2. bölüm / 6
Yarım Kalan Pirüet: Mucize1. BÖLÜM; “Geceyi anlatabilmek için gece olmak gerekir.” -Nazım Hikmet
Bölümler 6Şu an: 1. BÖLÜM; “Geceyi anlatabilmek için gece olmak gerekir.” -Nazım Hikmet
- 1 GİRİŞ;276 kelime
- 2 1. BÖLÜM; “Geceyi anlatabilmek için gece olmak gerekir.” -Nazım Hikmet2.700 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. BÖLÜM; “Vatan uğruna gidilen her yol, şerefle yazılmış bir destandır.”1.563 kelime
- 4 3. BÖLÜM; “Yollar ayrılmak için değil, bazen doğru insanla kesişmek için uzar.”2.778 kelime
- 5 4. BÖLÜM; “Bazı vedaların dönüşü vardır.”2.807 kelime
- 6 5. BÖLÜM; “Aynı gökyüzüne bakıp birbirinden habersiz yaşayan iki insan, bir gün aynı yerde karşılaşabilir.”2.032 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
2002, Ankara Çocuk Yetiştirme Yurdu
Gece, Ankara Çocuk Yetiştirme Yurdu'nun koridorları sessizliğe gömülmüştü. Ranzalarda uyuyan çocukların düzenli nefes alışları odanın tek sesiydi. Pencereden içeri süzülen solgun ay ışığı, eski ahşap zemine vuruyor, odanın karanlığını zar zor aydınlatıyordu. Elzem ise gözlerini tavandan ayıramıyordu. İçini kemiren o tuhaf his, ne kadar uğraşsa da uyumasına izin vermiyordu. Sanki birazdan kötü bir şey olacakmış gibi huzursuzdu. Bu binanın içinde saklanan çok gizem, bir o kadar da derin yaralar vardı. Anlatılmazdı, yaşanırdı. Buradaki çocukların geçmişi, bu binayı dolduran zifiri karanlık gibiydi. Bu ise bir o kadar korkutucu ve üzücüydü…
Tek bir arkadaşı vardı Elzem'in. Başını yana çeviridi. Alt ranzada uyuyan Noyan'a baktı. Horlama tarzında ki hırlaması uykusunda onu daha tatlı yapıyordu. Bir süre sessizce onu izledi, sonra dayanamayarak usulca seslendi: “Noyan, Noyan, kalksana! Noyan…” diye uyandırmaya çalıştı. “Hı?” dedi Noyan uykulu mahmur gözlerle. “Uykunu bölmek isterim ama kalkar mısın lüften?” Noyan gözlerini ovuşturdu. Ardından ters ters Elzem'e baktı. “Lüften, lüften, lüfteeeen!” Noyan, gözlerini kırpıştırıp Elzem'e anlamsızca baktı. “Kızım Allah aşkına, bu saatte uyanıp ne yapacağız?” Elzem göz devirdi anında. Bu tarz anlamsız sorularını boş buluyordu. “Göbek atacağız!” Noyan ‘Ne anlatıyorsun be?’ der gibi bir bakış attı. “Uykum kaçtı, hadi gel bahçeye çıkalım.” Hayır anlamında kafasını salladı. Buradaki görevliler zaten katıydı. Eğer onları yakalayıp müdüre söylerlerse tüm geceleri rahat bir ranza yatağında değil soğuk, karanlık bir ceza odasında geçecekti. “İzin vermezler saat çok geç.” Elzem dudağını büzdü ve kollarını göğsünde birleştirdi. Dediği yapılmadığında tribi çekilmez mızmız bir çocuk oluyordu. “Küstüm sana, konuşma benimle Noyan. Bok ye!” Noyan iç çekti dertli dertli. Zaten çok uykusu vardı… “Lüften Noyan, lüften. Yalvarırım!” “Olmaz!” Son kez şansını denedi Elzem. “Seni rahat bırakırım, söz.” Noyan derin bir nefes aldı. “Tamam, senin için gizlice çıkmayı deneyebiliriz.” Elzem aniden sevinç ile doğruldu. “Gerçekten mi? Oley!” Yorgun ama samimi bir gülümseme kondurdu yüzüne Noyan. “Gerçekten. Hadi, montunu giy üşüme.” Elzem hızla montunu geçirdi üstüne. “Noyan, fernuarı çeksene!” “Fernuar mı?” “Evet,” dedi montunun fermuarını göstererek Elzem. “Fermuar o!” Noyan hızlıca Elzem’in fermuarını çekti ve hızlıca kendi montunu da giydi. “Hadi.” Elzem çantasına fener, su bir de yara bandı ve peçete koydu. “Bunları napıcaz? Altı üstü bahçeye çıkıyoruz, çaydanlık.” “Sana mı sorucam, turşu bidonu?” “Neyse, hadi.” İkisi el ele tutuşup odadan çıktılar. Kapıyı çok sessiz bir şekilde kapattılar. “Şşş.” Merdivene yöneldiler. “Çok sessiz adımlarla. Tamam mı?” Elzem evet anlamında başını salladı. Parmak uçlarıyla merdivenlerden indiler. Burası çok sessizdi. Herkes uyuyor olmalıydı. Bahçeye çıktılar. “Salıncaklara binelim Noyan!” “Peki.” Salıncaklara doğru koştular. Elzem salıncağa oturdu. Noyan da tam salıncağa oturacaktı ki Elzem dönüp Noyan’a köpek yavrusu bakışlarıyla baktı. “Tamam,” dedi gülerek. “Hazır mısın?” “Evet!” Noyan, salıncağın arkasına geçti. İki eliyle zincirleri kavrayıp Elzem'i hafifçe itti. Salıncak yavaşça öne doğru süzüldü. Geri döndüğünde bu kez biraz daha güçlü bir itiş yaptı. Elzem'in kahkahası bahçeye yayıldı. Ayaklarını havaya kaldırıp rüzgârın yüzüne çarpmasına izin verdi. Saçları her ileri savruluşunda arkasında dalgalanıyor, gözlerinin kenarında istemsizce oluşan gülümseme bir türlü kaybolmuyordu. Noyan da onun neşesine istemsizce ortak oldu. Her dönüşünde salıncağı yeniden itiyor, bazen biraz daha yükseğe çıkmasını sağlıyor, bazen de yavaşlatıp yeniden hızlandırıyordu. Elzem, çocuksu bir heyecanla salıncağın en yükseğe çıktığı anlarda kahkahasını tutamıyor, yere yaklaşınca ayaklarını uzatıp yeniden havalanıyordu. Yetimhanenin bahçesini salıncağın ritmik gıcırtısı dolduruyordu. Hafif esen rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdatırken, ikisinin kahkahası bu sese karışıyordu. Aralarında tek bir kelime bile geçmiyordu ama buna ihtiyaç da yoktu. O anın neşesi, sessizliğin yerini fazlasıyla dolduruyordu. Noyan, Elzem'in yeniden gülmeye başlamasını izlerken farkında olmadan kendisi de gülümsedi. Birkaç dakika boyunca zaman durmuş gibiydi. Ne geçmişin ağırlığı ne de geleceğin belirsizliği vardı. Sadece salıncağın ileri geri salınışı, rüzgârın serinliği ve iki insanın hiçbir şey söylemeden paylaştığı samimi bir mutluluk vardı. “Hadi yıldızları izleyelim!” diye bağırdı Elzem aniden. “Tamam, hadi.” Elzem salıncaktan indi ve çimenlere doğru koştu. Noyan arkasından yavaş yavaş yürüyordu. “Dur koşma, düşeceksin!” Elzem dinlemedi. Arkasına bakıp gülümsedi. Koştuğu sırada ayağı taşa takıldı ve yere düştü. Dirsekleri ve dizlerinde kanama vardı. “Elzem!” Noyan Elzem'in yanına koştu. “İyi misin?” Noyan, bir an duraksadı. Sonra aklına bir şey geldi. Elzem’in çıkarken yanına aldığı yara bandı, fener ve peçete. “Çantanı ver.” Elzem kollarından çantasını çıkarıp Noyan’a uzattı. “Al.” Noyan çantayı biraz karıştırdı. Feneri çıkarıp Elzem’e verdi. Hafif elleri titriyordu. “Bunu dizlerine tut.” Sonra da peçete ve yara bandını aldı çantadan. Önce peçeteyi dikkatlice katladı ve dizindeki kanları temizledi. Daha sonra ise canını acıtmamaya çalışarak yavaşça yara bandını yapıştırdı. Aynı işlemi dirseklerine de uyguladı. “Daha iyi misin?” “Evet.” Elzem aniden soru sormaya başlayınca Noyan ona döndü.
-En çok hangi rengi seviyorsun Noyan?
-Yeşil ve kahverengi.
Elzem çimlerden bir papatya kopardı.
-En sevdiğin yemek ne Noyan? Papatyanın yapraklarını koparırken Noyan’a baktı.
-Mantı.
-En sevdiğin hayvan peki?
-Kurt. Şaşırmıştı. Kurt seven birini ilk defa görüyordu. Oysa ki çoğu çocuk kurttan korkardı.
-En sevdiğin tatlı ne?
-Künefe. Noyan gökyüzüne baktı. Bu gece yıldızlar biraz daha parlaktı.
-En sevdiğin mevsim ne peki?
-Kış. Elzem’in tüm sorularını sabırla cevapladı Noyan. “Peki seninkiler?” “En sevdiğim renk pembe ve beyaz, en sevdiğim yemek makarna, en sevdiğim hayvan flamingo, en sevdiğim tatlı dilber dudağı çünkü adı garip ve güzel, en sevdiğim mevsim de ilkbahar.” Noyan kıkırdadı. “Dilber dudağını adı garip diye mi seviyorsun gerçekten?” “Evet, ne var bunda?” Elzem esnemeye başladı. “Uykum geldi, odaya çıkalım mı?” Noyan başını salladı. Çantayı toplayıp üstlerini düzelttiler. Çantayı kollarına taktılar ve gitmek için hazırlandılar. Noyan Elzem’i kaybetmek istemiyormuş gibi elini sıkıca tuttu. Tam kapıya yöneleceklerdi ki kapıdaki görevliyi gördüler. “Elzem…” “Noyan…” Birbirlerinin ellerini daha çok sıktılar. Görevli de tam şu an onlara bakıyordu. Kaşlarını çattı. “Bittik biz.” “Napıcaz Noyan?” İkisi de ne olacağını gayet iyi biliyorlardı. “3 deyince kaçıyoruz. 1,2…” Elzem aniden Noyan’ın elini bıraktı ve kaçmaya başladı. “Elzem, oraya kaçmayacaktık!” Ama yine de onu yalnız bırakmamak için arkasından koşup ona yetişti. “Gelin buraya!” Görevlide onların arkasından koşuyordu. En son ikisinin de kollarından tutup durdurdu. İçeriye sürüklemeye başladı. “Cezanızı çekeceksiniz.” İkisini de tutup müdürün yanına sürükledi.
…
"Saat beşten sonra odadan çıkmanın yasak olduğunu bilmiyor musunuz?” İkiside yaptıklarından pişmandı. “Ben sizi daha kaç kez uyaracağım?” Müdür saatlerdir onları azarlıyordu.. “Ceza odasına geçin.” İkiside korkuyla birbirlerine baktılar. “Hadi!” İkiside mecbur olduklarını biliyorlardı. Başları öne eğik bir şekilde ilerlediler. Ceza odasına girip oturdular. O sırada bahçede gördükleri görevli kapılarını kilitledi. Karanlık ve biraz da soğuktu. “Noyan…” “Hı?” “Çok uykum var ama uyuyamıyorum.” Noyan biraz duraksadı. “Masal anlatayım mı sana?” “Evet, evet lüften!” Noyan derin bir nefes aldı. Kendisinin de çok uykusu vardı hâlbuki. “Bir varmış, bir yokmuş…”
…
Meryem’in elini daha sıkı tuttu. “Ben... gitmek zorunda mıyım?” Meryem birkaç saniye sustu. Sonra dizlerinin üzerine çöktü. “Bazen gitmek zorunda kalırsın.” Elzem kaşlarını çattı. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için kendini tutuyordu. “Ben gitmek istemiyorum.” “Biliyorum.” “Beni geri getirecek misiniz?” Meryem’in yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu. Elzem bunu fark ettiğinde içindeki korku daha da büyüdü. “Hayır,” dedi Meryem, olabildiğince yumuşak bir sesle. “Ama yeni bir yere gidiyorsun. Belki... orası da senin yuvan olur.” Elzem, Meryem’in söylediklerini anlamaya çalıştı. Yuva zaten burasıydı. Noyan buradaydı. Meryem buradaydı. Her sabah uyandığı oda, yemek yediği masa, duvarlardaki boya izleri... Hepsi buradaydı. Başka bir yer nasıl yuva olabilirdi ki? “Ya olmazsa?”
Meryem bu kez cevap vermedi. Çünkü bazı soruların cevabı yoktu. Elzem odanın kapısına baktı. İçeride Noyan hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmak istiyordu. Sarılmak, vedalaşmak, belki gitmeyeceğini söylemesini istemek... Ama Noyan uyuyordu. Elzem bir adım attı. Sonra bir adım daha. Kapıdan çıkmadan önce arkasına döndü. Yatağında uyuyan çocuğa son kez baktı. “Hoşça kal,” diye fısıldadı. Sonra yavaşça saate baktı. Saat 10.06’ydı. Meryem onun elini tuttu. “Gidiyoruz.” Elzem başını salladı. Koridorun sonuna geldiklerinde müdürün odasının kapısı açıktı. İçeride iki kişi duruyordu. Bir kadın ve bir adam. Kadın, Elzem’i görür görmez gülümsedi. Gülümsemesi sıcak görünüyordu ama Elzem yine de ona güvenemedi. Çünkü daha önce de gülümseyen insanlar görmüştü.
Adam ise ellerini arkasında birleştirmiş, sessizce onu izliyordu. Meryem, Elzem’in omzuna hafifçe dokundu. “Elzem, bunlar Volkan ve Hande Demirel.” Kadın bir adım öne çıktı. “Merhaba Elzem.” Elzem cevap vermedi. Hande’nin yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü. Bir süre sadece sessizlik oluşmuştu. Elzem için bu sessizlik daha iyiydi. Volkan sessizliği bozdu. “Bir de seninle tanışmak isteyen biri var.” Elzem’in kaşları çatıldı. “Kim?” Tam o sırada kapının arkasından bir çocuk çıktı. Elzem’den biraz daha büyüktü. Dokuz yaşlarında görünüyordu. Elinde küçük, kırmızı bir oyuncak araba vardı. Önce annesine, sonra babasına baktı. “Girebilir miyim?” Hande gülümsedi. “Gel bakalım.” Çocuk yavaşça içeri girdi. Elzem’e baktı. Birkaç saniye boyunca ikisi de konuşmadı. Sonra çocuk elindeki arabayı kaldırdı. “Benim adım Aras.” Elzem, arabaya baktı. “Benim de Elzem.” Aras başını salladı. “Biliyorum.” Elzem’in yüzü hemen asıldı. “Ben seni tanımıyorum ki.” Aras birkaç saniye düşündü. “Ben de seni tanımıyorum.”
Elzem, istemsizce kaşlarını kaldırdı. “E o zaman adımı nereden biliyorsun?” Aras omuz silkti. “Annem söyledi.” Elzem’in dudakları kıpırdadı. Gülümsemek istedi ama kendini tuttu. Aras elindeki arabaya baktı. “İstersen senin olabilir.” Elzem şaşkınlıkla oyuncağa baktı. “Senin değil mi?” “Benim.” “Niye veriyorsun?” Aras bu kez ona baktı. “Çünkü yeni gelenlere hediye verilir.” Elzem arabayı almadı. “Ben yeni gelen değilim.” Aras başını yana eğdi. “Nesin?” Elzem bir an düşündü. “Misafirim.” Aras ciddi bir ifadeyle başını salladı. “O zaman misafirlere de hediye verilir.” Elzem, istemeden gülümsedi.
Aras da gülümsedi. Ve Elzem o gün, Demirel ailesinin evine giderken yanında yalnızca küçük bir çanta ve birkaç parça eşya götürmedi. Bir oyuncak araba da götürdü.
Belki de ilk kez, gitmek zorunda kaldığı bir yerden yanında güzel bir şey götürüyordu. Ama henüz bilmiyordu. Bazı vedalar gerçekten son değildi. Bazıları, insanın hayatındaki en büyük başlangıçların ilk adımıydı. Bazı vedalar yeni sayfaları açardı. Yeni mucizeler ile tanıştırır, insansın tüm düzenini değiştirirdi. Belki şu an Elzem bilmiyordu ama ileride daha çok yolu, tanıyacağı çok insan vardı.
18 Yıl Sonra, Bingöl (2020)
Kıdemli Üsteğmen Noyan Boratav
Üsteğmen Abay Türker
Astsubay Kıdemli Başçavuş Ülgen Yılmaz
Astsubay Kıdemli Üstçavuş Hakan Dağdelen
Astsubay Üstçavuş Olcay Talat
Astsubay Çavuş Devin Numanoğlu
Uzman Çavuş Kağan Karabay
Uzman Onbaşı Mete Çelikkol
Onlar kim miydi? Onlar Pars Timi'ydi. Yeryüzünde kurt gökyüzünde kartaldı.
...
Gece, karargâhın üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Koridorlarda normalden daha fazla hareket vardı. Bir yerlerde telsizler susmadan çalışıyor, kapılar açılıp kapanıyor, asker botu sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Burası Bingöl'deki Özel Kuvvetler Komutanlığı’ydı (ÖKK). Ülgen, Olcay, Devin operasyon için silahları hazırlarken Hakan ve Kağan çoktan hazırlanmış kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Abay ise her zamanki gibi sessizdi. Mete'nin ise saç davası sürüyordu. Ülgen birkaç metre öteden bir yandan eşyalarını hazırlarken bir yandan sürekli gözü Mete'nin üstündeydi. En sonunda dayanamayıp konuştu. "Napıyorsun lan iki saattir orada?" Mete göz ucuyla aynadan Ülgen'e baktı ve geri kendine dönüp saç jölelemisene devam etti. "Hazırlanıyorum kardeşim." Ülgen tövbe estağfurullah der gibi bir hareket yaptı. "Operasyona mı pavyo-" Abay minik bir öksürük ile boğazını temizler gibi yaparak Ülgen'i uyardı. Ülgen bunun üzerine sözlerini geri yuttu ve cümlesini yeniledi. "Operasyona hazırlandığına emin misin? Dışardan bakınca pek öyle durmuyor da Mete’ciğim." Mete güldü. Ciddi ciddi anıra anıra gülüyordu şu an. "Sizce komutanım beğenir mi?" Hakan hayır anlamında cıkladı. "Şepti şeker olmuşsun, der. O jöleyide götüne sokabilir." Tüm tim aynı anda kahkahalara boğuldu. Abay ise alttan alttan sırıtıyordu. Mete'nin yüzü düşmüştü. "Ne var bir kere hevesimi kırmasanız, ölür müsünüz sanki?" Bu sefer Kağan devam etti. "Oy, oy, oy. Kıyamam ben sana. Üzüldün mü sen?" Alaycı bir tonu vardı. "Buna komutan zorbalığı denir Parazit. Alış aslanım." O sırada içeriye komutanları girdi ve anında tüm sesler kesildi. Hepsi aynı anda ayağı kalktı. Mete ise ayakta iken jöleyi saklamaya çalışıyordu. Asker selamlarını verdiler. Noyan önce kendisi en baştaki koltuğa oturdu sonrada "Oturun," emri verdi. Bu sefer hepsi aynı anda oturdu. "Bugün Albayım Adem yok." Elindeki kağıdı masaya koydu. "Sıkı bir operasyona gideceğimizi biliyorsunuz." Sonra Mete'ye döndü. "Senin o saçın ne?" Mete güldü. "Beğendiniz mi komutanım?" "Şepti şeker olmuşsun." Noyan, Hakan'ın sırıttığını fark edince Emir verdi. "Gülmeyi kes sende." Hakan anında doğrulup boğazını temizledi. "Emredersiniz komutanım." "O jöleyide götüne sokmamı istemiyorsan git ve temizle saçını." Mete utanarak başını yere eğdi. "E-emredersiniz komutanım." Noyan ayağa kalktığında hepsi aynı anda kalktı. "5 dakika sonra toplantı odası." Hepsi birlikte "Emredersiniz," diye arkasından seslendi. O sırada Noyan çoktan gitmişti. Mete eliyle yüzünü ovuşturarak söylendi. "Sıçtım. Nasıl temizlerim ben bunu? Fikir verin!" Devin kahkaha patlattı. "Ee iş öyle sadece saç jölelemeye kalmaz." Olcay fikir verdi. "Saçlarını yıka istersen. Kurularsın sonra zaten." Mete güldü ve dostça Olcay'ın omzuna vurdu. "Sağol be kardeşim." Sevinçle tuvalete koştu. Eline biraz şampuan sıkıp saçını yıkadı.
...
5 dakika sonra hepsi toplantı odasındaydı. Noyan en başta diğerleri ise masaya yerleşmişti. Noyan sonunda konuşmaya başlamıştı. "Operasyon sınırda olacak. Sivil tehlikesi çok fazla. Bu yüzden önceliğimiz sivil güvenliği. Kırağı ve Nöbet, doğu hattı sizin." Hakan ve Kağan aynı anda baş salladı. "Emredersiniz komutanım." "Dönemeç ve Mihenk, kuzey hattı sizin" Ülgen ve Olcay'da aynı şekilde onayladı. "Emredersiniz komutanım." "Kuzgun ve Parazit, güney hattı sizin." İkisi aynı anda "Emredersiniz komutanım," diye karşılık verdi. "Bizde Kilit ile batı hattına gideceğiz." Abay'da aynı şekilde başını salladı. Bunlar onların lakaplarıydı. Askeriyede Abay'a Kilit, Ülgen'e Mihenk, Hakan'a Kırağı, Olcay'a Dönemeç, Devin'e Kuzgun, Kağan'a Nöbet, Mete'ye Parazit, Noyan'a ise Başbuğ derlerdi. "Tek bir hata istemiyorum. Oradan hepsi leşleri ile çıkacak. Unutmayın. Biz sadece bu üniformayı giymiyoruz; onun taşıdığı onuru, sorumluluğu ve ardımızda bıraktığımız milyonlarca insanın güvenini de omuzlarımızda taşıyoruz. Attığımız her adımda vatanı, ettiğimiz her yeminde birbirimizi hatırlayacağız. Çünkü biz yalnızca asker değiliz; gerektiğinde tek yürek olan, yanındaki kardeşini asla geride bırakmayan bir aileyiz. Allah hepimizin yardımcısı olsun." Hepsi aynı anda ayağa kalktı. "Sağolun komutanım." "Sizde sağolun." Aslında onlar için sağol kelimesinin iki farklı anlamı vardı.
...
Yaklaşık 13 dakika sonra iki tane ZPT¹ askeriyenin önünde durmuştu. Birinci arabada Noyan,Abay,Hakan ve Kağan, ikinci arabada ise Olcay,Ülgen,Devin ve Mete vardı. Görev yerine geldiklerinde hepsi aynı anda araçlardan inmişti. Gölgeleri bile biz burdayız der gibi bağırıyordu adeta. Endamları bile büyük bir göz şenliği yaşatıyordu. Noyan eliyle dağılın işaretini verir vermez herkes kendisine verilen yöne doğru ilerledi. Hava ise her zamankinden daha karanlıktı. Gece, dağların arasına ağır bir sessizlik bırakmıştı. Noyan ve Abay, kendilerini süper altına almak adına bir kayalığın arkasına geçmişti. sırtlarını soğuk kayalığa yasladılar. O sırada Abay her an vuracakmış gibi etrafı kontrol ederken
Noyan konuşmak için telsizine uzandı. İkisinde gözleri, karanlığın içinde belli belirsiz seçilen hareketi takip ediyordu. "Dikkatli olun," dedi alçak ama kararlı bir sesle. "Yerimizi fark etmiş olabilirler." Telsizden kısa bir cızırtı duyuldu.
__________
Zırhlı Personel Taşıyıcı
"Anlaşıldı, komutanım." Bir anda sessizlik
bozuldu. Uzaklardan gelen silah sesleri
dağlarda yankılanırken Noyan hızla siper aldı. Abay ise arkayı kolluyor, her gelen teröriste sıkıyordu. "Sol taraf!" diye seslendi Noyan. "Kimse yerinden ayrılmasın!" Karanlığın içindeki silahlı kişi yeniden hareket etti. Noyan, timini koruyacak şekilde bulunduğu yerden yön verdi. Herkes birbirine güveniyor, tek bir işaretle hareket ediyordu. Derken bir kurşun sesi duyuldu. Kafalarını çevirip baktıklarında ise kanlar içinde yatan Ülgen ile karşılaştılar. Öylece kanlar içinde kalmıştı. Noyan dişlerinin arasından "Hassiktir," diye mırıldandı. "İlerlemiyoruz," dedi. "Önce çevreyi güvene alacağız." Dakikalar, saatler kadar uzun geliyordu. Devin ise arkadan bağırdı. "Dayan kardeşim! Az daha dayan!" Çoğu operasyonda illaki en az bir asker şehit düşüyordu. "Komutanım, destek çağırmamız lazım!" Noyan başını evet anlamında salladı. Mete atıldı. "Ben çağırabilirim komutanım." "Çağır." Mete destek isterken diğerleri etrafı temizlemeye çalışıyordu. Fakat bu arkadaşları gözlerinin önünde şehit olurken pekte kolay değildi. "Komutanım, kanaması çok fazla. Bu gidişle şehit düşecek," dedi Olcay. Abay atıldı. "Destek ne kadar hızlı gelirse o kadar iyi. Ama bir şeyler yapmalıyız. Gözümüzün önünde şehit düşmesine izin veremeyiz." Kağan "Komutanım ya ölürs-" diyecekti ki Abay onu böldü. "Asker ölmez, şehit düşer." O sırada Mete durumu bildirdi. "En az 15 dakika komutanım." Noyan nasıl yani der gibi bir bakış attı. "15 dakikaya kalmaz! Kalamaz. O kadar dayanacak durumda değil!" Ülgen tüm bunlar yaşanırken gözlerini hafif aralayıp zorda olsa konuştu. "İyiyim ben. Kendinizi koruyun." Sonra ise sessizce mırıldandı. "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" Dağların arasında yankılanan sesler kesildiğinde Noyan başını kaldırdı. Karşıdan destek arabasını görünce hepsi çok mutlu olmuştu. Hatta deliler gibi kahkahalar atıyorlardı. "Aslan parçaları." "İyi misiniz?" diye sordu desteğe gelen askerler. "İyiyiz." Önce etrafı temizlediler sonra ise arkadan gelen ambulansa Ülgen'i yerleştirdiler. Desteğe gelen tim sordu. "Siz geliyormusunuz?" Noyan hayır anlamında başını salladı. "Bizim birkaç işimiz daha var." Etrafı kontrol etmeleri gerekiyordu. "Peki komutanım." Olcay, Ülgen ile beraber gitmişti. Kalanlar etrafı taramaya başladı. Tam bitti deyip araca bineceklerdeki Noyan aniden bağırdı. "Durun! Burada bir sivil var!" Hepsi aynı anda Noyan'ın başına toplandı. Kısık bir sesle devam etti. "Bir saniye..." Gözleri dolmuştu. Elzem'i görüyordu. Hafif yırtık elbisesi, dalgalı açık kahve saçları, gözü kapalı, kanlar içinde yatıyordu. "Biri bana hayal görüyorsunuz desin." Kimseden cevap gelmeyince yükselerek aynı şeyi tekrarladı. "Hayal görüyorsunuz komutanım deyin!" Bu sefer Hakan'dan geldi ses. "Maalesef komutanım." Saat 10.06'yı gösteriyordu. Elzem ile ayrıldıkları saat…
…
Bölüm etkileşimi
