1. bölüm / 3
Yazak OlBölüm 1 — Yabancı
Bölümler 3Şu an: Bölüm 1 — Yabancı
- 1 Bölüm 1 — Yabancı2.151 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 2 — Aynı Masada, Farklı Dünyalarda2.544 kelime
- 3 3. Bölüm — Karan Demirhan'ın Aklındaki Kadın1.360 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
YASAK OL
Bölüm 1 — Yabancı
Bazı insanlar hayatına girdiğinde hiçbir şey hissetmezsin. Sadece sinirini bozarlar. Ta ki bir gün, o insanın hayatının tam ortasında durduğunu fark edene kadar.
08.17 — İstanbul
Alarmım üçüncü kez çaldığında yastığımı yüzüme kapattım.
"Beş dakika daha..."
Telefonum yeniden titredi.
Ece:
Beş dakika daha diye diye şirketi bana bırakacaksın. Sonra da ortaklık payını isterim, haberin olsun.
Gözlerimi açıp ekrana baktım.
Ben:
Günaydın sana da, sevgili çıkarcı arkadaşım.
Ece:
Günaydın. Kahveni almayı unutma. Bir de bugün önemli müşterilerimiz geliyor. Lütfen kimseyi ilk on dakikada öldürme.
Ben:
Bana bağlı. İnsanların davranışlarına göre değişir.
Telefonu bıraktım ve derin bir nefes aldım.
Yeni bir gün. Yeni toplantılar. Yeni sorunlar.
İstanbul'da yağmur yağıyordu. Pencerenin ardından görünen gri gökyüzü, sanki bütün şehir benimle aynı fikirdeymiş gibi kasvetliydi.
Yatağımın kenarına yaklaştım. Transfer tahtamı her zamanki yerine yerleştirdim, hareketlerimi kontrollü bir şekilde tamamlayarak tekerlekli sandalyeme geçtim. Ayaklarımı ayaklıklara yerleştirip üzerimi düzelttim.
Bu, hayatımın sıradan bir parçasıydı. Her sabah yaptığım şeylerden biri.
Bazen hazırlanmam diğer insanlardan daha fazla zaman alıyordu. Bazen bir kapının genişliğini, gideceğim yerin girişini veya asansörün çalışıp çalışmadığını önceden öğrenmem gerekiyordu. İnsanların bakışları da cabasıydı.
Ama bütün bunlar benim kim olduğumu açıklamıyordu.
Ben Lavin Aras'tım.
Aras Organizasyon ve Tasarım'ın kurucu ortaklarından biriydim. Müşterilerle görüşür, projeleri yönetir, bütçeleri inceler ve gerektiğinde bir saat içinde bütün planı değiştirebilirdim.
Birilerinin benim hakkımda ne düşündüğünü öğrenmek için izinlerine ihtiyacım yoktu.
Aynanın karşısında saçlarımı düzelttim. Siyah pantolonumu, beyaz gömleğimi ve koyu renk ceketimi giydim. Hafifçe makyaj yaptım.
Sonra kendime baktım.
"Bugün sakin olacağız, Lavin."
Bir saniye durdum.
"En azından öğle yemeğine kadar."
Yağmur, kahve ve küçük bir sorun
Evden çıktığımda yağmur hâlâ yağıyordu.
Şemsiyemi açmaya çalışırken telefonum yeniden çaldı. Ece arıyordu.
"Efendim?"
"Çıktın mı?"
"Hayır, yatakta hâlâ. Seninle konuşmak için telepatik bağlantı kurdum."
"Çok komiksin. Kahveni aldın mı?"
"Ece, kahve almadan evden çıkmamı gerçekten mümkün görüyor musun?"
"Geçen hafta mümkün olduğunu gördüm. Saat on bire kadar herkese düşman gibi davrandın."
"Bu benim doğal hâlim."
"Biliyorum. O yüzden seni seviyorum."
Telefonu kapattığımda sokağın köşesindeki kafeye ulaşmıştım.
Kahve almak, teoride basit bir işti.
Kapıya kadar git. İçeri gir. Sipariş ver. Kahveni al.
Pratikteyse girişteki yüksek basamak bütün planımı bozdu.
Bir an durup basamağa baktım. Sonra kapının arkasındaki çalışanla göz göze geldim.
Genç adam hemen dışarı çıktı.
"Size yardım edeyim mi? İsterseniz sandalyenizi kaldırabiliriz."
Kibar bir ses tonuyla söylemişti. Kötü niyetli değildi.
Yine de başımı hafifçe salladım.
"Teşekkür ederim ama sandalyemi kaldırmanız gerekmiyor. Önce giriş için bir çözüm bulabilir miyiz, ona bakalım."
Adam etrafına bakındı.
"Maalesef başka girişimiz yok."
"Anladım. Peki siparişi dışarı alabilir miyim?"
"Elbette!"
Birkaç dakika sonra kahvem elimdeydi. Kaldırımın kenarında biriken su yüzünden dikkatlice ilerlemek zorunda kaldım. Yağmurdan korunabileceğim, masaya rahatça yaklaşabileceğim bir yer bulup durdum.
Kahvemi yudumladım.
Harika.
Güne daha başlamadan küçük bir erişilebilirlik planlaması yapmıştım.
Telefonumdan Ece'ye mesaj gönderdim.
Ben:
Kahvemi aldım. İstanbul'un mimarisiyle ilk tartışmamı da yaptım.
Ece:
Kim kazandı?
Ben:
Henüz belli değil. Ama basamak çok özgüvenliydi.
İstemeden güldüm.
Bazen insanın canını sıkan şey yalnızca bir basamak değildi. Bir yere gitmeden önce oraya girip giremeyeceğini araştırmak, tuvaletin uygun olup olmadığını öğrenmek, birinin seni izinsiz itmeye kalkıp kalkmayacağını düşünmekti.
Bunların hiçbirini her gün uzun uzun anlatmak istemiyordum.
Çünkü ben yalnızca erişilebilirlik sorunları yaşayan biri değildim. Benim yetiştirmem gereken işlerim, görmek istediğim insanlar ve yaşamak istediğim bir hayat vardı.
Kahvemin son yudumunu içtim.
"Tamam, Lavin. İş zamanı."
Aras Organizasyon ve Tasarım
Şirkete ulaştığımda yağmur hafiflemişti.
Binanın girişinde rampanın yanından ilerleyerek kapıya yaklaştım. İçeri girdiğimde resepsiyondaki görevli başını kaldırdı.
"Günaydın, Lavin Hanım."
"Günaydın. Toplantı dosyaları hazır mı?"
"Ece Hanım odanıza bıraktı."
"Harika. Bugün hâlâ kurtarılabiliriz."
Asansöre yöneldim. Katımıza çıktığımda koridordan telefon konuşmaları, yazıcı sesleri ve çalışanların telaşlı adımları geliyordu.
Şirketin kapısından içeri girince her şeyin kendiliğinden yoluna girdiğini düşünenler vardı.
Oysa bir etkinliğin arkasında haftalarca süren planlama, yüzlerce ayrıntı, bütçe hesapları ve son dakika krizleri bulunurdu.
Bunları yönetmek benim işimdi.
Ofisime geçmeden önce tasarım ekibinin yanına uğradım.
"Sunumun son hâli kimde?"
Genç tasarımcımız Deniz elini kaldırdı.
"Bende, Lavin Hanım."
"Üçüncü sayfadaki renkleri değiştirdin mi?"
"Dün akşam değiştirdim."
"Güzel. Müşterinin istediği tonla son baskı örneğini karşılaştırdın mı?"
Deniz bir an duraksadı.
"Henüz değil."
"Öğlene kadar karşılaştır. Farklı görünürlerse baskıya göndermiyoruz. Küçük bir renk farkı, bütün tasarımı değiştirebilir."
"Tamamdır."
Başımı sallayıp toplantı odasına doğru ilerledim.
Ece beni kapının önünde bekliyordu. Elinde dosyalar, yüzünde de her zamanki muzip ifade vardı.
"Günaydın, patron."
"Günaydın. Bir sorun mu var?"
"Henüz yok."
"Bu cümle beni korkutuyor."
Ece dosyaları uzattı.
"Bugünkü müşteriler biraz... kendilerine güveniyorlar."
"Ne kadar?"
"Senin sabrını test edecek kadar."
"Harika. Kahvemi bitirmem boşuna değilmiş."
Ece güldü. Sonra yüzü ciddileşti.
"Lavin, bir şey daha var. Gelenlerden ikisi seni tanımıyor. Şirketin kararlarını kimin verdiğini sordular."
Kaşlarımı kaldırdım.
"İnternet sitemizde kurucu ortaklar yazıyor."
"Biliyorum. Ben de söyledim."
"Peki?"
"Görünüşe göre bazı insanlar okumak yerine tahmin etmeyi tercih ediyor."
Dosyaları aldım.
"Öyleyse bugün tahminlerini düzeltiriz."
10.05 — Karşılaşma
Toplantı odasına girmeden önce lobide kısa bir gürültü duydum.
İki adam resepsiyonun yakınında duruyordu. Biri elindeki telefona bakıyor, diğeri çalışanlarımızdan birine yüksek sesle konuşuyordu.
"Bizimle görüşecek kişi kim? Gerçekten burada kararları veren biri olduğundan emin miyiz?"
Çalışanımız sakinliğini korumaya çalışıyordu.
"Lavin Hanım toplantınızı yönetecek. Kendisi şirketin kurucu ortaklarından."
Adam alaycı bir gülümsemeyle bana baktı.
"Bu hanımefendi mi?"
Sandalyemi durdurdum.
"Bir sorun mu var?"
Adam, sanki soruyu kendisine benim sorabileceğimi hiç düşünmemiş gibi yüzüme baktı.
"Yanlış anlamayın. Sadece bu kadar büyük projeleri nasıl yönettiğinizi merak ettim."
"İşimi yaparak."
Diğer adam hafifçe güldü.
"Demek istediğimiz şu... Böyle bir pozisyonda olmak sizin için zor olmuyor mu?"
"Bazen. Özellikle insanların işle ilgili soru sormak yerine benim hayatımı sorguladığı günlerde."
Adamın gülümsemesi silindi.
"Biz sadece şirketin kapasitesini anlamaya çalışıyoruz."
"Güzel. O zaman şirketin kapasitesini konuşalım. Proje planımız, bütçemiz ve ekibimiz hazır. Başka bir sorunuz varsa doğrudan sorabilirsiniz."
İlk adam bir adım yaklaştı. Ardından elini tekerlekli sandalyemin tutma koluna uzattı.
"Şöyle biraz kenara alalım sizi, toplantı odasının önünü kapatmayalım."
Elini sandalyeme değdirmeden önce sesimi yükselttim.
"Sandalyeme dokunmayın."
Adam durdu.
Lobideki konuşmalar birer birer kesildi.
"Ben yalnızca yardımcı olmaya çalışıyordum."
"Yardım istediğimi söylemedim. Nereye gideceğime de kendim karar verebilirim."
Yüzünde rahatsız bir ifade belirdi.
"Bu kadar sert olmanıza gerek yok."
"İzinsiz dokunulmamasını istemek sertlik değil. Gayet açık bir sınır."
Tam o sırada giriş kapısı açıldı.
İçeri uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir adam girdi. Siyah saçları düzgünce geriye taranmıştı. Kısa sakalı yüzüne keskin bir ifade veriyordu. Yanında, elinde evrak çantası taşıyan başka bir adam vardı.
Yeni gelen adamın bakışları önce lobideki kalabalığa, sonra da bana uzanan ele takıldı.
"Burada ne oluyor?"
Sesi yüksek değildi. Buna rağmen herkes onu duymuştu.
Yanındaki adam öne çıktı.
"Karan Bey, küçük bir yanlış anlaşılma..."
Demek adı Karan'dı.
Karan Demirhan.
İstanbul'da iş dünyasında adını duymuşluğum vardı. Bazı büyük yatırımlarda yer alıyordu. İnsanlar onun hakkında konuşurken seslerini biraz alçaltıyordu. Nedenini hiçbir zaman özellikle araştırmamıştım.
İş hayatımda yeterince insan vardı. Bir de başkalarının karanlık sırlarını merak edecek değildim.
Karan, çalışanıma döndü.
"Ne oldu?"
Çalışanımız durumu kısaca anlattı. Karan'ın yüzündeki ifade değişmedi. Ardından iki adama baktı.
"Bir müşteriye ya da bu şirkette çalışan herhangi birine böyle davranmak zorunda değilsiniz. Özür dileyin."
İki adam birbirine baktı.
İlk adam isteksizce konuştu.
"Yanlış anlaşıldık. Özür dileriz."
Karan başını hafifçe salladı.
"Yanlış anlaşılmaktan çok, yanlış davranmışsınız gibi görünüyor."
Bu söz üzerine lobideki hava biraz daha ağırlaştı.
Karan sonra bana döndü.
"Rahatsızlık için üzgünüm."
Ona birkaç saniye baktım.
"Rahatsızlık veren siz değildiniz."
"Yine de—"
"Beni savunmanıza ihtiyacım yoktu."
Yanındaki adamın yüzündeki ifade değişti. Sanki Karan'a böyle bir cümlenin söylenmesine alışık değildi.
Karan ise cevap vermeden önce kısa bir süre sustu.
"Belki," dedi sonunda. "Ama yapılanın doğru olmadığını düşündüm."
"Doğru olmadığını düşünmeniz güzel. Yine de kendimi savunabiliyorum."
"Bunu fark ettim."
"Öyleyse sorun yok."
Aramızda birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Beni küçümsememişti. Bunu inkâr edemezdim. Ama bu, ona minnet duymamı gerektirmiyordu. Birinin doğru davranması, ona özel bir ayrıcalık kazandırmazdı.
Ben de onunla tanışmış olmaktan etkilenmiş değildim.
Sadece toplantıya geç kalmak istemiyordum.
"Ece," dedim, "toplantı odası hazır mı?"
"Hazır."
Karan'a son bir kez baktım.
"İş konuşacaksak başlayabiliriz. Başka bir şey için geldiyseniz, şu an zamanım yok."
Yanındaki adam neredeyse nefesini tuttu.
Karan'ın yüzünde çok hafif, anlaşılması zor bir ifade belirdi.
"Toplantı için geldim."
"Güzel. O zaman buyurun."
Sandalyemi çevirip toplantı odasına yöneldim.
Arkamdan gelen adımların kime ait olduğunu anlamak için dönmedim.
Toplantı odası
Masaya ulaştığımda Ece dosyaları dağıtıyordu. Sandalyemle masaya rahatça yaklaşabileceğim boşluğu bırakmıştı. Bilgisayarımı açtım ve sunumun ilk sayfasını ekrana yansıttım.
İki müşteri karşıma oturdu. Karan da masanın diğer tarafında yerini aldı. Yanındaki adam kendisini Mert olarak tanıttı ve not defterini açtı.
Ben de sunuma başladım.
"Öncelikle projenin temel amacını netleştirelim. Siz yalnızca bir etkinlik düzenlemek istemiyorsunuz. Markanızın İstanbul'daki konumunu değiştirmek ve yeni müşterilere ulaşmak istiyorsunuz. Bu nedenle önerimiz, tek gecelik gösterişli bir organizasyon yerine birbirini tamamlayan üç aşamalı bir etkinlik planı."
Ekranda ilk tasarımı açtım.
"İlk aşama basın ve iş ortakları için kapalı bir tanıtım. İkinci aşama, sosyal medyada eş zamanlı yayınlanacak deneyim alanları. Üçüncü aşama ise etkinlik sonrasında devam edecek marka iletişimi."
Sorular gelmeye başladı.
Bütçe, personel, güvenlik, mekân seçimi, zamanlama...
Hepsine cevap verdim.
Bir noktada müşterilerden biri sözümü kesti.
"Bu bütçeyle istediğimiz sonucu elde edebileceğimizden emin misiniz?"
"Evet. Ancak üçüncü aşamadaki tanıtım bütçesini tamamen kaldırırsanız erişimin düşeceğini de bilmeniz gerekiyor. Daha düşük maliyetli bir alternatif hazırlayabiliriz ama aynı sonucu garanti edemeyiz."
"Peki siz olsanız ne yapardınız?"
"Ben olsam, ölçemediğim bir başarıya para yatırmazdım. Önce hedef kitleyi belirler, ardından bütçeyi buna göre dağıtırdım."
Adam düşünceli bir ifadeyle başını salladı.
Toplantının sonuna doğru daha önce lobide benimle tartışan adam dosyasını kapattı.
"Sunum oldukça kapsamlı hazırlanmış."
"Teşekkür ederim."
"Bütün ayrıntılarla bizzat siz mi ilgileniyorsunuz?"
"Evet. Ekibimle birlikte. Her ayrıntıyı tek başıma yapmıyorum; ama kararları ekibimle birlikte veriyorum. Zaten şirket yönetmek, her işi kendin yapmak değil, doğru işi doğru kişiye vermektir."
Ece gülümsemesini saklamak için önündeki bardağa uzandı.
Toplantı bittiğinde müşteriler ayağa kalktı. Ben bilgisayarımı kapatıp belgelerimi topladım.
Karan kapının yanında bekliyordu.
"Sunumunuz iyiydi," dedi.
"Teşekkür ederim."
"Özellikle bütçe konusundaki yaklaşımınız."
"İşimi biliyorum."
"Belli oluyor."
Dosyalarımı çantama yerleştirdim.
"Başka bir şey var mı?"
"Her konuşmayı bu kadar kısa mı tutarsınız?"
Ona baktım.
"Yalnızca söyleyecek bir şeyim olmadığında."
Mert başını hafifçe öne eğdi. Gülmemeye çalışıyordu.
Karan ise bana birkaç saniye baktı.
"Anladım."
"Güzel."
Yanından geçip kapıya yöneldim.
Onun hakkında aklımda kalan tek şey, gereğinden fazla sakin oluşuydu. İnsanların çoğu kendilerine karşı çıkıldığında sesini yükseltirdi. Karan ise sessiz kalıyordu.
Bunun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum.
Açıkçası öğrenmeye de ihtiyacım yoktu.
Karan Demirhan
Lavin odadan çıktıktan sonra Mert kapıyı kapattı.
"İlginç bir toplantıydı."
Karan ceketinin düğmesini açtı.
"İş toplantısıydı."
"Tabii. Ben de sadece bütçe tablolarından bahsediyorum."
Karan ona baktı.
Mert ellerini kaldırdı.
"Peki, tamam. Bir şey söylemeyeceğim."
"İyi olur."
Mert birkaç saniye sustu.
"Bu arada, Lavin Hanım seninle konuşurken hiç çekinmedi."
"Çekinmesi için bir neden yok."
"Seninle çoğu insan konuşurken önce üç kez düşünüyor."
"Bu onların sorunu."
Mert gülümsedi.
"Belki de senin sorunun."
Karan cevap vermedi. Masanın üzerinde unutulmuş bir belgeyi alıp inceledi.
Lavin Aras.
Kurucu ortak. Organizasyon ve tasarım alanında deneyimli. Projeyi ayrıntılarıyla biliyor. Ekibine hâkim. Gerektiğinde doğrudan konuşuyor.
Bunlar bir iş insanı hakkında bilinmesi gereken şeylerdi.
Bunun ötesinde bir anlam çıkarmaya gerek yoktu.
Telefonu çaldığında ekrandaki ismi gördü: annesi.
Aramayı açtı.
"Efendim?"
"Bu akşam yemeğe geleceksin, değil mi?"
"İşim var."
"Her zaman işin var, Karan."
"Bu akşam da var."
Annesi derin bir nefes aldı.
"Baban seninle konuşmak istiyor."
"Telefonda konuşabiliriz."
"Her şeyi telefonla çözemezsin."
Karan pencereye doğru yürüdü.
"Bazen çözmek zorunda kalıyorum."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Sen bilirsin," dedi annesi. "Ama bir gün bütün bu duvarların arkasında tek başına kalacaksın."
Karan'ın yüzü sertleşti.
"Sonra konuşuruz."
Telefonu kapattı.
Mert bu kez şaka yapmadı.
Karan masasındaki evrakları topladı. Günün geri kalanında ilgilenmesi gereken işler vardı. Ailesi, ortakları, yarım kalmış anlaşmalar...
Lavin Aras da yalnızca o günkü toplantının bir parçasıydı.
En azından şimdilik.
18.42 — Günün sonu
Ofisteki son dosyayı da kapattığımda saat altıyı geçmişti.
Ece çantasını omzuna takarak yanıma geldi.
"Bugün kimseyi öldürmedin. Senin adına mutluyum."
"Gün henüz bitmedi."
"Lavin!"
Güldüm.
"Şaka yapıyorum."
"Bazen senden korkuyorum."
"Bazen mi?"
Birlikte asansöre doğru ilerledik. Ece'nin çıkış kapısına kadar bana eşlik etmesine gerek yoktu ama genellikle birlikte çıkardık. Yolda ertesi günün planlarını konuştuk.
Karan'ın adı yalnızca müşteri dosyasında geçti.
Onunla ilgili merak ettiğim bir şey yoktu. Bir sonraki toplantıya kadar muhtemelen aklıma bile gelmeyecekti.
Binadan çıktığımda hava serinlemişti. Kaldırımın kenarındaki su birikintisini dolaşarak ilerledim. Eve döndüğümde önce üzerimi değiştirdim, ardından kendime bir şeyler hazırladım.
Telefonumda iş mesajları birikmişti. Birkaçına cevap verdim, ertesi günün takvimini kontrol ettim ve telefonu masaya bıraktım.
Tam dinlenmeye hazırlanırken Ece'den bir mesaj geldi.
Ece:
Bugün Karan Demirhan'a bayağı iyi cevap verdin.
Ben:
O da herkes gibi bir insan.
Ece:
Bunu ona söylesen yüzünü görmek isterdim.
Ben:
Yarın toplantıya gelirse söylerim.
Ece:
Sen gerçekten hiçbir şeyden etkilenmiyorsun, değil mi?
Bir süre ekrana baktım.
Ben:
İşimi yapıyorum, Ece. Her tanıştığım adamı hayatımın meselesi hâline getiremem.
Cevap hemen geldi.
Ece:
Peki, patron. İyi geceler.
Telefonu kapattım.
Karan Demirhan'ı düşünmüyordum.
En azından düşünmemem gerekiyordu.
Çünkü yarın yapılacak bir sunum, teslim edilecek tasarımlar ve yönetmem gereken bir şirket vardı.
Hayatımda bir yabancıya ayıracak özel bir yer yoktu.
Ve Karan Demirhan, benim için yalnızca bir müşteriydi.
Şimdilik.
⸻
Bazı hikâyeler bir bakışla başlamaz. Bazen iki insan aynı odada bulunur, birbirlerine karşı çıkar ve hayatlarına kaldıkları yerden devam ederler.
Asıl mesele, yolları yeniden kesiştiğinde ne olacağıdır.
Bölüm etkileşimi
