11. bölüm · Yasak Çekim
11.
Melina Kızılkaya'nın ağzından;
Yavaşça gözlerimi araladığımda çoktan evimin önünde olduğumuzu gördüm. Ne zaman gelmiştik? Başımı yavaşça yanıma çevirdiğimde Barlas hocanında başını cama yaslayıp uyumuş olduğunu gördüm. Sessizce gitmeyi amaçlayarak kapı kulbuna uzanıp açmayı denedim ancak kilitliydi.
"Uyanmışsın."
Başımı yavaşça çevirip kirpiklerimi kırpıştırarak yüzüne baktım. Az önce beni evime kadar getiren adamın arabasından bir teşekkür bile etmeden kaçmayı denediğim için utanmıştım.
"Hocam ben teşekkür ederim."
"Barlas."
Anlamayarak yüzüne baktım ve 'ne' diye mırıldadım.
"Hastane dışında hocan değilim Barlas'ım."
Başımı sallayıp dediğini onaylamamla arabanın kilini açtı. Kapının kulbuna uzanıp açtım ve indikten sonra teşekkür etmediğimin aklıma gelmesiyle kapıyı kapatmadan kısık sesle mırıldandım.
"Her şey için teşekkür ederim ho-." sözümü kesip yavaşça istediği gibi devam ettim "Barlas."
"Önemli değil Melina. Hadi hava soğuk oyalanma içeri gir."
Başımı sallayıp arabanın kapısını kapattım İstanbul'un o ağır, soğuk akşamı tüm vücudumu titretirken bir an için olduğum yerde durdum ve derin bir nefes aldım. Ardından apartmana ilerleyip kapını şifresini girip içeri girdim ve ben kapatırken hâlâ orada olduğunu görünce elimi sallayıp kapıyı kapattım.
Elimi salladım!
Aptallığımla elimi alnıma vurup kısık sesle çığlık attım ancak sesimin apartmanda yankılanmasıyla hızla parmaklarımı dudaklarıma bastırdım.
Harbiden aptaldım.
Asansöre binip aynasında yüzüme baktım. Solgundum. Sabah sürdüğüm kapatıcı akmış alnımdaki morluk olduğu gibi belli oluyordu.
Asansörün 12. katta durmasıyla asansörden inip kendi daireme ilerleyip kapıyı anahtarımla açtım. Kasıklarım hâlâ hafif ağrıyordu ama serum işe yaramıştı, en azından ayakta durabiliyordum.
İçeri girdiğim anda burnuma tanıdık bir parfüm kokusu çarptı. Bir an duraksayıp aklıma gelen ilk fikri uzaklaştırmaya çalıştırdım. Bu koku çocukluğumdan beri nefret ettiğim o ağır yaseminli kokuydu. Salona doğru bir adım attığımda onu gördüm.
Annem.
Valizi koltuğun yanında duruyordu. Üzerinde lacivert kumaş pantolon, kusursuz ütülenmiş beyaz gömlek. Saçları her zamanki gibi sıkıca topluydu. Arkasını döndüğünde beni görünce kaşları hafifçe kalktı. Beni kendi evimde beklemiyormuş gibi şaşkın bir nidayla "Melina?" dedi.
Yüzünde ne bir özlem ne de mesai saatinde neden burada olduğuma dair bir endişe kırıntısı vardı. Her gün aileme daha ne kadar kırılabilirim derken daha fazlasının zaten olacağını yüzüme bir tokat gibi çarpmasıyla yavaşça omuzlarım iki yana düştü.
Konuşmam gerektiğini bilsemde ne demem gerektiğini bilmiyordum. Neden geldin dersem hadsiz olurdum. Ama neden burdaydı ki? Abimi zaten başıma dikmişti burada olmasına gerek yoktu.
"Anne sen ne ara geldin?"
"İki saat önce." dedi kısa ve net. "Yarın İstanbul'da bir seminerim var."
Tabii ki vardı.
Annem, İzmir'in en disiplinli beyin cerrahlarından biriydi. Sürekli katıldığı konferanslar, seminerler, paneller olurdu ama bunlar genelde yurtdışında veya Ankara'da olurdu.
Şimdi muhtemelen askerini kontrol etmeye gelmişti. İnsan yetiştirir, biricik oğlunu sevgisiyle büyütür ama sıra kendi kızına geldiğinde anlamayı bırak onu görmezdi bile. Onun için yalnızca emrini bekleyen bir askerdim. Her sesimi çıkardığımda başka bir şansımın olmadığını defalarca yüzüme vurarak sesini keseceği askeriydim.
Çantamı yavaşça yere bıraktım. Ayakkabılarımı çıkardım. Kaçmak istedim ama bu ev zaten benim evimdi. Kaçması gereken ben değildim.
Bakışları üzerimde dolaştı. Alnımdaki morluğa takıldı.
"Yüzüne ne oldu?"
Sormak adına sorduğu sorusunu görmezden geldim zaten merakından değil estetik açıdan düşündüğüne de emindim.
"Neden mesai saatinde evdesin?" dedi ardından.
İşte esas merak ettiği o soru geldi.
Sakince "Çıktım." dedim
"Mesai saati bitmeden mi?"
Ses tonu yükselmedi ama baskısı arttı. Çocukken notlarımı sorarken de aynı tonla konuşurdu. Sanki her şey bir performans ölçümüydü.
"Regl olmuştum, birazda rahatsızlanınca hocam izin verdi." dedim.
"Rahatsızlandın?" Kaşları daha da yukarı kalktı. "Ne demek rahatsızlandın? Hastanede çalışıyorsun Melina. Orası sıkıldığında ayrılabileceğin bir çocuk parkı değil."
Göğüsümde hissettiğim tanıdık ağrı ile başımı sallayarak kendim dahi duyamadığım bir sesle "Farkındayım." dedim.
"Farkında olsan mesai ortasında eve gelmezdin."
Sanki keyfimden gelmişim gibi. Ayakta durduğum her an stresten kasıklarımdaki ağrım yeniden baş göstermeye başlıyordu. Avuçlarımda hissettiğin yanma hissiyle ellerimi yumruk yaptığımı fark ettim ve hızla çözdüm.
"Bayılacak gibi oldum." dedim sonunda. "Barlas hoca nörolojiye yönlendirdi."
Barlas ismini duyunca yüz ifadesi değişmedi ama gözlerinde kısa bir hesaplama geçti.
"Demek yönlendirdi." dedi. "Yani seni işinden alıkoyan ve doktora götüren bir cerrahın yanında çalışıyorsun öyle mi?"
"İşten almadı."
"Melina." Bu kez adımı daha sert söyledi. "Biz seni yıllarca bunun için mi okuttuk? Her fırsatta hastaneden kaçan bir doktor olman için mi büyüttük? Basit bir regl sancısıyla mı eve dönüyorsun? Her ay bunu mazeret edemezsin."
Bahane. Kendisinin de bir kadın olmasına rağmen bu kadar düz, bu kadar küçümseyici söylemesine sinirim bozuldu.
"Bu sadece sancı değildi." dedim dişlerimin arasından. "Denge kaybım, el titremem varmış nöroloji yarın kan tahlili yapılmasını istedi."
"Saçmalık." dedi direkt. "Nörolojiye gitmen için hiçbir neden yok. Bende senin yaşlarında yorgun olurdum üstelik ben senin aksine yan gelip yatmaya vakitte bulamazdım stajımdan çıkıp ek işte bile çalışırdım. Sırf beni ve babanı çiğnemek, bize kafa tutabileceğini kanıtlamak için disiplinsizlik yapıyorsun."
Disiplinsizlik. Tıp okumak istemediğimi söylediğim gün de aynı kelimeyi kullanmıştı.
"Anne." dedim yavaşça. "Ben zaten tıp okumak istemedim." dediğimde gözlerini devirip sessiz kaldı.
"Ben mimarlık istiyorum." dedim yavaşça. O an odanın tüm havası değişti. Birden bakışlarını çevirip üstten bakarak "Yine mi?" dedi keskin bir tonla. "Yıllar geçti Melina. Hâlâ aynı ergen inadı mı?"
Ergen. Yirmi dört yaşındayım.
"Bu inat değil." dedim. "Bu benim hayatım."
Bir anlık sessizlik oldu. Gözleri yüzümü taradı. Solgunluğumu, morluğu, yorgunluğu gördü ama olduğum durum zaten umrunda görünmüyordu. Eminim ki tek umrunda olan Nergis Bige Kızılkaya'nın kızının tıp okumayı reddederse ailesinin içinde rezil olacağını düşüncesiydi.
"Hayatın mı?" dedi alaycı bir şekilde. "Hayat dediğin şey sorumlulukla yürür. Senin bu aileye karşı bir sorumluluğun var Melina. Hayallerinin olması güzel ama artık büyü."
Annem acımasız sözlerini sıralarken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Sanki beni değil de başarısız bir projeyi azarlıyordu. Gözlerim dolmadı. Küçükken en ufak bir sesin yükselmesinde dolan gözlerim artık dolmuyordu.
"Büyümek," dedim yavaşça, "senin istediğin insan olmak demekse ben hiç büyümek istemiyorum."
O an odadaki hava kesildi. Annem bir adım yaklaştı. O tanıdık bakışla bana baktı.
"Melina."adımı susmam için bir uyarı gibi söyledi.
"Duygusal ergen çıkışlarını kaldıracak değilim."
Ben de artık kaldıracak hâlde değildim.
"Bu ergen çıkışı değil." dedim. Sesim titremedi. Şaşırtıcı bir şekilde titremedi. "Ben mimarlık istiyorum çünkü insanlara hayat alanı tasarlamak istiyorum. Herkes hayat kurtarmak zorunda değil."
"Doktorluk küçümsenecek bir meslek değil."
"Ben küçümsemiyorum!" Sesim ilk kez yükseldi. "Ama istemediğim bir hayatı yaşamak zorunda değilim!"
Kasıklarım yeniden sızladı. Ayakta zor durduğumu fark ettim ama geri adım atmadım. Yıllarca attığım o geri adımları bu kez atmayacaktım. Annem bakışlarını alnımdaki morluğa kaydırdı tekrar.
"Bu da mı o istediğin hayatın sonucu? Bayılmalar, morluklar, izinler?"
"Hayır." dedim. "Bu senin istediğin hayatın sonucu."
Söz ağzımdan çıktığı anda geri dönüşü olmadığını biliyordum.
Bir saniye.
Sadece bir saniye sürdü.
Elinin havada yükseldiğini gördüm ama geri çekilmedim. Yanağıma çarpan sertlik kulaklarımda çınlayan bir boşluğa dönüştü. Zaten zar zor koruduğum dengem dağıldı. Ayaklarım kaydı, görüşüm bir an tokatın şiddetiyle karardı ve yere düştüm.
Yanağım yanıyordu ama asıl yakan o değildi.
Yere temas eden avuçlarımın acısını hissetmedim bile. Göğsümde bir şey çöktü. İçimdeki o son kırıntı 'belki bir gün anlar' umudu tamamen dağıldı.
Annem birkaç saniye kıpırdamadı. Sonra topuk sesleri yaklaştı. "Abartma." dedi soğuk bir sesle. "Ben bir tokatla yıkılacak kadar zayıf bir kız yetiştirmedim."
Zayıf.
Yerdeyken bile dik durmaya çalıştım. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Bağıra bağıra ağlamayı istesemde o kadar tükenmiştim ki nefes almak bile düş geliyordu.
Annem üzerime doğru eğildi. Yüzündeki ifade öfke değil, kontrol kaybının rahatsızlığıydı.
Tam o anda "Sakın anne!" abimin sesi havayı kesti. Sesi öyle bir çıktı ki annemin hareketi yarım kaldı.
Başımı çevirdiğide abimi kapının eşiğinde gördüm. Çenesi kilitli, bakışları annemin üzerinde sabitlenmişti. O sakin, ölçülü hali yoktu. Omuzları gerilmişti.
"Bir adım daha atma." dedi bu kez daha düşük ama daha tehlikeli bir tonla.
Annem yavaşça doğruldu. "Bu bizim aramızdaki bir mesele."
"Hayır." dedi abim net bir şekilde. "Melina'nın canının yandığı hiçbir meseleyi sessizce izlemeyeceğimi biliyorsun."
Yerden kalkmaya çalıştım ama hem kasıklarımdaki ağrı hem de baş dönmem engel oluyordu. Abim iki adımda yanıma gelip belimden destek olup beni ayağa kaldırılırken
"İyi misin?" diye sordu, gözleri yüzümü tararken.
"İyiyim." dedim refleksle.
Yalan.
Yanağımdaki kızarıklığa baktı. Çenesi daha da sertleşti. "Anne." dedi arkasına dönmeden. "Melina artık çocuk değil."
"Tam olarak sorun da bu." annemin sesi hâlâ keskin ama bir tık daha kontrollüydü. "Çocuk değil ancak öyleymiş gibi davranıyor."
Abim yavaşça bana bakıp tekrar annemize döndü.
"Çocuk olan biri," dedi sakin ama her kelimeyi bastıra bastıra, "kendi hayatı için böyle ayağa kalkamaz."
Annemin dudakları ince bir çizgiye dönüştü. O bakışı biliyordum. Kontrolü kaybettiğinde değil, kontrolü yeniden kurmaya karar verdiğinde takındığı bakıştı.
"Melina." dedi bu kez daha ölçülü bir tonla. "Odaya geç. Yarın sabah bu konuşmayı sağlıklı bir şekilde yapacağız."
Sağlıklı.
Yanağım hâlâ yanıyordu, başım uğulduyordu ama içimde garip bir netlik vardı. Sanki yıllardır sisin içinde yürüyormuşum da ilk kez önüm açılmıştı.
"Hayır." dedim.
Abim hafifçe belimdeki desteği sıkılaştırdı. Annemin kaşları çatıldı.
"Bu konuşma yarına kalmayacak." dedim. "Çünkü yarın yine aynı şey olacak. Yine benim ne yapmam gerektiğini söyleyeceksin, yine susmamı bekleyeceksin."
"Ben senin annenim." dedi keskin bir şekilde.
"Evet maalesef öylesin ve. bunu değiştiremem." dedim. "Ama bu benim hayatım."
O an cümle havada asılı kaldı. İlk kez sesim korkudan değil kararlılıktan titremişti.
Annem bir anlığına bana baktı. Gerçekten baktı. Solgun yüzüme, göz altlarımdaki morluğa, alnımdaki zedeye... Belki ilk kez yorgun olduğumu gördü. Ama yine de geri adım atmadı.
"Doktorluğu bırakmayı düşünüyorsan," dedi, "bu evde kalamazsın."
Cümle beklediğimden daha az can yaktı çünkü zaten o evde hiç kalamamıştım. Abimin bir an belimdeki kolu gerildi. "Anne-"
"Oğlum sen bu konudan elini çek." dedi annem ona bakmadan. "Bu benim Melina ile aramdaki mesele."
"Ben senin mülkün değilim." dedim. Sesim şaşırtıcı derecede sakindi. "Beni okuttunuz, evet. Minnettarım. Ama hayatımın geri kalanını borç öder gibi yaşayamam."
Kasıklarımdaki ağrı yeniden yükseldi. Bir an nefesim kesildi.
Abim "Yeter." dedi sertçe. "Bu konuşma burada bitti."
"Bitmedi." dedim.
Çünkü bitmesini istemiyordum. İlk kez kaçmıyordum. Belki yanımda abim olmasaydı o tokattan sonra kararlılığım zayıflardı ve konuşmayı sürdüremezdim, belki de yine boynumu eğer ve istediklerim, hayallerim için direnemezdim.
"Ben mimarlık sınavlarına hazırlanacağım." dedim annemin gözlerinin içine bakarak. "Gerekirse yeniden başlayacağım, gerekirse sıfırdan var olacağım."
Annem güldü. Alayla güldü ve "İki gün sonra vazgeçersin." dedi.
"Vazgeçmeyeceğim."
"Sen disiplinli değilsin Melina."
Yıllardır üzerime yapıştırdığı etikete sinirlerim daha da bozuldu tam ağzımı açtığım esnada abim araya girdi.
"Disiplinli değil mi?" dedi anneme dönerek. "Bu kız dört yıldır sizin istediğiniz bölümü okuyor. Her nöbette kendini parçalıyor, bayıldığı gün bile hastaneye dönmeye çalışıyor. Bu disiplin değilse ne?"
Annem abimin sözleriyle sustu.
O an abimin her şeyi bildiğini fark ettim.
Barlas'ın beni nörolojiye yönlendirdiğini de. Muhtemelen titremelerimi de biliyordu. Göğsümde bir düğüm çözüldü ama yerine başka bir ağırlık geldi.
Yorulmuştum.
"Ben kimseye kafa tutmak için değil," dedim ve yavaşça devam ettim, "rahat bir nefes alabilmek için bunu istiyorum. Anne küçüklüğümden beri ne olmamı, ne hayal etmemi söylüyorsanız o oluyor. Artık tükendiğimi görmüyor musun anne? Beni görmen için ölmem mi gerekiyor?"
Sessizliği bölen tek şey saat tıkırtısıydı.
Annem çantasını aldı. Valizin kulpunu düzeltti. O kontrollü, ölçülü hareketlerle. "Yarın sabah seminerim var." dedi. "Bu konu kapanmadı."
"Benim için kapandı." dedim.
Bana bir saniye daha baktı. O bakışta hayal kırıklığı mı vardı, öfke mi vardı çözemedim.
Sonra kapıya yöneldi her adımın topuklu ayakkabısının tıkırtıları koridorda yankılandı. Arkasından kapı sertçe kapandı.
Ev sessizliğe gömüldü. Dizlerim o an çözülmesiyle abim beni sıkıca kucaklayıp merdivenlerden tırmandı.
Abimin kollarında taşınmak çocukluğumdan güvende hissettiğim tek alanımdı. Koltukta uyuyakaldığımda, ateşim çıktığında, korktuğumda... Ama bu kez korkudan değil, tükenmişlikten yürüyemiyordum.
Merdivenleri çıkarken başımı omzuna yasladım. Kalp atışını hissedebiliyordum. Hızlıydı. Öfkesini bastırmaya çalıştığını biliyordum.
"Beni bırakabilirsin," dedim kısık bir sesle.
"Sus." dedi kısaca. "Ben senin abinim ula! Bari benim yanımda güçlü durmak zorundaymışsın gibi davranma."
Odamın kapısını ayağıyla itip beni yatağa oturttu ama elini belimden hemen çekmedi. Sanki bıraktığı an yine düşecekmişim gibi.
"Barlas seni eve yolladığında bugün kendini iyi hissetmediğini bana haber vermişti. Sana ağrı kesici ve ihtiyacanın olacağını düşündüğüm birkaç şey aldım. Sıcak su torbası da ister misin?" diye sordu.
Dudaklarım istemsizce büzüldü ve yıllardır içimde biriken tüm gözyaşları gözlerimden akmaya başlamasıyla abim kollarını sıkıca etrafıma sarıp saçlarıma okşadı.Abimin göğsüne yüzümü gömdüğüm an artık tutamadım kendimi.
Hıçkırıklar istemsizce ağzımdan kaçıyordu. Yıllardır bastırdığım her şey, sanki tek bir çatlak bulmuş da oradan dışarı akıyordu.
"Nefes almayı unutuyorsun," dedi yumuşak bir sesle. "Nefes al güzelim."
Parmakları saçlarımın arasında yavaşça dolaşıyordu bir süre sonra yavaşça sakinleşmemle geri çekildim ve gözlerimi ellerimin tersiyle ovuşturarak sildim.
Abim ellerimi çekip baş parmağı ile nazikçe göz altlarımı silip ardından yataktan kalktı ve odadan çıkmadan önce "Ben gelene kadar üzerine rahat bir şeyler giyin sana sıcak su torbasını hazırlayıp getireceğim" diyerek odanın kapısını kapatıp çıktı.
Kapının kapanma sesi odada yankılandıktan sonra bir süre hiç kıpırdamadım. Sanki biri omuzlarıma görünmez bir ağırlık bırakmıştı da hareket edersem her şey yeniden üzerime çökecekmiş gibi hissediyordum. Tavana baktım. Üniversiteye başladığımda buraya taşındığım gün, 'nihayet kendi alanım' diye düşünmüştüm.
Ama insan bazen kendi evinde bile misafir gibi hissedebiliyormuş. Kendi evinden bile sırf hayallerinin peşinden gitmek istediği için kovulabiliyormuş.
Derin bir nefes aldım.
Göğsümde hâlâ derin bir ağrı vardı. Ağlamaktan değil, söylenenlerden. Söylenemeyenlerden. Yıllarca içimde biriken o görünmez baskıdan.
Yavaşça doğrulup ayaklarımı yere bastığımda kasıklarımdaki ağrı yeniden kendini hatırlattı. Dişlerimi acıyla sıktım.
"Tam zamanı," diye mırıldandım kendi kendime.
Dolabın kapağını açtım. Askıdaki kıyafetlere baktım. Çoğu hastane için aldığım sade parçalar. Beyazlar, griler, lacivertler... Sanki hayatım renk seçme hakkımı bile elimden almıştı.
Elim dolabın en arkasına gitti.
Orada duran açık sarı oversize sweatshirtü çıkardım. Mimarlık fakültesine hazırlanırken aldığım ilk kıyafetlerden biriydi. O zamanlar geceleri çizim yaparken üstümde olurdu. Kumaşına dokunduğum anda garip bir sıcaklık yayıldı içime.
Üzerimi değiştirip yatağın kenarına oturdum. Ellerime baktım. Hafif titreme hâlâ vardı. Emre hocanın parmaklarımı incelerkenki ciddi bakışı aklıma geldi.
"Yeni sayılmaz..."
Bunu neden söylemiştim?
Çünkü doğruydu.
Bu titreme aylardır vardı. Bazen kalem tutarken, bazen ameliyat notu yazarken... Bazen de tamamen sebepsizken. Ama ben görmezden gelmiştim. Çünkü durursam düşünmek zorunda kalacaktım. Ve düşünürsem belki de gerçekten yanlış hayatı yaşadığımı kabul edecektim.
Boğulduğum derin sulardan kapını hafifçe tıklanmasıyla ayrıldım.
"Girebilir miyim?" abimin sesi geldi.
"Gel abicim."
Kapı açıldı. Elinde sıcak su torbası, bir kupa ve küçük bir poşet vardı. Odaya girer girmez ortamın havası değişti. Çocukken karanlıktan korktuğumda abimin ışığı açması gibi hissettiriyordu. Huzurlu ve güveliydi.
Sessizce yanıma geldi, sıcak su torbasını karnıma yerleştirdi. Isı yayılır yayılmaz gözlerim istemsizce kapandı.
"İyi geldi mi?" diye sordu.
Başımı salladım.
Kupayı uzattı. "Papatya çayı. Doktor tavsiyesi," dedi hafifçe gülümseyerek.
İlk kez o akşam dudaklarım gerçekten kıpırdadı.
Bir yudum aldım. Sıcaklık boğazımdan aşağı inerken içimdeki düğüm biraz gevşedi.
Abim yatağın kenarına oturdu ama konuşmadı. En sevdiğim huyu buydu. Sessizliğe izin verirdi. Zorla konuşturmazdı. Bir süre sonra dayanamadım.
"Seni hayal kırıklığına uğrattım mı?" diye sordum.
Soru ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Sesim küçücük çıkmıştı. Abim kaşlarını çatıp herkese karşı sert olan tınısının aksine kadife misali yumuşak tınısıyla merakla sordu.
"Niye uğrayayım?"
"Doktorluğu bırakmak istediğim için."
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra hafifçe nefes verdi.
"Melina," dedi, "ben seni mutlu olmadığın bir hayatın içinde her gün biraz daha söndüğünü izlediğim için üzülüyorum. Başka hiçbir şey için değil. Eğer bir hayal kırıklığım varsa senin bu kadar incitmelerini, yıpratmalarını, hırpalamalarını görmemiş olmama ve seni daha erken o düştüğün kuyudan çıkaramamış olmama üzülürüm."
Gözlerim doldu ama bu kez ağlamadım.
"Sence gerçekten yapabilir miyim?" diye sordum. "Yeniden başlamak için çok geç değil mi?"
Abim hiç düşünmeden cevap verdi.
"İnsan yanlış hayatı kırk yıl yaşadıktan sonra bile değiştiriyorsa geç değildir. Sen daha yirmi dört yaşındasın."
Yirmi dört.
Annemin söylediği gibi geç kalmış değildim. Sadece korkuyordum.
"Annem beni siler," dedim fısıltıyla.
Omuz silkti.
"Belki bir süre konuşmaz, belki kızar. Ama şunu unutma," dedi gözlerimin içine bakarak, "bir insanın sevgisi sadece başarıya bağlıysa, o zaten koşulludur."
Sessizlik yeniden odaya yayıldı.
Sıcak su torbasını biraz daha kendime çektim. Ağrı yavaş yavaş hafifliyordu ama asıl değişen şey bedenim değil, zihnimdeki seslerdi. Yıllarca ne dendiyse boyun eğip kabullenen kız sonunda uyanıyordu.
Başımı yastığa yasladım.
Kısık bir sesle "Tuhaf," dedim.
"Nesi?"
"Bugün bayılacak gibi oldum, annemle kavga ettim, tokat yedim... ama ilk kez nefes alıyormuşum gibi hissediyorum."
Abim hafifçe güldü.
"Çünkü ilk kez kendi tarafındasın, ilk kez kendini seçiyorsun."
Gözlerim ağırlaşmaya başladı. Yorgunluk sonunda bedenimi yakalamıştı. Uykuya teslim olmadan önce aklıma bir şey geldi.
"Barlas hocayla nasıl tanıştınız?"
"Liseden tanışıyorduk." dedi.
Kalp atışlarım anlamsız bir şekilde hızlandı.
İkisinin ağzından da lafı kerpetenle almamdan aralarının açık olduğu bariz ortadaydı. Ancak nedenini bir türlü bilmiyordum ve bilmemek beni gererdi. Mesela ne olmuş olabilirdi ki?
Nedenini sorgulamak istesemde yorgunluk kısa süre içinde ağır bastı ve gözlerim daha fazla direnç göstermeyi bırakıp kapanırken hastanedeki o an geldi aklıma serum damlalarının sesi, dikkatli bakışları, "iyi olmak başka, iyi görünmeye çalışmak başka" deyişi...
Melina Kızılkaya'nın ağzından;
Yavaşça gözlerimi araladığımda çoktan evimin önünde olduğumuzu gördüm. Ne zaman gelmiştik? Başımı yavaşça yanıma çevirdiğimde Barlas hocanında başını cama yaslayıp uyumuş olduğunu gördüm. Sessizce gitmeyi amaçlayarak kapı kulbuna uzanıp açmayı denedim ancak kilitliydi.
"Uyanmışsın."
Başımı yavaşça çevirip kirpiklerimi kırpıştırarak yüzüne baktım. Az önce beni evime kadar getiren adamın arabasından bir teşekkür bile etmeden kaçmayı denediğim için utanmıştım.
"Hocam ben teşekkür ederim."
"Barlas."
Anlamayarak yüzüne baktım ve 'ne' diye mırıldadım.
"Hastane dışında hocan değilim Barlas'ım."
Başımı sallayıp dediğini onaylamamla arabanın kilini açtı. Kapının kulbuna uzanıp açtım ve indikten sonra teşekkür etmediğimin aklıma gelmesiyle kapıyı kapatmadan kısık sesle mırıldandım.
"Her şey için teşekkür ederim ho-." sözümü kesip yavaşça istediği gibi devam ettim "Barlas."
"Önemli değil Melina. Hadi hava soğuk oyalanma içeri gir."
Başımı sallayıp arabanın kapısını kapattım İstanbul'un o ağır, soğuk akşamı tüm vücudumu titretirken bir an için olduğum yerde durdum ve derin bir nefes aldım. Ardından apartmana ilerleyip kapını şifresini girip içeri girdim ve ben kapatırken hâlâ orada olduğunu görünce elimi sallayıp kapıyı kapattım.
Elimi salladım!
Aptallığımla elimi alnıma vurup kısık sesle çığlık attım ancak sesimin apartmanda yankılanmasıyla hızla parmaklarımı dudaklarıma bastırdım.
Harbiden aptaldım.
Asansöre binip aynasında yüzüme baktım. Solgundum. Sabah sürdüğüm kapatıcı akmış alnımdaki morluk olduğu gibi belli oluyordu.
Asansörün 12. katta durmasıyla asansörden inip kendi daireme ilerleyip kapıyı anahtarımla açtım. Kasıklarım hâlâ hafif ağrıyordu ama serum işe yaramıştı, en azından ayakta durabiliyordum.
İçeri girdiğim anda burnuma tanıdık bir parfüm kokusu çarptı. Bir an duraksayıp aklıma gelen ilk fikri uzaklaştırmaya çalıştırdım. Bu koku çocukluğumdan beri nefret ettiğim o ağır yaseminli kokuydu. Salona doğru bir adım attığımda onu gördüm.
Annem.
Valizi koltuğun yanında duruyordu. Üzerinde lacivert kumaş pantolon, kusursuz ütülenmiş beyaz gömlek. Saçları her zamanki gibi sıkıca topluydu. Arkasını döndüğünde beni görünce kaşları hafifçe kalktı. Beni kendi evimde beklemiyormuş gibi şaşkın bir nidayla "Melina?" dedi.
Yüzünde ne bir özlem ne de mesai saatinde neden burada olduğuma dair bir endişe kırıntısı vardı. Her gün aileme daha ne kadar kırılabilirim derken daha fazlasının zaten olacağını yüzüme bir tokat gibi çarpmasıyla yavaşça omuzlarım iki yana düştü.
Konuşmam gerektiğini bilsemde ne demem gerektiğini bilmiyordum. Neden geldin dersem hadsiz olurdum. Ama neden burdaydı ki? Abimi zaten başıma dikmişti burada olmasına gerek yoktu.
"Anne sen ne ara geldin?"
"İki saat önce." dedi kısa ve net. "Yarın İstanbul'da bir seminerim var."
Tabii ki vardı.
Annem, İzmir'in en disiplinli beyin cerrahlarından biriydi. Sürekli katıldığı konferanslar, seminerler, paneller olurdu ama bunlar genelde yurtdışında veya Ankara'da olurdu.
Şimdi muhtemelen askerini kontrol etmeye gelmişti. İnsan yetiştirir, biricik oğlunu sevgisiyle büyütür ama sıra kendi kızına geldiğinde anlamayı bırak onu görmezdi bile. Onun için yalnızca emrini bekleyen bir askerdim. Her sesimi çıkardığımda başka bir şansımın olmadığını defalarca yüzüme vurarak sesini keseceği askeriydim.
Çantamı yavaşça yere bıraktım. Ayakkabılarımı çıkardım. Kaçmak istedim ama bu ev zaten benim evimdi. Kaçması gereken ben değildim.
Bakışları üzerimde dolaştı. Alnımdaki morluğa takıldı.
"Yüzüne ne oldu?"
Sormak adına sorduğu sorusunu görmezden geldim zaten merakından değil estetik açıdan düşündüğüne de emindim.
"Neden mesai saatinde evdesin?" dedi ardından.
İşte esas merak ettiği o soru geldi.
Sakince "Çıktım." dedim
"Mesai saati bitmeden mi?"
Ses tonu yükselmedi ama baskısı arttı. Çocukken notlarımı sorarken de aynı tonla konuşurdu. Sanki her şey bir performans ölçümüydü.
"Regl olmuştum, birazda rahatsızlanınca hocam izin verdi." dedim.
"Rahatsızlandın?" Kaşları daha da yukarı kalktı. "Ne demek rahatsızlandın? Hastanede çalışıyorsun Melina. Orası sıkıldığında ayrılabileceğin bir çocuk parkı değil."
Göğüsümde hissettiğim tanıdık ağrı ile başımı sallayarak kendim dahi duyamadığım bir sesle "Farkındayım." dedim.
"Farkında olsan mesai ortasında eve gelmezdin."
Sanki keyfimden gelmişim gibi. Ayakta durduğum her an stresten kasıklarımdaki ağrım yeniden baş göstermeye başlıyordu. Avuçlarımda hissettiğin yanma hissiyle ellerimi yumruk yaptığımı fark ettim ve hızla çözdüm.
"Bayılacak gibi oldum." dedim sonunda. "Barlas hoca nörolojiye yönlendirdi."
Barlas ismini duyunca yüz ifadesi değişmedi ama gözlerinde kısa bir hesaplama geçti.
"Demek yönlendirdi." dedi. "Yani seni işinden alıkoyan ve doktora götüren bir cerrahın yanında çalışıyorsun öyle mi?"
"İşten almadı."
"Melina." Bu kez adımı daha sert söyledi. "Biz seni yıllarca bunun için mi okuttuk? Her fırsatta hastaneden kaçan bir doktor olman için mi büyüttük? Basit bir regl sancısıyla mı eve dönüyorsun? Her ay bunu mazeret edemezsin."
Bahane. Kendisinin de bir kadın olmasına rağmen bu kadar düz, bu kadar küçümseyici söylemesine sinirim bozuldu.
"Bu sadece sancı değildi." dedim dişlerimin arasından. "Denge kaybım, el titremem varmış nöroloji yarın kan tahlili yapılmasını istedi."
"Saçmalık." dedi direkt. "Nörolojiye gitmen için hiçbir neden yok. Bende senin yaşlarında yorgun olurdum üstelik ben senin aksine yan gelip yatmaya vakitte bulamazdım stajımdan çıkıp ek işte bile çalışırdım. Sırf beni ve babanı çiğnemek, bize kafa tutabileceğini kanıtlamak için disiplinsizlik yapıyorsun."
Disiplinsizlik. Tıp okumak istemediğimi söylediğim gün de aynı kelimeyi kullanmıştı.
"Anne." dedim yavaşça. "Ben zaten tıp okumak istemedim." dediğimde gözlerini devirip sessiz kaldı.
"Ben mimarlık istiyorum." dedim yavaşça. O an odanın tüm havası değişti. Birden bakışlarını çevirip üstten bakarak "Yine mi?" dedi keskin bir tonla. "Yıllar geçti Melina. Hâlâ aynı ergen inadı mı?"
Ergen. Yirmi dört yaşındayım.
"Bu inat değil." dedim. "Bu benim hayatım."
Bir anlık sessizlik oldu. Gözleri yüzümü taradı. Solgunluğumu, morluğu, yorgunluğu gördü ama olduğum durum zaten umrunda görünmüyordu. Eminim ki tek umrunda olan Nergis Bige Kızılkaya'nın kızının tıp okumayı reddederse ailesinin içinde rezil olacağını düşüncesiydi.
"Hayatın mı?" dedi alaycı bir şekilde. "Hayat dediğin şey sorumlulukla yürür. Senin bu aileye karşı bir sorumluluğun var Melina. Hayallerinin olması güzel ama artık büyü."
Annem acımasız sözlerini sıralarken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Sanki beni değil de başarısız bir projeyi azarlıyordu. Gözlerim dolmadı. Küçükken en ufak bir sesin yükselmesinde dolan gözlerim artık dolmuyordu.
"Büyümek," dedim yavaşça, "senin istediğin insan olmak demekse ben hiç büyümek istemiyorum."
O an odadaki hava kesildi. Annem bir adım yaklaştı. O tanıdık bakışla bana baktı.
"Melina."adımı susmam için bir uyarı gibi söyledi.
"Duygusal ergen çıkışlarını kaldıracak değilim."
Ben de artık kaldıracak hâlde değildim.
"Bu ergen çıkışı değil." dedim. Sesim titremedi. Şaşırtıcı bir şekilde titremedi. "Ben mimarlık istiyorum çünkü insanlara hayat alanı tasarlamak istiyorum. Herkes hayat kurtarmak zorunda değil."
"Doktorluk küçümsenecek bir meslek değil."
"Ben küçümsemiyorum!" Sesim ilk kez yükseldi. "Ama istemediğim bir hayatı yaşamak zorunda değilim!"
Kasıklarım yeniden sızladı. Ayakta zor durduğumu fark ettim ama geri adım atmadım. Yıllarca attığım o geri adımları bu kez atmayacaktım. Annem bakışlarını alnımdaki morluğa kaydırdı tekrar.
"Bu da mı o istediğin hayatın sonucu? Bayılmalar, morluklar, izinler?"
"Hayır." dedim. "Bu senin istediğin hayatın sonucu."
Söz ağzımdan çıktığı anda geri dönüşü olmadığını biliyordum.
Bir saniye.
Sadece bir saniye sürdü.
Elinin havada yükseldiğini gördüm ama geri çekilmedim. Yanağıma çarpan sertlik kulaklarımda çınlayan bir boşluğa dönüştü. Zaten zar zor koruduğum dengem dağıldı. Ayaklarım kaydı, görüşüm bir an tokatın şiddetiyle karardı ve yere düştüm.
Yanağım yanıyordu ama asıl yakan o değildi.
Yere temas eden avuçlarımın acısını hissetmedim bile. Göğsümde bir şey çöktü. İçimdeki o son kırıntı 'belki bir gün anlar' umudu tamamen dağıldı.
Annem birkaç saniye kıpırdamadı. Sonra topuk sesleri yaklaştı. "Abartma." dedi soğuk bir sesle. "Ben bir tokatla yıkılacak kadar zayıf bir kız yetiştirmedim."
Zayıf.
Yerdeyken bile dik durmaya çalıştım. Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Bağıra bağıra ağlamayı istesemde o kadar tükenmiştim ki nefes almak bile düş geliyordu.
Annem üzerime doğru eğildi. Yüzündeki ifade öfke değil, kontrol kaybının rahatsızlığıydı.
Tam o anda "Sakın anne!" abimin sesi havayı kesti. Sesi öyle bir çıktı ki annemin hareketi yarım kaldı.
Başımı çevirdiğide abimi kapının eşiğinde gördüm. Çenesi kilitli, bakışları annemin üzerinde sabitlenmişti. O sakin, ölçülü hali yoktu. Omuzları gerilmişti.
"Bir adım daha atma." dedi bu kez daha düşük ama daha tehlikeli bir tonla.
Annem yavaşça doğruldu. "Bu bizim aramızdaki bir mesele."
"Hayır." dedi abim net bir şekilde. "Melina'nın canının yandığı hiçbir meseleyi sessizce izlemeyeceğimi biliyorsun."
Yerden kalkmaya çalıştım ama hem kasıklarımdaki ağrı hem de baş dönmem engel oluyordu. Abim iki adımda yanıma gelip belimden destek olup beni ayağa kaldırılırken
"İyi misin?" diye sordu, gözleri yüzümü tararken.
"İyiyim." dedim refleksle.
Yalan.
Yanağımdaki kızarıklığa baktı. Çenesi daha da sertleşti. "Anne." dedi arkasına dönmeden. "Melina artık çocuk değil."
"Tam olarak sorun da bu." annemin sesi hâlâ keskin ama bir tık daha kontrollüydü. "Çocuk değil ancak öyleymiş gibi davranıyor."
Abim yavaşça bana bakıp tekrar annemize döndü.
"Çocuk olan biri," dedi sakin ama her kelimeyi bastıra bastıra, "kendi hayatı için böyle ayağa kalkamaz."
Annemin dudakları ince bir çizgiye dönüştü. O bakışı biliyordum. Kontrolü kaybettiğinde değil, kontrolü yeniden kurmaya karar verdiğinde takındığı bakıştı.
"Melina." dedi bu kez daha ölçülü bir tonla. "Odaya geç. Yarın sabah bu konuşmayı sağlıklı bir şekilde yapacağız."
Sağlıklı.
Yanağım hâlâ yanıyordu, başım uğulduyordu ama içimde garip bir netlik vardı. Sanki yıllardır sisin içinde yürüyormuşum da ilk kez önüm açılmıştı.
"Hayır." dedim.
Abim hafifçe belimdeki desteği sıkılaştırdı. Annemin kaşları çatıldı.
"Bu konuşma yarına kalmayacak." dedim. "Çünkü yarın yine aynı şey olacak. Yine benim ne yapmam gerektiğini söyleyeceksin, yine susmamı bekleyeceksin."
"Ben senin annenim." dedi keskin bir şekilde.
"Evet maalesef öylesin ve. bunu değiştiremem." dedim. "Ama bu benim hayatım."
O an cümle havada asılı kaldı. İlk kez sesim korkudan değil kararlılıktan titremişti.
Annem bir anlığına bana baktı. Gerçekten baktı. Solgun yüzüme, göz altlarımdaki morluğa, alnımdaki zedeye... Belki ilk kez yorgun olduğumu gördü. Ama yine de geri adım atmadı.
"Doktorluğu bırakmayı düşünüyorsan," dedi, "bu evde kalamazsın."
Cümle beklediğimden daha az can yaktı çünkü zaten o evde hiç kalamamıştım. Abimin bir an belimdeki kolu gerildi. "Anne-"
"Oğlum sen bu konudan elini çek." dedi annem ona bakmadan. "Bu benim Melina ile aramdaki mesele."
"Ben senin mülkün değilim." dedim. Sesim şaşırtıcı derecede sakindi. "Beni okuttunuz, evet. Minnettarım. Ama hayatımın geri kalanını borç öder gibi yaşayamam."
Kasıklarımdaki ağrı yeniden yükseldi. Bir an nefesim kesildi.
Abim "Yeter." dedi sertçe. "Bu konuşma burada bitti."
"Bitmedi." dedim.
Çünkü bitmesini istemiyordum. İlk kez kaçmıyordum. Belki yanımda abim olmasaydı o tokattan sonra kararlılığım zayıflardı ve konuşmayı sürdüremezdim, belki de yine boynumu eğer ve istediklerim, hayallerim için direnemezdim.
"Ben mimarlık sınavlarına hazırlanacağım." dedim annemin gözlerinin içine bakarak. "Gerekirse yeniden başlayacağım, gerekirse sıfırdan var olacağım."
Annem güldü. Alayla güldü ve "İki gün sonra vazgeçersin." dedi.
"Vazgeçmeyeceğim."
"Sen disiplinli değilsin Melina."
Yıllardır üzerime yapıştırdığı etikete sinirlerim daha da bozuldu tam ağzımı açtığım esnada abim araya girdi.
"Disiplinli değil mi?" dedi anneme dönerek. "Bu kız dört yıldır sizin istediğiniz bölümü okuyor. Her nöbette kendini parçalıyor, bayıldığı gün bile hastaneye dönmeye çalışıyor. Bu disiplin değilse ne?"
Annem abimin sözleriyle sustu.
O an abimin her şeyi bildiğini fark ettim.
Barlas'ın beni nörolojiye yönlendirdiğini de. Muhtemelen titremelerimi de biliyordu. Göğsümde bir düğüm çözüldü ama yerine başka bir ağırlık geldi.
Yorulmuştum.
"Ben kimseye kafa tutmak için değil," dedim ve yavaşça devam ettim, "rahat bir nefes alabilmek için bunu istiyorum. Anne küçüklüğümden beri ne olmamı, ne hayal etmemi söylüyorsanız o oluyor. Artık tükendiğimi görmüyor musun anne? Beni görmen için ölmem mi gerekiyor?"
Sessizliği bölen tek şey saat tıkırtısıydı.
Annem çantasını aldı. Valizin kulpunu düzeltti. O kontrollü, ölçülü hareketlerle. "Yarın sabah seminerim var." dedi. "Bu konu kapanmadı."
"Benim için kapandı." dedim.
Bana bir saniye daha baktı. O bakışta hayal kırıklığı mı vardı, öfke mi vardı çözemedim.
Sonra kapıya yöneldi her adımın topuklu ayakkabısının tıkırtıları koridorda yankılandı. Arkasından kapı sertçe kapandı.
Ev sessizliğe gömüldü. Dizlerim o an çözülmesiyle abim beni sıkıca kucaklayıp merdivenlerden tırmandı.
Abimin kollarında taşınmak çocukluğumdan güvende hissettiğim tek alanımdı. Koltukta uyuyakaldığımda, ateşim çıktığında, korktuğumda... Ama bu kez korkudan değil, tükenmişlikten yürüyemiyordum.
Merdivenleri çıkarken başımı omzuna yasladım. Kalp atışını hissedebiliyordum. Hızlıydı. Öfkesini bastırmaya çalıştığını biliyordum.
"Beni bırakabilirsin," dedim kısık bir sesle.
"Sus." dedi kısaca. "Ben senin abinim ula! Bari benim yanımda güçlü durmak zorundaymışsın gibi davranma."
Odamın kapısını ayağıyla itip beni yatağa oturttu ama elini belimden hemen çekmedi. Sanki bıraktığı an yine düşecekmişim gibi.
"Barlas seni eve yolladığında bugün kendini iyi hissetmediğini bana haber vermişti. Sana ağrı kesici ve ihtiyacanın olacağını düşündüğüm birkaç şey aldım. Sıcak su torbası da ister misin?" diye sordu.
Dudaklarım istemsizce büzüldü ve yıllardır içimde biriken tüm gözyaşları gözlerimden akmaya başlamasıyla abim kollarını sıkıca etrafıma sarıp saçlarıma okşadı.Abimin göğsüne yüzümü gömdüğüm an artık tutamadım kendimi.
Hıçkırıklar istemsizce ağzımdan kaçıyordu. Yıllardır bastırdığım her şey, sanki tek bir çatlak bulmuş da oradan dışarı akıyordu.
"Nefes almayı unutuyorsun," dedi yumuşak bir sesle. "Nefes al güzelim."
Parmakları saçlarımın arasında yavaşça dolaşıyordu bir süre sonra yavaşça sakinleşmemle geri çekildim ve gözlerimi ellerimin tersiyle ovuşturarak sildim.
Abim ellerimi çekip baş parmağı ile nazikçe göz altlarımı silip ardından yataktan kalktı ve odadan çıkmadan önce "Ben gelene kadar üzerine rahat bir şeyler giyin sana sıcak su torbasını hazırlayıp getireceğim" diyerek odanın kapısını kapatıp çıktı.
Kapının kapanma sesi odada yankılandıktan sonra bir süre hiç kıpırdamadım. Sanki biri omuzlarıma görünmez bir ağırlık bırakmıştı da hareket edersem her şey yeniden üzerime çökecekmiş gibi hissediyordum. Tavana baktım. Üniversiteye başladığımda buraya taşındığım gün, 'nihayet kendi alanım' diye düşünmüştüm.
Ama insan bazen kendi evinde bile misafir gibi hissedebiliyormuş. Kendi evinden bile sırf hayallerinin peşinden gitmek istediği için kovulabiliyormuş.
Derin bir nefes aldım.
Göğsümde hâlâ derin bir ağrı vardı. Ağlamaktan değil, söylenenlerden. Söylenemeyenlerden. Yıllarca içimde biriken o görünmez baskıdan.
Yavaşça doğrulup ayaklarımı yere bastığımda kasıklarımdaki ağrı yeniden kendini hatırlattı. Dişlerimi acıyla sıktım.
"Tam zamanı," diye mırıldandım kendi kendime.
Dolabın kapağını açtım. Askıdaki kıyafetlere baktım. Çoğu hastane için aldığım sade parçalar. Beyazlar, griler, lacivertler... Sanki hayatım renk seçme hakkımı bile elimden almıştı.
Elim dolabın en arkasına gitti.
Orada duran açık sarı oversize sweatshirtü çıkardım. Mimarlık fakültesine hazırlanırken aldığım ilk kıyafetlerden biriydi. O zamanlar geceleri çizim yaparken üstümde olurdu. Kumaşına dokunduğum anda garip bir sıcaklık yayıldı içime.
Üzerimi değiştirip yatağın kenarına oturdum. Ellerime baktım. Hafif titreme hâlâ vardı. Emre hocanın parmaklarımı incelerkenki ciddi bakışı aklıma geldi.
"Yeni sayılmaz..."
Bunu neden söylemiştim?
Çünkü doğruydu.
Bu titreme aylardır vardı. Bazen kalem tutarken, bazen ameliyat notu yazarken... Bazen de tamamen sebepsizken. Ama ben görmezden gelmiştim. Çünkü durursam düşünmek zorunda kalacaktım. Ve düşünürsem belki de gerçekten yanlış hayatı yaşadığımı kabul edecektim.
Boğulduğum derin sulardan kapını hafifçe tıklanmasıyla ayrıldım.
"Girebilir miyim?" abimin sesi geldi.
"Gel abicim."
Kapı açıldı. Elinde sıcak su torbası, bir kupa ve küçük bir poşet vardı. Odaya girer girmez ortamın havası değişti. Çocukken karanlıktan korktuğumda abimin ışığı açması gibi hissettiriyordu. Huzurlu ve güveliydi.
Sessizce yanıma geldi, sıcak su torbasını karnıma yerleştirdi. Isı yayılır yayılmaz gözlerim istemsizce kapandı.
"İyi geldi mi?" diye sordu.
Başımı salladım.
Kupayı uzattı. "Papatya çayı. Doktor tavsiyesi," dedi hafifçe gülümseyerek.
İlk kez o akşam dudaklarım gerçekten kıpırdadı.
Bir yudum aldım. Sıcaklık boğazımdan aşağı inerken içimdeki düğüm biraz gevşedi.
Abim yatağın kenarına oturdu ama konuşmadı. En sevdiğim huyu buydu. Sessizliğe izin verirdi. Zorla konuşturmazdı. Bir süre sonra dayanamadım.
"Seni hayal kırıklığına uğrattım mı?" diye sordum.
Soru ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Sesim küçücük çıkmıştı. Abim kaşlarını çatıp herkese karşı sert olan tınısının aksine kadife misali yumuşak tınısıyla merakla sordu.
"Niye uğrayayım?"
"Doktorluğu bırakmak istediğim için."
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra hafifçe nefes verdi.
"Melina," dedi, "ben seni mutlu olmadığın bir hayatın içinde her gün biraz daha söndüğünü izlediğim için üzülüyorum. Başka hiçbir şey için değil. Eğer bir hayal kırıklığım varsa senin bu kadar incitmelerini, yıpratmalarını, hırpalamalarını görmemiş olmama ve seni daha erken o düştüğün kuyudan çıkaramamış olmama üzülürüm."
Gözlerim doldu ama bu kez ağlamadım.
"Sence gerçekten yapabilir miyim?" diye sordum. "Yeniden başlamak için çok geç değil mi?"
Abim hiç düşünmeden cevap verdi.
"İnsan yanlış hayatı kırk yıl yaşadıktan sonra bile değiştiriyorsa geç değildir. Sen daha yirmi dört yaşındasın."
Yirmi dört.
Annemin söylediği gibi geç kalmış değildim. Sadece korkuyordum.
"Annem beni siler," dedim fısıltıyla.
Omuz silkti.
"Belki bir süre konuşmaz, belki kızar. Ama şunu unutma," dedi gözlerimin içine bakarak, "bir insanın sevgisi sadece başarıya bağlıysa, o zaten koşulludur."
Sessizlik yeniden odaya yayıldı.
Sıcak su torbasını biraz daha kendime çektim. Ağrı yavaş yavaş hafifliyordu ama asıl değişen şey bedenim değil, zihnimdeki seslerdi. Yıllarca ne dendiyse boyun eğip kabullenen kız sonunda uyanıyordu.
Başımı yastığa yasladım.
Kısık bir sesle "Tuhaf," dedim.
"Nesi?"
"Bugün bayılacak gibi oldum, annemle kavga ettim, tokat yedim... ama ilk kez nefes alıyormuşum gibi hissediyorum."
Abim hafifçe güldü.
"Çünkü ilk kez kendi tarafındasın, ilk kez kendini seçiyorsun."
Gözlerim ağırlaşmaya başladı. Yorgunluk sonunda bedenimi yakalamıştı. Uykuya teslim olmadan önce aklıma bir şey geldi.
"Barlas hocayla nasıl tanıştınız?"
"Liseden tanışıyorduk." dedi.
Kalp atışlarım anlamsız bir şekilde hızlandı.
İkisinin ağzından da lafı kerpetenle almamdan aralarının açık olduğu bariz ortadaydı. Ancak nedenini bir türlü bilmiyordum ve bilmemek beni gererdi. Mesela ne olmuş olabilirdi ki?
Nedenini sorgulamak istesemde yorgunluk kısa süre içinde ağır bastı ve gözlerim daha fazla direnç göstermeyi bırakıp kapanırken hastanedeki o an geldi aklıma serum damlalarının sesi, dikkatli bakışları, "iyi olmak başka, iyi görünmeye çalışmak başka" deyişi...
