2. bölüm / 4
Yüksek Güçler2.Bölüm
Bölümler 4Şu an: 2.Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat 08.00
"Sen hâlâ evdesin, değil mi? Okul okul diye başımın etini yersiniz, tek derdiniz evden kaçmak! Okul bahane... Bende azıcık akıl olsaydı seni çoktan okuldan almıştım!"
Yeni uyanmış, orta yaşların yorgunluğunu taşıyan kilolu kadın, darmadağın saçları ve henüz tamamen açılmamış gözleriyle daha sabahın ilk ışıklarında evin içinde adeta terör estiriyordu.
Bu öfke patlamasının muhatabı ise kapı eşiğinde, aceleyle eski püskü beyaz ayakkabılarını ayağına geçirmeye çalışan on sekiz yaşlarındaki sarışın, zayıf bir kızdı. Saat gerçekten epey geçmişti; çoktan okul sırasında oturuyor olması gerekirken o hâlâ kenar mahallenin o köhne, zamana direnen müstakil evindeydi. Geç kalmasının yegane sebebi, ekranı paramparça olmuş, miadı dolmuş telefonuyla gecenin bir yarısına kadar odasının karanlığında oyun oynamasıydı.
Normalde sabahları evden çıkarken annesine öfkeyle parıldayan gözlerle bakar, hatta arkasını dönüp kendi kendine söylenerek giderdi. Fakat bu kez farklıydı; bakışları tamamen boşalmış, ruhsuzlaşmıştı. Sanki karşısındaki kadına değil de tamamen bir yabancıya bakıyor gibiydi. Salonda, ablasının azar işitmesinden sadistçe bir keyif alan ve onu annesine ispiyonlayan küçük kız kardeşine döndü. Her sabah yaptığı gibi öfkeyle başını sallamak yerine, ona da aynı yabancılıkla, adeta hayatında ilk kez görüyormuş gibi baktı ve kapıyı çekip çıktı.
Dün yağan yağmur, doğanın tüm renklerini canlandırmış olsa da gökyüzünü kaplayan kara bulutlar bu kenar mahalleye söküp atılamaz bir kasvet aşılamıştı. Sırt sırta vermiş ufak tefek, eski evlerin yanında, kibirli birer dev gibi yükselen yeni apartmanlar duruyordu. Etrafta, sırasını bekleyen boş araziler mahalleye tekinsiz ve ağır bir sessizlik katıyordu. Genç kız, durağa doğru delicesine koşarken sert esen rüzgardan korunmak için üzerindeki ince, açık mavi kot cekete daha sıkı sarındı. Okul üniforması giymemişti; geç kaldığı sabahlarda disiplini büsbütün boş verirdi.
Koştukça sarı bukleleri yüzüne gözüne dağılıyor, özgürlüğü ve hırçınlığı fısıldayan açık mavi, kartal misali keskin gözleri hem yorgunluktan hem de yüzünü döven rüzgardan kısılıyordu. Atletik gövdesinin verdiği güçle o kadar hızlıydı ki ardında bıraktığı akasya ve çınar ağaçlarının sararmış, dökülmüş yaprakları bastığı yerlerden havaya savruluyordu.
Yolun uzunluğundan ötürü nefesi kesilmek üzereyken köşeyi döner dönmez belediye otobüsünün durağa yanaştığını gördü. Durmadı; son bir umutla, ciğerleri patlayacak gibi olana dek hızlandı. Otobüs tam hareket etmek üzereydi ki içindeki yolcular, dışarıda can havliyle ve amansızca koşan bu kızı fark edip şoförü uyardı. Araç tıslayarak durdu. Genç kız içeri adım attığında, başarmış olmanın rahatlığından ziyade büyük bir mahcubiyet hissetti; çünkü validatöre bastığı kartı yetersiz bakiye uyarısıyla acı acı ötmüştü. Şoförün aynadan atacağı o yargılayıcı, manidar bakışla yüzleşmemek için hızla tıklım tıklım dolu otobüsün arkalarına doğru ilerledi.
Sonunda bir demire tutunabildiğinde nefes nefeseydi; uzun süredir tarak yüzü görmemiş saçları iyice birbirine girmişti. Alnına düşen perçemleri tek bir hamleyle geriye savurdu ve kendisine dönen meraklı gözleri görmezden gelmeye çalıştı. Tam o sırada, birkaç adım ötede, gözlüklerinin ardında parıldayan orman yeşili iki büyük gözle çarpıştı bakışları. O gözlüklü kızın dümdüz, simsiyah perçemleri alnına nizamla dökülmüş, saçları arkadan kusursuz bir at kuyruğuyla toplanmıştı. Üstü başı tertemizdi ve ceketinde şehrin en yüksek puanlı, elit lisesinin amblemi parıldıyordu.
İki kız, sanki çok eski bir sırrı paylaşıyormuş gibi pür dikkat birbirlerini süzmeye başladılar. Bakışlarında derin bir şaşkınlık ve tanıdıklık hissi vardı; ikisi de gözlerini birbirinden kaçıramıyordu. Bu sessiz düello, etraftaki insanların bile dikkatini çekmişti. Otobüs bir sonraki durakta durduğunda gözlüklü kız indi. Sarışın kız donakaldı; kızın indiği durağı görünce kalbi teklemişti. Yüzüne derin, karanlık bir düşünce bulutu çöktü. Bakışlarını otobüsün kirli zeminine dikti, hafızasını delicesine yokluyordu. Bu anı daha önce yaşamış gibiydi.
İki durak sonra otobüs büyük bir sarsıntıyla durdu. Şoför, öfkeli ve şaşkın bir suratla araçtan fırlayıp motor kaputuna koştu. Arka taraftan aniden yoğun, gri bir duman yükselmeye başladı. Şoför eliyle dumanları savuşturmaya çalışarak çaresizce
ellerini beline koydu, kafasını iki yana salladı. Ardından içeriye uzanıp motorun bozulduğunu ve herkesin inmesi gerektiğini bağırdı.
Sarışın kız, bir rüya alemindeymiş gibi dalgınca otobüsten indiğinde dudaklarından şu kelimeler döküldü:
"Ben... Ben sabahtan beri olan tüm bu olayları rüyamda gördüm. O kız dâhil..."
Korkuyla irkilerek etrafına bakındı. Çok geçmeden, az ötede hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir çocuğa takıldı gözleri. Üstü başı düzgün, iyi halli görünen bu ilkokul çağındaki çocuk yapayalnızdı. Kız, bacaklarının titremesine engel olamayarak çocuğun yanına yaklaştı. Elini tuttuğunda, çocuk ıslak gözlerle kafasını kaldırdı ve hemen arkalarında göğe yükselen devasa plazayı işaret ederek yalvaran bir sesle konuştu:
"Annem o binaya girdi, uzun süredir çıkmadı... Beni onun yanına götürür müsün?"
Sarışın kız, çocuğun önünde diz çöktü. Küçük ellerini kendi ellerinin arasına alıp kızarmış, korku dolu gözlerle çocuğun gözlerinin ta içine baktı. Sesi, merhamet ve çaresizlikle titriyordu:
"Annene gidemeyiz şimdi... Gel, onu başka bir yerde bekleyelim."
Çocuk bir hışımla kendini geri çekip kızı itti ve daha yüksek sesle ağlamaya başladı. O sırada yanlarında beliren genç bir kadın, endişeyle sarışın kıza döndü:
"Çocuğun ablası mısınız?"
Sarışın kız, zihninin paramparça oluşuyla ve büyük bir telaş içinde ellerini kollarını sallayarak konuşmaya başladı:
"Hayır! Ama annesini içeride mafyalar tutuyor! Nereden bildiğimi sormayın, polisi arama hakkım yok, ne olursunuz yardım edin!"
Kadın, duydukları karşısında gözlerini hayretle açıp kaşlarını çattı. İstemsiz bir refleksle kızdan iki adım uzaklaştı; sanki karşısında delice hezeyanlar tekmeleyen bir yabancı vardı. Hemen ardından dizlerinin üzerine çöküp ağlayan çocuğun omuzlarını tuttu. Başını geriye doğru çevirip, telaştan nefesi kesilmek üzere olan genç kıza ters ve buz gibi bir ses tonuyla baktı:
"Tamam, ben çocukla kalırım. Sen git, başka birinden telefon iste."
Bu düpedüz bir kovuştu, ona inanmadığının açık bir ilanıydı.
Genç kız, söylediklerinin bir delilik gibi algılanmasının verdiği öfkeyle dudaklarını birbirine bastırdı. Elleri belinde, kadına manalı ve sitemkar bir şekilde kafasını salladı.
Çok kısa bir an durup düşündükten sonra, arkasını dönüp az önce indiği durağa doğru delicesine koşmaya başladı. Adımlarına dikkat etmeye çalışsa da zihnindeki karmaşayla önünü göremiyor, caddedeki dikkatsiz insanlara istemsizce çarpıp geçiyordu.
Nihayet gözlüklü kızın indiği durağa ulaştığında, gözleriyle hızla etrafı kolaçan etti. Tam o sırada yolun karşısındaki küçük bir kırtasiyenin vitrin camından o tanıdık silüeti fark etti.
Kalbi göğüs kafesini yırtarcasına çarparken, sanki sıradan bir alışverişe gelmiş edasıyla kapıyı aralayıp içeri süzüldü. Fakat bakışları tamamen o kızın üzerindeydi.
Gözlüklü kızda da tuhaf bir telaş, anlamsız bir huzursuzluk vardı. Rafların arasında öylesine oyalanıyor gibiydi; bir eline bir defter alıyor, sonra diğer eliyle kararsızca yerine bırakıyordu. Sarışın kız, aralarındaki mesafeyi eriterek usulca kızın yanına yanaştı ve dudaklarına sahte bir tebessüm yerleştirerek sordu:
"Aradığınız bir şey varsa yardımcı olabilirim?"
Gözlüklü kız bu beklenmedik teklifi duyunca yüzü aniden aydınlandı, sanki sırtından büyük bir yük kalkmıştı. "Evet, aslında çok kararsız bir insanım. Çok teşekkür ederim," dedi. Böylece ikisi de rafların arasında, zamanı bükmek istercesine oyalanmaya devam ettiler. Birkaç kalemi inceliyor, defterlerin yapraklarını çeviriyorlardı. İçeride o kadar uzun süre kaldılar ki en sonunda tezgahın arkasındaki kırtasiyeci dayanamayıp müdahale etme gereği duydu. Saatine bakıp, tam kırk beş dakikadır dükkanda olduklarını sert bir dille hatırlattı.
İşte o an sarışın kız ve gözlüklü kızın bakışları havada düğümlendi. İkisinin de göğsünden aynı anda derin, ciğerlerini rahatlatan bir "Oh!" nidası koptu. Sarışın'ın dudaklarından istemsizce, "Oh be! Rüyaymış..." cümlesi döküldü. Bu itiraf, gözlüklü kızın dikkatini anında çekmişti.
"Rüyaymış mı dedin? Neden?"
"İnanmayacaksın ama seni bu sabah rüyamda görmüştüm. Otobüste bu yüzden dikkatimi çektin. Üstelik hiç hoş bir rüya değildi, dehşet verici derecede gerçekçiydi. Gerçeğe dönüşmemesine o kadar sevindim ki..."
Gözlüklü kız, zaten büyük olan gözlerini şaşkınlıkla daha da büyüterek hayretini gizlemeden konuştu:
"Ben de seni rüyamda gördüm! Bu nasıl olabilir? Biz daha önce seninle bir yerde karşılaşmış mıydık?"
Sarışın hafifçe gülümsedi: "Rüyalarda birbirimizi görebilmemiz için illa karşılaşmamız mı lazım?"
"Evet," dedi gözlüklü kız, sesindeki mantık arayışıyla. "Bilimsel olarak, daha önce yüzünü hiç görmediğin bir insanı rüyanda yaratamazsın. Bu durumda, seninle geçmişte bir yerlerde mutlaka yollarımız kesişmiş olmalı. Peki, beni nasıl gördün rüyanda?"
Sarışın bu soruyu memnuniyetle cevaplamak istedi; çünkü hemen ardından aynı şeyi o da soracaktı. Derin bir nefes alıp anlatmaya başladı:
"Seninle tıpkı bu sabah olduğu gibi otobüste karşılaşıyorduk ve sen yine bu durakta iniyordun. Sen indikten iki durak sonra otobüs bozuluyordu. Kendimi devasa bir binanın önünde buluyordum. Ağlayan küçük bir çocuk vardı, 'Annem binada kaldı,' diyordu. Çocuğa acıyıp elinden tutarak onu içeri götürüyordum. Götürmez olaydım... Meğer annesini en üst katta mafyalar rehin tutmuş. Bizi görür görmez ateş açtılar. Ben korkuyla yere kapaklandım, beni vurduklarını sandılar. Ama adamlar durmadı; pencerelerden dışarıya, sokaktaki herkese kurşun yağdırdılar. Kafamı kaldırıp camdan aşağı baktığımda ne gördüm biliyor musun? Seni... Yerde, kanlar içinde yatıyordun. Yanında bir kız daha vardı. Peki, sen beni nasıl gördün?"
Gözlüklü kızın benzi solmuştu, ürpererek anlatma sırasını aldı:
"Benim rüyamda da sabahleyin otobüste karşılaşıyorduk. Ben indikten sonra bu kırtasiyeye giriyordum. Kırtasiyeyi elleri bıçaklı adamlar basıyordu, herkes çığlık çığlığaydı. Ben panikle bir rafın arkasına saklanmıştım ki tam orada, rafların arasında gizlenmiş bir tabanca fark ediyordum. Normalde ödlek biriyimdir ama o an içime tuhaf bir cesaret geldi. Silahı sıkıca kavrayıp adamlara doğrulttum. Neye uğradıklarını şaşırdılar ve ben tetiği bile çekmeden dükkandan kaçtılar. Ama kırtasiyenin hemen dışında sen vardın... Adamlar kaçarken seni ve yanındaki bir başka kızı acımasızca bıçaklıyorlardı. O yanındaki kız böyle çok sosyetik, bakımlı bir şeydi. Bu yüzden sen az önce gelip 'Beraber bakalım mı?' dediğinde içim rahatladı. Beni burada tutmak istemen, benim de seninle kalmak için ısrar etmem meğer rüyayı bozmuş. Bu arada, o tabancayı demin raflarda çok aradım ama bulamadım."
Son cümleyi söylerken gerginliğini dağıtmak ister gibi hafifçe kıkırdadı. Ancak sarışının zihninde bir şimşek çakmıştı. Söylenen bir detay zihnini bulandırdı; çünkü kendi rüyasında da bu kızın yanında vurulmuş halde yatan, şık giyimli bir kız görmüştü.
"Doğru mu anladım? Sen de mi rüyanda sosyetik bir kız gördün? Saçları gür ve kahverengi miydi?"
Gözlüklü kız duraksadı: "Evet... Sen de mi gördün?"
"Evet, ben de gördüm."
Sarışın olan, rüyasındaki o yabancı kızın yüzünü, kıyafetlerini daha detaylı tasvir etmeye başladı. Gözlüklü kız, duyduğu her detayla birlikte dehşet içinde kafasını sallıyordu. Resmen ikisi de birebir aynı üçüncü kişiyi görmüştü. İşler artık tuhaf bir boyuta evriliyordu. Birbirlerini daha önce hiç görmediklerine ne kadar eminlerse, rüyalarındaki o ortak kızın varlığından da o kadar emindiler. Sarışını sessizliği bölerek sözü aldı:
"Sence buna ne demeliyiz? Kaderin bir oyunu falan mı?"
Gözlüklü kız, dudaklarında ince bir tebessümle mırıldandı: "Belki de hayat bizi tanıştırmak istiyordu, kim bilir?"
"Aha, demek hayat bizi tanıştırmak istedi... Kaderin oyunu..."
Sarışın neşeyle kıkırdadı, üzerlerindeki o tekinsiz kasvet nihayet dağılıyor gibiydi. "Bari tanışalım o zaman," diyerek elini uzattı. "Ben Eylül. Bu arada, senin adın ne?"
"Yasemin," dedi gözlüklü kız. Yüzünde samimi ve derin bir memnuniyet ifadesi belirdi. Elini Eylül'e doğru uzattı. Eylül içten bir şekilde "Bende" derken Yasemin'in elini sıkıyordu.
Bölüm etkileşimi
