5. bölüm · ZATEN BENDE TALİH YOK
TESADÜF DEĞİL KADER
“Bazı ölümler toprağa gömülür; bazıları geride kalanların içine. Giden bir kez susar, kalan ömrü boyunca o sessizliği taşır.”
Rize o hafta başka türlü susmuştu.
Yağmur, çaylıkların üzerine ağır ağır düşüyor; dağların eteklerine çöken sis, köyün evlerini birbirinden koparıyordu. Karadeniz her zamanki gibi hırçın, gökyüzü her zamanki gibi griydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Toprak bile yas tutuyordu sanki.
Islak toprağın kokusuna karışan çay yaprakları, evlerin bacalarından yükselen duman, gecenin içinde uğuldayan rüzgâr…
Hepsinin üzerinde aynı ağırlık vardı.
Bir hafta önce Yelkıran ailesinin namideğer ŞAHVEZATOĞLU LARI 'NIN evinden iki tabut çıkmıştı.
Zerda Boran.
Karan Alp Boran.
İki vatan evladı.
Bir baba kızını toprağa vermişti.
Bir baba damadını,oğlunu toprağa vermişti
Bir çocuk evini, umudunu,Ailesini kaybetmişti.
Ve küçücük bir kız çocuğu, daha ne olduğunu tam olarak anlayamadan, aynı toprağın başında hem annesine hem babasına veda etmek zorunda kalmıştı.
Şahvezatoğulları’nın evine düşen ateş, yalnızca o evin çatısını yakmamıştı.
Bütün köyün içine işlemişti.
Çünkü Zerda yalnızca Celal’in kızı değildi.
Karan Alp yalnızca bir damat değildi.
Onlar bu köyün insanlarıydı.
Bu toprağın çocuklarıydı.
Bu vatanın evlatlarıyd
Bütün köye kor ateş düşmüştü sanki.
O günden beri köyün sesi kısılmıştı.
Kahvenin önündeki adamların sohbetleri yarım kalıyor, kadınlar kapı önlerinde birbirlerine bakıp susuyor, çocuklar bile oyunlarını sessiz oynuyordu.
Çünkü bazı acıların ardından insanın söyleyecek sözü kalmazdı.
Dilruba ise bütün bu sessizliğin ortasında daha da sessizdi.
Altı buçuk yaşındaydı.
Ama o küçücük yaşına sığmayacak kadar büyük bir boşluğun içinde kalmıştı.
Annesinin sıcak elleri yoktu artık.
Babasının sıcak kucağı yoktu.
Küçücük yüreğini yakıp kavuran Ateşin aksine,
Sanki bir zemheri soğuk vardı da titriyordu bedeni.
Sabahları bir el saçlarını okşamıyor, geceleri ona kitap okuyan ses olmuyordu.
İstanbul'daki yüreğini kor gibi yakan o olayın ardından, annesi ve babası ile birlikte memleketi Rize'ye dönmüştü .
Sonra onlar toprağın altına, Dilruba Toprağın üstünde gömülmüştü.Evinden sadece bir saksı Çiçek getirebilmişti. Bir Zambak annesi severdi babası alırdı.
Rize de de evleri vardı
evdeki Bütün Eşyalar yerli yerindeydi.
Ve bazen insanın canını en çok, hiçbir şeyin yerinden oynamamış olması yakardı.
Dilruba bunu Anlayamayacak kadar küçüktü belki de.
Çünkü bazı kayıpları anlamak için büyümek gerekirdi.
Bazılarınıysa insan büyüse bile anlayamazdı.
Ama o anlamıştı artık evi yoktu gurbetteydi...
Fadime o gün yanına geldiğinde hiçbir şey sormadı.
Küçük kollarını açtı. Dilruba uzun süre yüzüne baktı,
Sonra ağır ağır yaklaştı.Fadime'nin sarılmasına izin verdi.
Çünkü annesi ve babası ile beraber Rize'ye her geldiklerinde. Annesi Fadime'nin saçını da okşardı, Babası Dilruba'nın saçını örerken Fadime'nin saçını da örerdi.
Bir ümit ...
Belki Anne gibi.
Belki Baba gibi.
Belki ev gibi kokar diye bekledi ama Hayır hiçbir şey onlar gibi kokmuyordu...
Kollarını kaldırmadı. Sadece o küçük sarılışa izin verdi. Birkaç saniye sonra ayrıldılar. Fadime hiçbir şey söylemedi.
Dilruba da...ne söyleyebilirdi ki.
Çünkü bazen çocuklar, büyüklerin söyleyemediği şeyleri sessizlikleriyle anlatırlardı.
O gece evde yine sofra kurumuştu,
Dedesi CELAL YELKIRAN Dilruba'yı sofraya otuttu. Kendi yemesini bekledi Ama tabağına dokunmadı.
Çorbanın buharı dağıldı...Ekmek sertleşti.
Celal onu zorlamadı, Sadece uzaktan izledi.
Bir süre sonra Dilruba odasına geçti.
Gece ilerledi...
Ev yavaş yavaş sessizliğe gömüldü.Celal bir süre sonra yerinden kalktı.
Sedirin bulunduğu odaya baktığında battaniyenin yerde olduğunu gördü.
Pencere açıktı.
Sedir boştu.
Dilruba yoktu...
Celal birkaç saniye olduğu yerde kaldı, Sonra kapıya yöneldi.
Hemen Üzerine doğru düzgün bir şey bile almadan dışarı çıktı.
Köy meydanı o saatte bile kalabalıktı,Kahvenin önünde oturanlar vardı,Caminin avlusunda birkaç yaşlı adam sessizce yatsı ezanının okunmasını bekliyordu. Kadınlar evlerinin önlerinde toplanmıştı, Normalde meydandan ses eksik olmazdı.
Ama o gece meydanda kalabalık vardı, ses yoktu.
Bir haftadır süren yas, bütün köyün üzerine çökmüştü.
Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Kimsenin içinden gülmek gelmiyordu.
Celal meydana girdiğinde herkes ona döndü.
Adımlarındaki telaş, yüzündeki ifade hemen fark edilmişti, Kimse ne olduğunu sormaya cesaret edemedi, Celal kalabalığın ortasına kadar ilerledi.
Gözleri insanların üzerinde dolaştı, Sonra tek bir cümle söyledi.
"Dilruba’yı gören varmidur."
Kalabalığın içinden birkaç kişi başını iki yana salladı.
"Yok."
"Bende görmedum."
Yaşlılardan biri anlamıştı bir sıkıntı olduğunu homurdanarak
"Hayurdur inşallah" dedi.
Başka bir ses çıkmadı.
Celal tekrar sordu.
"Akşamdan beri gören olmadu mi?"
Kimse cevap veremedi.
Fadime’nin annesi birkaç adım öne çıktı.
"Akşamüstü Fadime’yleydi."
Celal’in bakışları ona döndü.
"Sonra?"
Kadın başını eğdi.
"Sonra görmedum."
Celal’in çenesi gerildi.
Bir an meydandaki bütün yüzlere baktı.
Sonra:
"Fenerleri alun."
Meydan hareketlendi, genci yaşlısı birer birer ayağa kalktı.
Celal tek tek insanları yönlendirmeye başladı.
"Sen yukarudaki çayluklara bak.
Sen dere yoluni kontrol et.
Siz ikinuz köyün aşağısundaki patikalara gidun."
Sonra deniz tarafını gösterdi.
"Siz sahile gidun."
İki adam başını salladı.
"Kayaluklarun arasuna da bakun. Sahili baştan sona kontrol edun."
"Tamam, Şahvezat."
Celal son kez kalabalığa baktı.
"Bulmadan dönmeyun."
Kimse başka bir şey söylemedi.Fenerler yakıldı.
Köy meydanından bir anda insanlar dağıldı.
Kimi çaylıklara yöneldi.
Kimi dereye.
Kimi patikalara.
Kimi denize.
Köyün her tarafında fener ışıkları görünmeye başladı.
Bir hafta önce iki şehidin ardından yas tutan o insanlar, şimdi onların geride bıraktığı küçücük canı bulmak için gecenin içine dağılıyordu.
Celal ise beklemedi.
O da aramaya başladı.
Saatler geçti.
Fenerler çaylıkların arasında gezindi.
Patikalarda ayak sesleri duyuldu.
Dere kenarları arandı.
Deniz kıyısı kontrol edildi.
Ama Dilruba yoktu.
Celal’in içindeki korku her geçen dakika büyüyordu.
Sonra fenerinin ışığı yerdeki küçük bir şeye vurdu.
Mavi bir babet.
Celal durdu.
Birkaç adım daha ilerledi. Diğerini gördü.Eğilip ayakkabılara baktı.
Sonra başını kaldırdı.
Karşısındaki patika yukarı doğru uzanıyordu.
Şehitliğe.
Celal’in yüzü değişti.
Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı.
Arkasındaki köylüler'de onu takip etti.
kimse konuşmadı.
Çünkü herkes, onun nereye gittiğini anlamıştı.
Şehitlik gecenin içinde sessizdi.
Rüzgâr mezar taşlarının arasından geçiyor, ıslak otları eğiyordu.Fenerlerin ışığı karanlığı küçük parçalar hâlinde aydınlatıyordu.
Celal ağır ağır ilerledi.
Sonra gördü.
Dilruba...
Annesinin ve babasının mezarlarının arasında yatıyordu.
Küçücük bedeni toprağın üzerinde kıvrılmıştı.
Ayakkabıları yoktu.
Çıplak ayakları çizilmiş, yaralanmıştı.
Islak toprakta küçük kan izleri vardı.
Vücudu ateş içindeydi.
Titriyordu.
Ama yerinden kıpırdamıyordu.Bir eli annesinin mezarına uzanmıştı.Diğeri babasının mezarına.
Sanki ikisinin arasında yatarsa onları hâlâ yanında tutabilecekti.
Celal durdu.Önce kızının mezarına baktı.
ÜSTEĞMEN ZERDA BORAN.
Sonra damadının mezarına.
KIDEMLİ ÜSTEĞMEN KARAN ALP BORAN.
Bir hafta.
Sadece bir hafta.
Daha dün gibi duran iki cenazenin ardından, şimdi o iki mezarın arasında kızının kızı yatıyordu.
Celal’in gözünden bir damla yaş süzüldü.Elinin tersiyle sildi.
Arkasındaki köylüler de bu manzarayı gördü.
Ve sustular.Tamamen... Hiçbirinin ağzından tek kelime çıkmadı.Çünkü bu manzarayı anlatacak söz yoktu.
Bir çocuğun annesiyle babasının mezarları arasında yatmasını hangi cümle anlatabilirdi?
Hangi kelime o küçücük bedenin taşıdığı acıya yetişebilirdi?
Hiçbiri.
Bu yüzden bütün köy sustu.Fenerler aşağı indirildi.
İnsanlar iki yana çekildi.Celal tek başına ilerledi.
Dilruba’nın yanında durdu.Bir an eğildi.
Kızının yüzüne baktı.Sonra kolundan tuttu.
Birden çekti.Dilruba yerden kalktı.Canı yandı ayakları acıyordu. Küçük yüzü acıyla buruştu. Ağzından yalnızca ince bir inilti çıktı.
Sonra yine sustu.Celal kolunu bırakmadı.
"Kalk."
Dilruba ayakta durmaya çalıştı.Ayakları toprağa değdiğinde sendeledi.Celal arkasını döndü.
"Yürü."
Dilruba kıpırdamadı.Celal birkaç adım attı.
Sonra durdu.Arkasına baktı.
"Yürü dedum."
Dilruba başını kaldırmadı.Celal’in sesi daha sert çıktı.
"Peşumden gel."
Küçük kız bir adım attı.Ayağı yere değer değmez yüzü gerildi, Ama yürüdü.Bir adım daha, Sonra bir tane daha, Celal önde ilerliyordu, Dilruba arkasından geliyordu.
Köylüler iki yana açılmıştı.
Kimse ona el uzatmıyordu.
Kimse önüne geçmiyordu.
Kimse Celal’in kararını bozmuyordu.
Dilruba topallıyordu.Ayakları acıyordu.Ama yürüyordu.Birkaç adım sonra durdu.
Celal döndü.
— Yürü.
Dilruba yeniden adım attı.Bu kez birkaç adım daha gidebildi.Sonra dizleri çözüldü.Celal hiç düşünmeden onu kucağına aldı.Küçük beden omzuna düştü.Ateşi Celal’in boynuna vurdu.Celal bir an gözlerini kapattı.Sonra yeniden yürümeye başladı.
Köylüler arkalarından sessizce ilerledi.
Mezarlıktan çıkıldıktan sonra insanların dili çözülmeye başladı.
Ama yine de sesler alçaktı.
"Yazuk…"
"Daha uşakdur."
"Ayaklari kanamuş."
"Allah yardumcusi olsun."
Bir adam Celal’e yaklaşmaya çalıştı.
"Şahvezat, ver bana. Ben taşuyayum."
Celal başını çevirmedi.
"Gerek yok."
"Çocuk çok kötü."
"Bilirum "
Adam sustu.Bir kadın gözyaşlarını sildi.
"Zerda’nın yavrusi…"
Celal’in adımları bir an yavaşladı.Ama durmadı.
Sırtındaki çocuğu biraz daha kendine çekti.
O bile Bu cümlenin ağırlığına dayanamazken bu küçücük Yürek nasıl dayanacaktı...
Kimse bir daha konuşmadı.
Eve vardıklarında Dilruba’yı sedire yatırdı.
Ateşi yüksekti.Celal hemen su hazırladı, bezleri ıslattı, küçük ayaklarını dikkatle temizledi, yaralarını sardı. Her hareketi ölçülüydü,Sert yüzünün altında elleri son derece dikkatliydi. Dilruba gözlerini açmadı. Celal bir süre başucunda oturdu, Sonra battaniyeyi üzerine çekti. Eli bir an saçlarına doğru gitti.
Durdu...
Geri çekildi...
Uyanıkken buna izin vermeyeceğini biliyordu.
O saçlara annesi dokunmuştu.
Babası örmüştü.
Şimdi başka bir elin aynı saçlara değmesi, küçük kızın içinde başka bir yarayı açabilirdi.
Celal bunu biliyordu.Bu yüzden yalnızca battaniyesini düzeltti.
Gece boyunca başından ayrılmadı.Ateşini kontrol etti. Başındaki bezi sık sık değiştirdi.
Dilruba uykusunda ara ara kabuslar görüyor uyanıyar ve tekrar uyuyordu.
Bir ara küçük bedeni gerildi.Sonra yeniden sessizleşti.Celal sedirin başında oturmaya devam etti.Dışarıda yağmur vardı.Karadeniz karanlığın içinde uğulduyordu.Rize’nin dağlarına sis çökmüştü.
Celal ise kendi acısını içine gömüyordu.
Zerda...Kızı.
Karan Alp...Damadı.
Daha bir hafta önce toprağa verdiği iki insan.
İnsan kaç yıkım taşıyabilirdi?
Bilmiyordu.
Ama onun yıkılmaya hakkı yoktu.Çünkü ona bırakılmış bir can vardı.Dilruba’nın annesini geri getiremezdi.Babasını geri getiremezdi.Geçmişi değiştiremezdi.
Ama önündeki yolu değiştirebilirdi.
Ona düşerse kalkmayı öğretebilirdi.
Ayakları kanadığında yürümeyi.
Yarası olduğunda kendi yarasını sarmayı.
Kimse elini uzatmadığında kendi gücüne tutunmayı.
Çünkü Celal biliyordu:Bir gün herkes giderdi.
İnsan bazen en sevdiğini kaybederdi.Bazen bir evlat giderdi.
Bazen bir eş.
Bazen bir anne.
Bazen bir baba.
Ve geriye kalan insan, bütün bunlarla yaşamayı öğrenmek zorunda kalırdı.Celal’in sertliği Dilruba’ya düşmanlık değildi.Onun geleceğe hazırlığıydı.Kendi yüreğini parçalayarak verdiği bir dersti.Çünkü yumuşarsa kıyamayacağını biliyordu.Kıyamazsa onu ayağa kaldıramazdı.Ve bir gün Celal’in de olmayacağını biliyordu.O gün geldiğinde Dilruba’nın kendi başına ayakta durması gerekecekti.
Sabaha karşı yağmur hafifledi.Rize’nin üzerine soluk bir aydınlık yayıldı.Dağların tepelerinde sis vardı.
Çaylıklar yağmurdan ağırlaşmıştı.Celal hâlâ sedirin başındaydı.Dilruba uyuyordu.Küçük göğsü ağır ağır inip kalkıyordu.Celal ona baktı.Sonra pencereye döndü.Yeni gün gelmişti.
Hayat, bütün acılara rağmen devam ediyordu.
İnsan bazen buna öfkelenirdi.
Dünya neden durmamıştı?
Güneş neden doğmuştu?
Yağmur neden yağmaya devam etmişti?
Kuşlar neden ötüyordu?
Oysa bazı evlerde hayat durmuştu.
Bazı insanlar bir daha eskisi gibi olmayacaktı.
Dilruba da olmayacaktı.
Çünkü annesiyle babasının mezarları arasında geçirdiği o gece, çocukluğundan geriye kalan son parçayı da alıp götürmüştü.
Ama aynı gece başka bir şey de başlamıştı.
İlk adım.
Acılı, ağır, kanayan bir ilk adım.
Celal’in ona zorla attırdığı o birkaç adım, yıllar sonra bile Dilruba’nın hayatında yankılanacaktı.Çünkü o gece ona yalnızca yürümeyi öğretmeye başlamamıştı.
Düştüğünde kendini kaldırmayı öğretmişti.
Ve Dilruba henüz bilmiyordu; hayatının geri kalanında atacağı her adım, o gece kanayan ayaklarının üzerinde başlayacaktı.
Bazı insanlar hayata yeniden başlamazdı. Hayat, onları yeniden ayağa kalkmaya mecbur ederdi.
...♡...
(Günümüz)
Rize’de akşam, köyün üzerine ağır ağır çökerken evin içinde de gecenin telaşı başlamıştı.
Dilruba, odasındaki aynanın karşısında son kez kendine baktı.
Üzerindeki lacivert elbise, daha ilk bakışta gecenin bütün ağırlığını üzerinde taşıyan bir parçaydı. Koyu lacivert kumaş, beyaz teninde daha da belirgin duruyordu. Vücudunu zarifçe saran kesimi, kollarındaki hoş detayları ve bacağının bir kısmını ortaya çıkaran uzun yırtmacı, elbiseye hem ağır hem de zarif bir hava katmıştı.
Ayağındaki siyah topuklu ayakkabılar da elbisenin havasını tamamlıyordu. Uzun turuncu saçlarını bu gece açık bırakmamıştı. Saçlarını ensesinde zarif bir topuz hâline getirmiş, önündeki perçemlerini sağa ve sola doğru ayırmıştı. Topuzunu özellikle biraz yukarıda yapmıştı. Çünkü kulağının arkasındaki küçük zambak dövmesinin görünmesini istiyordu.
Başını hafifçe yana çevirdi.
Dövmesine baktı.
Saçının bir tutamını kulağının arkasına attı.
Sonra aynadaki yansımasına gülümsedi.
"Güzel."
Çantasını aldı.
Tam odasından çıkacağı sırada aşağıya doğru seslendi.
"Dede!"
Aşağıdan birkaç saniye sonra kalın, tok bir ses geldi.
" Aşağıdayımu."
Dilruba'nın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. Merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
Dedesi salonda oturuyordu.Her zamanki gibi ciddi, ağırbaşlı ve heybetliydi. Yüzünde kolay kolay yumuşamayan bir ifade vardı. Sesi de öyle yumuşak değildi. Kalın ve tok konuşurdu. Ama Dilruba onu yıllardır tanıyordu. O sert görüntünün altında ne kadar yumuşak bir kalp olduğunu biliyordu. Dedesi sevgisini sarılarak ya da güzel sözlerle gösteren adamlardan değildi.
Onun sevgisi;
Geç kalma.
Haber ver.
Dikkatli git.
gibi birkaç kelimenin arasına saklanırdı. Dilruba da bunu bilirdi.
"Ben çıkıyorum dede."
"Gelmuşmi Arkadaşlarun ?"
"Evet. İstanbul'dan gelmişler. Önce onları havalimanından alacağım, oradan da düğüne geçeriz."
"Haber ver. Geç kalma."
"Tamam dede."
Dilruba kapıya doğru birkaç adım attı.
Sonra aklına bir şey gelmiş gibi yeniden döndü.
"Ama merkezdeki evde kalabilirim belki. Düğün çok geç biterse köye dönmem."
" Tamam. Haber et bana. Kararuna göre hareket edersun."
"Tamam."
Dilruba kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koydu.
Tam çıkacakken yeniden durdu. Bir anda geri döndü. Dedesinin yanına gidip hiçbir şey söylemeden yanağına küçük bir öpücük kondurdu.
Dilruba gülümseyerek:
"Rujumu daha sürmedim, merak etme."
Dedesinin kaşları hafifçe kalktı. Dilruba kıkırdadı.
" Görüşürüz dede."
"Dikkatli gidesun."
"Tamam."
Dilruba kapıyı açıp çıktı. Dedesinin gözleri birkaç saniye daha kapının üzerinde kaldı. Yüzündeki o sert ifade yine değişmemişti. Ama Dilruba çoktan biliyordu.
Bazı insanların sevgisi kelimelerinden değil, sessizliklerinden anlaşılırdı.
Dedesinin sevgisi de öyleydi, Sert görünürdü.
Ama Dilruba bilirdi ki o sertliğin altında, kendisi için her şeyi yapabilecek kadar yumuşak bir kalp yatıyordu.
Sokağa çıktığında topuklarının sesi taş zeminde hafifçe yankılandı. Siyah arabasına doğru yürüdü. Kapıyı açıp içine geçti. Çantasını yan koltuğa bırakırakıp havalimanına doğru yola koyuldu. Telefonla üst üste gelen bildirim sesleri ile Ekrana baktı.
Yeni açılan grubun adı gözünün önündeydi:
[OSMANTUŞLAR]
Dilruba daha grubun adına bakarken bile gülümsemeye başladı.Grup Sarp'ın fikriydi,
Daha gurup kurulalı birkaç saat olmuştu ama şimdiden bildirim sayısı 99+ olmuştu.
Dilruba'nın kaşları havaya kalktı.
"Abi yüz mesaj ne konuştunuz siz?, Bir dakika..." Kaşlarını çattı" Bunlar yan yana değil mi?"
Gerçekten de hepsi aynı yerdeydi. Sarp, Alaz ve Beren... Üçü de havalimanında birlikteydi. Dilruba merakla gruba girdi. Ekranı aşağı doğru kaydırmaya başladı.
Bir fotoğraf. Sonra başka bir fotoğraf.
Sonra başka bir tane daha.
Sarp'ın havalimanında çektiği saçma sapan fotoğraflar...
Alaz'ın habersiz yakalanmış bir fotoğrafı...
Beren'in elindeki kahvenin fotoğrafı...
Sarp'ın kendi kendine çektiği fotoğraflar...
Valizlerin fotoğrafı...
Hatta bir ara havalimanındaki tabelanın bile fotoğrafını atmıştı.
Dilruba'nın ağzı açık kaldı.
"Her dakika fotoğraf mı çekmiş bu Bakırköylü?"
Birde her fotoğrafın altına
'Bu nasıl misafirperverlik Biz eve geldik ev sahibi evde yok. '
yazmış.Biraz daha aşağı kaydırdı,
Yine Sarp, Yine bir fotoğraf, Yine Sarp.Dilruba telefonu elinde tutarken başını iki yana salladı.
"Akıllısı da bizi bulmazki zaten."
Sonra hemen gruba yazdı:
DİLRUBA:İki dakika sesini kes, geliyorum havalimanına.
Mesajın görülmesi birkaç saniye bile sürmedi.
SARP:Ben susamam biliyorsun.
DİLRUBA:Bir kerecik denermisin.
SARP:İmkânsız.
DİLRUBA:Yemin ederim geliyorum, susmazsan seni orada bırakırım almam arabaya.
SARP:Beni bırakamazsın.
DİLRUBA:Nedenmiş o?
SARP:Çünkü beni özledin.
Dilruba ekrana bakıp gözlerini devirdi.
DİLRUBA: Afkurma.
Telefonunu kapattı.
Sonunda havalimanına varmıştı gülerek arabadan indi.Havalimanının çıkışına doğru yürüdüğünde onları uzaktan gördü. Beren onu fark ettiği anda yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Dilruba da hızlanarak ona doğru gitti. Beren küçük adımlarla yaklaşırken kollarını açtı.
" Çok özledim seni!"
Dilruba ona sarıldı.
"Ben de."
İkisi birkaç saniye sarıldıktan sonra ayrıldı.
Dilruba hemen Beren'in elbisesine baktı.
" Ay, elbisen..."
"Nasıl olmuş?"
"Çok güzel olmuş. Gül kurusu sana inanılmaz yakışmış. Hele sarı saçlarınla..."
Beren utangaçça gülümsedi.
" Asıl sen çok güzel olmuşsun."Beren onun lacivert elbisesine baktı."Böyle gelince benim şansım kalmadı zaten."
Dilruba kahkaha attı.
"Abartma."
" Ciddiyim."
" Ben de sarılma sıramı bekliyorum!" Diyen Sarp kollarını iki yana açtı. "Özledin mi beni kız?"
"Daha İki gün oldu Sarp."
" İki gün uzun."
"Değil."
"Benim için uzun."
"Gerçekten hiç değişmeyeceksin demi? "
" Değişirsem beni tanıyamazsın."
"Seni tanımamak için dua ediyorum zaten."
Beren kahkaha attınca.Sarp ona döndü
"Sende gülme."
" Ama komiksin."
"Yaaa Teşekkür ederim."
"İltifat değildi."
" Ben öyle kabul ediyorum."
Tam o sırada Alaz yanlarına geldi.
Siyah gömleği, alnına dökülen kıvırcık kumral saçları ve heybetli duruşuyla her zamanki gibi dikkat çekiyordu.
Dilruba ona da sarıldı.
"Hoş geldin."
Alaz hafifçe gülümsedi.
"Hoş bulduk."
" Bana böyle uzun sarılmadı." Dedi Sarp
Alaz sakin bir şekilde ona baktı.
" yine cıvımışsındır, ondan."
" Ne alakası var?"
"Çok Alakası var."
Beren yine küçük bir kahkaha attı.
Dilruba da gülerek başını iki yana salladı.
" Daha arabaya binmeden başladınız."
"Daha Horon tepeceğiz." Dedi Sarp.
" Merakla bekliyorum." Sonra telefonunu kaldırıp Sarp'a gösterdi. "Bu arada..."
"Ne?"
"Yüz mesaj ne?"
Sarp gülmeye başladı.
"Ne olmuş?,Konuştuk işte."
" Neyini konuştunuz?"
"Hayat."
Alaz araya girdi.
"Hayat değil."
" Sarp avukatlıktan arta kalan vakitlerde,boş işlerbakanlığında çalışıyor bilirsin." Dedi Beren.
" bazen hızınıza yetişemiyorum"
Sarp sırıtarak.
" Ama özledin." Dedi.
"İki gün önce gördüm sizi!"
"Yine de özledin."
Dilruba gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Başaramadı, Sonra bakışlarını otoparka çevirdi.
"Arabam burada. Hadi gidelim."
"Dur, ben gelmeden önce İstanbul'da arayıp Rize'de araba kiraladım." Elini biraz ileride duran beyaz arabaya doğru uzattı. "Şuradaki beyaz araba bizim."
Dilruba beyaz arabaya baktı, ardından Sarp'a döndü.
" Şaşırtıyorsun beni"
Sarp gururla sırıttı.
"Ben hazırlıksız yakalanmam."
"Sen mi?" Diyerek araya giren Alaz oldu.
Beren küçük bir kahkaha attı.
Dilruba da başını iki yana salladı.
" Tamam o zaman. İkiye ayrılalım. Ben önden gideyim, sen de arkamdan gelirsin."
Beren hemen araya girdi.
" Kim kimle geliyor?"
Sarp'ın yüzünde yine o muzip ifade belirdi.
"Taş, kâğıt, makas oynayalım."
"Ciddi misin?" Derken bir kaşındı havaya kaldırmış Dilruba
"Gayet."
Sarp, Beren'i gösterdi.
"Kazanan Beren'le gider."
" Bir dakika, buradaki ödül niye benim?"
Dilruba gülerek başını salladı.
" Tamam o zaman, kazanan Alaz'ı alır."
Alaz kaşını kaldırdı.
"Beni mi?"
"Tamam." Dedi Sarp.
Dilruba ve Sarp karşı karşıya geçti.
"Taş, kâğıt, makas!"
Dilruba taş, Sarp kâğıt.
Bir.
Hemen tekrar.
"Taş, kâğıt, makas!"
Dilruba kâğıt, Sarp taş.
Bir.
Tekrar.
"Taş, kâğıt, makas!"
Dilruba makas, Sarp taş.
İki
Sarp kazandı.
Dilruba hiç oyalanmadan elini yeniden hazırladı.
"Taş, kâğıt, makas!"
Dilruba taş, Sarp makas.
İki
Tekrar.
" Taş, kâğıt, makas!"
Dilruba kâğıt, Sarp taş.
üç
Dilruba elini indirip gülümsedi.
"Kazandım.!"
"Tamam, sen kazandın."
Alaz hafifçe gülümserken Dilruba ona döndü.
"Hadi Alaz, sen benimlesin."
Sarp hemen beyaz arabaya doğru yürürken Beren de onun peşinden gitti. Dilruba ise kendi arabasının sürücü kapısına yöneldi. Alaz ,Dilruba'nın kapısını açtı.
"Buyurun hanımefendi."
Dilruba ne yaptığını anlayınca gülerek başını hafifçe yana yatırdı. Bildiğin kaybeden sarp'la dalga geçiyordu.
"Teşekkür ederim, beyefendi."
Alaz kapıyı kapattı.
Sarp uzaktan seslendi:
" Oğlum, şov yapma!"
"Sen kaşındın."
Derken arabanın etrafından dolanıp yanındaki koltuğa oturdu. Sarp ve Beren'de arkadaki arabada yerlerini alınca Dilruba motoru çalıştırdı. Siyah araba önden hareket etti. Sarp'ın kiraladığı beyaz araba da hemen arkalarından yola çıktı. İki araba, Rize'nin akşam ışıkları arasında peş peşe ilerlerken dört arkadaşın kahkahaları da yol boyunca devam etti. Bir süre sonra ileride düğün salonunun ışıkları göründü. Dilruba direksiyonu salonun girişine doğru çevirdi.
"Geldik mi?" Dedi Alaz.
"Geldik."
Arkalarındaki beyaz araba da peşlerinden girişe yanaştı. Dört arkadaş araçlardan inip, gecenin ışıkları altında büyük düğün salonunun kapısına doğru birlikte yürümeye başladılar.
...♡...
Diyer tarafta ise
Otel odasındaki hazırlık telaşı nihayet sona ermek üzereydi. Aras, aynanın karşısında durmuş saçlarını son kez düzeltirken gömleğinin yakasını kontrol ediyordu.
"Hay maşallah kıçını kaşı oluğlum nazar değecek."
Kendi kendine gülüp saçının ön kısmını düzelttiği sırada kapı açıldı. Yaman içeri girdi. Siyah gömleği ve siyah kumaş pantolonuyla tamamen hazırdı. Saçları düzgün, gömleği kusursuzdu. Her zamanki gibi sade ama şık görünüyordu. Aras aynadan onu görünce başını çevirdi.
"Yaman'ım..."
"Efendim?"
"Vay anasını. Sen bayağı iyi olmuşsun."
"Sağ ol."
"Harbi söylüyorum. Siyah yakışmış sana."
"Sen de baya iyi olmuşsun."
Aras hemen göğsünü kabarttı.
"Ben her zaman iyiyim."
Yaman kaşını kaldırdı.
"Aksini iddia etsen şaşardım."
Aras güldü.
"Ne yapayım Yaman'ım, görünen köy kılavuz istemez." Komodinin üzerindeki parfümü eline aldı. "Abi şu parfümden sen de sıksana."
"Yok, sağ ol."
"Niye?"
"Senin parfümler ağır."
"Ne var parfümlerimde lan?"
"Bir şey yok."
"Bir şey yoksa niye sıkmıyorsun?"
"Ben sevmiyorum."
"senin zevklerin de çok değişik."
"Senin kokular da fazla iddialı."
"İddialı olacak tabii."
"Geçen sefer odaya senden önce parfümün girmişti, parfüm kokusundan hepimiz bütün gün baş ağrısı çekmiştik."
Aras birkaç saniye sustu.
Sonra kahkaha attı.
"Onu daha unutmadınızmı siz?"
"Unutulacak gibi değildi."
Aras kendisine parfüm sıktı.
"Sen ne anlarsın, Bu kalite meselesi."
Yaman başını salladı, yalan bir onaylamayla cevap verdi.
"Tabi, tabi..."
Aras şişeyi yerine bıraktı.
"Sen karanfile devam et Yaman'ım."
"Ne var lan karanfilde?"
"Abi erkek adam niye karanfil kokar?"
"Niye kokmasın?"
"Bildigin karanfil kokuyorsun."
"Sana ne lan? Seviyorum karanfil kokusunu."
"Abi ya..."
"Ne abi ya?"
"Hiç. Sen böyle devam et."
"Ediyorum zaten."
"Tamam Yaman'ım. Sen karanfil, ben parfüm."
"Senin parfümün de bütün otele oda kokusu olarak yeter zaten."
"Kalite kokuyor oğlum, kalite!"
Diyen Aras söylenerek odadan çıktı.
"Zevksiz adam."
Tam o sırada koridordan gelen kapı sesi duyuldu. Aras başını kaldırdı, Karşıdaki kapı açıldı,Nazlıcan dışarı çıktı. Üzerinde siyah, dizlerinin biraz üzerinde biten, vücuduna zarifçe oturan uzun kollu bir elbise vardı. Elbisenin sade kesimi belini güzelce ortaya çıkarıyor, eteğindeki hafif hareket ise ona zarif bir hava katıyordu. Saçlarını özenle şekillendirmiş, esmer tenine uygun makyajıyla görünümünü tamamlamıştı. Küçük çantası elindeydi. Aras birkaç saniye baktı. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
"Bir dakika..."
"Ne oldu Aras abi?"
Aras ciddi bir ses tonuyla.
"Sen bizim Nazlıcan mısın?"
Nazlıcan kahkaha attı.
"Benim."
"Kız, bayağı güzel olmuşsun."
"Nasıl ama?"
"Gerçekten Çok güzel."
"Teşekkür ederim Aras abi."
"Rica ederim."
Yaman da odadan çıkıp yanlarına geldi.
Nazlıcan ona döndü.
"Yaman abi, nasıl olmuşum?"
"Çok güzel olmuşsun Nazlıcan."
"Teşekkür ederim."
Yaman saatine baktı.
"Hadi çıkalım."
Üçü birlikte otelden aşağı indiler.
Otoparka geldiklerinde Aras sürücü koltuğuna geçti. Yaman ön koltuğa oturdu. Nazlıcan da arka koltuğa yerleşti. Yaman cebinden telefonunu çıkardı.
"Konum sende mi Aras?"
"Açtım Yaman'ım."
"Çok uzak mı?" Diye soran Nazlıcan'dı
"Yok. Merkeze yakın."dedi Yaman
"On beş dakika falan sürer." Diye cevap veren Aras oldu
Aras motoru çalıştırdı. Araba otelin önünden ayrıldı. Rize'nin akşam ışıkları camlardan içeri vururken şehir yavaş yavaş sessizliğe gömülüyordu. Aras müziği biraz açtı.
Nazlıcan camdan dışarı bakıyordu.
"Rize akşamları da ayrı güzelmiş."
"Sabah daha güzeldi." Dedi Aras
Camdan dışarıyı izleyen yaman
"Sabah her yer daha sakindi." Dedi.
"Ben sabahki yemekleri daha çok sevdim." Dedi Nazlıcan.
"Bak, şuan aynı beyni kullanıyor olabiliriz" dedi Aras.
Nazlıcan bir iştahla anlatmaya devam etti.
"Özellikle muhlama."
"Onu düşününce yine acıktım." Dedi Aras.
Yüzundeki küçük tebessümle cevap veren yaman'dı
"Düğünden sonra yine yeriz."
"Kesinlikle yemeliyiz." Dedi Aras ağzının suyu akar gibi.
"Senin için düğünün en güzel kısmı yemek olacak galiba." Diyen Nazlıcan'dı.
"Orası net, o pasta ve yemek için gelmiyorsan düğüne hayatı fazla ciddiye alıyorsundur."
Araba Rize'nin merkezine doğru ilerlemeye devam etti. Birkaç dakika daha gittiler. Sonunda ileride ışıkları yanan büyük bir düğün salonu göründü. Nazlıcan camdan dışarı baktı.
"Sanırım geldik."
"Evet, burası." Dedi Yaman.
Aras direksiyonu girişe çevirdi.
"Tamamdır."
Arabayı otoparka çekip uygun bir yere park etti.
Motor sustu.
Üçü arabadan indi.
Nazlıcan çantasını düzeltti.
"Geç kalmadık, değil mi?"
Yaman saatine baktı.
"Yok. Tam zamanında."
Aras gömleğinin yakasını düzelttikten sonra
Üçü birlikte düğün salonunun girişine doğru yürümeye başladı.
...♡...
Düğün salonunun kapısından içeri girdikleri anda Dilruba'nın yüzündeki rahat ifade birkaç saniye içinde kayboldu. Kalabalığın arasından gözleri istemsizce salonu taradı.
Ve sonra...
Onu gördü.
İki gün önce uçakta karşısında duran adam.
Dilruba'nın adımları bir anda yavaşladı.
Sanki salonun içindeki bütün sesler birkaç saniyeliğine uzaklaşmıştı.
Siyah gömlek.
Siyah pantolon.
Aynı ciddi duruş.
Aynı yüz.
Dilruba'nın aklına iki gün önce yaşanan o rezillik geldi.
Yanlış koltuk.
Tartışma.
Hostes.
Sonra yüzünün alev alev yanması.
Ve arkasına bile bakmadan oradan kaçışı...
(Hani birşey olmazdı, Ben bu adamı bir daha görmeyecektim hani?)
Hemen başını çevirdi.
Sarp onun durduğunu fark etti.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Niye durdun?"
"Topuğum takıldı."
"Topuğun takılmadı."
Dilruba gözlerini devirdi.
"Sen de her şeyi fark etmesen olmaz mı?"
Sarp gülerek omuz silkti.
"Ben detaycı adamım."
Dilruba cevap vermedi.
Yaman'ın olduğu tarafa tekrar bakmamaya çalıştı. Sarp, Dilruba'nın bir şeyden kaçıyormuş gibi davranmasını anlamaya çalışırken onun bir anda kendi arkasına geçtiğini fark etti.
"Sen niye benim arkamdan yürüyorsun?"
"Canım öyle istedi."
"Birinden mi saklanıyorsun?"
"Hayır."
"Kesin saklanıyorsun."
Dilruba cevap vermedi.
Sarp başını hafifçe yana eğip arkasına baktı.
"Kimden?"
Dilruba hemen omzundan tuttu.
"Bakma."
"Niye?"
"Öylesine."
Sarp'ın aklına başka bir ihtimal geldi.
Dilruba'nın yüzündeki mahcubiyeti görünce yanlış bir sonuca vardı.
Yoksa biriyle göz göze geldi de utanıyor mu?
Kendi kendine hafifçe sırıttı.
"Tamam."
Dilruba onu susturduğunu sanarak rahat bir nefes aldı.
Ama birkaç metre ötede Aras çoktan Dilruba'yı fark etmişti.
Bir anda yüzündeki ifade değişti.
Gözlerini kıstı.
Sonra Yaman'a baktı.
Tekrar Dilruba'ya...
Aras'ın ağzından istemsizce tek bir cümle çıktı.
"Oha."
Yaman ona döndü.
"Ne oldu?"
Aras cevap vermedi.
Sadece gözleriyle Dilruba'yı işaret etti,Yaman baktı. Dilruba tam o sırada başını kaldırmıştı.
Göz göze geldiler.İkisi de bir an dondu.
Yaman'ın yüzünde belli belirsiz bir şaşkınlık oluştu. Dilruba ise anında bakışlarını kaçırdı.
Aras hafifçe güldü.
"Abi..."
"Ne?"
"Uçaktaki kız değilmi bu?."
Yaman kısa bir sessizlikten sonra tekrar Dilruba'ya baktı.
"Evet."
Aras'ın yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.
"Hayat harbiden garip."
Yaman ona sertçe baktı.
"Sakın gidip kıza Bir şey söyleme."
"Tamam."
Aras sustu.
Ama birkaç saniye sonra yine dayanamadı.
"Bu sefer koltuk numarasını doğru biliyor mudur acaba?"
Yaman'ın bakışı daha da sertleşti.
"Aras."
"Tamam lan."
Aras ellerini kaldırıp geri çekildi. Tam o sırada Nazlıcan yanlarına geldi.
"Ne konuşuyorsunuz?"
Aras'ın gözleri hâlâ Dilruba'daydı. Nazlıcan onun baktığı yöne döndü.
"Ne oldu?"
Aras başını hafifçe salladı.
"Uçaktaki kız."
"Hangisi?"
"Yaman'ın koltuğunda oturan."
Nazlıcan hemen Aras'a baktı.
"Ne?"
"Şu kız."
Nazlıcan kalabalığın arasındaki Dilruba'ya baktı.
"Bu mu?"
"Evet."
Nazlıcan Dilruba'yı dikkatle incelemeye çalıştı.
Yüzünü ilk kez görüyordu.
Ve garip bir şey oldu.
Kız ona tanıdık gelmişti.
Ama nereden?
Nazlıcan kaşlarını hafifçe çattı.
"Ben bunu bir yerden tanıyor gibiyim."
Aras güldü.
"Sen de herkesi tanıyorsun zaten."
"Hayır, ciddi söylüyorum."
Nazlıcan'ın bakışları Dilruba'nın üzerinde kaldı.
Bir yüz...
Turuncu saçlar...
Gri gözler...
Bir şeyler zihninin derinliklerinde birbirine dokunuyordu. Ama henüz anlamlandıramıyordu.
"Yok..."Başını hafifçe salladı."Çıkartamadım."
Aras omuz silkti.
"Boş ver."
Nazlıcan hâlâ Dilruba'ya bakıyordu.
"Sonra hatırlarım belki."
Diğer tarafta ise Dilruba, Sarp'ın arkasında durmaya devam ediyordu. Sarp bunu hâlâ tamamen yanlış anlamıştı.
Başını hafifçe ona doğru eğdi.
"Bir şey soracağım."
Dilruba şüpheyle baktı.
"Ne?"
"Sen..."Sarp bir an durdu."Birindenmi hoşlandın?"
Dilruba'nın gözleri büyüdü.
"Ne?"
"Çünkü geldiğimizden beri garip davranıyorsun."
"Ben garip davranmıyorum."
"Arkamda saklanıyorsun."
"Çünkü..."
Dilruba bir an ne diyeceğini bilemedi.
Sarp'ın yüzünde kendinden emin bir gülümseme oluştu.
"Tamam."
"Ne tamam?"
"Anladım."
Dilruba kaşlarını çattı.
"Neyi anladın?"
"Hiçbir şey."
"Ya Sarp!"
Sarp gülerek önden yürümeye başladı. Dilruba arkasından baktı.
Bunun kafasında ne kuruldu şimdi?
Ama gerçeği anlatmaya hiç niyeti yoktu. Çünkü iki gün önce uçakta yaşadığı o küçük rezilliği arkadaşlarına anlatmak bile istemiyordu.
Özellikle de karşısındaki adamın şimdi aynı düğün salonunda olduğunu...
Üstelik birkaç metre ötede durduğunu...
Ve kendisini fark etmiş olduğunu düşünmek bile yeterince utandırıcıydı.
Dilruba başını eğdi.
Tam o sırada Alaz onun yüzündeki huzursuzluğu fark etti. Dilruba'nın sürekli kalabalığın içindeki bir noktadan kaçındığını anlamıştı. Hiçbir şey sormadı.Sadece onun önüne geçip sakin bir sesle:
"Gel."
Dilruba başını kaldırdı.
"Nereye?"
"Arkamdan gel."
Alaz önden yürüdü.
Dilruba ise onun arkasına geçti. Böylece kalabalığın içinde Yaman'ı göremeyeceği bir yere doğru ilerlediler. Dilruba derin bir nefes aldı.
"Sağ ol."
"Bir şey değil."
O sırada birkaç metre ötede Yaman onları izliyordu. Aras yanındaydı.
"Abi, kız senden kaçıyor."
Yaman gözlerini Dilruba'nın uzaklaşan siluetinden ayırmadı.
"Fark ettim."
Aras dudaklarını büzdü.
"Yazık kız hâlâ utanıyor."
Yaman hafifçe başını salladı.
"Utanmasını gerektirecek bir durum yok."
"Doğru,Sen zaten bir şey demedin kıza."
"Ben de onu söylüyorum."
Aras gülümsedi.
"Bütün düğün boyunca senden kaçacak gibi."
Yaman kısa bir nefes verdi.
"Umarım birazdan rahatlar."
Aras ona baktı.
"Sen gidip konuşaçakmısın?"
Yaman'ın bakışları sertleşti.
"Hayır."
"Neden?"
"Rahatsız olduğunu görmüyor musun?"
Aras birkaç saniye sustu.
Sonra başını salladı.
"Doğru."
Yaman tekrar Dilruba'nın bulunduğu tarafa baktı.
...♡...
Düğünün ilk saatleri, Karadeniz düğünlerinin alışıldık hareketliliğiyle akıp gidiyordu.
Salonun bir köşesinde insanlar sohbet ediyor, çocuklar kalabalığın arasında koşturuyor, pist ise neredeyse hiç boş kalmıyordu.
Horon değişiyor, insanlar değişiyor ama hareketlilik hiç dinmiyordu. Bir horon bitiyor, birkaç kişi kenara çekiliyor; hemen ardından başka bir grup piste giriyordu. Sarp da kendisini bir anda horonun içinde bulmuştu.
İlk başta oldukça kendinden emin görünüyordu.
Ta ki tempo biraz hızlanana kadar. Ayakları ritme yetişmekte zorlanmaya başladı. Bir adımı doğru atıyor, sonraki adımda karıştırıyor, çevresindekilere bakarak toparlamaya çalışıyordu.
Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın, horonun ritmi onunla aynı fikirde değildi. Dilruba masadan onu izliyordu. Önce dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonra omuzları hafifçe titremeye başladı. Kendini tutmaya çalıştı. Ama Sarp'ın bir hamlede tamamen ritmi kaçırmasıyla kahkahası patladı.
Beren de gülerek ona baktı.
"Fena."
Alaz başını salladı.
"Birazdan yorulup gelir."
Dilruba gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.
Sarp ise pistte hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışıyordu. Bir süre sonra horon sona erdi. Sarp da diğerleriyle birlikte pistten ayrılıp masaya geldi. Sandalyeye oturur oturmaz derin bir nefes verdi. Dilruba hâlâ gülüyordu.
"Ne gülüyorsun?"
Dilruba kendini toparlamaya çalıştı.
"Yok bir şey."
Derken nefesini toplamak için elini gülmekten ağrıyan karnına koymuştu. Sarp şüpheyle baktı.
"Kesin dalga geçiyorsun."
"Ben mi?"
Dilruba masum bir ifadeyle ona baktı.
"Sen gayet güzel oynadın."
Sarp kaşlarını kaldırdı.
"Gerçekten mi?"
Dilruba birkaç saniye dayanabildi. Sonra yeniden gülmeye başladı.
"Hayır!"
Sarp başını iki yana salladı.
"Bir daha piste çıkmıyorum."
"Çıkma zaten."
"Sen çık bakalım."
Dilruba cevap vermedi. Sadece hafifçe gülümsedi. Çünkü onun için horon, Sarp'ın aksine öğrenilmesi gereken bir şey değildi.
Karadeniz'de büyümüş bir kız için horonun ritmine yabancı değildi. Ama yine de yerinden kalkmıyordu. Bunun sebebi horon değildi.
Salonda oturan adamdı.
Dilruba göz ucuyla bile onun bulunduğu tarafa bakmamaya çalışıyordu. İki gündür kafasında dönüp duran o saçma uçak meselesi, şimdi aynı salonda karşısında oturan bu adamla birlikte yeniden canlanıyordu.
(Boş ver. Bir hataydı.)
Kendi kendine kızıp derin bir nefes aldı.
Sonra bakışlarını piste çevirdi. Yeni bir horon başlamıştı.
Salanun diğer ucunda ise Aras pisteydi.
Aras, horon sırasında tek kelime etmeden ritme ayak uyduruyordu. Hareketleri düzgündü.
Tempo yükseldiğinde o da ayaklarını hızlandırıyor, horonun akışına rahatça uyuyordu.
Yaman ve Nazlıcan ise masada oturup onu izliyordu. Horon sona erdiğinde Aras da diğerleriyle birlikte pistten ayrıldı.
Masaya gelip sandalyesine oturdu.
Nazlıcan ona baktı.
"Sen bayağı iyi oynuyorsun."
Aras suyundan bir yudum aldı.
"Çok düğün gördüm."
"Ankaralı olup horonu böyle oynaman biraz şaşırtıcı."
Aras yüzündeki hafif tebessümle tek gözünü kırptı.
"Bizde deriniz bizde."
Yaman kısa bir gülümsemeyle başını salladı.
Aras ona baktı.
"Sen de kalksana."
"Yok ben almayayım."
"Senin adına da ben oynadım zaten."
Yaman cevap vermedi. Bakışları yine salonun diğer tarafına kaymıştı. Dilruba hâlâ yerindeydi,Piste bakıyordu. Ama kalkmıyordu, Yeni horon başladı. İnsanlar yeniden hareketlenirken Dilruba'nın bakışları pistte dolaştı. Bir süre daha oturdu.
(İki gündür bir yanlış anlaşılmadan kaçıyorum.
Adamdan kaçmıyorum,Bir hataydı.
Hem sanki bilerek oldu. Neyse rezil olduk ama bir daha nerede göreceğim dediğim adamla düğün de karşılaşmak benim içinde efsane bir rezillik oldu.)
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
(Ne yapayım, öleyim mi?)
Derin bir nefes aldı.Artık yeterdi. Sandalyesinden kalktı.Beren ona baktı.
"Nereye?"
Dilruba hafifçe gülümsedi.
"Piste."
Sarp şaşkınlıkla ona baktı.
"Sen mi?"
Dilruba cevap vermeden yürümeye başladı.
Alaz da arkasından bakıp hafifçe gülümsedi.
Dilruba piste girdiği anda yüzündeki bütün o tereddüt kayboldu.Ellerini doğru şekilde tuttu.
Adımlarını ritme bıraktı. Ve birkaç saniye içinde horonun içine tamamen karıştı. Ne duraksadı ne de çevresindekileri takip etmeye çalıştı. Ritmi biliyordu.Horon hızlandıkça o da hızlandı. Salonun hareketliliği arasında Dilruba'nın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
"Gelsun mi / Gelsun
Gelsuun mi/Gelsun
Eller Beraber/ Beraber Beraber
Kollar Beraber/ Beraber Beraber.
Tulum ile beraber/ Beraber Beraber
Yüksek Dağlar/ Oyy Oyy Hey Hey"
Diye başlayan horon tulum sesi ile devam ediyordu. Yaman ise masada oturduğu yerden onu izliyordu.
İki gün önce uçakta karşısında oturan, sonra yaşadığı yanlış anlaşılmadan dolayı yüzü kızarıp kaçan kız gitmişti. Karşısındaki Dilruba bambaşka görünüyordu.
Daha rahat.
Daha neşeli.
Ve bulunduğu yere ait.
Yaman bakışlarını ondan çekmedi.
Nazlıcan da bir süre sonra Dilruba'ya dikkatlice bakmaya başladı.
Bir şey...
Bir hareket...
Bir duruş...
Bir anda zihninde yıllar öncesinden kalmış bir görüntü canlandı.
Tatami.
Bir müsabaka.
Genç bir kız...
Nazlıcan'ın gözleri büyüdü.
"Ben bu kızı tanıyorum."
Yaman ona döndü.
"Nereden?"
Nazlıcan gözlerini Dilruba'dan ayırmadan konuştu.
"Yaklaşık on yıl önce tekvando yaptığım zamanlar."
Aras da ona baktı.
"Ne?"
"Bir maçta karşılaşmıştık."
Nazlıcan'ın bakışları hâlâ pistteydi.
"Ben bronz madalya almıştım... O gümüş almıştı."
Yaman tekrar Dilruba'ya baktı.
"Adı neydi?"
Nazlıcan birkaç saniye düşündü.
Sonra hatırladığı isim dudaklarından döküldü.
"Dilruba..."
Aras şaşkınlıkla piste baktı.
"Şu kız mı, tekvando yapıyordu ?"
"Evet...Şimdi hatırladım."
Yaman sessiz kaldı.Nazlıcan devam etti.
"Sonra bir daha karşılaşmadık."
"Ne oldu?"
Nazlıcan başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum... Sadece altın madalya için maçının olduğu gün gelmediğini hatırlıyorum."
Aras kaşlarını çattı.
"Sonra?"
"Gelmediği için diskalifiye olmuştu." Nazlıcan'ın sesi biraz yavaşladı. "Sonrasında neden bıraktığını, başına ne geldiğini bilmiyorum."
Yaman yeniden piste baktı. Dilruba hâlâ horon tepiyordu. Nazlıcan ise yıllar önce karşılaştığı o rakibi şimdi yeniden bulmuş olmanın şaşkınlığıyla onu izlemeye devam etti.
Aradan geçen yıllar yüzünü değiştirmişti.
Ama bazı şeyler değişmemişti. Özellikle de o kendine özgü hareketler...
Ve Yüzünden hiç eksik etmediği tebessümü.
Nazlıcan artık emindi. Pistteki kızla, yıllar önce tatamide karşısında duran aynı kızdı.
Düğün salonunun öbür ucunda ise daha farklı bir atmosfer vardı.
Dilruba'nın pistteki hareketleri hızlandıkça, diğer masadaki Beren, Sarp ve Alaz onu hayranlıkla izliyordu.
Beren ve Sarp, ellerini alkış şeklinde birbirine vurarak ritim tutarken, Alaz sandalyesine yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış hâlde onu sessizce izliyordu. Dilruba'nın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Müziğin ritmine tamamen kapılmıştı. Her adımı yerli yerindeydi.
Horon hızlandıkça o da temposunu artırıyor, ritmi hiç kaçırmadan pistte ilerliyordu. Beren'in elleri biraz daha hızlandı. Sarp da onun ritmine yetişmeye çalışarak alkışlarını sıklaştırdı.
"Pistin tozunu attırıyor resmen."
Beren gülerek başını salladı.
"Öyle..."
Alaz hiçbir şey söylemedi. Sadece Dilruba'yı izlemeye devam etti. Dilruba bir dönüş daha yaptı. Saçları hareketiyle birlikte savruldu.
Yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.
Tam o sırada masanın üzerinde duran telefon titredi. Beren'in elleri bir anda durdu.
Sarp'ın bakışları telefona kaydı. Alaz uzanıp telefonu aldı. Ekrana baktı.
"Dilruba!"
Diye seslendi.
Dilruba müziğin arasında başını çevirip masaya baktı. Alaz telefonu havaya kaldırıp ekranı gösterdi. Dilruba'nın yüzündeki neşe yavaşça silindi. Pistteki hareketleri durdu. Bir an olduğu yerde kaldı. Sonra masaya doğru yürüdü.
"Ver."
Alaz telefonu ona uzattı. Dilruba ekrandaki isme baktı.
SAVCI YAVUZ
Kaşları hafifçe çatıldı. Aramayı açtı.
"Alo?"Karşı taraftaki sesi duymaya çalıştı. "Efendim?"
Salonun gürültüsü arasında Yavuz'un söyledikleri anlaşılmıyordu.Dilruba birkaç adım geri çekildi.
"Bir dakika."Telefon kulağında çıkışa doğru ilerledi."Burada sizi duyamıyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Tamam bekliyorum."
Koridora çıktı. Telefon hâlâ kulağındaydı.
Adımlarını hızlandırdı. Lavaboya girdi.
Kapıyı arkasından kapattı. Salonun müziği bir azda olsa artık az geliyordu. Dilruba kapıya yaslandı.
"Tamam."Derin bir nefes aldı.
"Şimdi söyle."
Yavuz'un sesi telefondan geldi.
"Dilruba..."
"Efendim?"
"Bugün o dosya Ankara'ya sevk edildi."
Dilruba'nın yüzündeki ifade değişti.
"Hangi dosya?"
Yavuz kısa bir süre sustu.
"Terör dosyası."
Dilruba'nın kaşları çatıldı.
"Ne oldu?"
"Sanık serbest bırakıldı."
"Ne?"
"Tutuksuz yargılanacak."
Dilruba başını yavaşça iki yana salladı.
"Hayır!."
"Dilruba, sakin ol."
"Nasıl sakin olayım, Yavuz?" Sesi yükseldi. "Benim annem babam toprağın altındayken o nasıl toprağın üstünde gezebilir?"
"Karara itiraz edeceğiz."
"Ne zaman?"
"Ankara savcısı doyyayı yeniden inceledikten sonra gerekli başvuruyu yapacağız."
"Yine dilekçe."
"Dilruba..."
"Yine bir dilekçe."
Gözlerini kapattı. Bir an nefesini tuttu.
Sonra gözlerini açtı.
"Benim annem babam bu vatan için can verdi."
Yavuz sustu. "Onların uğruna öldüğü toprakta o adam nasıl özgürce dolaşabilir?"
"Ben de bunun için uğraşıyorum."
"Ama yeterli değil!"
"Dilruba—"
"Yeter!"
Telefonu kulağından çekti.
"Yeter artık!"
Telefonu öfkeyle yere fırlattı. Telefon zemine çarpıp sürüklendi. Dilruba birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra aynaya döndü.
İçinde yıllardır biriken öfke, çaresizlik ve geçmişin ağırlığı bir anda üzerine çökmüştü. Bir anlık öfkesi ile aynaya yumruk atması bir oldu.
Ayna çatlayıp parçalandı. Dilruba elini geri çekti.
Birkaç saniye sonra parmaklarındaki kesiği fark etti. Bir damla kan zemine düştü.
Sonra bir damla daha.
Dilruba eline baktı.
Ama üzerinde durmadı. Gözlerinin kenarında biriken tek bir yaş yanağına doğru süzüldü.
Dilruba hemen elinin tersiyle o yaşı sildi.
Başını kaldırdı.
Kendini toparlamaya çalıştı.
"Ne yapacağım ben?"
Nefesi hızlandı.Bir eli göğsüne gitti.
"Ne yapacağım?"
Gözlerini kapattı.
"Tamam...Sakin ol."
Bir nefes almaya çalıştı. Ama korkusu arttıkça nefesi de hızlandı. Kapıya yöneldi.
Kapı koluna bastı. Açılmadı.
Bir daha denedi.Yine açılmadı.
"Hayır..."Kapı kolunu tekrar çevirdi. "Açıl."
Kapı açılmadı. Dilruba'nın nefesi daha da hızlandı. Kapıya vurdu.
"Açıl!"
Cevap yoktu. Geri çekildi. Gözlerinin önü bulanıklaşmaya başladı. Bir adım attı.
Dengesi bozuldu.Yere çöktü. Telefonunu güçlükle buldu, sadece ekran çatlamıştı. Beren'in ismini buldu. Aramaya bastı. Telefon birkaç kez çaldı.
"Beren..."
"Dilruba?"
"Gel..."
"Ne oldu?"
"Kapı..." Nefesi kesildi. "Kapı açılmıyor."
Beren'in sesi bir anda değişti.
"Tamam. Hemen geliyorum."
"Çabuk..."
"Geliyorum."
Telefon kapandı. Beren telefonu kapattığı anda ayağa fırladı.
"Dilruba." Sarp ve Alaz ona döndü."Lavaboda."
Alaz hemen ayağa kalktı.
"Ne olmuş?"
"Kapı açılmıyormuş."
Sarp'ın yüzü gerildi.
"İyi mi?"
Beren başını iki yana salladı.
"Bilmiyorum."
Üçü hızla koridora çıktı. Beren önden koşuyordu.
Lavabonun kapısına geldiklerinde hemen kapıya vurdu.
"Dilruba!" Cevap yoktu.Bir kez daha vurdu."Dilruba!"
Kapı kolunu çevirdi. Açılmadı.
Alaz öne çıktı.
"Çekil."
Beren geri çekildi.Alaz birkaç adım geriye gitti.
Omzunu kapıya sertçe vurdu.
GÜM!
Kapı sarsıldı ama açılmadı.Alaz yeniden geri çekildi. Omzunu bütün gücüyle kapıya vurdu.
GÜM!
Kilit kırıldı.Kapı açıldı. Alaz hemen içeri girdi.
Dilruba'yı yerde görünce yanına çöktü.
"Nöbet geçiriyor ya da panik atak."
Beren'in yüzü gerildi.
"Ne yapacağız?"
"Doktor lazım."
Sarp arkasını döndü.
"Ben bulurum."
Salona doğru koştu.Müzik bir anda kesildi.
Sarp'ın sesi salonun içinde yankılandı.
"Doktor var mı?"
Yaman ayağa kalktı.
"Ben Doktorum."
Aras ve Nazlıcan ona döndü.Yaman hiç vakit kaybetmeden koridora çıktı. Lavaboya girdiğinde yerdeki Dilruba'yı gördü. Hemen yanına çömeldi.
Çevresindeki kalabalığa baktı.
"Herkes biraz geri çekilsin."
Kalabalık birkaç adım geriye çekildi. Yaman yeniden Dilruba'ya döndü.
"Dilruba." Dilruba tepki vermedi. Yaman sesini biraz daha netleştirdi. "Dilruba, sesimi duyuyor musun?"
Dilruba'nın göz kapakları hafifçe hareket etti.
"Bana bakabilir misin?"
Dilruba gözlerini güçlükle açtı,Bakışları bulanıktı.
Yaman onun yüzündeki gerginliği dikkatle izledi.
"Kendini çok kasıyorsun."
Dilruba gözlerini ona çevirdi.
"Biraz sakin olmaya çalış." Nefesi hâlâ hızlıydı.
"Hızlı nefes aldıkça başın daha çok döner.Benim sesime odaklan."
Dilruba nefes almaya çalıştı.
"Yavaş."
Bir süre bekledi.
"Nefesini daha sakin almaya çalış."
Dilruba bir kez daha nefes aldı. Yaman onu birkaç saniye izledi. Nefesi biraz olsun düzene girmeye başlamıştı. Yaman yaralı eline baktı.
"Elini kontrol edebilir miyim?"
Dilruba güçlükle elini ona doğru uzattı.
Yaman dikkatlice elini aldı. Kesiği birkaç saniye inceledi.
"Tamam."Bakışlarını Dilruba'ya çevirdi.
"Dikişlik değil, merak etme. Sıkıntı yok."
Dilruba'nın parmakları hâlâ hafifçe titriyordu.
Yaman elini dikkatlice sabit tuttu.
"Kanamayı kontrol altına almamız yeterli."
Sonra yanında telaşla bekleyen Dilruba'nın arkadaşına döndü.
"Temiz bir bez getirir misin?"
Beren hemen başını salladı.
"Tabii."
Hızla uzaklaştı. Yaman yeniden Dilruba'ya döndü.
"Seni biraz doğrultacağım." Kısa bir an durdu.
"Omuzlarından destek olmam uygun mu?"
Dilruba güçlükle başını salladı. Yaman omuzlarından nazikçe destek aldı. Onu yavaşça doğrulttu. Sırtını duvara yaslamasına yardımcı oldu. Dilruba başını duvara yasladı. Birkaç saniye gözlerini kapalı tuttu. Sonra yeniden açtı.
Yaman'ın bakışları hâlâ üzerindeydi. Dilruba dudaklarını araladı.
"Adımı..." Nefesini toparlamaya çalıştı. "Adımı nereden..."
Yaman sakin bir şekilde cevap verdi.
"Nazlıcan'dan."
Dilruba'nın bakışları kapıya kaydı. Nazlıcan'ı görmeye çalıştı. Yaman başıyla onu işaret etti.
"Tekvando dan tanışıyormuşsunuz."
Dilruba birkaç saniye Nazlıcan'a baktı.
Yüzünü tanımaya çalıştı. Ama zihni hâlâ bulanıktı.
Bakışları yeniden Yaman'a döndü. Yaman kısa bir süre sustu.
"Sen..."
"Ben Yaman."
Dilruba gözlerini onun üzerinde tuttu.
"Yaman..."
Yaman başını hafifçe salladı.
"Evet."
Dilruba bir şey daha söylemek istedi. Fakat yüzü bir anda buruştu. Yaman hemen fark etti.
"Ne oldu?"
Dilruba elini hafifçe karnına götürdü.
"Midem...bulanıyor."
Yaman'ın yüzündeki ifade ciddileşti.
"Tamam... O zaman konuşma."
Dilruba gözlerini kapattı. Yaman müdahaleye devam etti. Bir süre sonra yaralı eli yeniden kontrol etti. Kanama azalmıştıSonra Dilruba'nın oturduğu pozisyona baktı. Uzun elbisesinin yırtmacı oldukça yukarı açılmıştı. Dilruba da bacaklarını tamamen uzattığı için huzursuzca kıpırdandı.Yaman Dilruba'nın bundan rahatsız olduğunu fark eder etmez bakışlarını başka tarafa çevirdi.
"Aras."
Aras yaklaştı.
"Efendim?"
"Ceketimi getirir misin?"
"Arabadan mı?"
"Evet."
Aras hemen dışarı çıktı.Kısa süre sonra elinde ceketle geri döndü. Yaman ceketi aldı. Dilruba'nın dizlerinin üzerine dikkatlice örttü.
"Şimdi daha rahatmı?"
Dilruba cekete baktı.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Yaman son kez yaralı eli kontrol etti.
"Şimdilik elini böyle tut."
Dilruba başını salladı. Yaman ayağa kalktı.
"Buradan çıkalım."
Elini ona doğru uzattı.Dilruba elini onun eline bıraktı.Yaman diğer koluna destek vermeden önce durdu.
"Diğer kolundan da destek olmamı ister misin?"
Dilruba kısa bir tereddütten sonra başını salladı.
"Olur."
Yaman onu yavaşça ayağa kaldırdı. Tam doğrulduğu anda dizlerinin üzerindeki ceket yere düştü. Yaman hemen eğildi. Ceketi yerden aldı.
Hafifçe silkeledi. Sonra Aras'a uzattı. 'Fırlattı'
"Al."
Aras ceketi aldı. Yaman tekrar Dilruba'ya döndü.
"Başın dönüyor mu?"
Dilruba gözlerini kapattı.
"Midem bulanıyor."
Yaman başını salladı.
"Tamam simdi temiz Hava iyi gelir."
Dilruba bir adım atmayı denedi. Ayağı yere tam basmadı. Yaman onu destekledi.
"Yürüyebilecek misin?"
Dilruba başını iki yana salladı. Yaman birkaç saniye onu gözlemledi.
"Tamam. Zorlamayalım."
Dikkatlice onu kucağına aldı.Dilruba şaşkınlıkla ona baktı.
"Yaman... !"
"Yürümeye çalışma."
Yaman onu koridordan geçirip terasa götürdü.
Denizden gelen serin hava yüzlerine vurdu.
Yaman Dilruba'yı dikkatlice oturma yerine oturttu.
"Biraz burada dinlen."
Dilruba başını geriye yasladı. Bir süre gözlerini kapattı. Sonra açtı. Terasın kapısı açıldı.
Dilruba'nın Arkadaşı Fadime telaşla yanlarına geldi.
"İyi misin?"
Dilruba başını hafifçe kaldırdı.
"İyiyim."
"Gerçekten iyi misin?"
"İyiyim, merak etme."
Fadime hâlâ endişeyle ona bakıyordu. Dilruba hafifçe gülümsedi.
"Sen içeri git."
"Nasıl gideyim?"
"Senin Düğünün herkes seni bekliyor."
"Sende iyi olunca giderim."
"İyim." Dilruba başını iki yana salladı.
"Ben biraz hava alsam yeter, sen git hadi."
Fadime birkaç saniye ona baktı. Sonunda istemeyerek de olsa başını salladı.
"Tamam."
Dilruba onun elini hafifçe sıktı.
"Merak etme."
Fadime içeri döndü. Beren,Sarp ve Alaz da son kez Dilruba'ya baktılar. Sonra onlar da salona geri döndü. Teras yeniden sessizleşti.
Yalnızca Dilruba ve Yaman kalmıştı. Dilruba gözlerini denize çevirdi. Bir süre sessiz kaldı.
Sonra yavaşça nefes verdi. Yaman hemen Dilruba'nın yanindaki sandalyeye oturdu.
"Daha iyi misin?"
"Biraz."
"Biraz daha oturalım."
"Bu arada sen neden buradasın "
"Damat yusuf benim ahiretlik olur."
"Yaaa, gelin Fadime de benim için öyle."
"Desene yakın arkadaşlarımız evlenmiş."
Dilruba küçük bir tebessümle başını salladı. Ve denizi izlemeye devam etti. Karadeniz'in dalgaları kıyıya vuruyordu. Salonun içindeki müzik terasa kadar ulaşıyor ama artık eskisi kadar yüksek gelmiyordu. Bir süre sonra Dilruba sessizliği kendisi bozdu.
"Uçaktaki rezalet için özür dilerim."
Yaman ona baktı.
"Sıkıntı yok."
"Var."
"Yok."
Dilruba hafifçe gülümsedi.
"Yine rezil oldum sanada, gerçekten çok utanıyorum"
Yaman'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Utanacak bir şey değil."
"Uçakta da böyle demiştin."
"Ama sen yine kacmıştın."
"Çok utanmıştım."
Yaman da hafifçe güldü.
"Dokuz altı gördün diye mi?"
Dilruba istemsizce güldü.
Aralarında kısa bir sessizlik oluştu. Dilruba denize baktı. Sonra tekrar Yaman'a döndü.
Yaman da tam o sırada onun yüzüne bakıyordu.
Yaman, Dilruba'nın yüzündeki detayı fark ederek sessizliği bozdu:
"Gamzelerin var."
Dilruba, dünyada eşine az rastlanan o nadir gri gözlerini Yaman'a çevirerek gülümsedi.
"İnsanlar genelde gözlerimi ilk önce fark ederler."
Yaman, o derin, kara gözlerini ondan ayırmadan yanıtladı.
"Gözü görmek kolaydır Dilruba. Ama gamzeyi fark etmek... İşte o, sadece gerçekten bakmayı bilenlerin işidir."
Dilruba'nın bakışları Yaman'ın gözlerinde kaldı.
Yaman da bakışlarını çekmedi. İkisi birkaç saniye boyunca sessizce birbirlerine baktılar.
Ta ki—
"Öhö... öhö..."
Aras'ın boğazını temizleme sesi ikisini de kendine getirene kadar. Aras otuziki diş sırıtarak balkon kapısında duruyordu.
"Yaman'ım."
Yaman ona döndü.
"Efendim?"
"Biz çıkıyoruz.Nazlıcan'ın midesi biraz rahatsızlanmış geliyormusun."
Yaman yeniden Dilruba'ya döndü.
"Sizin de eve gitmeniz lazım."
Dilruba kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Şimdi mi?"
"Bu hâlde burada kalmanız iyi olmaz."Yaman salonun içine baktı."Ses de sizi daha fazla rahatsız edebilir... Arabanız var mı?"
"Var."
"Nerede kalacaksınız?"
"Merkezdeki evimde."
"Ama bu hâlde araba kullanmanız iyi olmaz. Başınız dönebilir."
Dilruba büyük camdan içeriyi izledi.
Sarp'ın masadaki hâli pek de araba kullanabilecek gibi görünmüyordu.
Alaz çoktan uyuklamaya başlamıştı Sarp'ın yanında oturuyordu. Beren ise zaten araba kullanmayı bilmiyordu. Dilruba iç çekti.
"Zaten onlar da çürüğe çıkmış... Ben taksi çağırırım."
"Ben bırakıraka bilirim."
Dilruba ona döndü.
"Hiç gerek yok."
"Benim için sorun değil."
"Gerçekten taksi çağırabilirim."
Yaman başını iki yana salladı.
"Bu saatte, bu hâlinizle tek başınıza taksiyle gitmeniz iyi olmaz."
Dilruba sustu.Yaman Aras'a doğru döndü.
"Aras."
"Efendim?"
"Siz Nazlıcan'la gidin."
Aras birkaç saniye Yaman'a baktı. Bir kaşını ima ile kaldırmıştı yüzünde yeni o meşhur tek taraflı sıra dışı vardı.
"Tamam."
Yaman devam etti.
"Ben Dilruba Hanım'ı bırakıp hemen geleceğim."
Aras başını salladı.
"Tamam."
Sonra içeri geçti.Dilruba Yaman'a baktı.
"Gerçekten hiç gerek yoktu."
Yaman denize döndü.
"Benim için sorun değil."
Dilruba da denize baktı. İkisi bir süre konuşmadan oturdu. Karadeniz'in dalgaları kıyıya vuruyordu. İçeride düğün devam ediyordu.
Ama terasa ulaştıklarında bütün o gürültü sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi uzakta kalmıştı.
Dilruba derin bir nefes aldı.Bu kez nefesi tamamen sakindi. Bir süre sonra Dilruba başını ona çevirdi.
"Yaman?"
"Hm?"
"Az önce..."Sustu.Sonra hafifçe gülümsedi.
"Boş ver."
Yaman'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.Dilruba yeniden denize döndü.Yan yana oturmaya devam ettiler.
Henüz birbirlerinin hayatında ne kadar büyük bir yer kaplayacaklarını bilmiyorlardı.
