kız vardı aslında. Ama ben vatanımla evliyim, evlenmek gibi bir niyetim yok diyordum senelerdir. Bir anda çıkıp evleniyorum deyince, kadın da haklı olarak birazcık üzüldü. Onun istediği kişiyle evlenmediğim için kırıldı ama merak etme, halledeceğim. Konuşacağım ben annemle, sana ters bir şey demez, diyemez."
Zerda, dolmuş gözlerini kaldırıp Karan’ın kararlı yüzüne baktı. İçindeki o kimsesizlik hissi hâlâ taze idi.
"Ben bir tek babamın yanında kendimi çocuk gibi hissettim..." dedi, fısıltı gibi çıkan sesiyle.
"Bir tek babamın yanında kendimi güvende bildim. Sonra bir adam çıka geldi... Hayatımda ilk defa, babamın yanında hissettiğim o güvenin aynısını onun yanında hissettim. O da sendin, Karan... Lütfen, o güvenimi boşa çıkarma."
Bu itiraf, sahilin o gürültülü dalgalarını bile susturmaya yetmişti. Karan, Zerda’nın o kırılgan ama bir o kadar da inatçı duruşundaki yarayı gördü; o yaranın üzerine merhem olmak ister gibi bir adımda aradaki mesafeyi kapattı. Genç kadını iki kolunun arasına alıp öyle bir çekti ki, Zerda doğrudan onun geniş, huzurlu bağrında buldu kendini. Karan, yüzünü Zerda’nın saçlarına gömüp derin bir nefes aldı, dudaklarını onun alnına bastırıp uzun ve mühür gibi bir öpücük kondurdu.
Kolları arasından biraz olsun uzaklaşmasına izin vermeden, yüzünü ellerinin arasına aldı ve başparmağıyla onun yanağındaki o tek damla yaşı sildi. Gözleri aşkla, kelimelere sığmayacak bir tutkuyla parlıyordu.
"Allah seni bana emanet etti, Zerda..." dedi, sesi adeta bir şiir gibi yumuşak ama demir gibi sağlam çıkarak.
"Bu emanet, benim başımın tacıdır. Senin ömrünün dibine öyle bir kök saldım ki, bundan sonra başka bir toprakta yeşermem mümkün değil. Sen benim sadece yarınım değil, nefes aldığım her anın ta kendisisin."
Zerda, duyduğu bu ağırlığı ve güzelliği kaldıramıyormuş gibi kirpiklerini titreterek kaçırmaya çalıştı. Yanakları utançtan alev alev yanarken, sesini neredeyse fısıltı halinde duyurabildi.
"Karan... yapma böyle... iltifat etme, utanıyorum... "
Karan, o utancın masumiyetini ruhunun en derinlerinde hissederken, gözlerini Zerda’nın kaçamak bakışlarına dikti. Parmaklarını kadının yanağında nazikçe gezdirirken, göğsünden süzülen o kelimeler rüzgârın sesini bile bastıracak kadar derindi.
"Ben çok savaş gördüm, çok yıkım gördüm, bu ellerim çok can yoldaşımı toprağa verdi... Bu eller ömrü boyunca hep silah tuttu. Ama savaş meydanlarında, kurşunların orta yerinde bir kez bile titremeyen bu ellerim, ilk defa senin saçlarına dokunurken heyecandan ne yapacağını bilemedi, Zerda. Sen benim bu dünyada sırtımı yasladığım son kale, yurdunu kaybetmiş bir adamın bulduğu en huzurlu sınırsın. Başını göğsümden ayırma; çünkü bu evrende bildiğim ne kadar coğrafya varsa, ben hepsini senin gözlerinde unuttum. Benim vatanım da, sığınağım da, nefes aldığım bu topraklar da sensin."
Zerda, o cümleyi duyduğu an içindeki bütün savunma duvarının yıkıldığını hissetti. Utancın ötesinde, kelimelerin bile kifayetsiz kaldığı o büyük teslimiyetle, başını daha da derinlere gömdü Memleket, artık sadece Rize’nin yeşili değil; başını yasladığı o adamın kalbiydi.
... ☆...
(Günümüz)
Gece artık iyice ilerlemiş, kafedeki o uzun ve keyifli sohbetin sonuna gelinmişlerdi. Masada kalan son demli çaylar soğumuş, ağır hava yerini yavaş yavaş sessizliğe bırakmıştı. Dilruba'nın cebindeki telefonun titreşimi bu sessizliği bozdu. Ekranı çevirip baktığında arayanın
Alaz Mirza
olduğunu gördü.Telefonu açıp aramayı cevapladı.
"Alo?"
Karşı taraftan Alaz’ın her zamanki gibi enerjik ve aceleci sesi yükseldi.
"Kanka neredesin? Biz deniz kenarına geçiyoruz. Gelmiyormuşsun."
Dilruba hafifçe gülümsedi.
"İşim bitti benim de zaten. Yalnız bugün benim arabam muayenede, sanayide kaldı. Geçerken beni de alabilir misin?"
Alaz hemen onayladı.
"Konum at gelip alalım."
"Konuma gerek yoktur," dedi Dilruba.
"Havuzun oradan geliyorsunuz ya, orada durun. Ben aşağıya doğru yürürüm, yukarı çıkmana gerek yoktur."
"Tamamdır, bekliyoruz," dedi Alaz ve telefonu kapattı.
Dilruba ekranı karartıp telefonunu cebine koyduktan sonra masadakilere dönerek,
"Görüşürüz arkadaşlar, kalkmam gerek."
dedi.
Cenk, Aras, Nazlıcan ve yaman ayağa kalkarak yolcu ettiler.
Dilruba çantasını omzuna atarken.
"O zaman dosyayla ilgili bir gelişme olursa görüşürüz," dedi.
Masadaki herkesle teker teker, samimi bir tebessümle vedalaştıktan sonra kafeden dışarı çıktı.
Gece serin bir havayla onu karşıladı. Adımları yavaşça ilerideki ara sokağa yöneldi. ancak yürüdüğü yollar kısa süre sonra daraldı, etrafı sessiz ve ıssız sokaklar sarmaya başladı.
Zifiri karanlık sokakta tek başına adımlarken, aniden şehrin tüm elektrikleri kesildi. Sokak lambaları birer birer söndü ve Dilruba zifiri karanlığın ortasında kaldı.
Tam o sırada arkasından yaklaşan ani bir gölgeyle irkildi. Olduğu yerde durdu; ne olduğunu anlamak için aceleyle cebinden telefonunu çıkarıp ekran ışığını açmaya çalışırken, arkasındaki o yabancı silüetin nefesini ensesinde hissetti. Yaşadığı şokla eli elindeki telefon düşüp asfalt yola çarptı.
Hızla arkasını döndüğünde, dibinde duran silüetin Yaman olduğunu fark etti. Kalbi göğsünü döverken, daha nefesini toparlayamadığı o saniyede sokağın başından çıkan bir araba, farlarını karanlığa saplayarak üzerlerine doğru son sürat fırladı.
Tam çarpmak üzere olduğu o salisede, Yaman bir hızla öne atıldı ve iki koluyla kadını belinden ve sırtından kavrayıp kendi göğsüne çekerek son anda kenara çekti.
Hızla geçen araba, Dilruba'nın yere düşen telefonunun tam üzerinden geçti. Çıkan o sert çatırtı sesiyle telefon paramparça oldu.
Geçen arabanın far ışığı kaybolurken, sokağın o derin karanlığı tekrar üzerlerine çöktü. Yaman’ın elindeki telefonun feneri, aşağıya doğru sarkan kolunun açısıyla doğrudan Dilruba'nın yüzünü aydınlattı.
Dilruba yavaşça başını kaldırdı. Gözleri, karanlığın içinde parlayan o kömür karası gözlerle karşılaştı. Yaman ise o an, kadının fırtına grisi, gri tonların en asil rengini taşıyan ve içinde fırtınalar koparan o büyüleyici gözlerine bakakaldı.
Zaman o saniyede durdu;
ne arabanın şehrin trafik gürültüsü ne de gecenin soğuk ayazı kaldı.
Yaman, yıllardır kapalı duran kalbinin yerle bir olduğunu o saniye fark etti. Göğüs kafesinde, önceleri sadece bir organ gibi taşıdığı o yer, şimdi adeta isyankar bir kuş gibi çarpıyordu. İçini kaplayan o sıcak dalga, sadece sıradan bir koruma refleksi değil; ruhunun, bu kadının ruhuna çarpıp mühürlenmesinin en büyük göstergesiydi.
Dilruba'nın nefesi Yaman'ın göğsüne çarparken, genç adam hayatında ilk defa bir kalbin bu kadar gürültülü, bu kadar can yakan bir hisle atabileceğini hissetti.
Karanlığın orta yerinde, birbirlerinin gözlerinden başka hiçbir şeyin var olmadığını fısıldayan o sessizlik, ikisini de esir almıştı.
Birkaç saniye süren o büyü bozulduğunda, Dilruba hızla eğilip yerdeki paramparça olmuş telefonunun parçalarını topladı. Ekrana ve darmadağın olan kasaya baktıktan sonra derin bir nefes vererek doğruldu.
Yaman, genç kadının üzerindeki o şaşkınlığı ve gerginliği fark ederek hemen kendini toparladı yumuşak ama kararlı bir sesle.
"İyi misin?" diye sordu.
"İyiyim..." dedi Dilruba, elindeki hurdaya dönen telefonu cebine tıkıştırarak.
"Sadece... aniden olunca."
"Hadi," dedi Yaman, elindeki feneri tekrar yola çevirerek.
"Buradan gidelim."
Birlikte karanlık sokaklarda yan yana yürümeye başladılar. Aralarındaki mesafe az önce yaşanan o sarsıcı yakınlıktan sonra artık eskisi gibi değildi; sanki adımlarını bile aynı anda atmaya başlamışlardı. Yaman elindeki telefonun fenerini önlerini aydınlatmak için ileri tutuyordu.
Fakat birkaç sokak öteye geçtiklerinde, aniden Yaman'ın elindeki telefonun şarjı tamamen bitti ve fenerin ışığı da sönüverdi. Etraf bir kez daha katran karasına büründü.
Bu ani karartıyla birlikte irkilen Dilruba, refleks olarak hızla Yaman'ın koluna yapıştı. Yaman attığı adımı kesti, olduğu yerde öylece kaldı.
Kalbi, bu beklenmeyen temasla yeniden göğüs kafesini zorlamaya başladı. Başını hafifçe eğip yanındaki kadına bakmaya çalıştı.
"Ne oldu?"
diye sordu Yaman, sesindeki o titrek tınıyı gizlemeye çalışarak.
Dilruba, Yaman'ın koluna daha da sarılarak hızlanan soklarının arasında cevap verdi.
"Işık... Neden kesildi?"
Yaman, kadının kollarındaki o narin ama sıkı tutuşunun hissettirdiği sıcaklıkla yutkundu. İçindeki o kabaran fırtınayı bastırmak, kadına olan o tarifi imkansız hislerini zihninde tartmak ister gibi bir an duraksadı. Sesini olabildiğince sakin tutarak.
"Şarjı bitti sanırım..." dedi.
"Ama merak etme, sıkıntı değil. Ben bu mahalleyi avucum gibi bilirim."
Dilruba karanlığın içinde ona biraz daha yaklaşırken, Yaman içindeki o kıvılcımı ve yıllar sonra ilk defa birine karşı duyduğu o derin çekimi tüm hücrelerinde hissediyordu. Sokak lambalarının yanmadığı o karanlık yolda, birbirlerine yaslanarak yürürlerken, ikisi de bu gecenin ve bu karanlığın bitmesini istemiyordu.
