3. bölüm / 4
YELKEN DERİLİÇölün Kustuğu Gece
Bölümler 4Şu an: Çölün Kustuğu Gece
- 1 Giriş Bölümü211 kelime
- 2 Çölün Kustuğu Gece1.291 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Tuz Çölünün Yeni Misafirleri905 kelime
- 4 Letrinaya Ters İstikamet1.057 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öndeki yabancı gözlerini serdümenin üzerinden hemen çekmedi, ancak bıçağın sapını kavrayan parmaklarının boğumları hafifçe gevşedi. Tam o sırada arkadaki gölgeden, ay ışığının çiğ aydınlığına çıkmayan o yarı saydam karaltıdan sert, aceleci bir fısıltı yükseldi.
"Bırak, değmez," dedi arkadaki zayıf siluet. Sesi, çölde günlerce susuz kalmış birinin boğazından çıkan kuru bir yaprak hışırtısı gibiydi. "Yelken derililerin damarını bilirsin. Bu leşi sahiplendiyse, buradaki gizli mekanizmaları da mil yataklarının arkasındaki tuz tuzaklarını da bizden iyi çözmüştür. Üç parça pirinç dişli için derimizi fırtınaya feda etmeyelim."
Lider konumundaki sülfür melezi, omzunun üzerinden arkaya doğru ters bir hareket yaptı, sülfür gazı kokan nefesini kulübenin dar tavanına doğru üfledi. "Üç mevsimdir bu gövdenin içinde sadece rüzgar esiyor, kimsenin burayı beklediği yoktu. Aşağıdaki ana milleri gevşetmek için günlerdir uğraşıyoruz, tam sırası gelmişken öylece dönemem."
Diğer gölge, basamağın paslı sacına bir adım daha yaklaşarak adamın kolunu kavradı. Ses tonu bu kez daha da keskinleşti, aralarındaki çekişme kulübenin döküm duvarlarında yankılandı. "Görmüyor musun, adam buranın serdümeni. Bu eski tekne rüzgarı bir yakalarsa tekerleklerin altında kalırız. Aşağıdaki hurda demirler bu gece için yeterli, açgözlülük etme."
Aralarındaki bu fısıltılı hırgür, serdümenin yerinden milim bile kımıldamamasıyla daha da gergin bir hal aldı. Kollarının altındaki deri zarlar, yabancıların konuşmasındaki ritim bozukluklarını, o korkuyla karışık öfkenin getirdiği havai sıcaklık artışını süzüyordu. İki hırsızın arasındaki o sessiz ip çekme oyunu, liderin hırsla soluyarak geri adım atmasıyla son buldu. Adam elini bıçağından tamamen çekti, yüzündeki kireç lekeli gözlüğü hırsla yukarı doğru itti.
"Bu kuraklıkta metalden çok inat karın doyuruyor demek," diye mırıldandı sülfür melezi, gözlerini serdümenin elindeki ağır kancaya dikerek. "Şansın varmış koca kanat. Ama bu rüzgar seni sonsuza kadar bu güvertede tutamaz. Tuz er ya da geç bu demirleri de yutacak."
Geriye doğru adımlayarak köşkün eşiğinden çekildiler. Paslı merdivenlerin altından gelen metalik tıkırtılar, torbalarına tıkıştırdıkları birkaç parça hurda demirin birbirine çarpma sesiyle birleşti. Güverteden aşağıya doğru süzülen gölgeler, eski liman mendireğinin beyaz tuz tepeleri arasında yavaşça kaybolurken, tuz kabuklarının kırılma sesi de kademeli olarak hafifledi ve nihayetinde tamamen kesildi.
Kulübede yine sadece rüzgarın o ekşi, tanıdık melodisi kaldı. Serdümen, kancanın ahşap sapını yavaşça gevşetti, gövdesinin iki yanındaki perdeli deriyi serbest bırakarak esintinin tenini yalamasına izin aldı. Dışarıda, çölün beyaz örtüsü üzerinde yeni bir hava akımı şekilleniyor, tekerleklerin altındaki gevşek tuzları ince şeritler halinde havaya savuruyordu. Şafak vaktine daha birkaç saat vardı ve rüzgar, sanki onun bu bekleyişini ödüllendirmek ister gibi güneyden daha sert, daha kararlı esmeye başlıyordu.
Güneyden gelen esinti dümenci köşkünün kırık camından içeri dalıp pürüzlü tenini yaladığında, kaburgalarının iki yanındaki perdeli deri ani bir refleksle gerildi. Bu gerilme, sadece havadaki basınç değişimine verilen biyolojik bir tepki değildi; doğrudan doğruya derinin altına işleyen, etle kemiğin arasındaki o eski yırtığı sızlatan bir hafıza dalgasıydı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Ay ışığının tuz çölüne vuran o çiğ, donuk beyazlığı bir anda silindi ve yerini devasa fenerlerin çıkardığı isli, kızıl çalkantıya bıraktı.
Güverte o gece hiç olmadığı kadar kalabalıktı, her köşesinden ayrı bir soluk, ayrı bir telaş yükseliyordu. Tayfanın yüzleri zihninde tek tek belirdi; rüzgar soluyanların o uzun, narin boyunlu çocukları yelken iplerini gererken incecik parmaklarıyla rüzgarın yönünü tayin etmeye çalışıyordu. Aşağıda, sintine kapağının yanında duran kireç yumrusu o hantal ve güven veren cüssesiyle demir levyeye asılmıştı. Ve hemen dümene yakın duran, göz bebekleri karanlıkta fosforlu birer çakıl taşı gibi parıldayan dostu duruyordu. Gözünü pusuladan ayırmayan, fırtınanın kokusunu herkesten önce alan o keskin zihin.
Güneydeki sülfür yataklarından yükselen o morumsu bulut ufku kapladığında, yön göstergesinin pirinç oku çılgın gibi kendi etrafında dönmeye başlamıştı. Dostu, elini serdümenin omzuna koymuş, sesindeki o çatlakhane hırıltıyla haykırmıştı: "Tekerlekleri batı yaratanına kıralım, eski limanın mendirek arkasındaki körlüğe sığınalım! Bu gelen her zamanki toz dalgalarından değil, çöl tabanı kusuyor!" Oysa o an, kollarının altındaki zarların havayı kusursuzca okuduğuna dair o kibirli inanç, zihnini bir sis gibi kaplamıştı. Havzanın akıntılarını, tuzun dilini herkesten iyi bildiğini düşünüyordu. Bugüne kadar hiçbir fırtına onun yelkenlerini yırtamamış, hiçbir kum girdabı gemisini yutamamıştı. Kendine, tekerleklerin altındaki o kadim keresteye olan güveni tamdı. "Batı bizi yavaşlatır," diye çıkışmıştı dostuna, dümenin kollarını tek başına kavrayarak. "Güney rüzgarını arkamıza alacağız. Fırtınanın gözünü tam ortasından yararak geçeceğiz."
Büyük felaket, rüzgarın şiddetini artırmasıyla değil, okyanus tabanının asırlık sessizliğinin bir anda bozulmasıyla geldi. Havada asılı kalan o dehşet anında, altlarındaki kaskatı tuz kabuğu büyük bir gürültüyle çöktü. Devasa ahşap tekerleklerden biri, yerin altına gizlenmiş kör bir kireç kayasına çarpıp kıymıklara ayrıldığında gemi büyük bir hızla yan yattı. Dostunun o fosforlu gözlerindeki ışığın sönüşü, ana direğin ortadan ikiye ayrılırken çıkardığı o kuru, kemiksi çatırtıyla aynı saniyeye denk geldi. Halatlar birer kırbaç gibi havada savrulurken, kopan yelken bezleri tayfayı karanlığın içine doğru fırlatıyordu. Elini uzatmıştı, dostunun kayıp giden parmaklarını yakalamak için zarlarını sonuna kadar germişti ama avcuna dolan tek şey, havayı yırtarak geçen o keskin, acımasız tuz kristalleri oldu. Toprak, aç bir boğaz gibi devasa gövdeyi ve üzerindeki on iki canı bir çırpıda yutarken, serdümen sadece o kırık dümene tutunabilmişti.
Gözlerini açtığında, kulübenin içindeki o sessizlik yüzüne bir tokat gibi çarptı. Sağ elinin parmakları, sanki hala o geceki dümene asılıyormuş gibi yön kadranının pirinç gövdesini sımsıkı kavramıştı. Güneyden esen rüzgar, şimdi geminin paslı sacları arasında dolaşırken, o gece fırtınanın yuttuğu seslerin cılız bir taklidini fısıldıyordu. Tırnaklarının arasına yerleşen tuz tozlarını temizlemeden, gözlerini tekrar ufuktaki o beyaz, hareketsiz boşluğa dikti. Rüzgar daha da sertleşiyordu.
Merdivenlerin paslı sacları, çıplak tabanların altından kayan tuz kristalleriyle birlikte ezilip ufalanıyordu. Aşağıya, geminin gün ışığı görmeyen derinliklerine inen adımlar, sintineden yükselen bayat makine yağı ve kurumuş sülfür tortusunun kokusuyla ağırlaştı. Aşağıdaki hava, yukarının kamçılayan rüzgarından yoksundu; kollar ile gövde arasındaki ince deri zarlar gevşeyerek sarktıkça, koridorun dar ve boğucu kasveti teni tamamen sardı. El yordamıyla karanlıkta yol bulmaya çalışırken, döküm duvarlardaki perçin başlarının soğukluğu parmak uçlarından göğüs kafesine kadar yayılan bir sızı bıraktı.
Yedek parça ambarının kapısı, menteşelerin paslı feryatlarıyla aralandığında içerideki zifiri karanlık, güverteden sızabilen cılız ay aydınlığını tamamen yuttu. Raflardaki demir sandıklar, yıllar içinde gemiye dadanan hurda avcılarının hoyrat elleriyle talan edilmişti. Parmak uçları boş kutuların, sökülmüş tahrik millerinin ve bronz bağlantı somunlarının geride bıraktığı boş oyuklara çarptı. Yağmacılar, dişlileri sabitleyecek çelik bilezikleri, hidrolik boruları teker teker söküp götürmüş; geride sadece pasın kemirdiği işe yaramaz pullar ve kuruyarak un ufak olmuş conta kalıntıları bırakmışlardı. Gemiyi durağanlaştığı çukurdan kurtaracak mekanizmanın can damarları neredeyse tamamen eritilmişti.
Sırtını ambarın soğuk sacına yasladığında, zihnin kuytularında bekleyen eski uğultu yeniden şakaklarına vurmaya başladı. Boş rafların çıkardığı kof akis, felaket gecesi ambar kapaklarının arkasında mahsur kalan tayfanın çaresiz haykırışlarına karışıyordu. Fosfor gözlü dostunun son anlarında güverteye saçılan alet çantasının madeni tıkırtısı, ayak ucunda duran zincir halkasının sesiyle birebir örtüşüyordu. Kibirden beslenen eminlik, dalgaları yararak geçme hırsı, etrafını saran ıssız ambar kadar ağır bir yük olarak omuzlarına bindi. Yanlış bir rüzgar tercihi yüzünden çöle kurban verilen on iki canın soluğu, dehlizin karanlık köşelerinde hala asılı gibiydi. Tekerlekleri yeniden döndürme fikri, kırılan ahşap kemerlerin ve yarılan tuz tabakasının dehşetini hafızasında tazelemekten başka bir işe yaramıyordu sanki.
İçindeki tereddüt, göğsündeki sızıyı körüklese de parmakları pes etmeyi reddetti. Kararlı bir hareketle dizlerinin üzerine çöktü, ambarın en dip köşe kaplamasını, yağmacıların gözünden kaçabilecek kuytuları sabırla yoklamaya başladı. Talan edilen alanın en alt gözünde, donmuş gres yağıyla kaplanmış kalın bir bez çuvalın sertliği parmaklarına çarptı. Çuvalı çekip açtığında, gresin kokusu koridordaki bayat havayı bastırdı. Avcuna gelen ağır, soğuk metal, ana mili dümene bağlayacak, dişleri hala diri ve kırılmamış tek bir ana tahrik dişlisiydi. Kaybedilen her şeye rağmen, çölün karnında yarım kalan hesabı kapatabilecek yegane parça elindeydi artık.
Ağır dişliyi göğsüne bastırarak doğrulan serdümen, adımlarını ambarın çıkışına, merdivenlerin başlangıcına doğru yönlendirdi. Ağır yükün göğüs kafesine yaptığı baskı, sırtındaki deri zarların kasılmasına neden oluyor, paslı basamakları tırmanırken bacaklarındaki kasların gerginliğini artırıyordu. Yukarıya, dümenci köşküne yaklaştıkça, zeminden sızan soğuk hava akımı tekrar tenine çarptı. Yukarıdan, ahşabın gerilme sesi ve halatların rüzgarda çıkardığı ince, kırbaç benzeri inilti dalga dalga aşağıya ulaştı. Rüzgar, gövdenin paslı kabuklarını zorluyor, devasa tekerleklerin altındaki tuz kütlesini hafifçe titretiyordu. Elindeki dişliyi yerine monte etmek, milleri hareket ettirecek ana çarkı canlandırmak için karanlıkta yolunu bulmaya devam etti.
Bölüm etkileşimi
