YARADA BİRLEŞEN BEDENLER kitap kapağı

3. bölüm / 3

ÇÖKÜŞLERİN IŞIĞI

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: ÇÖKÜŞLERİN IŞIĞI

Saatler geçiyo günler geçiyor ve ben yazamıyorum.

Çok dikkat kesiliyorum yazarken veee sizi çok bekletiyorum.

Özür dilerim gerçekten.

Neyse yeni bölüme hepiniz hoşgeldiniz.
İyi okumalar dilerim.

Modele on üzerinden kaç puan verilir sizce?

Bu bölümde onu anlamanızı istiyorum bakalım olacak mı?

Hadi bölüme geçelim.......

ʏıʟʟᴀʀ ɢᴇᴄ̧ᴛɪ ʙᴇʟᴋɪᴅᴇ
ʏᴀʀᴀʟᴀʀ sıᴢʟᴀᴅı ʜᴇʀ sᴇғᴇʀɪɴᴅᴇ
ᴀᴄıᴅı ʏᴜ̈ʀᴇᴋ ᴇɴ ʙᴇᴛᴇʀɪɴᴅᴇ
ɢᴇᴄ̧ᴍɪş ᴜɴᴜᴛᴛᴜʀᴀᴍᴀᴅı sᴇɴɪ ɴᴇ ᴋᴀᴅᴀʀ ᴅᴇɴᴇsᴇ ᴅᴇ...

Flashback —

6 Yıl Önce

İnsan yalnızken anlar,
ellerini tutanların kıymetini.

Yalnızken anlar sırtındaki yüklerin ağırlığını...

Saatler gece 04.00’ü gösteriyordu.
Samir, dağlık alandaki küçük bir kulübede can çekişiyordu.

Göğsüne saplanan acı ve gittikçe yükselen ateş, nefes almasını bile zorlaştırıyordu.

Bu kulübeye sığınabilmesini, başında bekleyen on iki–on üç yaşlarında bir kız çocuğuna borçluydu.

Kız küçüktü.
Ama buna rağmen Samir’i kaderine terk etmemişti.

Aslında her şey iki gün önce başlamıştı.

İki gün önce;

Samir askerliğe henüz yeni başlamıştı.
MSÜ’yü bitirmek, onun gibi çalışkan ve sabırlı biri için zor olmamıştı.

Sessizdi.
Hırslıydı.

Kendini göstermek isteyen ama sesiyle değil, yaptıklarıyla konuşmayı seçen bir gençti.

Bir gün, üstlerinden biri olan Yarbay Aslan Kesmez’in odasının kapısını çalmıştı.

Yeni olmasına rağmen rütbe almak,
o rütbeyi yükseltmek istiyordu.

Ama bunun kolay olmadığını biliyordu.
Rütbe; zorlu görevler, alınan riskler ve gösterilen üstün başarılarla kazanılırdı.
Samir bunu bilerek istemişti.

Özel bir görev.

Yakalanması gereken bir katil vardı.
Ama karşılarındaki adam öyle kurnazdı ki,
sürekli kimlik değiştiriyor, her seferinde izini kaybettiriyordu.

Samir onu yakalam işak istiyordu.
Sessizdi belki…
ama içindeki ateş yüksekti.

Sonu şehitlik bile olsa.
Bir saattir yarbayın kapısında haber almak için bekliyordu.

Heyecanlıydı; bir o kadar da korkusuz.
Dayanamadı ve kapıyı çaldı.

İçeriden gelen “Gel” sesiyle içeri girdi.
Hiç duraksamadan tekmilini verdi.

Yarbay Aslan, çömez askerini bir gün içinde yeniden karşısında görmeyi beklemiyordu.

Askerine bakarak sordu:
“Hayırdır asker, ne oldu?”
Samir hiç beklemeden cevap verdi:
“Komutanım, söylediklerimi düşündünüz mü?”

Yarbay dediklerini hatırladı.
Sakin bir hareketle oturduğu yerden ayağa kalktı ve askerinin tam karşısına geçti.
Gözlerinin içine bakarak konuştu:

“Sana bu görevi vereceğimi düşündüren tam olarak nedir, asker?”

Sesi sakindi ama kelimelerinin altında alaycı bir ton vardı.

Samir keskin ve sert bir sesle konuştu:

“Komutanım, size göre evet çömezim.
Ama ben bir Türk askeriyim ve kendimi göstermek istiyorum.
İster çömez olayım, ister rütbeli bir subay…
Önemli olan milletimiz değil mi, komutanım?
Onların canı, hayatları, yaşamları…
Ben hem kendimi göstermek hem de milletimiz için çabalamak istiyorum.
Evet, sessiz sakin biriyim.
Ama söz konusu düşmansa, benden korksunlar.
Bu görevi her şeyden çok istiyorum.
Sizden de rica ediyorum komutanım, bana izin verin.”

Aslan, askerinin sözleri karşısında hem gururlanmış hem de şaşırmıştı.

Bu görev zordu.

Tek başına çıkılması neredeyse imkânsızdı.
Ama askerinin gözleri…

Her şeyi istiyordu.

Aslan fazla düşünmedi.
Vatan düşünmeye gelmezdi.
Vatan, her saniye kurtarılmayı beklerdi.

Askerinin kararlılığı ona yetmişti.
Şimdi sıra bunu söylemeye gelmişti.

“Asker,” dedi.
“Vatanına bu kadar sadık olman göğsümü kabarttı.

Ama bu görev çok zor ve tek başına çıkılması imkânsız.”

Yarbay kısa bir an duraksadı.
Samir, görevi vermeyeceğini düşünerek hüzünlendi.

Ta ki o cümleyi duyana kadar…

“Ancak asker, kararlılığın ve isteğin bana yetti.
Git ve görevini yerine getir.
Bana kendini göster.
Sana güveniyorum, evlat.”

Aslan bunları söylerken elini Samir’in omzuna koymuştu.

Samir, parlayan gözleri ve dudaklarındaki hafif tebessümle konuştu:

“Emredersiniz komutanım.
Gözünüz arkada, aklınız bende kalmasın.”

Selamını verdi
Ve odadan çıktı.

Kapıyı kapattığı an olduğu yere çöktü.
Sanki kilometrelerce koşmuşçasına nefes nefese kalmıştı.

Kalbi, göğsünü delip geçecekmiş gibi atıyordu.

Yüzünde tarifsiz bir karmaşa vardı;
ama bu karmaşanın içinden net bir duygu sıyrılıyordu: mutluluk.
Gerçek bir mutluluk.
Gerçek bir başarı.
Gerçek bir istek.

Henüz göreve çıkmamıştı.
Ama isteğinin kabul edilmesi bile onun için paha biçilemez bir hediyeydi.

Derin bir nefes aldı.
Sonra sakin ama heyecanını ele veren adımlarla askeriyenin bahçesine çıktı.
Kendisi gibi yeni asker olan arkadaşlarını gördü.

Çardakta toplanmış, hararetli bir sohbetin içindeydiler.

Yanlarına yaklaştı.
Arkadaşları ona baktı.
Samir’in gözleri her zamankinden farklıydı;
parlıyordu.

“Ne oluyor?” diye sordular.
Aldıkları cevap
bazılarında kıskançlık,
bazılarında gurur,
bazılarında ise sessiz bir korku uyandırmıştı.

Samir’in bu hâli onları şaşırtmıştı.
Devrelerini ilk kez böyle görüyorlardı.

Devrelerinden biri Samir’e baktı. Sesinde hem merak hem korku vardı:

“Tek başına zor olmayacak mı kardeşim?”
Bunu Hakan söylemişti.

Samir gözlerini kaçırmadı. Sanki bu soruyu çoktan kendi kendine yüzlerce kez sormuş gibiydi.

“Ben zaten zor olduğu için bu görevin peşinden koşuyorum kardeşim,” dedi.
“Kendimi milletime göstermek istiyorum.”

Sonra başını yavaşça kaldırdı. Askeriyenin bahçesinde, geceyi yaran rüzgârda dalgalanan kan kırmızısı al bayrağa baktı. Gözleri dolmadı… ama yandı.

“Ve bunu başaracağım…”

......

Aradan bir saat geçmişti.

Hangardaki silah ve teçhizat bölümünde sessizlik hâkimdi. Samir, ihtiyacı olan her şeyi tek tek aldı: birkaç bomba, yedek şarjörler, susturucu uçları…

Her parça elinden geçerken bunun bir görevden fazlası olduğunu hissediyordu.
Eksik var mı diye son kez kontrol etti.

Yoktu.

Ama hâlâ yapması gereken bir şey vardı.
Hangardan çıktı, askeriyenin içine girdi.

Dördüncü kattaki kilitli dolapların önünde durdu. Parmakları titremedi ama kalbi göğsünü dövüyordu. Dolabı açtı.
İçeride yalnızca tek bir şey vardı.

Bir fotoğraf.
Ailesi.
Tek varlığı.
İkizi Pamir ve kız kardeşi Sima.

Aile onun için soyadı değildi.
Aile, onun için iki kalpti.

Bir aydır onlardan uzaktı. İçinde, her geçen gün biraz daha büyüyen bir ateş vardı.
Bu ateş ne öfkeydi ne korku.
Bu ateşin adı özlemdi.

Özlem; hissedildiğinde can yakan, yaşandığında insanı içinden içinden tüketen bir histi.

Derin bir nefes aldı. Fotoğrafa uzun uzun baktı. Sanki yüzlerini zihnine kazımak ister gibiydi. Sonra fotoğrafa uzun, sessiz bir öpücük kondurdu.

İkiye katladı ve üniformasının sol cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi.

On dakikaya kalmaz buradan ayrılacaktı.
Askeriyenin bahçesinde onun için bir helikopter hazırlanmıştı.

Gitmeden önce aynanın karşısında durdu. Kendine baktı.

O aynadaki genç adam, birazdan geri dönüp dönemeyeceğini bilmiyordu.

Ardından seri ama sert adımlarla yürümeye başladı. Öyle ki ayaklarındaki postalların sesi askeriyeyi inletir gibiydi.

Bu ses, kararsızlığın değil; kararlılığın sesiydi.
Uzun boyu ve heybetiyle dikkat çeken bir askerdi Samir.

Bahçede onu bekleyen Albay Aslan ve yanındaki Yüzbaşı Kartal’ın karşısında durdu, tekmil verdi.

Yüzbaşı Kartal…

Keskin çene hatları, kaslı vücudu, derin ve yorulmuş bakışlarıyla dikkat çekiyordu. Sırf onu görmek için askeriyeye yemek getiren genç kadınlar olurdu. Elli dört yaşındaydı ama hayat ona yaşını yakıştıramamıştı.

“Er Samir Kara… Emredin komutanım.”

Normalde askerler tekmil verirken memleketlerini de söylerdi.
Samir söylemedi.
Albay biliyordu.
Yüzbaşı bilmiyordu.

Kaşını hafifçe kaldırarak sordu:
“Er, tekmil vermeyi öğrenemedin mi? Memleket neresi?”

Samir’in boğazı düğümlendi. Derin bir yutkunmayla konuştu:

“Komutanım… Yetimhaneye bırakılan bebeklerin memleketi bilinmez.
Ben de bilmediğim için söyleyemiyorum. Affedin.”

Yüzbaşı’nın içi burkuldu.
Sorduğu sorunun ağırlığı kendi omuzlarına çöktü.

“Bilmiyordum…” diye fısıldadı.
Albay, konuyu uzatmamak için Yüzbaşı’ya kısa bir bakış attı, sonra Samir’e döndü:

“Asker… Bu görev zor. Çok zor. Ama gözlerindeki kararlılık her şeyi anlatıyor.”
Bir an durdu.

“Ayağına taş, yüreğine yaş değmesin askerim.”

Samir dimdik durdu.
“Eyvallah komutanım.”

Yüzbaşı’ya başıyla selam verdi ve helikoptere bindi.

Kapı kapanmak üzereyken Yüzbaşı da içeri girdi.

Samir şaşırdı ama tek kelime etmedi.
Yüzbaşı yanına oturdu. Sessiz kalan askere baktı, derin bir nefes aldı.

“Samir aslanım…” dedi.
“Ben de senin yolundan geliyorum. Yıllar geçse de alışılmıyor. Dışarıdan güçlü görünürsün ama içindeki yangını bir sen, bir de Yüce Yaradan bilir.”

Bir an durdu.

“Şimdi ‘Neden bunu anlatıyor?’ diyorsundur. Sebebi şu… Sende kendimi gördüm.”
Sesi yumuşadı.
“Bundan sonra ister baba de, ister abi… Nasıl kabul edersen. Ama bil ki arkandayım.”

Samir donup kalmıştı.
Şaşkındı. Gerçekten çok şaşkındı.
Yüzbaşı Kartal’ı ilk kez bu kadar konuşurken görüyordu.
Üstelik nedeni, onu anlamaktı.
Aklından binlerce soru geçti ama sustu.

Sadece şunu söyledi:
“Siz bir ailede olması gereken her şeyi saydınız komutanım…
Ama benim zaten bunları yapan bir ailem var.”

Yutkundu.
“Baba, abi, arkadaş olan bir ikizim var.
Anne, kız kardeş, ilaç olan bir kız kardeşim var.”

“Gerçek ailemiz bizi istememiş olabilir ama ben şunu hiç unutmadım:
Bazen iki insan, koskoca bir dünyaya bedeldir.”

Yüzünde nadir görülen o gülümseme belirdi.
“Ben onlar için yaşadım… yaşamaya da devam edeceğim.”

Kartal onu dikkatle dinledi.
Karşısındaki askerin, kendisi gibi yaralı bir kuş olduğunu o an anladı.

İçten içe karar verdi:

Ne olursa olsun, bu çocuğu gözünden ayırmayacaktı.

Helikopter karanlığa doğru ilerlerken ikisi de sessizdi.

Kartal’ın amacı Samir’i bırakıp geri dönmekti.

Ama kader, başka bir şey planlıyordu.
Geçen iki saatin sonunda sınırdaki bölgeye ulaşmışlardı.

Askeriye, Ankara çıkışına doğru uzanan dağlık bir bölgedeydi. Nallıhan olarak anılsa da merkeze oldukça uzaktı; bu yüzden yol haliyle uzun sürmüştü.

Helikopter, bulduğu düzlüğe yumuşak bir iniş yaptı.

Kartal sessizce bekledi; askerinin ne yapacağını izliyordu.

Samir sakin bir kararlılıkla ayağa kalktı, helikopterin kapısını açtı. Gözleri çok şey söylüyordu. İlk adımını attığında, içinden bildiği duaları okumaya başladı. Hayırlısı olsun, dedi kendi kendine.

Tamamen indikten sonra, içerideki komutanına döndü.

Kartal, kolları dizlerinde, başı hafif öne eğik haldeydi. Yandan bir bakışla Samir’e baktı.
Samir boğazını hafifçe temizledi, dudaklarını araladı:

“Hakkınızı helal edin, komutanım.”

Kartal gözlerini kapattı. Kısa bir an sonra sakince açtı.
Bu, onun dilinde yolun açık olsun demekti.
Samir daha fazla oyalanmadan arkasını döndü ve ilerlemeye başladı.

Düşmanın nereden çıkacağını bilemezdi. Ardında bıraktığı helikopter ise çoktan geri dönmek üzere havalanmıştı.

Yaklaşık bir-iki saat aralıksız yürümüştü. Yorgunluk kendini hafiften hissettirmeye başlamıştı ama hâlâ dinçti.

Hâlâ kendini iyi hissediyordu.
On beş dakika daha ilerledikten sonra, duyduğu konuşma sesleriyle olduğu yerde durdu.

Adımlarını daha yavaş, daha sessiz atmaya başladı.

Seslerin sahibi gözle görünür hâle geldiği anda, dağlık arazide yüzüstü yere uzandı.
Kulağına gelen seslere iyice dikkat kesildi.

“Hawar ne zaman gelecek başkan?”
“Bilmem, Şiyar… Ama hemen gelse iyi olacak.”
“Neden öyle dedin şimdi?”
“Türkler sinirimi bozuyor, Şiyar. Onları lime lime etmek istiyorum.”

Samir dişlerini sıktı, sesi dudaklarının arasından fısıltıyla döküldü:

“Türkler senin ecdadını siksin…”

Öfke damarlarında dolaşıyordu ama kendini tutmak zorundaydı.

Şimdi hata yapma zamanı değildi.

Konuşulanları sessizce ses kaydına almıştı.
Amacı belliydi: Bunları Albay’a ulaştırmak.
Devam eden konuşmalardan tablo netleşmişti.

“Başkan” denilen adam buraya geldiği an, Türklere büyük bir darbe vurulacaktı.
Ve bu darbe, küçük çaplı olmayacaktı.
Tüm bilgileri iletmişti.

Şu an sesli iletişim kurması mümkün değildi.
En ufak bir dikkatsizlik, hayatına mal olabilirdi.

Yavaşça sürünerek ilerlemeye başladı.
Tam o sırada…
Sırtında ani bir ağırlık hissetti.

Nefesini tuttu.
Gözlerini sımsıkı kapattı.
Bu bir ayaktı.

Ağırlığın sahibi konuştu, sesi tiksindirici bir alayla doluydu:
“Bakın burda kim varmış…”
“Türk askeri.”

Ardından kahkahalar patladı.
“Kaç kişi olduğunu bilmediğin yere tek başına girmek mi?”

“Siz Türkler gerçekten çok aptalsınız.”
Bu sözler Samir’in gözlerini açtırdı.
İçinde bir şey koptu.

Ateş gibi bir şey.
“Bir daha Türklere laf edersen,” dedi sakin ama ölümcül bir tonla,
“olacaklardan ben sorumlu olmam.”

Karşısındaki adam güldü.
Arkasına güveniyordu.
İtlerine.

“Hah! Arkamdakilerin yanında senin bir şansın mı var?”

Samir’in dudakları kıvrıldı.
Soğuk, tehlikeli bir ifade.
“Fazla büyük konuşma, it soyu.”

Adamın yüzündeki sırıtış bir anda silindi.
Sinirle arkasındakilere döndü:

“Yakalayın lan şunu!”

Adamlar Samir’e doğru hamle yaptıkları an…
Samir beklediği anın geldiğini biliyordu.
Bir anda döndü.

Sırtındaki ayağı yakaladı.
Ve tek bir sert hareketle kırdı.
Ayağını kırdığı adam konuşurken, çevresindeki sürüyü de saymıştı.

Altı–yedi kişilik bir gruptular.
Ve o it, hepsine güveniyordu.

Samir’in zihni saniyeler içinde çalışmaya başladı.

Ayağını kırdığı adamı kendine siper etti.
Askerî pantolonunun diz kısmındaki küçük cepten tabancasını çıkardı.

Üzerine doğrultulan silahlara aldırmadan, göz göze geldiği ilk adama sıktı.

Birini… sonra bir diğerini.
Üzerine atılmaya çalıştılar ama yaklaşamadılar.

Toz, bağırış, kan…

Sonunda üç kişi kalmıştı.
O an tabancasının boşluğunu hissetti.
Şarjör bitmişti.

Samir, siper aldığı adama eğildi.
Sesi sakindi ama içi ölüm kokuyordu:

“Şimdi bunlara çekilmelerini söylüyorsun,” dedi,
“ya da burada geberip kurda kuşa yem oluyorsun.”

Adam panikle konuştu:
“Tamam… tamam… yeter ki vurma!”
Samir tutuşunu hafifçe gevşetmişti ki…
O cümle duyuldu:

“Sıkın!”
“Beni önemsemeyin!”
“Gebertin bu askeri!”

O an hiçbir şey düşünmedi.
Samir adamı sertçe kendine çekti.
Kurşunlar birbiri ardına saplandı.

Ama ona değil…
Siper aldığı ite.
Adam can verirken, Samir cebindeki silahı fark etti.

Hiç tereddüt etmeden aldı.
Ve kalan itleri tek tek vurdu.
Sessizlik.

Bunu fırsat bilerek az ilerideki çantasını kaptı.

Kaçmaya başladı.
Tam o anda…
Sırtında iki sert darbe hissetti.

Kurşun.
Bir hata yapmıştı.
Düşmana sırt dönülmezdi.

Dişlerini sıktı.
Dönüp baktı.
Eli karnında, hâlâ hayatta olan o adam…
Başını kaldırmıştı.

Samir son gücüyle silahı kaldırdı.

Tek kurşun.
Adamın alnından girdi.

Samir sendeleyerek arkasını döndü.
Zor attığı adımlarla yürümeye devam etti.

Ama kan, toprağa çoktan düşmüştü.

......

Samir yavaş yavaş uyanıyordu.
Bayılmış olmalıydı.

Gözlerini araladı.
Dışarıda değildi.
Soğuk da yoktu.

Ahşap kokusu…
Titrek bir sıcaklık…
Burası bir kulübe olmalıydı.

Refleksle doğrulmak istedi.
Ama doğrulamadı.

Daha doğrusu… doğrulamadı kalkamadı.
Acı, bedenini yerle bir etti.

Nefesi göğsünde sıkıştı.
O sırada gözü, odanın öbür ucuna takıldı.
Sobanın yanında…

Kıvrılmış küçük bir beden.
Açık, masmavi gözlerle ona bakıyordu.
Bir kız çocuğu.

On iki… belki on üç yaşlarında.
Samir’in kaşları çatıldı.
Kasları gerildi.

Ta ki onu gerçekten görene kadar.

Kız, Samir’in kalkmaya çalıştığını fark ed
ince ürkmedi.
Bağırmadı.
Kaçmadı.

Sakin, yavaş bir hareketle doğruldu.
Sessiz adımlarla yanına geldi.

“Dikkatli olmalısınız asker abi,” dedi.
“Yaralarınız çok taze.”

Sesi…
Samir’in içine işledi.
Bir emir gibi değil.
Bir rica gibi de değil.
Birinin gerçekten umurunda olduğu bir ses.

Boğazı kurudu.
Yutkundu.
Konuştuğunda sesi kalındı ama kesikti:
“Beni… nasıl buldun?”

Kız başını hafifçe eğdi.
“Asker abi, sen düşmüştün,” dedi.
“Ben korktum… ama sana yardım ettim.”
Sonra bir adım daha yaklaştı.

“İyisin değil mi?”
“İyi ol… lütfen.”
Bir an önceki ciddi kız gitmişti.
Yerinde..
Küçük, savunmasız bir çocuk vardı.

Samir ilk kez gözlerini kaçırdı.
Ve ilk kez…

Bir görevden değil, bir insandan dolayı titredi.

Samir, kızın masumiyeti karşısında farkında olmadan minik bir tebessüm bıraktı yüzünde.

“Teşekkür ederim… küçük ana.”

Söz ağzından nasıl çıkmıştı, kendisi bile anlamadı.

Ama o an konuşan aklı değildi.
Duygularıydı.

Vücudundaki sargılara, üzerinin temizliğine bakılırsa…

Bir ana gibi ilgilenmişti onunla.
Gerçi Samir, ananın ne demek olduğunu da pek bilmezdi.

Hayatında onunla gerçekten ilgilenen;
bir Yel’i kızıl goncası,

bir de karşısındaki bu küçük kız olmuştu.

Kız durmadı.
Merakı korkusundan ağır basıyordu.
“Asker abi… sana ne oldu?”
“Neden böylesin?”

Samir soruyu duymazdan geldi.
Çok küçüktü.
Ona kanı, kurşunu, ölümü anlatmak istemedi.

Konuyu kendi çevirdi.
“Boşver şimdi onu,” dedi.
“Benim yanımda bir çanta gördün mü sen? Askerî bir çanta.”

Kız hemen ayağa kalktı.
Yan odaya açılan kapının önüne gitti.
Tam içeri girmeden…
Kapının kenarından askeri çantayı çıkardı.
Daha doğrusu… çıkarmaya çalıştı.

Çanta ağırdı.
Çok ağırdı.

Sürükleyerek getiriyordu ve bunu yaparken yüzündeki ifade o kadar ciddiydi ki…

Samir dayanamadı.Yüzünde minik bir tebessüm oluştu.
En sonunda çanta Samir’in yanına bırakıldı.
Kız, ellerini beline koydu.

“Bunu mu dersin asker abi?”
Samir güldü.

Ama öyle böyle değil.
Gerçekten güldü.
Hatta kahkaha attı.
Uzun zamandır ilk kez…

Kızın yüzündeki o ciddi, hafif sinirli ifade Samir’in içine bir sıcaklık bıraktı.
Kısa ama gerçek bir mutluluk.

“Evet,” dedi hâlâ gülümseyerek.
“Onu dedim küçük. "

Kız kaşlarını çattı.
Sinirlenmişti.
“Ben küçük değilim,” dedi.
“On beş yaşındayım.”

Samir şaşırdı.
Daha küçük gösteriyordu.
Ama bunu sormayı sonraya bıraktı.

“Tamam,” dedi.
“Özür dilerim.”

Çantayı işaret etti.
“İçinde telsiz var. Onu bulabilir misin?”

Kız hiç tereddüt etmeden çantayı açtı, birkaç saniye karıştırdı ve telsizi çıkarıp ona verdi.

Samir telsizi eline aldığında yüzündeki gülümseme kayboldu.
Görev geri gelmişti.
Ama bu sefer…
yanında bir çocuk vardı.

Ve Samir, onu bu hikâyenin dışında tutamayacağını çoktan anlamıştı.
Samir telsizi ayarladı.

Kısa bir frekans paraziti… sonra tanıdık bir ses.
Albayıydı.
Konuşma uzun sürmedi.

Albay sadece tek şey istedi:
“Konum.”
Samir etrafına baktı. Dağ, ağaç, kulübe…
Başını kıza çevirdi.

“Yerimizi tarif edebilir misin?” dedi.
Kız hiç tereddüt etmedi. Dışarı çıktı, çevreyi gösterdi, bildiği her detayı anlattı. Dağın yamacı, aşağıdaki patika, uzaktaki kuru dere…

Samir duyduklarını aynen aktardı.
Bağlantı kesildiğinde kulübe tekrar sessizliğe gömüldü.

Bir süre konuşmadılar.
Sonra Samir, sesi yumuşak ama temkinli bir tonla söze girdi.

“Bir şey sorabilir miyim sana?”
Kız başını salladı.
“Tabii asker abi.”
Samir hafifçe tebessüm etti.

“İsmin ne?”
“Gerçekten on beş yaşında mısın?”
“Ve…”
Kısa bir duraksama oldu.

“Neden teksin?”
O son soru..

İkra Lal’in gözleri doldu.
Burnunu çekti. Başını eğdi. Ama ağlamadı.
Gözlerini tekrar kaldırdığında hâlâ parlıyorlardı.

“Şey…” dedi.
“Adım İkra Lal.”
“Saflık ve sessizlik demekmiş. Annem söylemişti.”

Kısa bir nefes aldı.

“Gerçekten on beş yaşındayım. Küçük göstermemin sebebi… minyon olmam sanırım.”
Sonra sesi biraz daha kısıldı.

“Tek olmamın sebebi de…”
“Kimsesiz olmam.”
Sustu.

O kelime kulübeye ağır bir taş gibi düştü.
Samir’in içi burkuldu.

Küçük Samir geldi aklına.
Aynı boşluk. Aynı eksiklik...

“Kimsesiz misin?” dedi yavaşça.
“Peki bu ev… kimin?”

İkra bir anda yerinden fırladı. Heyecanla konuşmaya başladı.

“Annemindi!” dedi.
" Annemle yaşardık burada.”
“Bak ne güzel değil mi ev? Özellikle şu duvarı çok seviyorum.”

Sağ çaprazdaki duvarı işaret etti.
Gözleri ışıl ışıldı.

“Onu ikimiz boyamıştık.”
Ama o ışık…
Bir anda söndü.
Omuzları düştü.
Sesi titredi.

“Kimsesizim çünkü…”
“Annem öldü abi.”
Samir’in nefesi kesildi.

“Senin gibi…” dedi kız.
“Vurdular onu.”

Bir an durdu.
Sonra fısıldadı:
“Kurtaramadım.”

Başını kaldırdı.
Samir’in gözlerinin içine baktı.
“Ama seni kurtardım abi,” dedi.
“Seni kurtarabildim.”
Gözlerinden yaş süzüldü.

“Annem beni görüyor mudur abi?”
“Gurur duyar mı benimle?”

Samir cevap veremedi.
Boğazı düğümlendi.
Eli titredi.

O an Samir şunu çok net biliyordu:
Bu kız…
onun hayatından bir daha çıkmayacaktı.

Aradan tahminen dört-beş saat geçmişti. Bu süreçte ikili, birbirleriyle çok iyi anlaşmıştı.

Kapının çalınma sesiyle, yaşadıkları durumu hatırladılar. Civardaki tek kulübe burası olduğu için kapının çalınması normaldi.

Küçük kız temkinli bir şekilde kapıya yaklaştı; ne olur ne olmaz, öyle değil mi?
Ancak tam kapıya vardığında, kapı aniden kırıldı ve içeriden dört el ateş edildi.

Küçük kız kalbinden iki, karnından bir ve kolundan bir olmak üzere dört kurşunla yaralanmıştı.

Samir’in içi cayır cayır yanıyordu.

Gördüklerine inanmak istemedi, görmek istemedi. Bu anı yaşamaktansa ölmek istedi.

Adam, terör kıyafetleri içinde Samir’e yaklaştı. Samir’in yaraları kanamaya başlamıştı ve gözleri kararmaya yüz tutmuştu.

İnmeyen acısı, onu daha da zora sürüklüyordu.

Ona yaklaşan adam, son büyük adımıyla yanında bitti ve onu tuttuğu gibi yere çarptı.

Yataktan sırtüstü düşen Samir artık acıya dayanamaz hâle gelmişti.

Olduğu yerde, acısı içinde körüklenmiş bir hâlde, acı dolu gözlerini kapadı.

İt sürüsünün başkanının hain planları vardı. Öldüğüne emin olduğu kız ve yaralı Türk askeri, onun planı için önemliydi.

Kızı vurduğu silahı, yerde yatan Samir’in ellerinin arasına bıraktı ve parmak izleriyle ona katil süsü verdi.

Böylelikle bir Türk askerini içten bitirecekti.
Saatler sonra ancak gelebilen askerler, onları kanlar içinde bulunca ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

Kızı Samir’in öldürdüğünü düşünüp, geçirdiği ameliyattan sonra onu yatağa kelepçelemişlerdi.

İkra ise kimsesizler mezarlığına defnedilmişti.
Ölmüştü.
Minik bir kız çocuğu, terör uğruna bitmişti.
Gitmişti.

Günler geçtikten sonra Samir uyanmıştı. Ellerinde kelepçe görse de olduğu yerde ruhsuzca duruyordu.

Çünkü hatırladıkları, kalbini prangalara vurmaya yetiyordu.

Odaya giren insanlar onunla konuşmak istese de o konuşmuyordu. İnsanlar bunu bir onay, bir kabul olarak algılıyordu. Ama bunu tek bir kişi bozmuştu.

Akşam saatlerinde Samir’in davası için gelmişti.

Ve onun yanında duracak tek insan o olacaktı.

O davayı kazanacak, Samir’i kurtaracaktı.

O, Savcı Barın Atlas Yargı idi.

Samir....?

İkra Lal....?

Yüzbaşı Kartal....?

Albay Aslan....?

Öncelikle bölüm nasıldı...?

Yorumlarınız fikirleriniz benim için çok çok önemli bana yorum yapmayı ve destek olmayı lütfen unutmayın.

Takip ederseniz çokk mutlu olurum haaa bide beğenirseniz mükemmel olabilir... ☺

Yeni bölümlerde görüşmek üzere...

Kendinize iyi bakın.

Kocaman sevgilerle.........

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

128okunma 22beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…