1. bölüm / 4
YARABANDIAynı yalan
Bölümler 4Şu an: Aynı yalan
- 1 Aynı yalan1.757 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Yeşil gözler 🌿687 kelime
- 3 "deniz gözlü kız" 🌊1.440 kelime
- 4 Her bitiş bir başlangıçtır631 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sahilde, kumların üzerine oturmuş; güneşin denize düşen yansımalarını izliyordum. Dalgalar kıyıya vurdukça, içimdeki düşünceler de bir o kadar sessizce çoğalıyordu.
Merhaba.
Ben Feride Arsal.
Varlıklı bir ailenin tek evladı, yirmi iki yaşında, annesi tarafından terk edilmiş bir kızım.
Babam ben on sekiz yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Onu kaybettikten sadece dört ay sonra annem, başka bir adamla evleneceğini söyledi.
Babamı bu kadar kısa sürede unutabilmesi, başka birini sevebilmesi...
Beni en çok da bu kırdı.
O günü hâlâ çok net hatırlıyorum. Sıradan bir gündü. Okuldan eve geldiğimde ev sessizdi. Annem ortalıkta yoktu. Önce önemsemedim, her zamanki gibi odalara baktım. Salon, mutfak... En son annemin yatak odasına girdim.
Yatağın üzerinde bir not vardı.
O an anladım.
Bu bir veda mektubuydu.
Gözlerimden iki damla yaş, peş peşe yanaklarımdan süzüldü. Ellerim titriyordu ama yine de mektuba uzandım ve açtım.
"Feride, canım kızım...
Biliyorum, birazdan okuyacaklarından sonra benden nefret edeceksin.
Yapamadım Feride.
Baban öldükten sonra beceremedim.
Ben kendime bile yetemedim.
Ne olur beni affet.
Annen..."
Gözyaşlarım mektubu ıslatıyordu. Annemin beni terk etmiş olması, içimde tarif edemediğim bir acı bırakmıştı. Yutkunmak istiyor ama başaramıyordum. Boğazımdaki o düğüm sanki hiç geçmeyecekmiş gibiydi.
Ben Feride Arsal.
Ve merak etmeyin...
Geçmeyecek sandığınız her şey, zamanla geçiyor.
Tam o sırada yanıma birinin yaklaştığını fark ettim. Düşüncelerimden sıyrılıp başımı o tarafa çevirdim.
Üzerinde beyaz bir gömlek ve beyaz bir pantolon vardı. Güneş tam karşımdan vurduğu için yüzünü seçemiyordum. Silueti yavaş yavaş belirginleşirken bana doğru birkaç adım attı ve elini uzattı.
Ne kadar dikkatle bakarsam bakayım, yüzü hâlâ belirsizdi.
Elini tuttum. Kumların üzerinden doğrulurken gözlerim onun gözleriyle buluştu; sadece bir çift yeşil göz...
Başka hiçbir şey yoktu.
Parmakları hafifçe dudağıma dokundu. Başını yavaşça eğdi. Nefesini tenimde hissettim.
Gözlerimi kapattım.
"Evet...
Şimdi öpebilirsin beni, prensim."
Ama dudaklarını dudaklarımda hissedemeden aniden yükselen bir ses her şeyi böldü.
...
Hayır... hayır, bu bir rüya olamaz.
Gözlerimi büyük bir hayal kırıklığıyla açtım. En güzel yerindeyken uyanmak haksızlıktı.
Bir süre yatağın üzerinde öylece kaldım. Sonra derin bir nefes alıp doğruldum.
Yataktan kalktım ve dış kapıya yöneldim.
Beni uykumdan, hem de tam en heyecanlı anında uyandıran kimdi acaba?
Kapıyı açtım.
"İzgi?"
"Kızım hemen gelmen lazım, bizimkiler yine parkta kavga ediyor."
"Ne?"
Anahtarımı kaptığım gibi ayakkabılarımı giydim. İzgi'yle birlikte apar topar parka doğru koştuk.
Park yürüyerek en fazla beş dakika sürüyordu. Vardığımızda Can ve Çağrı işi çoktan bitirmişti; adamları çoktan yere sermişlerdi bile. Can beni fark edince bana doğru yürüdü, ben de ona birkaç adım attım.
"Ağzın burnun yine dağılmış," dedim.
"Sen bir de karşı tarafı gör," dedi gülümseyerek.
İstemeden ben de gülümsedim.
O sırada Çağrı'nın sesi yükseldi.
"Benim karnım çok acıktı ya... Ne yesek?"
Hepimiz aynı anda ona döndük.
"Taş ye kardeşim," dedi Can. "Daha yarım saat önce iki simit, yanında da çay gömdün."
"O atıştırmalıktı," diye savundu kendini Çağrı. "Ben onun üstüne bir de güzel menemen gömerim."
"Oha," dedim gülerek.
"Takılmayın sevgilime," dedi İzgi. "İsterse bir ekmek yer."
"Neyse," dedim. "Ben bir üzerimi değiştirip geleyim. Güzel bir kahvaltı yapalım. Zaten hiçbir şey yemedim."
"İyi, tamam," dedi Can.
Gülümsedim ve arkama bile bakmadan eve doğru yürümeye başladım.
Eve girer girmez doğruca odama geçtim. Gardırobumu açıp mavi kot şortumu ve beyaz, salaş tişörtümü çıkardım. Saçlarımı hızlıca taradım, çok hafif bir makyaj yaptım. Birkaç damla parfüm sıktıktan sonra beyaz spor ayakkabılarımı giydim.
Anahtarımı yataktan alıp çantama koydum ve tekrar dışarı çıktım.
Parka döndüğümde İzgi, Can ve Çağrı'ya pansuman yapıyordu. Yanlarına yaklaştım.
"Sizi bu hâlde gördükten sonra karşı tarafı düşünemiyorum," dedim.
"Keşküle çevirdik onları yenge," dedi Çağrı.
Can ona ters bir bakış attıktan sonra bana döndü. Gülümseyerek yaklaştı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Boş ver düşünme sen," dedi. "Parfümün çok güzel kokuyor."
İzgi ve Çağrı olmasa o an çoktan öpmüştüm onu.
Yüzüne gülümsedim.
"Eyvallah."
"Eyvallahına kurban."
Çağrı boğazını temizledi.
"Kusura bakmayın bölüyoruz ama... artık gitsek mi? Yoksa ben burada açlıktan Can'ın kolundan bir parça koparacağım."
Can hemen bir adım geri çekildi.
"Neyse sevgilim," dedi bana dönerek. "Biz sonra kaldığımız yerden devam ederiz. Önce şu ayıyı doyuralım, yoksa bizi yiyecek."
"Tamam sevgilim," dedim.
Ve Çağrı'nın öve öve bitiremediği o kahvaltıcıya doğru hep birlikte yürümeye başladık.
Mekâna girdiğimizde bir garson bizi karşılayıp masaya kadar eşlik etti. Oturur oturmaz önümüze menüler bırakıldı.
Herkes ne yiyeceğine kısa sürede karar verdi. Ben fazla düşünmeden patates kızartması söyledim. Can elini kaldırıp garsonu çağırdı ve siparişlerimizi verdik.
Siparişleri beklerken Can bir anda garipleşti.
Menüyü alıp yüzünün önüne kaldırdı.
"Aşkım, ne yapıyorsun?" dedim.
Biraz panik, biraz aceleyle cevap verdi.
"Menüye bakıyorum hayatım... acaba başka ne yesem diye."
"Siparişleri verdik ya," dedi Çağrı.
"Menemen beni tek başına doyurmaz gibi geldi," dedi Can. "Başka ne yiyebilirim diye bakıyorum."
"Bana aç ay diyene bak," dedi Çağrı.
Can ona ters bir bakış attı.
"Sana ne Çağrı? Ben sabah senin gibi iki simit gömmedim."
Çağrı bu sefer cevap vermedi, başını önüne eğdi.
Can menüyü yüzünden bir saniye bile indirmiyordu.
Garson siparişleri getirip menüleri toplarken Can aniden ayağa kalktı.
"Ben bir lavaboya gideyim," dedi.
Artık Can'ın bu tuhaf hâllerine şaşırmıyordum bile.
Lavaboya doğru yöneldiği sırada arkasından bir kadın sesi yükseldi.
"Can!"
İrkilip sesin geldiği yöne baktım.
Kadın, Can'ın karşısında durmuştu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, gözlerini ondan ayırmadan bakıyordu.
Can'ın yüzü bir anda bembeyaz kesildi.
Ne yapacağımı bilemeden ayağa kalktım.
"Can," dedim, "bu kadın kim?"
"Bilmiyorum ki aşkım," dedi aceleyle. "Beni birine benzetti herhalde."
"Şimdi ben seni bir benzetirim," dedim. "Sana benzeyen kaç tane Can var bu şehirde?"
Kadın dudaklarını bükerek konuştu.
"Bilmiyor musun? O zaman ben kendimi hatırlatayım."
İçime kötü bir his çöktü.
"Lütfen..." diyebildim sadece.
Kadın o kadar rahattı ki... Can'ın tedirginliği daha da göze batıyordu.
"Ben Can'ın sevgilisiyim."
O an, sanki üç kelimeyle içime üç yıllık bir acı bıraktı.
Gözlerimin dolduğunu fark edince hiçbir şey söylemeden mekândan çıktım.
Can olanların farkına varınca peşimden koştu.
"Feride, bekler misin lütfen?"
Cevap vermeden yürümeye devam ettim.
"Feride, durur musun?" diye tekrar etti.
Yoldan geçen bir taksiye el kaldırdım. Araç durur durmaz kapıyı açtım ama tam binecekken Can kolumdan tuttu.
"Feride..." dedi.
"Ne Feride ya, ne Feride?" dedim sertçe. "Ne?"
Durup yüzüne baktım. Şimdi bakalım, gözlerimin içine bakarak bu sefer hangi yalanı söyleyecekti?
"O... Buse'nin söylediği gibi bir şey değil," dedi.
Açıklamaya bak.
"Ne peki?" dedim.
"Buse benim eski sevgilim. Seninle sevgili olmadan önce olmuş bitmiş bir şey."
"Can, bana yalan söyleme," dedim. "Biz zaten beş senedir beraberiz."
"Tamam işte," dedi aceleyle. "Liseden Buse."
İçimde bir şeyler koptu.
"Demek liseden," dedim. "O zaman neden onu görünce yüzün bembeyaz oldu?"
"Feride, yanlış anlıyorsun," dedi. "O sadece ortalığı karıştırmak istedi."
"Ortada karışacak bir şey yoktu," dedim. "Eğer söylediğin doğru olsaydı."
Can bir adım daha yaklaştı.
"Ben seni seviyorum," dedi. "O kız benim için bir hiç."
"Bunu bana kaçıncı kez söylüyorsun, Can?" dedim. "Ve ben bunu kaçıncı kez duyuyorum?"
Kolumu çekmeye çalıştım ama bırakmadı.
"Feride, lütfen," dedi. "Böyle bitmesin."
"Böyle bitmemesi için," dedim, "başından böyle olmaması gerekirdi."
Kolumu sertçe çektim. Bu sefer tutamadı.
Taksiye bindim, kapıyı kapattım.
Şoföre gideceğim yeri söyledim.
Araç hareket ederken Can hâlâ kaldırımda duruyordu. Camdan dışarı baktım ama artık ona bakmak istemiyordum.
İçimde tarifsiz bir boşluk vardı.
Sanki beş yılım bir anda elimden alınmış gibiydi.
On dakika sonra eve geldik. Ücreti ödeyip indim, kapıyı açıp içeri girdim.
Ev her zamankinden daha sessizdi.
Mutfağa geçtim. Çantamı tezgâha bıraktım, buzdolabını açtım. Aç değildim. Hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.
Kapağı kapatıp salona geçtim ve koltuğa oturdum.
Tam o sırada kapı çaldı.
Derin bir nefes alıp kapıya yöneldim. Dürbünden baktım.
Can.
Bir an gözlerimi kapattım.
Kapının demir kilidini kapattım ve kapıyı araladım.
"Ne var?" dedim.
"Kapıyı açar mısın?" dedi.
"Açamam."
"Bak, açarsan her şeyi açıklayacağım sana, söz."
"Hadi ya," dedim. "Senin yalanlarına artık karnım tok."
Can tam konuşacakken apartman boşluğundan tanıdık sesler duyuldu. İzgi ve Çağrı merdivenlerden çıkıyordu.
"Feride, ne oluyor?" dedi İzgi.
"Çağrı," dedim, "şu arkadaşını alır mısın buradan?"
"Ama biz-" diyecekti ki Can sözünü kesti.
"Ama bizim sana bir sürprizimiz var," dedi.
"Neymiş o?" dedim isteksizce.
"Bilet," dedi Çağrı.
"Bilet?"
"Evet," dedi Can. "Balo bileti."
Bir adım daha yaklaştı.
"Lütfen sevgilim," dedi. "Bu şapşal sevgiline bir şans daha ver."
İçimden derin bir of çektim.
Her seferinde aynı şey...
Önce gidip her şeyi mahvediyor, sonra iki güzel sözle geri dönüp kendini affettiriyor.
Kapıyı yüzüne kapattım.
Bir saniye sonra kilidi açıp kapıyı yeniden araladım.
"Bu son şansın," dedim. "Eğer yine aynısı olursa o saçlarını tek tek yolarım, haberin olsun."
Evet...
Bir balo biletine tav olmuştum.
Can ellerimi tuttu.
"Kabul," dedi gülümseyerek. "Sevgilim."
İstemeden de olsa ona sarıldım.
Baloya dört saat vardı.
Herkes hazırlanmak için kendi evine dağıldı. Ben de odama geçtim.
Dolabımın karşısında durup bir süre düşündüm.
Siyah mı giymeliydim...
Yoksa kırmızı mı?
Bir an duraksadım. Aslında başkalarının değil, sadece sevgilimin dikkatini çekmem yeterliydi.
Siyah elbisemi dolaptan çıkardım, giydim ve aynanın karşısına geçtim.
Güzel duruyordu.
Altına siyah stilettolarımı giydim. Taşlı küpelerimi ve uyumlu kolyemi taktım. Makyajımı abartmadım; sadece gözlerimi biraz daha belirginleştirdim.
Balo saatine on beş dakika kala Can aradı.
Aşağı indiğimde arabasının yanında beni bekliyordu. Kapıyı açtı.
"Çok güzel olmuşsun," dedi.
"Teşekkür ederim," dedim ve arabaya bindim.
Ama içimdeki o huzursuzluk...
Hâlâ geçmemişti.
...
İçeriye girdiğimizde gözlerim izgi'yi aradı ve bulduğunda adımlarım o tarafa doğru ilerledi.
"Çok güzel olmuşsun yavrum." dedim.
"Sensinn."
Gülümsedim.
Gecenin sonlarına kadar dedikodular ve gülüşmeler devam etti.
"Feride, Can nerde biliyor musun?" dedi Çağrı.
"Bilmiyorum... Tuvalete gitmiştir belki."
Çağrı başını hafifçe salladı ve yanımızdan uzaklaştı.
Yaklaşık beş dakika geçmişti.
İstemeden içime düşen o hissin esiri oldum.
"İzgi ben bir Can'a bakıp geleceğim." dedim.
"Tamam canım."
Yine aynı şeyin olması beni çok korkutuyordu.
Biraz yürüdükten sonra Can'ı gördüm.
Bir kızı duvara yaslamıştı.
Bir eli kızın saçlarındaydı. Yüzü, burnuna değecek kadar yakındı.
O an ağzımdan sadece tek bir kelime çıktı.
"Can."
Başını bana çevirdi.
Balodaki o pişman bakış yine yüzündeydi.
Ama bu kaçıncıydı?
Aptalsın Feride.
Seni aldatan adamı kendinden ödün vererek affedecek kadar aptalsın.
Beş yıldır bu ilişki nasıl yürüyor sanıyorsun?
Tabii ki benim sabrımla.
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
Kapıya yaklaştığımda kolumdan sertçe tuttu.
"Feride, nereye?"
"Cehennemin dibine!" diye bağırdım.
"Saçmalama. Bu saatte nereye gideceksin?"
"Bırak kolumu Can! Aynı şeyi tekrar yaşamayacağım."
Kolumu çekmeye çalıştım ama bırakmadı.
"Feride!" diye sertçe seslendi.
Tam o sırada yanımızda bir gölge belirdi.
Can'ın yüzüne sert bir yumruk indi.
Can sendeleyip yere düştü.
Şaşkınlıkla baktım.
Yaklaşık bir seksen boylarında, esmer, yeşil gözlü bir adamdı.
Bakışları sakindi ama içinde sert bir şey vardı.
Can yerden kalktı.
"Napıyorsun sen oğlum?" dedi öfkeyle.
Adam sakin bir sesle konuştu.
"Bir kadına sokak ortasında zorla yaklaşmak yakışıyor mu?"
"Sanane lan? O benim sevgilim."
Dayanamadım.
"Eski sevgilin," dedim.
"Az önce beni aldattığını hatırlatırım."
Adam gözlerini Can'dan ayırmadan konuştu.
"Duydun. Artık sevgilin değil."
Can öfkeyle üzerine yürüdü.
Adam onun bileğini yakalayıp sertçe büktü.
"Uzatma," dedi soğukkanlı bir sesle.
"Git."
Can acıyla bağırınca kolunu bırakıp hafifçe itti.
Can homurdanarak uzaklaştı.
Ben ise o karmaşanın içinde ne utancımı, ne öfkemi, ne de hayal kırıklığımı ayıklayabiliyordum.
Koşarak oradan uzaklaştım.
Bölüm etkileşimi
