4. bölüm / 5
ZAMAN YOLCULUĞU3
Bölümler 5Şu an: 3
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dolapta benim için hazırlanan saray kıyafetlerinden en zarif olanını seçip giydim. Aynadaki aksime bakarken, kumaşın dokusu ve üzerindeki ince işlemeler karşısında büyülenmiştim. Hizmetkarların rehberliğinde odamdan çıkıp haremin ana koridorlarına doğru indim. Sağlı sollu odalardan cariyelerin sesleri geliyor, saray eşrafının kızları koridorlarda salınarak yürüyorlardı.
Tam dersliğin olduğu koridora sapmıştım ki bizimkileri gördüm. Koridorun köşesindeki devasa boy aynasının karşısına geçmişler, üzerlerindeki yeni kıyafetleri inceleyip birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle hemen yanlarına koştum.
"Ayy kızlar! Çok şık olmuşsunuz! Mert, Muhammed... Siz de harika görünüyorsunuz!"
diye nidada bulundum.
Elif kendi etrafında zarifçe dönüp eteklerini savurdu ve muzipçe hafifçe eğilerek beni selamladı:
"O sizin güzelliğiniz, başmuallimim!"
Ona kıkırdayarak gülümseledim, ardından Mert ile Muhammed’e döndüm. Muhammed’in gözleri, arkamda bekleyen hizmetkar kızlardan birine kilitlenmişti. Tek kaşımı kaldırıp hemen kızın önüne geçtim ve "Hayırdır ne bakıyorsun?" der gibi hesap soran bir bakış attım. Muhammed yakalandığını anlayınca utançla güldü ve panikle başını eğdi. Tam o esnada kafasındaki o büyük, tuhaf saray şapkası dengesini kaybederek yere düştü.
Hemen eğilip şapkayı yerden aldım. Eğlence olsun diye kendi kafama takıp aynadan kendime baktım. Gerçekten çok komik ve absürt durmuştu. Mert halime dayanamayıp sesli bir kahkaha atınca ona dönüp gözlerimi kıstım. Tam ona laf yetiştirecektim ki koridorda yankılanan o tanıdık gür ses kulaklarımıza çalındı:
"Destur! Sultan Selim Han Hazretleri!"
Hepimiz şakayı bir kenara bırakıp anında o tarafa döndük ve saygıyla başımızı öne eğdik. Fakat tam o saniyede, Muhammed’in kafama büyük gelen şapkası başımdan kaydı ve tam karşımızda duran Sultan Selim’in ceylan derisi çizmelerinin önüne düştü. Büyük bir mahcubiyetle şapkayı almak için tam öne doğru eğilmiştim ki benimle aynı anda şapkayı almaya yeltenen padişahın heybetli kavuğuna kafam sertçe çarptı.
"Ah!" diye fısıldadım utançtan yerin dibine girerek. Hızla başımı kaldırıp eski pozisyonuma döndüm, yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum.
Sultan Selim, Muhammed’in şapkasını yerden alıp ona uzattı. Gözlerinde hafif bir eğlence pırıltısı vardı. Kıyafetlerimizi süzerek,
"Asrımızın libaslarını nasıl buldunuz bakalım?"
diye sordu.
Elif heyecanla atıldı:
"Bayıldım efendim! Kendimi adeta bir prenses gibi hissediyorum."
Muhammed ve Atiye de aynı anda
"Çok güzel,"
dediler ve lafları çakışınca dönüp birbirlerine baktılar.
Sultan Selim’in bakışları yeniden beni buldu. Dudaklarında muzip bir kıvrılma belirdi.
"Sen ise tabip hanım... Daha çok erkek kıyafetlerini beğenmiş gibisin,"
deyip hafifçe güldü. Başımda hâlâ şapkayı hayal ediyor olmalıydı.
Ben de onun bu samimi haline karşılık vererek hafifçe gülümsedim.
"Kıyafetleri çok beğendik efendim, minnettarız,"
diye cevap verdim.
O an beklenmedik bir şey yaptı. Elini ağır ağır kafasına götürdü, heybetli kavuğunu çıkartıp bana doğru uzattı.
"O vakit, bunu da bir dene bakalım,"
dedi.
Arkamızda duran Atiye şaşkınlığını gizleyemeyerek yüksek sesle,
"Yuh!"
diye kaçırdı ağzından. Sultan Selim’in keskin bakışları anında ona dönünce, Atiye korkuyla özür dileyip eliyle hızla ağzını kapattı.
Padişah tekrar bana döndüğünde, kalbimin göğüs kafesimi dövdüğünü hissedebiliyordum. Titreyen ellerimi uzatarak o ağır ve asil kavuğu teslim aldım, yavaşça kafama yerleştirip aynaya döndüm. Sultan Selim de adımlarını yanıma doğru kaydırdı. Aynadaki yansımamızda yan yana duruyorduk; kafasında kavuğuyla modern bir kadın doktor ve onun hemen arkasında heybetiyle duran cihan padişahı...
Aynadan gözlerimi çekip direkt yüzüne baktım. O da bana bakıyordu. Göz göze geldiğimiz o birkaç saniye zaman adeta durmuş gibiydi. Ben öylece büyülenmiş gibi bakarken, birden gözlerini benden kaçırdı ve boğazını temizleyerek konuştu:
"Yakıştı sana..."
"Teşekkür ederim efendim,"
diyerek kavuğu usulca kafamdan çıkarttım. Geri uzattığımda elini almak için uzatmadı, aksine başını hafifçe öne doğru eğdi. Ne demek istediğini anlayınca parmak uçlarımda yükselerek kavuğu yeniden onun kafasına yerleştirdim. Dokunuşumla birlikte ikimizin de nefesi bir anlığına kesilir gibi oldu.
Sultan Selim kendini hemen toparladı ve bu kez çehresini sertleştirerek direkt Mert’e döndü:
"İcadınız ne durumdadır? İki günlük mühletiniz akıp gidiyor."
Mert yutkunarak saygıyla eğildi:
"Akşama doğru tamamıyla teslim edeceğiz inşallah padişahım."
Padişah, anladığını belirtircesine ağırbaşlı bir şekilde başını salladı, bizleri selamlayarak maiyetiyle birlikte koridorda gözden kayboldu.
O gider gitmez Atiye hemen koluma yapıştı.
"Kızım benden söylemesi, bu adam sana resmen aşık! Aynadaki bakışları görmedin mi?"
diye fısıldadı heyecanla.
Gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı. Tam "Saçmalama Atiye, o bir padişah," diye itiraz edecektim ki Mert’in buz gibi sesi araya girdi:
"Kes sesini Atiye, cahil cahil konuşma! Adam iki yüz verdi, nezaket gösterdi diye hemen havaya girmeyin."
Kaşlarımı çatıp hızla Mert’e döndüm. İçimde anlam veremediğim bir kırgınlık ve öfke peydah olmuştu.
"Kim havaya girdi Mert? Lafını bil de konuş!"
dedim tersçe.
Mert, söylediği şeyin ne kadar kaba ve kırıcı olduğunu yeni fark etmiş gibi gözlerini benden kaçırdı. Mahcup bir ifadeyle Atiye’ye baktı.
"Sana demedim ya Esil... Atiye biraz abartıp saçmalayınca öyle çıkıştım birden,"
diyerek durumu toparlamaya çalıştı.
Atiye hemen ellerini beline koyup savunmaya geçince aralarında ufak bir tartışma alevlendi. Araya girip güç bela onları sakinleştirdik. Her şeyin yatıştığından emin olunca, nihayet ders vereceğim sınıfa doğru yöneldim. Arkamdan görevli iki hizmetkar kadın da beni takip ediyordu.
Dersliğin kapısını açıp içeri girdiğimde, içerideki genç kadınların, cariyelerin hepsi birden ayağa kalkıp beni derin bir saygıyla selamladı. Onlara gelecekten geldiğimi açıkça belli etmeden, sarayın yeni muallimi olarak kendimi tanıttım. Kısa ve samimi bir tanışma faslının ardından masanın başına geçtim ve tıp, anatomi ve hijyen üzerine dersimi anlatmaya başladım.
Dersin en hararetli yerinde, ön sıralarda oturan kızlardan biri heyecanla cümlemi böldü:
"Kusura bakmayın hocam, sözünüzü kestim lakin padişahımız bugün haremde olacakmış ve muhtemelen kendine yeni bir zevce seçecek. Eğer müsaade buyurursanız, gidip ayna karşısında üstüme başıma çeki düzen vermek isterim."
Ona inanamayan gözlerle, büyük bir şaşkınlıkla baktım. Ben burada hayat kurtaracak şifa ilmini, bilimi anlatıyordum; o ise dersimi sırf evlilik planları ve süslenmek için mi bölmüştü? İçimden, "Bu kızların tek derdi, tek vizyonu evlenmek mi yani?" diyerek büyük bir sinir harbi geçirdim. Öfkem sesime yansıdı:
"Çık dışarı! Ve bir daha da bu sınıfa geri dönme!"
diye gürledim.
"Ama efendim..."
"Sana çık dedim!"
elimdeki kalın tıp kitabını sertçe masanın üzerine bıraktım.
Tam o saniyede kapıdan bir ses yükseldi:
"Destur! Sultan Selim Han Hazretleri!"
Az evvel bana karşı gelen, odadan kovduğum kız padişahın adını duyar duymaz korku ve baskı altında aniden ağlamaya başladı. Kapı sonuna kadar açıldı ve Sultan Selim içeri girdi. Sınıftaki tüm cariyeler alelacele ayağa kalktı.
Padişah, gözlerini doğrudan benim üzerime dikerek,
"Oturabilirsiniz,"
dedi. Ardından yanındaki görevlilere, hemen en ön sırada oturan kızların arkaya geçmesini emretti ve kendisi o boşalan ön sıraya, bir talebe gibi oturdu.
Gözüm ağlayan kıza ilişti ve kıza tekrar seslendim:
"Hâlâ burada mısın sen? Çık dedim sana!"
Kız hıçkıra hıçkıra sınıftan çıkarken Sultan Selim’e baktım; kaşları hafifçe çatılmıştı lakin ne düşündüğünü kestiremiyordum. Hiçbir açıklama yapma gereği duymadan, sanki sınıfta koskoca bir padişah oturmuyormuş gibi pürdikkat derse devam ettim. Gerçi sınıftaki kızların hiçbiri artık beni dinlemiyordu; hepsinin gözü büyülenmiş gibi önde oturan padişahtaydı. Yine de profesyonelliğimi bozmadan, sakince dersimi tamamladım.
Dakikalar su gibi akıp geçti ve ders nihayete erdi. Sultan Selim ağır adımlarla sırasından ayağa kalktı, ders kürsüsünün önüne, tam karşıma kadar geldi. Elini iç cebine daldırdı ve oradan taptaze, buram buram kokan kırmızı bir gül çıkarıp bana doğru uzattı.
Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Bir elimdeki güle, bir de onun o derin, simsiyah gözlerine baktım.
"Al,"
dedi sesi fısıltı gibi ama emir verircesine toktu.
Uzanıp gülü elinden aldım. Tam kendimi toparlayıp teşekkür edecektim ki, hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve sınıftan çıkıp gitti.
Elimde o kırmızı gülle, sınıfın ortasında öylece kalakalmıştım. Başımı kaldırıp kızlara baktığımda hepsinin gözlerinde kıskançlık ve şaşkınlık karışımı bir dehşet vardı.
Bölüm etkileşimi
