Bölümler 4Şu an: Tuz Çölünün Yeni Misafirleri
- 1 Giriş Bölümü211 kelime
- 2 Çölün Kustuğu Gece1.291 kelime
- 3 Tuz Çölünün Yeni Misafirleri905 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Letrinaya Ters İstikamet1.057 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merdivenlerin yukarısındaki ana mil yatağına ulaştığında, sırtındaki deri zarlar rüzgarın güverteden sızan basısıyla tekrar gerildi. Ağır çuvalı döküm gövdenin yanına bıraktı. Kundak vidalarının pas lekeleri, metalin üzerinde biriken kalın tuz tabakasıyla birleşerek kahverengi kabuklar bağlamıştı. Elindeki fırçayla millerin diş aralarını, kurumuş çamuru andıran tortuları temizlemeye başladı. Avcundaki gres yağı, demirin soğuk gövdesine bulaşırken, parmaklarının nasırlı yüzeyi metalin her çapağını ezbere kaydetti.
Her fırça darbesinde, kireç yumrusu tayfanın kaba elleriyle milleri yağladığı günler canlanıyordu. Mekanizmanın dilinden anlayan koca cüsseli dostun hayali, döküm gövdenin gölgesinde bir anlığına belirdi. Eskiden dört kişinin gücüyle yerinden oynatılan tahrik kolu, şimdi tek bir çift nasırlı ele ve gövdenin iki yanındaki yelken derilerinin cılız gücüne kalmıştı. Yalnızlık, ambarın derinliklerinden yükselen soğuk hava gibi ciğerlerine doluyordu. Geçmişin ağırlığı sırtındaki zarları aşağıya doğru çekerken, dişliyi çuvaldan çıkardı.
Ağır çarkı iki eliyle kavrayıp ana milin yivlerine hizaladı. Dişlerin birbirine geçmesi için gövdesini demire dayadı, omuzlarından destek alarak yüklenmeye başladı. Deri zarları, harcanan gücün etkisiyle gerildi, solungaç benzeri gözeneklerinden sıcak ter damlaları süzüldü. İlk diş, milin yuvasına oturduğunda metalik, kuru bir ses yankılandı koridorda. Umut, sönmeye yüz tutmuş bir gaz lambası alevi gibi içini bir anlığına ısıtır gibi oldu. Somun anahtarını paslı vidaların üzerine yerleştirip tüm ağırlığıyla asıldı.
Vidalar döndükçe, yılların biriktirdiği tuz kütlesi un ufak olup zemine döküldü. Ancak milin merkezindeki görünmez eğrilik, çarkın derinliklerine doğru ilerledikçe kendini belli etmeye başladı. Zorlanan metalin içinden tiz, ağlamaklı bir feryat yükseldi. Tüm gücüyle tahrik koluna yüklendiğinde, döküm gövdenin içinden gelen kuru bir kırılma sesi boşlukta çınladı. Yeni bulunan dişlinin taze dişleri, milin çarpılmış eksenine dayanamayarak sıyrıldı; demir talaşları, gres yağının siyahlığına karışarak yere saçıldı. Mekanizma, alt taraftaki devasa tekerleklerin ağırlığına ve tuzun acımasız kıskacına karşı koyamamıştı. Kol boşa döndü, zincirler gevşeyerek sintine karanlığına doğru sarktı. Yapılan hamle, harcanan son enerji, kuraklığın ortasında çürüyen enkazı canlandırmaya yetmemişti.
Elleri döküm gövdenin üzerinde asılı kaldı. Parmaklarının arasındaki gres ve metal tozları, havada uçuşan ince tuz kristalleriyle birleşerek kaskatı bir çamura dönüştü. Aynen felaket gecesindeki gibi, demir yine iradesine boyun eğmeyi reddetmişti. Fırtınanın yuttuğu gemiyi tek bir dişliyle ayağa kaldırabileceğine inanmanın getirdiği hüsran, göğüs kafesinin altındaki sızıyı daha da derinleştirdi. Yukarıdan, güverteden gelen rüzgarın ıslığı, kırık köşkün pencerelerini zorlamaya devam ediyordu.
Mekanizmanın soğuk demiri parmaklarının arasından kayıp giderken, sırtındaki deri perdeler hayal kırıklığının getirdiği ağırlıkla söndü. Avcundaki siyah gres yağı ile karışık metal talaşlarını pantolonunun yıpranmış paçasına silerken, boğazından yükselen pürüzlü fısıltı boş ambarın duvarlarında yankılandı. "Demir bile anladı hükmün bittiğini," diye mırıldandı, kelimeler dudaklarının arasından dökülürken kuru bir öksürüğe dönüştü. "Tuzun yuttuğunu geri istemek, kuruyan denizde balık aramaktan farksız. Boşuna kürek, boşuna çaba..."
Adımlarını tekrar yukarıya, merdivenlerin dik basamaklarına doğru yönlendirirken, karanlık dehlizde yankılanan her ayak sesinde eski tayfanın sitemkar mırıltılarını duyar gibiydi. Fosfor gözlerin karanlıkta bıraktığı son sönük ışıltı, zihninin kuytularında hala parlayıp sönüyordu. "Haklıydın," dedi boşluğa doğru, sanki kadim dostu hala dümenci kulübesinin köşesinde oturmuş, pusulayı inceliyormuş gibi. "Kibir, rüzgardan daha hızlı yırtıyor yelkenleri. Benim inatçılığım, on iki canın sonu oldu. Şimdi koca bir enkazla baş başayım."
Dümenci köşkünün kırık kapısından güverteye adım attığında, çölün serin ve acı esintisi yüzüne tokat gibi çarptı. Kollarının altındaki deri zarlar, açık havaya çıkmanın verdiği güdüyle hafifçe gerildi, havadaki keskin tuz kokusunu süzdü. Ay ışığı, eski okyanus yatağını çiğ, kireçsi bir beyazlığa boyamaya devam ediyordu. Gemi, mendireğin çürüyen iskeletine yaslanmış, devasa tekerlekleri yarıya kadar tuz kütlesine gömülmüş halde, uyanmayı reddeden dev bir canavar ölüsü gibi sessizdi.
Korkuluklara doğru ilerleyip ellerini paslı demirlere dayadı. Gözlerini ufuktaki kıpırtısız, sonsuz düzlüğe dikti. Rüzgar güneyden esmeye devam ediyor, yelken direklerinin tepesindeki kırık halatları kırbaç gibi sallıyordu. "Burada beklemek, geçmişin hayaletlerini beslemekten başka işe yaramıyor," diye fısıldadı rüzgara karşı. "Gemi yürümüyorsa, ayakların yürümesi gerek. Tuz bizi tamamen yutmadan önce."
Gövdesini korkuluktan ayırdı. Geminin yan tarafına monte edilmiş, pas zincirlerin ay ışığında donukça parıldadığı merdivene doğru yöneldi. Aşağıya, kaskatı kesilmiş eski deniz tabanına inmek; sığınağını, hatıralarını ve yıllardır sığındığı korunaklı gövdeyi arkada bırakmak demekti. Zincirlere tutunup ilk basamağa adımını attığında, metalin çıkardığı gıcırtı sessizliği böldü. Çıplak ayakları beyaz kabuğa ilk temas ettiğinde, tuzun ezilerek çıkardığı ince, kristalize kıtırtı ıssız vadide dalga dalga yayıldı. Arkasında bıraktığı devasa kereste yığınının gölgesi, çölün beyaz örtüsü üzerine upuzun uzanıyordu.
Ufkun kireçsi çizgisi, doğudan sızan ilk çiğ ışıkla birlikte soluk bir kızıla kesmeye başladı. Çölün iki yanına vuran sabah aydınlığı, gece boyu kaskatı kesilen tuz kristallerini parıltılı birer cam kırığına dönüştürürken, havadaki madeni soğukluk yerini kurak bir sıcak dalgasına bırakıyordu. Geminin gölgesinden ayrılıp açık düzlükte yürüyen serdümenin çıplak ayak tabanları, zemindeki ince beyaz kabuğu her adımda çıtırdatarak eziyordu. Kolları ile gövdesi arasındaki deri zarlar, ısınan havayla birlikte hafifçe gevşedi, doğudan esen zayıf sabah esintisini süzerek gerildi.
Gözlerini kısarak ufkun serap dalgalarıyla oynaşan sınırına baktı. Beyazlığın ortasında, alışılmadık bir hareketlilik, rüzgarın yönünden bağımsız bir toz bulutu yükseliyordu. Yaklaşan kütle, tabana yakın ilerleyen, devasa bir çöl kaplumbağasını andıran kemiksi, kubbeli bir sırt yapısına sahipti. Ancak yaratığın iki yanından yükselen ve güneşin ilk ışıkları altında damarları seçilebilen geniş, derimsi kanatlar, hantal gövdenin kumlar üzerindeki yükünü hafifletmek ister gibi ritmik bir şekilde kalkıp iniyordu. Sürüngen, uçmak için değil, yer çekimine ve tuzun direncine karşı esintinin kaldırma kuvvetini kullanmak için kanatlarını çırpmaktaydı.
Yaratığın arkasına kalın halatlarla bağlanmış geniş, alçak ahşap kızak, tuz kütlesini yararak derin izler bırakıyordu. Kızağın üzerinde, çöle özgü ağır bezlere sımsıkı sarınmış, rüzgardan korunmak için birbirine sokulmuş bir grup varlığın gölgesi seçiliyordu. Kısa süreli duraksamalarla ilerleyen bu kafile, kurumuş okyanus tabanının derinliklerinden gelip bilinmez bir rotaya doğru yol almaktaydı. Serdümen, elini alnına siper ederek durdu; hareketsiz cüssesiyle beyaz düzlüğün ortasında yalnız bir fener gibi yükselirken, kızağı çeken kanatlı sürüngen kafasını ağır ağır ona doğru çevirdi.
Bölüm etkileşimi
