9. bölüm · Yaralı askerim

GAZİ

Mavi Ay

Efil Alev Sarmaşık

Nutkum tutulmuş gibiydi. Karşımda Özcan vardı. Ama ona ne olmuştu?
Sağ bacağının dizinden altı yoktu...

Gözleri şişti, ağlamıştı. Hareket edemiyordum sanki. İki kolundaki koltuk değneğiyle bana doğru gelmeye başlamıştı.

Sol gözümden bir damla yaş düşmüştü.

“Özcan...” Ne diyeceğimi bile bilmiyordum.

Hemen ayağa kalktım. Karşımda duruyordu. Gözleri her zaman parlayan adamın gözlerindeki umut gitmişti.

“Abla...”
Sesinde öyle bir acı vardı ki... Kelimelerle anlatamazdım.

“Abla, gitmeden seni de görmek istedim.”

Şu an hıçkırarak ağlamak istiyordum. Boğazımı dikenli teller sarmıştı sanki. Kardeşimin bakışları bile değişmişti. Sesi, hiç duymadığım kadar acılı çıkıyordu. Bana veda etmek için gelmişti. Ellerim titremeye başlamıştı. Sadece sarıldım. Hiçbir şey diyemiyordum. Bütün soğukkanlılığımı kaybetmiş gibiydim.

Özcan bana sarılamadı. İşte bu canımı öyle bir yaktı ki, sanki bedenime yüzlerce cam kırığı batmış gibiydi. Koltuk değneklerini bırakamadığı için sarılamamıştı...

Ondan ayrıldığımda ağlamamak için direndiğini anlayabiliyordum. Yatağın üzerine oturdu. Elindekileri yan tarafa koydu. Sonra bana baktı ve kollarını açtı. Hiç beklemeden sarılmıştım.
O da bana sarıldığında ağzımdan bir hıçkırık kopmuştu. Onun da ağladığını, omzuma düşen birkaç damladan ve sarsılan bedeninden anlamıştım.

Ne o konuşuyordu ne de ben. Sadece birbirimizin omzunda ağlıyorduk. Hıçkırıklarım duvarlara çarpıp tekrar kulağıma geliyordu. Ama Özcan sessiz bir şekilde ağlıyordu. Özcan hiçbir zaman acısını dışarı yansıtmamıştı zaten. Özcan, sadece sevgisini yansıtmıştı. Karşılığını ise bacağıyla ödemişti. Onun hiçbir suçu yoktu. Sevmek suç muydu?

Benden ayrılmadan konuşmaya başladı:
“O sıktı o mermiyi, abla. Onun yüzünden mesleğim gitti. Hayatım bitti.”

Sonunda konuşma cesaretini kendimde bulduğumu hissettim.

“Özür dilerim... Fark edemedim. Timde bir hain olduğunu fark etseydim böyle olmayacaktı. Özür dilerim, Özcan.”
dedim hıçkırarak.

Titrek bir nefes bıraktı dışarıya.
“Hayır, senin bir suçun yok. Hiçbirimiz fark etmedik. Ama senden tek bir isteğim var. Ona o kadar kötü bir acı yaşat ki nefes alamasın. Hayattan soğusun. Ben şu an nasıl hissediyorsam, o da öyle hissetsin.”

“Daha beterini yaşatmazsam namerdim. Sana söz veriyorum, bunun bedelini ona ödeteceğim.”

Benden ayrıldı. Gözümde hâlâ akan yaşları sildi. Ama bu lanet yaşlar durmuyordu.

“Benim şimdi gitmem gerek. Bir saate uçak kalkar. Hakkını helal et... komutanım.”

“Helal olsun. Sen de helal et, doktor.” Son kez ona lakabıyla seslenebilecek olmam canımı yakıyordu.

Ayağa kalktı ve bana dolu gözleriyle baktı.

“Arada gelirsiniz, değil mi? Özletmeyin kendinizi. Yerim belli.”

“Geliriz tabii, Özcan. Bir sıkıntın olursa ara bizi. Sen de unutma.”

“Emredersiniz, komutanım.”

“Allah’a emanet ol, Özcan.”

“Siz de, komutanım. Görüşürüz.” dedi, kapıya doğru yürüdü. Son kez bana baktı. Hâlâ gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Bana, her zamanki umut dolu gülümsemesinin aksine, umutsuz, yarım bir gülümsemeyle baktığında ben de ona buruk bir şekilde gülümsedim.

Arkasını dönüp gittiğinde, orada öylece kalakalmıştım.

Turan Efe Alp

Atila ile beraber kantinde oturmuş çay içiyorduk.
İlk başta pek sevmemiştim ama şimdi aynı evde kalmayı düşünüyorduk.

Şimdi ise merak ettiğim konuyu sorsam mı diye düşünüyordum.

"Sor hadi ne sorucaksan."
Ne, nerden anlamıştı ki?

"Nasıl anladın sorucağımı?"

"Ben anlarım kardeşim, sen anlamaz mısın?"

Biraz durdum ve "bilmem, anlarım herhalde."

Aklımdaki soruyu sormaya karar vermiştim.
"Alev... Özcanı öğrendiğinde ne olucak?"

"Bende onu düşünüyorum. Ama biliyorum canı orada esirken bile acıdığından daha fazla acır... Tanıyorum onu ve evet, beraber sırt sırta çatıştığı arkadaşı artık yoktu. Yüreğindeki yangın ile gittiğini biliyor Alev. Her ne kadar gerçek aile kadar olmasalar, onlar her zaman bir aile gibiydi. Şimdi ise içlerindeki bir çürük yüzünden bir arkadaşı, hatta kardeşi hayatına yarım devam etmek zorunda, canını bile vereceği mesleğinden ayrı. Gazi oldu ama eminim şehit olmayı isterdi."

Gerçekten timdekiler için bu durum çok zordu. Özellikle de Özcan. Aksiyon dolu, her gün ölümle burun buruna bir hayatı varken birden sakin, normal bir hayat yaşamak zorunda kalmak... Çok zordu.

"Gidelim mi Alevin yanına, sakinleşmiştir artık?"
Dedim.

"Olur, uyumuştur bile belki."

Ayaklandık ve Alevin kaldığı odaya doğru ilerledik. Odanın önüne geldiğimizde kapıyı tıkladım, belki müsait olmayabilirdi.

Ama içeriden ses gelmedi. Uyuduğunu düşünüp içeri girdik.

Ama Alev uyumamıştı. Yatakta bağdaş kurmuş oturuyordu. Bir yere odaklanmıştı. Gözleri kızarmıştı. Bacaklarının üzerindeki elleri ile oynuyordu.

Hemen yanına koştum. "Alev, iyi misin?"

Kafasını yavaşça kaldırdı ve bir bana, bir de Atilaya baktı.

"Neden yalan söylediniz?" dedi çatallaşmış sesi ile.

Atilaya kısa bir bakış attığımda onun da bana baktığını gördüm.

"Ne yalanı söylemişiz biz, yer cücesi?" dedi Atila, biraz gergin ama alaylı yapmaya çalıştığı sesi ile.

Alev ikimize de kırgın gözler ile bakmaya başlamıştı. Onu kırmak en son isteyeceğim bir şey bile değildi. Canımı yakmıştı öyle bakması.

"Hani hepsi iyidi gidiyor lan adam. Benim kardeşim o hali ile beni gitmeden görmek istedi. Ben uzun zamandır uyanık olmama rağmen bir kere bile gidememiştim, neden? Sizin iyiler, merak etme yalanınız yüzünden. Bu mu merak etmemem gereken durum?"

Haklıydı, hiçbir şey diyememiştim. Yüreğinin yangınını hiçbir kelimem ile söndüremezdim. Ama benim yüreğim de onun yüreği yandıkça yanıyordu.

"Efil, biz söylüycektik ama biraz iyileş—"
Alev hemen Atilanın lafını böldü.

"Siz bana söylemek için Özcanın gitmesini mi beklediniz?" Biraz durdu ve devam etti.
"Evet, belki hiçbir şey yapamazdım ama en azından yanında olurdum. Onu öyle gördüğümde kitlenip kalmazdım."

"Haklısın, Alev. Özür dileriz." dedi Atila.

Alevin gözleri dolmaya başlamıştı. Yapma be kızım, ağlama. Taşırma okyanus gözlerini.

"Lütfen çıkar mısınız? Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var."

Kafamı onaylar şekilde salladım. Arkamızı döndük ve odadan çıktık.

ÜÇ GÜN SONRA

Efil Alev Sarmaşık

Evdeki koltuğuma oturmuş kitap okuyordum. Tabii artık düşünmeyi bırakabilirsem… Taburcu olmuştum. Timdekilerin durumu iyiydi. Özcan hariç. O artık yoktu…

Atila, doktorun yanına taşınmıştı. Her ne kadar iyice toparlanana kadar benimle kalmak istese de yalnız kalmak istediğimi söyleyip onu reddetmiştim.

Tim ile beraber iyice toparlanana kadar bir hafta izinliydik. Özcan ise memleketine, ailesinin yanına dönmüştü. Ama bu demek değil ki onu yalnız bırakacağız. İşimiz gereği her zaman olmasa da arada yanına gideriz.

Kapının çalmasıyla kalkıp açmak için oraya doğru yürüdüm. Kapı deliğinden baktığımda Atila’nın olduğunu gördüm. Kapıyı açtığımda elinde bir tabak börek vardı.

Merdivenden gelen takır tukur sesle oraya dönmem bir oldu. Ama gördüğüm şey kahkaha atmama sebep oldu.

Doktor, merdivenin üçüncü basamağından düşmüştü. Hem de elindeki doğranmış salatalık ve domates tabağıyla… Atila’yı söylemiyorum bile. Tüm apartmanı kahkahasıyla inletiyordu.
Doktor mahcup bir şekilde ayağa kalktı.

“Ayağım kaydı,” dedi bana bakarak.

Sonra Atila’ya döndü, yüzü bir anda öfkelendi.
“Gülmesene oğlum, düştük işte!”

Atila gülmelerinin arasından konuşmaya çalışıyordu.
“Leylek gibi seke seke gelirsen düşersin tabii lan!”

Doktor ağzının içinde bir şeyler mırıldandı ama ne dediğini anlamadım. Gülmemi zar zor durdurduktan sonra:
“Ne yapıyorsunuz siz burada?” dedim.

“Yalnız kalma diye seninle yemek yemeye gelmiştik ama işte…” dedi ve düştüğü yeri, yere saçılmış salatalık ve domatesleri gösterdi.

“Tamam, tamam. Siz geçin içeri, ben halledip gelirim.”

“Yok, siz geçin. Ben iki dakikada toplarım,” dedi.
Kafamı onaylar gibi sallayıp içeri geçtim. Atila da arkamdan geldi.

Mutfağa geçtiğimizde böreklerin yanına içmek için çay koymuştum. Atila ise yeni salatalık ve domates alıp onları doğruyordu.

Bir süre sonra doktor geldi. Elindekileri çöpe attıktan sonra elini yıkayıp yanımıza oturdu.
İkisi de bana bakıyordu. Ne olduğunu anlamamış gibi bakınca Atila gözleriyle börek tabağını işaret etti.

“İlk sen ye. Sana bir şey olmazsa biz de yeriz,” dedi.

Şok olmuştum. Denek miyim lan ben?
“Adi adam, denek miyim ben? Sen ye ilk. Kötülere bir şey olmaz.”

Doktor ikimize de bakıp:
“En fazla ne olabilir Allah aşkına? Ne güzel yapmışım,” dedi ve börekten bir parça alıp ısırdı.

Yüzü anında değişti. Elindeki böreği tabağa geri fırlattı. Ağzındakini zar zor yuttuğunda ben ve Atila, sanki ilk defa yemek yiyen insan görmüşüz gibi ona bakıyorduk.

“Sen bana tuz yerine şeker vermiş olabilir misin Atila?” dedi.

“Ne bileyim kardeşim, ikisi de aynı yerdeydi. Altıncı hislerime güvenerek birini verdim işte.”

“Sen bir daha altıncı hislerinle hareket etme lan!”

“Aç kaldık,” dediğimde ikisi de bana döndü.

“Ben yemek siparişi veririm hemen,” dedi doktor.

“Yok, sen dur. Atila verecek.”
Atila hemen itiraz etti:

“Yoo, vermeyeceğim!”

“Vereceksin, kara böcek.”

“Nedenmiş, kara panter?”

“Çünkü bir yıl önce bana telefonda yemek sözü vermiştin.”

Gözlerini kocaman açtı.
“Yok artık… Sen onu nasıl hatırlıyorsun? Ben bile unutmuştum!”

“Hatırlarım tabii. Söz vermeseydin belki
unuturdum ama söz namustur, aslanım.”

Söylene söylene telefonunu eline aldı ve sipariş verdi.

Yemekler gelene kadar biraz sohbet ettik. Sonra yemekler geldi, karnımızı doyurduktan sonra salona geçip bir şeyler izlemeye başladık.

BİR BUÇUK SAAT SONRA

“Adi adam…” dedim, hâlâ gözyaşlarımı silerken.

“Erkek milletine güven olmaz,” dedi Atila, hem gözlerini hem burnunu peçeteyle silerken.

Peçeteyi rastgele fırlattı; doktorun üzerine düştü. Doktorun yüzünde iğrenmiş bir ifade oluştu ve peçeteyi hızla üzerinden itti.

Ben ve Atila açtığımız filme ağlıyorduk. Adam kızı kendine âşık etmiş, sonra en yakın arkadaşıyla aldatmıştı. Şimdi ise ölen kadının mezarında pişmanlık konuşması yapıyordu. Adam mısın lan sen?

Biz ağlarken doktor ise bize sanki başka bir türmüşüz gibi bakıyordu.

“Bunun bir film olduğunu biliyorsunuz değil mi?”

“Biliyoruz tabii, doktor bey. Duygulandık işte, ne yapalım? Ağlamayalım mı?” dedim ağlamaklı bir sesle.

“Ağlayın tabii ama saçma bir şeye ağlıyorsunuz.”

“Daha büyük bir derdimiz mi olsun istiyorsun sen, Turan?” dedi Atila.

“Hayır, yani öyle demek istemedim…”

“Tamamdır doktor bey, anladım ben sizi,” dedim.

Atila ayağa kalktı. Sanki az önce ağlayan o değilmiş gibi enerjik bir sesle:

“Hadi gidelim biz Turan. Bu kadar ağlama yeter, koskoca adamın düştüğü hâllere bak!”

“Tamam, gidelim,” dedi doktor.

Kapıya doğru yürüdüler, ben de arkalarından gittim. Ayakkabılarını giyip bana baktılar.

“İyi geceler, kara panter.”

“İyi geceler, Alev.”

Aynı anda söylediler.
“İyi geceler doktor bey ve kara böcek,” dedim el sallayarak.

Yukarı çıktılar. Ben de kapıyı kapatıp salona geçtim. Etrafta bir sürü peçete vardı.

“Of…” dedim kendi kendime ve salonu toplamaya başladım.

İşim bittikten sonra hızlıca yatağıma geçip gözlerimi kapattım. Bir süre sonra telefonuma bildirim geldi. Komodinin üzerindeki telefonu alıp mesaja baktım:

“Yarın akşam sekizde hazır ol.”

Bitti sizce msj kim ne için attı. ☺️