Bölümler 6Şu an: 3. BÖLÜM; “Yollar ayrılmak için değil, bazen doğru insanla kesişmek için uzar.”
- 1 GİRİŞ;276 kelime
- 2 1. BÖLÜM; “Geceyi anlatabilmek için gece olmak gerekir.” -Nazım Hikmet2.700 kelime
- 3 2. BÖLÜM; “Vatan uğruna gidilen her yol, şerefle yazılmış bir destandır.”1.563 kelime
- 4 3. BÖLÜM; “Yollar ayrılmak için değil, bazen doğru insanla kesişmek için uzar.”2.778 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4. BÖLÜM; “Bazı vedaların dönüşü vardır.”2.807 kelime
- 6 5. BÖLÜM; “Aynı gökyüzüne bakıp birbirinden habersiz yaşayan iki insan, bir gün aynı yerde karşılaşabilir.”2.032 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Askeriye…
Abay saatlerdir ranzasına uzanmış; üstten sarkıttığı asker künyesi ile bakışıyordu. Önce ranzadan dışarı çıkan ayaklarına baktı sonra ise asker künyesi ile aşk dolu anlar yaşamaya devam etti. Ülgen, Abay’ın yattığı ranzanın üst yatağındaydı. Alttan eğilip Abay’a baktı. “Komutanım, düşünsenize orada karınızın fotoğrafı falan var. Güzel olmaz mıydı?” Çok düşünmesine gerek yoktu Abay'ın. Cıkladı. “Ben aşkı saçma bir duygu buluyorum.” Kağan kıkırdayarak başını kitaptan kaldırıldı. “Aşk bir duygu değildir komutanım. Aşk bazen ev bazen ise yuvadır.” Hakan bu sözüne karşılık verdi. “Bu adam severse güzel sever. Benden söylemesi.” Devin alay eder gibi başını salladı. “Vay amına koyayım, ne söz ama!” Olcay girdi araya. “Abay komutanım, eğer bir gün aşık olursanız hatırlatırım bu sözünüzü ama.” Bu cümleyi duyar duymaz yüzünü ekşitti Abay. Olcay birşey fark etmiş gibi aniden Abay’a baktı. Önce bir ıslık çaldı. “Komutanım, bu boy ne maşallah yatağa sığmıyorsunuz.” Sığmayan ayaklarına tekrar baktı. Mete sordu bu sefer. “Boyunuz kaç komutanım?” Omuz silkti Abay. “Ne yapıcaksın lan boyumu?” Bu sefer o omuz silkti. “2.00” dedi sadece. Bu sefer hepsi aynı anda hay maşallah der gibi baktı. “Yataklar 1.90 değil mi zaten?” Abay hariç hepsi başını evet anlamında salladı. “Abartmayın,” dedi daha fazla bu tantanaya dayanamayarak. “Normal işte boyum.” Normal mi? der gibi yüzlerini ekşittiler. Kağan girdi araya. “Keşke benimde boyum bu kadar uzun olsa,” dedi nazlanarak. Hakan bu nazlanmasına karşılık bir cevap verdi. “Vay götüm.” Bu sefer karşılık veren Olcay’dı. “Çok ayıp abi.” “Ayıbın yolları sana kayıp,” dedi Abay çarpık bir gülüşle. “Boyun kaç ki?” dedi Devin. “Aynen, çokda kısa görünmüyor,” diye Devin’i destekledi Ülgen. Omuz silkti Kağan. “1.93” Ters ters baktılar. “Sen ne olsun istiyorsun? Uzun işte.” Mete kıkırdadı. “Benimki 1.96” Olcay atıldı. “Benimki de 1.93” Abay kınayıcı bir bakış attı. “Cidden boy mi konuşacaksınız?” Mete başını hızla aşağı yukarı salladı. Ülgen söyledi bu sefer boyunu. “Benimki 1.91” Devin’de söyledi. “1.95 benimki de.” Hakan ters ters hepsini süzdü. “1.90! En kısanız ben miyim lan?” Hepsi evet anlamında başını salladı. Mete “Acaba Noyan komutanımın ki kaçtır?” diye düşünmeden edemedi. Ama Abay boyunu bile biliyordu dostunun. “1.99” dedi hızla.
…
“Biz zaten 10.06’da ayrıldık?” diyebildim sadece. Kendiside bunun farkındaydı ve şaşkındı. “Mucize,” diyebildi sadece. Bir süre sadece burukça gözlerime baktı. “N’oldu?” dedim mırıldanarak. “Hiç bir şeyin olmasına gerek yok Elzem. Sen ol.” Bu sözü kalbimi biraz daha ısıtmıştı. Hafifçe tebessüm edebildim. Derken bir anda telefonu çaldı. “Emredin komutanım,” dedi karşıdaki kişiye. Büyük ihtimalle askeriyeden biri arıyordu. Babası geldi aklıma. Silik ve bulanık anlardı. Annesi Noyan doğarken ölmüştü. Babası ise o daha 9 aylıkken şehit düşmüştü. Tek bir fotoğrafı vardı babasının, o da Noyan’daydı. Sürekli yetimhanede bakıyordu fotoğrafına babasının. “Bende onun gibi asker olacağım,” diyordu. Fotoğraf canlandı bir an aklımda. Babasının asker forması içindeki o dev cüssesi, Noyan’a çok benziyordu. Noyan ise ona. Bu benzerlik tüylerimi ürpertmiyor değildi. Kopyasıydı. “Tabi, geliyorum hemen,” diyerek telefonu kapattı. “Sen şimdi yat dinlen,” dedi. “Gitmem gerek.” Başımı salladım. Ayaklanıp hızlıca asker adımlarıyla odadan çıktı. Derin bir iç çektim. Dışarıda çok kötü yağmur vardı. Bingöl'ün havası pekte iyi sayılmazdı zaten. Büyük ihtimalle göreve gidiyordu. İnşallah sağ salim dönerdi. Bir kez daha gök gürültüsünün sesini duyduğumda gözlerimi sımsıkı kapattım. Yüksek ses korkutuyordu beni. Korktuğumda gözlerimi kapatmaktan başka bir şey yapamıyordum.
…
Hızlı adımlarla hastaneden çıkıp arabaya doğru ilerledi Noyan. Acil bir görev çıkmıştı. Arabaya binip hızla son gaz sürdü. Bu sırada telefonunu radyoya bağlayıp Abay’ı aradı. Açtı Abay telefonu. “Söyle.” Rütbeden çıktığını fark etmişti ama şu an onu fırçalayacak vakti yoktu. “Acil görev çıktı. Hazırlanın.” Gülerek kendi aralarında konuşan Pars Timi'ne baktı Abay. Fazla mutlulardı. “Tamam,” diyerek telefonu kapattı. Bir süre sonra askeriyenin önüne gelmişti. Hızla arabayı park edip indi. Yatakhaneye doğru ilerleyip kapıyı açtı. Hepsi hazır bir şekilde komutanlarını bekliyordu. Noyan’ın içeriye girdiğini görünce ayağa kalkıp selam duruşuna geçtiler. “Rahat,” dediğinde hepsi çözüldü. “Çıkıyoruz.” Başlarını salladılar. “Emredersiniz komutanım.” Noyan'ın yüzündeki ciddi ifade sürüyordu. Araçlara bindiler. 2 araç vardı. En öndeki araçta Noyan, Abay, Mete ve Devin vardı. Diğer araçta ise Hakan, Kağan, Olcay ve Ülgen. Görev yerine vardıklarında hepsi haraket eden araçlardan tek hamlede atladı. Bir süre etraflarında göz gezdirdikten sonra hızlıca siper altına girmek adına ilk gördükleri büyük kayanın arkasında saklandılar. Burası Bingöl’ün sınırıydı. Neredeyse 7 saat boyunca yerlerinden çıkmayıp etrafı koleçen ettiler. Fakat bir sorun vardı. Etrafın temiz olduğunu düşünürlerken aniden bir saldırı yediler. Kurşun tam Noyan’a geliyordu ki Olcay bunu fark etti. “Komutanım, eğilin!” Noyan ne olduğunu anlamadı ama sorgulamadan anında eğildi. Kurşun Noyan’ın tam üstünden geçip kayayı deldi. Noyan başını kaldırıp kurşunun geçtiği yere baktı. Sadece elini kaldırıp suya girin emri verdi. Başlarını salladılar. Hepsi aynı anda zikzak şeklinde yuvarlanıp suya atladı. Ne kadar dibe dalırlarsa o kadar iyiydi. Gölün gidebildikleri kadar derinine gittiler. Normal bir insan için nefes almak zordu. Ama onlar, normal biri değillerdi. Onlar Türk askeriydi. Bu ve bir çok konuda eğitimleri vardı. Yani bir süre dayanabilirlerdi. Diğerleri suyun içindeyken Noyan hafif yukarı çıktı. Görünmüyordu. Göz altının hizasına kadar dışarıdaydı. Bir süre gözledikten sonra suya girip emir verdi. Bu sefer aynı anda çıkıp silahlarını hedefe doğrulttular. Tek tek tek temizlediler etrafı. “Kuzgun?” Başını salladı. Devin keskin nişancıydı. “Temiz,” dedi sadece. Bu sefer her an bir kurşun sıkacak şekilde sudan hızla çıktılar. Mete gözüne bir şey kestirdi. Uzakta duran bir tır. Plakasını okumaya çalıştı. “Komutanım, bulduk aradığımız aracı.” Hepsi Mete’nin baktığı yöne doğru döndü. “Evet,” dedi Noyan onu onaylayarak. “Hadi o zaman, ne bekliyoruz?” dedi Abay sabırsızca. “Doğru zamanı,” dedi Noyan sadece. Bir süre beklediler. Tırın önünde duran iki kişi vardı. Adamlardan biri diğer araçtaki büyük kutuları tıra yüklemeye başladı. Bu kutuların içinde uyuşturucu, yasak silah gibi şeyler vardı. Acilen durdurulması gereken bir durumdu. “3 dediğimde,” dedi Noyan ağır ağır. Bir süre hepsi onu bekledi. “3!” dedi aniden. Hepsi tırın olduğu yere gidip adamlara tek tek sıktılar. Tırın arkasından 5 kişi daha geldi. 5’inide leş haline getirdiler. Arkada daha fazla kişi vardı, biliyorlardı. “Siktir lan, kurşunum bitti!” diye bağırdı Hakan. Noyan ise tek bir cümle kurdu. “N’olursa olsun o silahta tek bir kurşun bırakın.” Boş bir cümle değildi bu. Olurda esir düşersek, düşmandan önce kendi kafanıza sıkın onu demekti bu. Başlarını salladılar. Yeni güne girmişlerdi. Gün doğuyordu. Tırın arkasından 9 kişi daha indi. Sıkıca silahlarını kavradılar. 8 kişi hepsini bir anda tuttu. 9. Kişi ise silah çekti. “Yürüyün!” dedi silah çeken kişi. Ancak hiç biri haraket etmedi. “Yürüyün dedim size!” Noyan çarpık bir şekilde güldü. “Niye dediklerinizi yapalım?” Dişlerini sıktı karşılarındaki terörist. “Siz istediniz,” diyerek diğer 8 kişiye eliyle bir haraket yaptı. Ceblerinden minik şırıngalar çıkardılar. Anında sapladılar timdekilere. Her ne kadar dayansalarda bir süre sonra yığılıp kaldılar. “Götürün şunları!” Başlarını sallayıp askerleri kucaklamaya çalıştılar. Teröristlerden biri bozuk bir Türkçe ile konuştu. “Çok ağırlar, kaldıramıyorum.” Karşılarındaki ise parmakları ile göz pınarlarını ovuşturdu. “Yardım edin biriniz!” Ülgen’in başındaki gelip Abay'ı kaldırmasına yardım etti. Buna rağmen zar zor kaldırmışlardı. Sıra sıra diğerlerinide birbirlerine yardım ederek tıra yüklediler.
…
Bir süre sonra tır ıssız bir yerde durdu. Hepsini kucaklayıp karşılarındaki dökük eve taşıdılar. Deli gibi yağmur yağıyor, ağaçlar deprem oluyor gibi sallanıyordu. Evin önünde gür sakallı, kara saçlı, kara gözlü, kısa bir eleman bekliyordu. Bozuk bir Türkçe ile konuştu. “Nerede kaldınız?” “Geldik işte!” “Tamam getirin şöyle.” Hepsinin elini kolunu bağlayıp içeriye hafif yağmur sızan, soğuk ve dökük bir odaya getirdiler. Yaklaşık yarım saat sonra Mete yavaş yavaş gözlerini araladı. Odada kimse yoktu. Önce bir süre ne olduğunu anlamaya çalışarak etrafa baktı. Kalkmaya çalıştığında ise ellerinin ve ayaklarının bağlı olduğunu gördü. En son yaşanan olayları hatırladığında ise hızlıca Noyan’ı uyandırmaya çalıştı. “Komutanım, kalkın!” Noyan duyduğu ses ile ağır ağır gözlerini araladı. Gördüğü manzara pekte hoşnut değildi. Arkadaşlarının ve kendisinin elleri kolları bağlıydı. “Nerdeyiz biz?” Mete yavaşça başını eğdi. “Sanırım esir düştük,” dedi mırıldanarak. Noyan sinirle yumruklarını sıktı. Hızlıca diğerlerini uyandırdılar. Hepsi yavaş yavaş gözlerini araladı. “Nerediyiz lan biz!” diye söylenerek uyandı Abay. “Esir düştük,” diyebildi Noyan sadece. Hepsi bağlı oldukları ipi sökmeye çalıştı. Bu sırada gür sakallı terörist içeriye girdi. Çok kötü bir Türkçe ile konuşuyordu. “Uyandınız demek.” Bir süre onların kurtulmaya çalışmasını izledi. “Ama nereye ya? Sizin için o kadar yol geldik. Ne diyor siz Türkler?” Hepsinin yüzüne tek tek baktı. “Daha karpuz keseceğiz!” dedi. Komik konuşuyordu. Hepsi yarım ağız güldü. “Sen bizim dilimizin adını ağzına almaya layık değilsin orospu çocuğu!” diye dişlerinin arasından tükürürcesine konuştu Noyan. “Aşk olsun ama komutan, ben misafirperver biri olmaya çalışıyorum.” Bu sırada Abay'ın aklına bir şey geldi. Cebine sakladığı bıçak… Gizlice arka cebinden bıçağı çıkardı. İpini kesmeye çalışırken ellerinde hafif kesiliyordu çünkü ip çok sıkı bağlanmıştı. Tabi diğerlerinin böyle bir durumdan haberi yoktu. “Konuşun, nerede aldığınız o 4 silah, söyleyin!” Ya sabır der gibi başını çevirdi Mete. “Ebenin a-” Kınayıcı bir bakış attı gür sakallı adam. “Cık cık cık. Çok ayıp ama!” Abay bir yandan çaktırmadan ipi kesmeye çalışıyor beni yandanda şüphelenmemeye çalışıyordu. “Söyleyin dedim size!” Fakat sessiz kalmaya devam ettiler. “Siz istediniz.” Adam odadan çıkmıştı. “Pişt,” diyerek Noyan’ın omzuna omuz attı. “Hm?” dedi Noyan sadece. Abay cevap olarak ipini kestiği hafif kanlı ellerini Noyan’a gösterdi. “N’oldu ellerine?” diye telaşla bağırdı. Hepsi onlara dönmüştü. “Şş,” diye uyardı Abay onu. “İyiyim. Bıçak kalmış cebimde.” Hepsi rahatlamış bir nefes verdi. Abay kalkıp hepsinin tek tek iplerini kesti. Noyan aklından hızlı bir plan kurdu. “Onları bu odaya çekip hepsine son kalan kurşunlarımızı sıkalım. Zaten en fazla 5-6 kişi vardır.” Başlarını salladılar. “Peki odaya nasıl çekiceğiz?” diye sordu Ülgen. “Benim aklımda bir fikir var,” dedi Kağan. “Ne var?” diye sormadan edemediler. Güldü. “Siz sadece bana eşlik edin, bunları da çıldırtır.” Anlamadılar ama başlarını salladılar. Kağan boğazını temizledi. “Gündoğdu, hep uyandık siperlere dayandık!” diye marşa başladı. Kağan marşı söylemeye başladığı an ne yapmaya çalıştığını az çok anlamışlardı. Gülerek ona eşlik ettiler. “İstiklâlin uğruna da alkanlara boyandık.” Hepsi bir daire oluşturdu ve bağırarak şarkıyı söylemeye yardım ettiler. “Sandılar Türk uyudu atacenge buyurdu!” Bu sırada tüm teröristler odaya toplanmıştı. Onların hâlâ bağlı olduklarını düşünüyorlardı ki silah çektiler. Şarkıyı söyleyerek aniden silah çetki Pars Timi. “Türk’ün asker olduğunu dünyalara duyurdu!” Hepsine tek tek kurşun sıkıp leş hâline getirdiler. “Gündoğdu hep uyandık siperlere dayandık!” diyerek son kurşunlarını sıkmaya devam ettiler. “İstiklâlin uğruna da alkanlara boyandık.” Son cümlelerinide söyleyip silahlarını ceblerine koydular. Ellerini sirkeleyip odadan çıkmaya hazırlanıyorlardı ki, vurulan teröristlerden biri ölmedigi için sürünerek kalkıp kaçmaya çalıştı. Bu kaçmaya çalışan terörist, gür sakallı adamdı. Abay onun kaçmaya çalıştığını fark ettiğinde onda doğru eğildi. Onun konuşmasını taklit etti. “Ama nereye ya, ne diyor biz Türkler?” Silahını son kez cebinden çıkardı. “Daha karpuz keseceğiz!” Son kalan kurşunuda sıkıp ayağa kalktı. Gülerek yerde yatan tüm leşleri süzdü. “Acıyorum size,” diyerek mırıldandı. Kalkıp kapıda bekleyen arkadaşlarının yanına gitti. Noyan hepsine gurur duyar gibi baktı. “Helal olsun lan size.” Komutanlarından gelen övgü ile yüzlerinde bir tebessüm oluştu. Aşağı indiklerinde tepelerinde uçan F-16’ları görü ve rahatlamış bir nefes verdiler. Havada uçan 6 tane F-16 bölgedeki tüm leşleri temizlemişti. Bu sırada Hakan, elinde bir telefon ile Noyan'a geldi. “Komutanım, size bir çağrı var.” Noyan başını sallayıp telefonu kulağına yasladı. Telefondan gelen sesi dinledi. “Salih-1 Atmaca-1” Noyan hemen cevap verdi. “Atmaca-1 Salih-1. Dinliyorum.” “Çelik Yuva’dan selamlarımız var. Ateş kanatlarımız ile üstünüzdeyiz.” Noyan bir süre havada uçan F-16’lara baktı. “Onur duyduk Atmaca-1.” “Kılıcınız keskin olsun,” diyerek sözünü tamamladı karşıdaki kişi. Noyan telefonu kulağından çekerken hâlâ gözü gökyüzündeydi.
…
-2002
O soğuk ve karanlık odadan titreyen dudakları ve üşüyen bakışları ile uyandı Noyan. Uyandığı ilk anda yanında bir eksiklik hissetmişti. Elzem yoktu yanında. Erkenden uyanıp yemekhaneye gitmiştir diye düşündü. Saat 10.10’u gösteriyordu. Ancak Elzem'in o bebeksi konusu henüz burada olduğundan, gideli çok olmamıştı. Kalkıp üstünü toparlayıp odadan hızlı ve kararlı adımlarla çıktı minik Noyan. Önce orada olduğunu düşünerek yemekhaneye baktı. Ancak orada yoktu. Bu sefer oyun alanında olduğunu düşündü. Hızla bulunduğu yerden çıkıp oyun alanına gitti ancak orada Elzem yoktu. Sonra bahçeye çıktı her yeri dolandı. Sonra ise tüm binayı. Ancak Elzem hiçbir yerde yoktu. Düşündüğü şeyin olmaması için dua ediyordu Noyan. Hızla üst kata çıktı. Bakmadığı tek yer müdürün odasıydı fakat oraya giremezdi. Odadan çıkan Meryem'e önce sarıldı Noyan. Meryem'de ona sıkı sıkı sarıldı. “Elzem'i gördün mü?” Başını salladı Meryem. “Gitti, canım.”
…
-Günümüz
Noyan'ın göreve gideli yaklaşık 4 ay olacaktı. Gitmeden önce bana minik bir lojman tutmuş, “Şimdilik bununla idare et,” demişti. Tuttuğu lojman pekte büyük sayılmazdı ancak bana fazlasıyla yetiyordu. Üstelik şu an yetenek sınavını kazanmış, dansçılık bölümünde eğitim alıyordum. Evet geç kalmıştım ama belirli sebeplerim vardı sonuçta. Ayrıca 24 yaşındaki birinin üniversiteye yeni başlaması bence çokta göze batılmazdı. Kapı çaldığında bu kaygılı düşüncelerimi bir kenara bıraktım çünkü şu anda istediğim tek şey yemek yemekti. Üşengeç bir insan olarak yemek yapmak pekte kolay olmadığından yemek söylemiştim. “Geldim!” Kapıyı açtığımda karşımda kurye durmasını beklerken müptelası aldığım o yüzü görmüştüm. Noyan görevden dönmüştü. “Noyan?” Gözlerime baktı. “Geçerken sana bakayım dedim.” Başımı salladım. “Gelsene içeri,” Hafifçe güldü. “Madem ısrar ettin.” Gülerek yana kaydım içeriye girmesi için. Asker formasının içinde çok ayrı bir karizması vardı. Dev cüssesi ve endamı, ben burdayım diye bağırıyordu. Kendisi koltuğa yavaşça yayılırken aklıma gelen şey ile mutfağa yöneldim. Sabah tatlıcıdan aldığım tatlıdan bir dilim tabağa koydum. Künefe vardı. Severdi o, en sevdiği tatlıydı. Tabağı alıp içeriye doğru yöneldim. Tatlı tabağını ona verdim. “Sen seversin diye,” diyebildim sadece. Nereden hatırladığıma dair hiçbir fikrim yoktu. “Teşekkür ederim.” Karşısındaki koltuğa geçip oturdum. “Noyan?” O olduğunu onaylayan bir ses çıkardı. “Yaran var mı? Bir süre duraksadı. “Yok sanırım.” Yüzümü ekşittim. “Sen kendi yaralarını bilmiyor musun?” Gözlerini haddinden fazla gözlerimde bekletti. “Biliyorum.” E o zaman? der gibi baktım. “Yok, merak etme.” Gözlerimi devirdim. “Merak etmiyorum zaten.” Kaşlarını çattı bu sefer. “Ne diye soruyorsun o zaman?” “Neden geç döndünüz?” “Görevin işi belli olmaz.” “Esir mi düştün?” Bu sefer sessiz kaldı. Evet demekti bu. Başımı eğebildim sadece. “Düştün. Biliyorum. Üstünü çıkarda yaralarına bakayım.” Cevap vermek yerine şaşkın şaşkın bana baktı. “Sen insanlara soyun demek yerine yaralarına mı bakmak istiyorsun cidden? Cık, sevmedim bunu. Başka bir şey bul.” Ters ters baktım sadece. “Sence ben hayatımda kaç tane askere soyun yaralarına bakacağım demiş olabilirim?” Bilmiyorum anlamında dudak büzdüğün de kafasına yastık fırlattım. Tabi doğal olarak yastığı havada tutmuştu. “Arsızsın sen!” Yastığı kenara koydu. “Öyle miyim?” Başımı yukarı aşağı salladım. Çapkınca gülerek tatlısından bir çatal aldı. “Sen hâlâ dilber dudağı mı seviyorsun?” “Evet.” “Lütfen bana adından dolayı sevdiğini söyleme?” “Tüh, tam da bunu söyleyecektim.” Göz devirdi. “Dünyada başka tatlı kalmadı sanki.” Sinirle ofladım. “Eskisi gibi çok gıcıksın.” “Sende az değilsin.” Ben mi? diye kendimi göstererek şaşkın şaşkın baktım. “Evet, sen.” Bu sırada kapı çalmıştı. Kalkıp kapıyı açtığımda pizzayı uzatan kuryeyi gördüm. Pizzayı alıp teşekkür ediyordum ki kurye çapkın bir şekilde gülümsedi. “Numaranızı alabilir miyim hanımefendi?” Ney? Numaramı mı? “Anlamadım?” Omuz silkti. “Numaranız.” Başımı telaşla hayır anlamında salladım. “Noyan, canım. Bir gelir misin?” Kurye şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Şu an Noyan'ın yüzünü ekşittiğine emindim. “Canım mı-” diyerek yanıma geliyorduki karşımda duran kuryeyi görünce bir bokluklar olduğunu anlamıştı. “N’oldu canım?” diye toparladı kendini. “Bu beyefendi numaramı istiyorda,” dedim. Kurye kaçmaya hazırlanıyordu ki Noyan kuryeye dönünce duraksadı. “Karımın numarası mı?” Kaşlarını çattı. “Çok pardon!” diyerek kaçtı. Kapıyı kapatyığımda kıkırdadım. “Ağzınada pek yakışıyor.” “Ne?” “Ağzınada pek yakışıyor diyorum. Karım kelimesi.” Omuz silkti. “Sağol, kalsın.” “Neden? İstemez misin şöyle taş gibi bir karın olsun, iki de çocuğun olsun. Oh mis valla!” Durup ters ters baktı. “Sen beni mi sınıyorsun Elzem? Yok dedik işte. Ayrıca o taş dediğin kadını bul söz evleneceğim.” Bu hoşuma gitmemişti. Niye hoşuma gitmemişti? Baneneydi! “İyi, buluruz sana bir tane.” Bir süre ikimizde sessiz kaldık. “Çıkayım ben artık.” “Hayır olmaz! Daha yaralarına bakacağım. Şaka yaptığımı mı sandın?” “Evet.” “İyi, anladın o zaman şimdi şaka yapmadığımı. Soyun.” “Fazla arsız bir istek bu yanlız.” “Ha? Bana diyene bak. İyilikte yaramıyor!” Sen istedin der gibi bakıp üstünü çıkardığında yutkunmamak elde değildi. Dehşetül fehşet birşeysiniz ama Noyan Bey! Hele o bicepsler, hele o kaslar… Analar neler doğuruyordu böyle. Gözlerimi kısıp içimden gizlice baklavalarını saymaya çalıştım. 2, 4, 7, 8. Niye bitmemişti bu daha? Sonuncusunu geldiğimde sonuçla birlikte gözlerimi belertmemem pekte mümkün değildi. 11 mi? 11 tane baklavayı nasıl yaptı bu? “Yaralarımı mı kontrol ediyordun?” Gözlerimi zarzor vücudundan çekip yüzüne vaktım. “E-evet. Tabi hemen.” Önce içeriden ilk yardım çantasını getirdim. Koltuğun kenarına koyup arkasına geçtim. Çok fazla yarası vardı. 2 tane ise kurşun yarası… Hepsine tek tek pansuman yaptım. Daha sonra önüne geçtim. Burada daha fazla yarası vardı. 1 tanede kurşun yarası. Hepsine pansumanı yapıp ağrı kesici Krem sürdüm. Bunları yaparken kahve gözlerinin üzerimde olduğunu biliyordum ancak görmezden gelmeye devam ettim. En sonuncu yarasınıda hallettim. “Bitti. Ama sen yakın zamanda bir doktora görün.” Gerek yok der gibi başını kaldırdı. “Saçmalama. Gerek yok olur mu? Görünmen gerek.” Hafifçe sırıttı. “Doktor olman gerekti.” “Yok, sağol. Güzel meslek ama ben çok üşenirim.” Göz devirdi. “Hâlâ çok üşengeçsin Elzem.” Bu sefer göz devirme sırası bendeydi. “Bir üşengeç olmayan sensin yani.” Tam üstüne üniformasını geçirmeye hazırlanıyordu ki onu durdurdum. “Dur, gitme! Yani, kremin çekmesi gerek.” Krem 30 saniyede çekiyordu hâlbuki. Belkide bu güzel manzarayı izlemek gözlerime iyi gelirdi. Eğilip karnına baktı. “Kurumuş.” “Ha, öyle mi?” “Evet, öyle.” Formasını alıp tek hamlede üstüne geçirdi. Ben ise açlıktan guruldayan karnımı susturmak namına hızlıca pizza kutusunu açtım. Bir dilim alıp Noyan'ın alması için kutuyu ona uzattım. B
Bölüm etkileşimi
