4. bölüm · ZATEN BENDE TALİH YOK

DENİZİN FIRTINASI

Vepera Yazar

"Rize’nin dalgaları bazen iki insanın kalbine aynı anda vurur.
Bir bakarsın ki, o dalgalar artık sadece su değil, aşktır."

(Yıl:1998)

Kara Kartal timinin mevzilendiği o tozlu, barut kokulu harabeler arasında nefes almak bile bir lütuftu. Karan Alp Boran, ordunun sıradan neferlerinden biri değildi; bu timin kapağını açabilen, adı anıldığında dağların titrediği, o özel ve ölümüne seçilmiş aslanlardan biriydi. Yiğit ile olan omuz omuza dostluğu da cehennemin orta yerinde yazılmış bir kardeşlik destanıydı.
Çember her geçen saniye daralırken, mermiler taş duvarları un ufak ediyordu. Karan, yanındaki devremi ve en yakın dostu Yiğit’e dönüp gür bir sesle bağırdı:

— Komutanım, burası üstümüze çöküyor! Şuradaki boş depoya girmemiz lazım, yoksa bizi burada harcayacaklar! Ben girip etrafı kontrol edeceğim, temizse hemen oraya geçelim!

Yiğit, dışarıdaki ölüm kusan silahlara bakıp başıyla onayladı:

— Dikkatli ol Karan! Çabuk kontrol et, bekliyorum!

Karan, tüfeğini önünde tutarak deponun kasvetli kapısından içeri süzüldü. İçerisi sessizdi; köşeleri, gölgeli noktaları tek tek taradı. Başka kimse olmadığını görünce rahat bir nefes aldı ve merdivenlerden üst kata yöneldi. “Yukarısı da temiz,” diye geçirdi içinden. Tam binayı tamamen kontrol ettiğine inandığı o saniyede, dışarıdaki yüksek bir noktadan uzanan görünmez bir mercek ona çevrildi.

Karan’ın göğsünün tam ortasından, kalbine yakın bir noktadan patlayan mermi, kelimenin tam anlamıyla havayı yırttı. Karan’ın nefesi boğazına tıkandı, gözleri irileşti ve elindeki silah gürültüyle yere düşerken, sırtüstü sert beton zemine yığıldı. Kan, üniformasını hızla koyu bir kırmızıya boyarken; son gücünü toplayıp omzundaki telsizin mandalına parmaklarını geçirdi. Sesi titriyor, acıdan ve nefessizlikten kelimeler boğazına diziliyordu:

— Yiğit... komu... komutanım... ben... keskin nişancı...

Telsizden yayılan o kesik ve can çekişen ses, Kara Kartal timinin bulunduğu mevzide adeta kan dondurdu. Yiğit neye uğradığını şaşırdı; ardından öfkenin ve dehşetin en büyük çığlığı koptu:

— Karan! Ses ver lan, konuş!

— ha siktir... Sakın ha!

— Kahpeler!... Dayan komutanım, seni o delikten çıkaracağız!

Yiğit, beyni uyuşmuş gibi bir an ne yapacağını bilemedi ama saniyeler içinde telsizine sarılıp soluk soluğa Fırtına timinin liderine bağlandı:

— Yüzbaşı Demir! Acil, acil destek! Askerimiz Boran içeride keskin nişancı tarafından vuruldu! Durumunun ne olduğunu bilmiyoruz, ses veremiyor! İçeriye acilen birini sokmamız lazım, ben o keskin nişancının cezasını kesmek için dışarı çıkıyorum ama içeriye yardım gitmeli!

Hattın diğer ucundan Yüzbaşı Demir’in çelik gibi sert sesi yankılandı:

— Anlaşıldı Kara Kartal! Durumu ele alıyoruz.

Demir, anında kendi timinin o en gözü kara, sahadaki en maharetli ve timin tıp işlerinden sorumlu doktoru olan Zerda Yelkıran’a döndü. Telsizini uzatarak emrini verdi:

— Fırtına 5, Yelkıran beni duyuyor musun?

Zerda Yelkıran, telsize uzandı:
— Duyuyorum Komutanım!

— Kara Kartal timinden Boran içeride vuruldu, keskin nişancı var. Durumu kritik, acilen o depoya sızıp adama yardım etmen lazım. Bütün timler sana koruma ateşi açacağız, çemberi bu saniye yarıyoruz, hareket et!

Zerda’nın gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.
— Emredersiniz!

dedi net bir sesle.
O an, hem Kara Kartal hem de Fırtına timinin tüm neferleri aynı anda namlularını doğrulttu. Yeri göğü inleten devasa bir koruma ateşi başlattılar; mermiler havada çarpışırken, Zerda bir panter çevikliğiyle fırlayıp deponun açık kapısından içeri ok gibi süzüldü.

İçeriye girdiği gibi sırtındaki ağır çantayı ve çelik kaskı kafasından çekip çıkardı, sertçe yere fırlattı. Omuzlarına dökülen turuncu saçları tozlu havanın içinde savrulurken, yerde kanlar içinde yatan aslan parçasının yanına çöktü.
Nefes nefeseydi. Ellerini zerre kadar titremeden Karan’ın göğsüne götürdü, üniformasını iki yana doğru sertçe yırtıp açtı. Karan göğsüne aldığı darbeyle nefes alamıyor, ciğerleri sıkıştığı için boğulur gibi çırpınıyordu.

Dışarıdan, Yiğit’e ait o feryat dolu ses telsizden odaya doldu:

— Kardeşimin durumu nasıl? Karan iyi mi? Yaşıyor mu lan, versene rapor!

Zerda, telsizine basıp hızla durumunu bildirdi:
— Komutanım durumu kritik, kalbine çok yakın bir noktadan vurulmuş!

Zerda hiç zaman kaybetmeden çantasından Dekompresyon İğnesini (göğüs iğnesi) çıkardı ve iğneyi doğrudan Karan’ın göğüs boşluğuna sapladı.
İğnenin saplanmasıyla birlikte Karan acı dolu bir inilti koyverdi, dudaklarından acılı ve boğuk bir feryat döküldü. Bedeni acıyla kasılırken Zerda, onu biraz olsun sakinleştirmek için hemen bir eliyle Karan'ın elini sıkıca tuttu:

— Sakin olun komutanım, geçti... Tamam, geçti, sakin olun, dedi.

Ancak Karan hâlâ nefesini toparlayamıyor, göğsü inip kalkmakta zorlanıyordu. Zerda onu omuzlarından tutup hafifçe sarstı ve kararlı bir sesle bağırdı:

— Komutanım! Nefes alın! Hadi, nefes alın! Bırakmayın kendinizi, nefes al!

Zerda’nın sarsması ve uyarısıyla Karan derin, titrek bir nefes çekti. Göğsüne binen o ezici yük hafiflemeye, nefesi yavaş yavaş düzene girmeye başladı. Zerda güven veren bir sesle konuştu:

— Tamam komutanım... sakin, bir şey yok, sıkıntı yok, hallettim... Dayanıyorsunuz.

Karan'ın kasılan bedeni yavaş yavaş gevşerken, solukları biraz olsun düzene girmeye başladı. Bilinci hâlâ karanlıkla aydınlık arasında gidip geliyordu ama tam
o an, gözlerini hafifçe aralayıp karşısındaki kadının o yeşil gözleriyle karşılaştı.

O saniyede dünyadaki bütün sesler, silah patlamaları, dışarıdan gelen feryatlar tamamen kesildi. Kalbi, aldığı kurşun yarasından değil; ilk defa bu kadar derinden, o yeşil gözlerin sahibine vurulduğu için atmaya başladı. KARAN ALP BORAN, ömrü boyunca unutamayacağı o rengin içine adeta hapsoldu.

Ve... o gün, bir Kara Kartal, bir Fırtına'nın gözlerine yenildi...

...♡...

Karan Alp Boran, kalbine çok yakın olan ölümcül yarayla verdiği o zorlu mücadeleyi atlatıp hayata geri dönmüştü.
Odanın kapısı hafifçe aralandı; en yakın dostu, Kara Kartal timinin komutanı Yiğit ile hastanenin doktoru içeri girdi.
Doktor, yatağın ucundaki takip dosyasını inceledikten sonra derin bir nefes aldı ve memnun bir ifadeyle ikisine dönerek konuştu;

— Durumu gayet iyi, Allah’a şükür. Sahada gerçekten çok iyi bir müdahale yapılmış. Merminin kalbine çok yakın bir noktaya gelmesi de işi zorlaştırmış tabii ki de. Ciğerlerinde hava sıkışması meydana gelmiş. Müdahale yapanın da ellerine sağlık. Havayı boşaltmayı vaktinde başarmış. Yoksa büyük ihtimalle yolda ya da deponun zemininde şehit olurdu. Doğru zamanda doğru müdahale. Vatan size minnettar.

Yiğit, doktorun bu sözleri üzerine hafifçe başını salladı ve kendinden emin bir ses tonuyla karşılık verdi:

— Aslandır o; bu vatana verecek borcumuz zaten bitmemişti, şehit olmak gibi bir şans yoktu zaten.

Karan yatağında hafifçe tebessüm ederken doktor da gururlu bir ifadeyle başını salladı

— vatan size minnettar.

Yiğit hafif bir tebessümle karşılık verdi.
— Biz vatana minnettarız.

Doktor bu sözün ardından hafifçe gülümsedi, dosyayı koltuğunun altına alıp odadan sessizce çıktı.

Odanın kapısı kapanır kapanmaz Yiğit, sandalyesinde biraz daha öne doğru eğilip Karan’ın yüzünü inceledi. Dostunun dalgın halini fark etmişti kaşlarını çatarak sordu:

— Ne o lan, gözlerin dalıp gidiyor kaç gündür? Hayırdır, neye dalıyorsun öyle?

Karan yutkunarak bakışlarını Yiğit’e çevirdi, sesi biraz kısıktı:

— Bilmiyorum komutanım... Biri vardı. Memleket gibiydi, ev gibi bakıyordu sanki... Bir çift yeşil göz... Aklımdan çıkmıyor.

Yiğit'in şaşkınlıkla gözleri büyüdü, az önceki ciddi havası anında dağıldı:
— Hayırdır... Ne oluyor lan?

Karan ellerini yüzüne doğru götürüp sıkıntıyla sıvazladı, o da şaşkındı:
— Bilmiyorum ne olduğunu ben de...

Yiğit’e aniden dank etti, kurnaz ve alaycı bir sırıtışla öne doğru eğildi:

— yoksaaa... Sana o sahada müdahale eden kadına mı tutuldun lan?

Karan sıkıntılı bi iç çekerek başını yastığa iyice gömdü:
— Ne bileyim ben oğlum!

Yiğit kahkahasını tutamayarak ellerini iki yana açtı, gözleri neşeyle parladı:
— Lan... Lan ne ara aşık oldun bu kıza sen?!
Daha kadını yeni gördün, ölümün pençesindeydin!

Karan başını yana çevirdi hafifçe tebessüm etmemek için kendini tutarken mırıldandı:

— Operasyonda komutanım... Bir baktım, nefesim kesildi ama kurşundan değil, o yeşil gözlerden.

Yiğit kahkahasını bastırmaya çalışarak başını iki yana salladı:
— işe bak, dağları deviren Karan Alp Boran, bir çift yeşil göz için ezim ezim inliyor.

Karan kaşlarını çatıp yastığa biraz daha sert yaslandı. Yiğit gülerek bir süre karan'ın yüzünü inceledi.

— 10 yıllık arkadaşımsın oğlum benim. Kaç operasyona gittik, kaç yıldır omuz omuzayız. Yanında hiçbir kadın görmedim bu zamana kadar. Hiçbir kadının adını ağzından duymadım. İlk defa böyle bir şeye şahit oluyorum... Adamın ocağına resmen ilk görüşte yangın düşmüş!

Karan bıkkınlıkla derin bir soluk bıraktı ne yapacağınıbilmiyordu. Sadece bir kere bakmıştı sonra boğulmuştu o yeşil denizde.

— Uzatma lan, zaten canımın burnumda...Bak sakın Kimseden de duymayayım O zaman ben sana gösteririm yangını da yanmayı da.

Yiğit gülerek ayağa kalktı, kapıya doğru yürürken hafifçe omzunu silkeledi:
— Tamam tamam, sırrın bizde kalır aslanım. Ama Fırtına timi buralardan gitti, dağın başı... Unut o kızı.

Karan dalgın gözlerle pencereden dışarıdaki sarp dağlara bakarken içindeki o koru bastıramadı.

— Abi ya... Ben bu kızı bir daha nasıl bulacağım?

...♡...

(İki yıl sonra)

O acımasız olayın üstünden tam iki sene geçmişti. Göğsüne saplanan o kurşunla vücudu ağır bir darbe almış, toparlanması koca bir yılını sürmüştü ama Karan Alp sağlığına kavuşur kavuşmaz, bir an bile tereddüt etmeden yuvasına, sahadaki kardeşlerinin yanına dönmüştü.

Şimdi Yüksekova’nın keskin ayazında, karargâhın sobalı odasında, her zamanki gibi bir aile ortamının sıcaklığıyla timi ile beraberdi. Odada çay bardaklarının tıkırtısı ve kahkahalar havada uçuşuyordu.

Tam o sırada kapıdan ,Timin en genci, zeki ve kıpır kıpır haliyle grubun neşe kaynağı olan Ömer, elindeki evrakları masaya fırlatıp Karan Alp’in yanına soluk soluğa sokuldu. Yüzünde muzip bir sırıtışla söze girdi:

— Karan komutanım, duydunuz mu? Karargâha yeni bir üsteğmen gelmiş, duyduğuma göre bizim time veriliyormuş! Bayağı zeki biri olduğunu söylediler. Herhalde tim doktoruymuş falan... Hatta sahada üstüne tanımayacak biri olduğundan bahsettiler erler, kulağıma öyle geldi!

Karan Alp, hafifçe kaşlarını kaldırıp kahvesinden bir yudum aldı:
— Allah Allah... Bizim time mi?

— Evet komutanım, aynen öyle! Hatta... herhalde kadınmış.

O sırada masanın diğer ucundan Batuhan gözleri parlayarak araya girdi, yüzünde kocaman bir sırıtışla:

— Ay, kadın mı?! Gerçekten mi komutanım, bizim time mi veriyorlar? Vay be!

Poyraz, Batuhan’ın ensesine sertçe vurudu

— Puşt herif! Daha yeni sevgilin yok muydu senin? Her hafta çorap değiştirir gibi sevgili mi değiştiriyorsun?

Batuhan ensesini ovuşturup kendini savundu:
— Ya komutanım yanlış anladınız! Yani başarılı kadın görmeyi seviyorum, bilirsiniz.

Poyraz istemsizce gülerek başını salladı ve araya girdi:
— Bilmem mi... Erkeğin orospusu'da hiç çekilmiyor.

—Tövbe estağfurullah o nasıl söz komutanım... Namazlı niyazlı adamsınız.

Dedi Alpaslan

—Doğru bu geri zekalılar yüzünden namazım da kabul olmayacak 'Ellerinin havaya doğru kaldırıp dua eder gibi açtı ' Allahım vallahi beni bunlar yoldan çıkarıyor sen beni affet.

Diye dua eden poyraz, ellerini yüzüne sürerken hep bir ağızdan amin dediler.

Odanın içindeki bu goygoy devam ederken, kapı hafifçe tıklatıldı ve içeriye tim dışından, karargâhın genç ve acemi erlerinden biri soluk soluğa girdi. Hızla selam durup konuştu:

— Komutanım! Üsteğmen Yiğit Sancak sizi ve timi toplantı salonunda bekliyor, evraklar tamamlanmış, hemen geçmeniz emredildi!

Karan Alp ve timdekiler eşzamanlı olarak ayaklandılar. Kısa bir yürüyüşün ardından toplantı salonunun önüne geldiler ve içeriye adım attılar. Karan, Cihangir, Alpaslan ve Batuhan yerlerine otururken, Ömer ile Mert hâlâ kendi aralarında şakalaşmaya devam ediyorlardı.
O sırada masanın başındaki Kıdemli Üsteğmen Yiğit Sancak sert bir sesle uyardı:

— Beyler, cıvımayın, oturun şuraya!

— Emredersiniz komutanım.

dedikten sonra Ömer ile Mert de gülüşerek hızla yerlerine oturdular.

Yiğit ciddi bir tonla devam etti:
— Yeni bir üsteğmen aramıza atanıyor, imzaları halletmeye gitti. Birazdan gelir. Biz operasyonun ayrıntılarını konuşmaya başlayalım.

Tam harita üzerinde konuşmaya başlayacakları sırada kapı iki kez sertçe vurduruldu. Yiğit kapıya doğru bakıp hafifçe tebessüm etti:

— Zaten geldi...

Odanın ağır demir kapısı açıldı.
Kapıda duran kişi; omuzlarına dökülen pırıl pırıl turuncu saçları, o en karanlık anlarda bile parlayan yeşil gözleri ve duru teniyle dimdik duruyordu. Üzerindeki nizamî kamuflajıyla o, ta kelimenin tam anlamıyla oradaydı: Üsteğmen Zerda Yelkıran.

Zerda, kararlı adımlarla içeri süzüldü ve timin önünde durup net bir sesle konuştu:

— Merhaba komutanım. Ben Üsteğmen Zerda Yelkıran. Yeni atamam yapıldı, tim doktoru olarak bundan böyle bu bölgedeki operasyonlarda beraber çalışacağız.

Yiğit Sancak, misafirperver bir tebessümle başını salladı:
— Hoş geldin Üsteğmenim. Ben
Kıdemli Üsteğmen Yiğit Sancak,
Kara Kartal timinin komutanıyım. Bunlar da aslanlarım...
'Yiğit Sancak eliyle tek tek tanıtmaya başladı'

Uzman Çavuş Ömer Akıncı...
Astsubay Çavuş Batuhan Barlas...
Astsubay Üstçavuş Cihangir Bozkurt...
Astsubay Kıdemli Çavuş Mert Başer...
Üsteğmen Poyraz Ateş...
Üsteğmen Alpaslan Kandemir...
Kıdemli Üsteğmen Karan Alp Boran...

Zerda, tek tek hepsinin elini sıktı; Sıra Karan Alp’e geldiğinde elini uzattı.
— Memnun oldum komutanım, dedi.

Karan Alp, o uzatılan eli havada bırakamadı. Titreyen ama otoritesini korumaya çalışan parmakları Zerda’nın eliyle buluştuğunda, odadaki tüm hava çekildi. Karan Alp Boran’ın mavi deniz gibi gözleri Zerda Yelkıran’ın yeşil gözleriyle buluştu.

Zerda, bu simayı sanki tanıyordu. çekinmeden sordu;
— Sanki sizi bir yerden tanıyor gibiyim, komutanım?

Karan Alp, gözlerini o yeşil okyanustan bir an bile ayırmadan, tok ve derin bir sesle karşılık verdi:
— Evet, tanıyorsunuz... Üsteğmenim...

Arka sıralarda bu sahneyi izleyen Batuhan, şaşkınlıktan eliyle aniden ağzını kapattı, gözleri fal taşı gibi açıldı. Yanındaki Mert, Batuhan’ın bu haline hafifçe dirsek atıp fısıldadı:
— Oğlum mal mal hareketler etme, ne dedikoducu mahalle karıları gibi.

Batuhan şaşkınlığını gizleyemeyip kısık sesle karşılık verdi:
— Abi bizim komutan da az değilmiş desene! Biz adamı yıllardır taştan ibaret sanıyorduk, tanıyamamışız meğer.

Hemen diğer taraftan Cihangir araya girip ters bir bakış attı:
— salak salak konuşma!

Bunun üzerine Alpaslan muzip bir sırıtışla araya girip fısıldadı:
— Vardır bir sebebi oğlum. Beş vakit namaz kılan adamın ne işi var karı kızla? Vardır derin bir hikmeti.

Timdekiler bu fısıldaşmalar ile olayı anlamaya çalışırken. Zerda, hafifçe başını sağa yatırıp anlamayan, yabancı bir gözle süzdü onu. Sanki hafızasını yokluyor ama hiçbir şey çıkaramıyormuş gibi masumca başını eğdi:

— Pardon komutanım? Hatırlayamadım, daha önce nerede karşılaşmış olabiliriz ki?

Karan Alp, kadının bu masum şaşkınlığına karşı sessizce gülümsedi ve o unutulmaz geceyi zihninden süzülen net cümlelerle dile getirdi:

— 1998 Yüksekova'da terörist avlarken köşeye sıkıştığımızda yardıma gelen timdendiniz. Depoyu kontrole girdiğimde göğsümden vurulmuştum. Orada gelip hayatımı kurtardınız.

O an, timin geri kalanı da o eski olayı ve o gün o depoda Karan Alp’in hayatını kurtaran kişinin bu kadın üsteğmen olduğunu öğrendi; odadaki herkesin bakışları bir anda şaşkınlıkla Zerda’ya döndü. Zerda’nın da zihnindeki sis perdesi birdenbire aralandı. O karanlık gece, dağdaki hareketlilik, o kimsesiz depo ve yaralı adamın keskin bakışları zihninde canlandı. Yeşil gözleri şaşkınlıkla sonuna kadar açıldı:

— Demek... o gün o depoda hayatını kurtardığım asker sizdiniz. Hayatta olmanıza çok sevindim.

Karan Alp, sıktığı eli bir an olsun bırakmadı, kalbi yıllar sonra ilk defa bu kadar gürültülü atıyordu.

— Ben Sizi gördüğüme... çok daha fazla sevindim, Üsteğmenim.

Yiğit ise durumu sezer gibi yüzündeki ince tebessümü gizleyerek hafifçe boğazını temizleyip ciddi bir komutan edasıyla araya girdi:
— Madem tanışıklığımız da var, operasyon koordinasyonu çok daha iyi gidecektir. Geçin yerinize Üsteğmenim, detaylara başlayalım.

Odanın içinde herkes yerini alırken, Karan Alp o gün yıllar sonra yeniden tuttuğu o eli, sanki bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sımsıkı tutmuştu;

kader, onları en umulmadık yerde yeniden, birbirine düğümlemişti.