5. bölüm / 4
YELKEN DERİLİLetrinaya Ters İstikamet
Bölümler 4Şu an: Letrinaya Ters İstikamet
- 1 Giriş Bölümü211 kelime
- 2 Çölün Kustuğu Gece1.291 kelime
- 3 Tuz Çölünün Yeni Misafirleri905 kelime
- 4 Letrinaya Ters İstikamet1.057 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zihninde kaçıncı kalkışma, kaçıncı çaresiz yürüyüş olduğunun çetelesini tutmak artık anlamsızdı. Felaketten sonra geçen mevsimler boyunca kuraklığın bağrında atılan her adım, birbirinin kopyası olan birer hayatta kalma çabasına dönüşmüştü. Her seferinde yeni bir yön, yeni bir umut aranmış, her defasında enkazın gölgesine geri dönülmüştü. Fakat doğmakta olan güneşin kızıllığı altındaki manzara, yürüyüşün seyrini bütünüyle değiştiriyordu. Serdümen, kollarının iki yanındaki gergin perdeleri hafifçe araladı; gövdesini kaplayan ince deri zarlar, doğudan yükselen sabah esintisini aç bir yelken gibi kavrayıverdi.
Yelken derililerin soyundan gelenlere bahşedilen perdeli yapı, sadece havadaki nemi ve basıncı süzmeye yaramıyordu. Doğru açı yakalandığında, rüzgarın kaldırma kuvveti gövdenin ağırlığını hafifletiyor, ayakların kaskatı tuz kabuğuna gömülmesini engelliyordu. Kollarını bedeninden uzaklaştırarak esintiyi arkasına aldı. Adımları, zemindeki beyaz kristalleri gürültüyle ezmek yerine, yüzeyde adeta kayarcasına, sessiz bir ritimle ilerlemeye başladı. Rüzgar, gövdeyi ileriye doğru iterken, zarların titreyişi karşıdaki kafilenin yarattığı hava akımlarını da birer fısıltı gibi göğsüne taşıyordu.
Mesafe kısaldıkça, kanatlı sürüngenin devasa, kemiksi kubbesi netleşti. Yaratığın geniş derimsi kanatları her kalkıp inişinde, yerdeki gevşek tuz tozlarını havaya savuruyor, küçük girdaplar yaratıyordu. Kızağın arkasından çekilen derin izler, beyaz çölün ortasında taze bir yarık gibi uzanıyordu. Üzerindeki ağır örtülere sarınmış figürler henüz yabancının yaklaştığını fark etmemişti; ancak sürüngen, havadaki koku dalgasını hissetmiş gibi uzun, pullu boynunu ağır ağır serdümene doğru çevirdi. Gözlerindeki donuk, kehribar rengi mercekler, yaklaşan gövdenin rüzgarla olan kusursuz uyumunu tartıyor gibiydi. Serdümen, zarlarını hafifçe kasıp hızı yavaşlatarak kızağın birkaç boy uzağında durdu. Kulaklarına, hayvanın ciğerlerinden gelen derin hırıltıyla birlikte, kızağın üzerindeki ağır kumaşların altından yükselen bitkin soluklar ulaştı.
Sürüngen, devasa gövdesini tuz tabakasının üzerine bırakırken geniş kanatları son kez havayı dövdü; etrafa ince, beyaz toz dalgaları saçıldı. Hayvanın burun deliklerinden çıkan sıcak nefes, sabahın keskin serinliğinde anında buharlaştı. Kızağın ahşap tabanı, zemindeki sert kabuğa sürtünerek tiz bir gıcırtıyla durdu.
Serdümen, kollarının iki yanındaki deri zarları yavaşça kapatıp durakladı. Ağır çadır bezlerinin altından süzülen iki çehre belirginleşti. Biri, yılların kuraklığını yüzündeki derin hatlarda taşıyan ak sakallı bir ihtiyar; diğeri çölün acımasızlığına henüz tamamen teslim olmamış, teni tuz lekelerinden arınmış genç bir delikanlıydı. Bakışlar serdümene döndüğünde, ikisinin de göz bebeklerindeki o derin morluk parıldadı. Sülfür madenlerinin ya da batık düzlüklerin nadir rastlanan mor gözlü insanları, temiz çehreleriyle beyaz çölün ortasında tuhaf bir tezat oluşturuyordu.
İhtiyar adam, omuzlarındaki kalın örtüyü hafifçe gevşetip hırıltısız, çöl sakinlerine kıyasla şaşırtıcı derecede berrak bir sesle söze başladı. Ses tonu, dümenci köşkünde yankılanan rüzgar kadar sabırlıydı.
"Daraş Yükseli'nin tuzu ağırdır yabancı," dedi ihtiyar, kızağın arkasındaki tepeleme dolu çuvalları işaret ederek. "Zeminin en derin çatlaklarından, rüzgarın değmediği kuytulardan kazıdık. Saf, kaliteli ham tuzdur. Letrina Limanı'na varmak niyetimiz, Magentor ana karasının hemen kıyısına. Oradaki dökümhaneler ve ecza evleri beyaz maden için iyi takas sunar."
Letrina Limanı adı, serdümenin hafızasında eski deniz haritalarının silinmiş hatlarını canlandırdı. Magentor'un kayalık sahilleri, sular henüz çekilmeden önce gemilerin sığındığı azgın akıntılarla çevriliydi. Şimdi ise oraya ulaşmak için sürüngenlerin çektiği kızaklara, çölün değişken rüzgar koridorlarına muhtaçtılar. İhtiyarın ve gencin mor gözleri, serdümenin üzerindeki yıpranmış fırtına pelerinine, kollarının altındaki belirgin yelken derilerine takıldı. Çölde tek başına, arkasında devasa bir batık bırakan bir denizci, rüzgarın aniden yön değiştirmesi kadar tekinsiz bir anlam taşıyordu. Genç olanı, çekingen bir hareketle babasının arkasına doğru biraz daha sokulurken, ihtiyar serdümenin yüzündeki çöl çatlaklarını, ellerindeki nasırları incelemeyi sürdürdü.
İhtiyarın mor hareleri, serdümenin nasırlı avuçlarında ve yıpranmış fırtına pelerininde gezindi. Sesindeki berraklık, yerini çölün tekinsiz ağırlığına bıraktı. Elini çuvalların üzerine koyarak, "Niyetin buralardan sökülmüş parçaları ya da kızaktaki beyaz madeni yağmalamaksa," dedi. "Malkenler bunu hepimize ödetir. Çölün kanunu keskindir, hırsızın yükünü de canını da aynı kefeye koyarlar."
Serdümen, kollarının altındaki deri zarları tamamen gövdesine yapıştırıp niyetinin temiz olduğunu belli etmek istedi. Bakışlarını kızaktaki çuvallardan çekip ihtiyarın yüzüne sabitlemişti. "Yağmayla, hurdayla işim bitti benim. Arkada duran devasa enkaz, batan bir geçmişin mezarıdır sadece," derken boğazındaki kuruluk sesini yine pürüzlü hale getirmişti. "Fakat bahsettiğin Daraş Yükseli... Hafızamdaki eski deniz haritalarının hiçbirinde rastlamadım adına. Neresidir bahsettiğin çoraklık?"
Sorunun ardından gözleri, kızak halatlarını geren heybetli gövdeye kaydı. Kubbeli sırtı ve iki yanındaki derimsi kanatlarıyla havayı soluyan mahluk, alışılmışın dışındaydı. "Peki ya önünüzdeki heybet? Hangi denizin dibinden çıktı?"
İhtiyar, hafifçe öne eğilerek yaratığın pullu boynuna dokundu. "Tırnak Sürüngen derler buna," dedi, sesindeki sertlik biraz olsun yumuşayarak. "Eski okyanus tabanının derin yarıklarında, kireç kayalarının arasında ürerler. Kanatları rüzgarı yakalar, tırnakları ise en sert tuz kabuğunu bile kazar."
Tam ismi telaffuz edildiği sırada mahluk, metalik bir parlaklığa sahip olan kafasını ağır ağır sağa sola döndürdü. Güneş ışınları kemiksi pullarından yansırken, boğazından kuru zincir baklalarının birbirine sürtünmesini andıran ritmik, boğuk sesler yükseldi. Sanki konuşmaları, havadaki nem değişimini kendi dilinde tartıyordu.
İhtiyar, sürüngenin çıkardığı seslerle birlikte derin bir iç çekti, bakışlarını tekrar uzak ufka, Letrina Limanı'nın olduğu yöne çevirdi. "Malkenlerin gözcüleri her yerdedir. Yolcuların birbirine girmesini affetmezler. Ödetirler," diye mırıldandı, kelimenin ağırlığını sabah rüzgarına bırakarak.
İhtiyarın mor gözleri, ufuktaki kızıllığın parıltısıyla daha da koyulaştı. Serdümen, boğazındaki kuruluktan sıyrılmaya çalışarak, rüzgarın getirdiği seslerin arasına kendi pürüzlü sesini bıraktı. "Daraş Yükseli... Kaç günün, kaç rüzgarın menzilindedir buradan?"
İhtiyar, rüzgar pelerinini sıkıca sarındı, zayıf ve lekeli elini kaldırıp doğudaki kireç tepe çizgisine, tuz tabakasının katman katman yükseldiği dik yarağa doğru uzattı. "Güneşin doğduğu sırtların arkasında, rüzgarın hep ters estiği üç vadilik çoraklık," dedi, parmağı havada sabit kalırken. "Zemin yukarılarda sertleşir, kabuk kalınlaşır. Yürüyerek varmak, yelken zarları olmadan koca bir mevsim demektir. Letrina'ya tamamen ters istikamettir, bahsi geçen topraklara giden sadece tuz kazıcıları ve çöl delileridir."
Genç çocuk, babasının sözlerini bitirmesini beklemeden kızağın ön tarafına, sürüngenin kalın kendir tasmalıklarına doğru ilerledi. Hayvanın kemiksi kubbesine sabitlenmiş geniş bakır halkaları, gevşeyen halatları tekrar gerdirdi. Tırnak sürüngeni, burnundan gelen madeni hırıltıyla birlikte pullu gövdesini tuz yatağından yukarıya doğru kaldırdı, metalik kafasını bir kez daha batıya, gitmekte oldukları Letrina yönüne doğru salladı.
İhtiyar çuvalların arasındaki derin boşluğa yerleşirken, genç delikanlı da kızağın yan çıtasına tutunarak yerini sabitledi. Kamçı niyetine kullanılan uzun kenevir ip havada hafif bir ıslık çıkardı, hayvanın pullu sağrısına değmeden sadece esintiyi yardı. Mahluk, geniş derimsi kanatlarını iki yana doğru açtı, sabahın taze esintisini altına alarak koca cüssesini hafifletti. Geniş tırnaklar, kaskatı kesilmiş beyaz tabana gömüldü, zemini hırsla kazıyarak kızağı ileriye doğru harekete geçirdi.
Kızağın ahşap tabanının çıkardığı o tiz, ağlamaklı gıcırtı, çöl düzlüğünde yavaş yavaş uzaklaşırken geride sadece derin iki yarık ve havaya savrulan ince tuz tozları kaldı. Serdümen, doğudaki işaret edilen ufuk çizgisine, Daraş Yükseli'nin olduğu yöne doğru baktı. Rüzgar, arkasında bıraktığı enkazın direklerini dövmeye devam ediyordu ama ayak tabanları artık tamamen çölün kireç kokan gerçeğine basıyordu. Kesilen feryatların, yarım kalan tamiratın ve talan edilmiş ambarın ötesinde, yeni bir rotanın pürüzlü haritası zihninde şekillenmeye başladı.
Bölüm etkileşimi
