Bölümler 5Şu an: 4
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Elimde sımsıkı tuttuğum o kırmızı gülle birlikte koridorda adeta koşarcasına adımlar attım. Nefes nefese bulduğum ilk boş odaya kendimi atıp kapıyı arkamdan kapattım ve elimi hızla kalbimin üzerine koydum. Göğüs kafesim delinircesine atıyordu. Sanırım Atiye haklıydı... Zevce seçmek için hareme gelen koskoca bir cihan padişahı, neden gelip benim gibi sıradan bir muallimin ders sırasına oturur ve herkesin gözü önünde ona gül uzatırdı ki?
"Ya beni seçerse?"
diye fısıldadım boşluğa doğru. İçimi amansız bir korku kapladı. Ona hayır demem, bu evliliği reddetmem gerekecekti; çünkü ben bu zamana ait değildim, benim evim, hayatım yüzyıllar sonrasındaydı. Ama ya bana bu hak tanınmazsa? Ya rızam hiç hesaba katılmadan bir fermanla haremin malı edilirsem? Gözlerimden sicim gibi yaşlar süzülmeye başladı. Çaresizlik içinde ne yapacağımı bilemeyerek odadan çıktım ve bizim ekibi aramaya koyuldum.
Telaşla saray koridorlarında yürürken, karşı taraftan maiyetiyle birlikte gelen Sultan Selim’i gördüm. Panikle hemen geldiğim yolu geri dönüp kendimi sarayın bahçesine attım. İlerideki taş bankta Mert’in tek başına oturduğunu görünce adeta bir kurtarıcıya koşar gibi yanına vardım.
"Mert... Galiba Atiye haklı!"
dedim nefes nefese yanına çökerek.
Mert, bendeki bu telaşlı hali görünce şaşkınlıkla irkildi.
"Hangi konuda Esil?"
"Sultan Selim... Herkesin içinde bana gül verdi Mert! Üstelik bugün hareme zevce seçmek için gelmiş!"
Mert’in yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu, kaşları öfkeyle çatıldı.
"Hayır ya! Saçmalık! Kimse seninle evlenemez!"
diye çıkıştı aniden.
Söylediği bu kesin ve sert tepki karşısında afallamıştım.
"Ne?"
dedim şaşkınlıkla.
Mert durumun absürtlüğünü fark edip hemen kafasını kaşıyarak toparlamaya çalıştı:
"Yani... Sen bu zamana ait değilsin Esil. O yüzden dedim. Biz gidiciyiz buradan."
"Evet... Evet, işte tam da bu yüzden korkuyorum ya."
Biz tam bu mevzuyu konuşurken Sultan Selim saray binasının heybetli kapısından dışarı çıktı. Gözlerim gayriihtiyari ona kaydı. üzerindeki pelerini rüzgarda savrulurken derin bir nefes alıp yürümeye başladı ve tam o esnada Mert ile beni yan yana gördü. Bakışları anında bulutlandı, adımlarını sertçe bize doğru çevirdi. Kalbimin ritmi yeniden çıldırırken hızla ayağa kalktım ve ona doğru birkaç adım attım.
Tam karşı karşıya geldiğimizde ikimiz de durduk. Göz ucuyla arkama, bankta kalan Mert’e baktım; oturduğu yerde adeta donup kalmıştı, korkudan beti benzi kaçmıştı. Bakışlarımı yeniden Sultan Selim'e çevirdim, çakmak çakmak bakan gözleri gözlerime kitlenmişti.
"Ben size demedim mi, benim asrımda namahrem hatunlar ile erkekler ulu orta yerde bu denli yakın duramazlar diye?"
Sesi buz gibi ve son derece hiddetliydi.
Zorlukla yutkundum, ellerimin titremesini gizlemeye çalışarak hâlâ avcumda duran gülü hafifçe havaya kaldırdım.
"Bunu... Bunu neden bana verdiniz efendim?"
diye sordum doğrudan gözlerinin içine bakarak.
Sultan Selim, bir an bile gözlerini kaçırmadan, o sarsılmaz otoritesiyle cevap verdi:
"Bizim töremizde, evlenilmek istenen hatuna gül verilerek niyet beyan edilir, tabip hanım."
Nefes almayı unuttum. Kulaklarım uğuldadı. Evlenmek... Hem de tarihi kitaplarda adını saygıyla okuduğum bir padişahla! Gözyaşlarım kirpiklerimin arasından süzülürken sesimin titremesine engel olamadım:
"Peki... Size 'hayır' deme şansım var mıdır?"
Sultan Selim şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı.
"Bir padişahla evlenmeyi mi reddedeceksin?"
"Diyelim ki hayır dedim... O zaman ne olacak? Canımdan mı olacağım?"
Sultan Selim’in çehresi yumuşadı, bakışlarındaki o sert ifade yerini asil bir gurura bıraktı.
"Başkasıyla evlenirim... Ve bir daha asla yoluna çıkmam."
Kendisini istemeyen bir kadını zorla haremi yapmayacak, rızaya saygı duyacak kadar asil ve gururlu bir adam vardı karşımda. İçimdeki korku yerini garip bir saygıya bırakırken,
"O halde... Ben kararımı tartmak, düşünmek için sizden mühlet istiyorum padişahım,"
dedim.
Hayır demediğim, en azından bir açık kapı bıraktığım için içten içe rahatlamış gibi göründü.
"Zaman senindir,"
dedi tok bir sesle.
Ben ne yapıyordum? Reddetme şansım varken neden zaman istemiştim? İkimiz de sustuk, bahçenin ortasında öylece birbirimizin gözlerinin içine bakakaldık. Tam o esnada aramızdaki o yoğun çekim gücünü pat diye bölen Mert’in sesi ilişti kulağıma:
"Gelecek misin artık Esil? İşimiz gücümüz var."
Mert dibimize kadar gelmiş, adeta meydan okur gibi padişahın karşısında dikilmişti. Sultan Selim’in gözleri anında tehlikeli bir karaltıyla gölgelendi, dişlerini sıkarak Mert’e döndü:
"Ben Esil Hatun ile mühim bir mevzu hasbihal ederken bir daha sözümü bölmeye cüret edersen, kelleni bu meydanda uçururum!"
Bu korkunç tehdit karşısında şok olmuştum. Mert’in canından olmasından korkarak hemen araya atıldım:
"Efendim! Zaten konuşmamız sona ermişti. Arkadaşımın kusuruna bakmayın, onu bağışlayın."
Mert’e baktığımda öfkeden yumruklarını sıktığını, tırnaklarını etine geçirdiğini gördüm. Padişahı saygıyla selamlayıp hızla arkasını dönen Mert’in peşine takıldım. Saray binasına doğru yürürken konuştum:
"Mert, sen iyi misin Allah aşkına? Delirdin mi sen?"
Aniden durup bana döndü, gözleri çakmak çakmaktı.
"İyi değilim Esil! İyi falan değilim! Bıktım bu lanet hayattan da, bu çağdan da! Hemen o odaya kapanıp zaman makinesini bitireceğim ve buradan defolup gideceğiz!"
"Elbette yaparsın Mert, yapacaksın da... Lütfen sakinleş,"
diyerek onu teskin etmeye çalıştım.
Aslında Mert’in bana karşı hislerinin farkındaydım ama ona hiçbir zaman o gözle bakmamış, yüz vermemiştim. Şu an yaşadığı şey tamamen safi bir kıskançlık krizinden ibaretti.
Sarayın çalışma odasına vardığımızda Mert hiçbir şey söylemeden, öfkeyle kapıyı çarpıp işinin başına döndü. Benim ise üzerimdeki bu kasvetli havayı acilen dağıtmam gerekiyordu. Yanıma tahsis edilen iki kadın görevliyi de alarak sarayın has ahırına indim. Oradan uysal birer at seçtik ve saray arazisinin dışındaki ormanlık yolda biraz dolaşmaya karar verdik.
Atın yularını hafifçe çekip patika yolda ilerlemeye başladım. Kafam o kadar doluydu, düşüncelerim o kadar dağınıktı ki ne kadar yol gittiğimin, nereye saptığımın farkında bile değildim. Ağaçlar sıklaşmış, hava kararmaya yüz tutmuştu. İçime aniden bir ürperti doğunca yanımdaki görevli kadına döndüm:
"Dönüş yolunu biliyorsun, değil mi?"
"Evet efendim, endişe etmeyiniz. Buyrun, beni takip edin,"
diyerek atını ters yöne çevirdi.
Tam ben de yuları çekip onun arkasına takılacaktım ki, ağaçların arkasından, çalılıklardan fırlayan birkaç gölge patika yolu kesti! Atlar ürkerek şaha kalktığında neye uğradığımızı şaşırdık. Etrafımızı pusu kurmuş, üst başları perişan, gözü dönmüş yedi sekiz silahlı adam sarmıştı.
"Vay, vay, vay... Bak hele, ormanın kalbinde kimleri ağırlıyoruz?"
dedi içlerinden kirli sakallı, yara izli olan biri.
"Siz de kimsiniz? Çekilin yolumuzdan!"
diye bağırdım atın yularını sıkıca kavrayarak.
Bana cevap vermek yerine, barbarca bir hareketle atlarımızın dizginlerine yapıştılar. Bizi zorla, çekiştirerek atlarımızdan aşağı indirdiler. Hayvanları elimizden alırken, adamlardan biri gözlerini doğrudan benim üzerime dikti. Üzerimdeki saray giysisini ve çehremi süzerek,
"Bu hatun pek pek kıymetlidir, belli ki saray gülüdür... Bunu da önüme atın, ganimetimiz olsun!"
diyerek üzerime doğru hamle yaptı.
"Bırak beni! Hayır! Dokunma!"
diye çığlık attım geriye doğru kaçmaya çalışarak.
Fakat adamın leş gibi kokan nefesini anında ensemde hissettim. Güçlü ve nasırlı eliyle arkamdan sarılarak ağzımı sıkıca kapattı, beni ormanın derinliklerine doğru sürüklemeye başladı. Yanımdaki saraylı kadınlar can havliyle beni kurtarmak için adamlara saldırdılar, feryat figan tırnaklarıyla adamların yüzlerini parçalamaya çalıştılar; lakin haydutlar çok kalabalıktı. Kadınları acımasızca darp edip ormandaki çamurlu bataklığın içine fırlattılar.
"Yardım edin!"
diye çığlık atmak istedim ama ağzımdaki el nefesimi kesiyordu.
Son bir gayretle, ağzımı kapatan o pis eli var gücümle, dişlerimi etine geçirene kadar ısırdım. Adam acıyla haykırarak elini çekti. Fırsattan istifade elinden sıyrılıp ağaçların arasına doğru deliler gibi koşmaya başladım. Çalılar yüzümü gözümü parçalıyor, dallar eteklerime takılıyordu.
"Yakalayın şu sürtüğü! Canlı istiyorum!"
diye kükredi arkamdaki ses.
Tam arkamı dönüp ne kadar mesafe kaldığına bakacaktım ki, arkamdan yetişen bir diğer haydutun elindeki kalın odun parçasını havada gördüm. Kaçmama fırsat kalmadan, kafamın arkasına inen o korkunç ve sert darbeyle dünyam başıma yıkıldı.
Gözlerim aniden kararırken dizlerimin bağı çözüldü ve nemli toprağın üzerine yığıldım. Bilincimi kaybetmeden hemen önce duyduğum son şey, üzerime doğru üşüşen o adamların tüyler ürpertici, iğrenç kahkahaları ve
"Sarayın gülünü kopardık beyler, heybeye atın!"
diyen o boğuk sesti. Sonrası zifiri bir karanlıktı...
Bölüm etkileşimi
