18. bölüm · Yanımdaki Yalancı
17. Bölüm
Konuşulmayan acı, kalbi parçalar...
2 hafta sonra;
Dalgınca ellerimin arasında bulunan kahvemi izliyordum. Uykusuzdum. Yorgundum. İki haftadır ne doğru düzgün uyuyabilmiştim ne de bir şeyler yiyebilmiştim. Beni ayakta tutan tek şey kahveydi. Ellerimin arasında ki buz gibi olan kahveyi lavabonun içerisine boşalttım. Boşalan kahve bardağını sudan geçirerek bulaşık makinesine yerleştirdim. Gözlerim uyumak için direniyor ancak hiçbir şekilde uyuyamıyordum. Günlerdir uyumak için yollar deniyordum. Ancak uyku ilaçları sayesinde günde en fazla üç saat uyabiliyordum.
Göz altlarım şişmiş, mor halkalar oluşmuştu. Gözlerimin içi kan çanağına dönüşmüştü. Ortalıkta ruh gibi dolaşıyordum. Yorgunluktan bayılmak üzere olan bedenimi zorla koltuğa attım. Gözlerimi yorgunca saatin üzerinde gezdirdim. Öğlen ikiye geliyordu.
Başımı geriye atarak kapattım gözlerimi. Gözlerimin önünde beliren bir çift ela göz ile irkilerek açtım gözlerimi. Hızlı hızlı atan kalbimin üzerine koydum titreyen elimi. İki hafta olmuştu. Koskoca iki haftadır ondan ne bir ses ne de bir haber vardı. Elim kolum bağlanmıştı. Yoktu.
Ürkütücü sessizlikle kaplı olan salonun içerisinde yankılanan zil sesiyle birlikte ayaklarımı koltuktan aşağıya sarkıttım. Hangi ara uykuya dalmıştım bilmiyorum. Ancak hava çoktan kararmış, ev sokak lambası sayesinde hafif aydınlıktı. Ayaklarımı sürüye sürüye kapıya ulaştım. Kapıyı açtığımda gözlerimi alan beyaz ışıkla beraber gözlerim kısıldı. "İzgi?"
"Hande?"Çatlak çıkan sesimden kurtulmak için boğazımı temizledim. Kapıyı iyice açarak Hande'ye yol açtım. İçeriye girdi, ayakkabılarını ve kabanını çıkartarak bir kenara koydu ve sessizce salona geçti. Kapıyı kapatırken sesli bir nefes verdim. Salona, Hande'nin yanına, gitmeden hemen önce mutfağa uğrayarak koca bir bardak su içtim. Boğazımda ki acımsı tattan az da olsa kurtulurken rahatlamıştım. Salona girdiğimde Hande elinde bir kitapla koltukta oturuyordu. "Neye bakıyorsun öyle?"
Kitabı sertçe kapattı ve kapağını görmemi sağladı. O kitap değildi, o benim günlüğümdü. Üzerinde Selene yazılı olan günlüğüm.
"Selene ne İzgi? Yıllardır saklıyorsun benden?"Sakin kalmak için büyük bir çaba verirken ellerinin arasında bulunan günlüğümü aldım. Beyaz kapağın üzerinde parlak lacivertle yazılı olan Selene yazsına burukça baktım. "Bu Suiletin hediyesi. Selene: Ay Tanrıçası demek,"Günlüğün ilk sayfasını açtım ve Suiletin benim için yazdığı notu sesli bir şekilde okudum.
"Ay gibi parlak yüzün ve kalbinle tıpkı Ay Tanrıçası Selene gibisin. Onun gibi ışıl Işıl, onun gibi harika."
Gözlerim dolarken sertçe günlüğü kapattım. Yalandan öksürürken güldüm. "Yeter bu kadar bilgi,"Günlüğü eski yerine koyduktan sonra koştukta Hande'nin yanına oturdum. "Neden geldin?"Ellerimi açlıktan çökmüş olan karnımın üzerine koydum, koltukta yan döndüm. Sönmüş olan gözlerimi Hande'nin yüzünde gezdirdim. Dertliydi. "İyi değilsin İzgi,"Gözlerimi devirdim.
"Bana bilmediğim bir şey söyle,"Gözlerine yerleşen adını bilemediğim o duygu ile baktı yüzüme. "O gün orada ne olduğunu kimseye anlatmıyorsun. Atlas iki haftadır kayıp. Adamdan bir iz bile yok. Sende kendini evine kapatmışsın. Ne uyuyorsun ne de bir şeyler yiyorsun. İyice eriyip gidiyorsun ama farkında değilsin İzgi. Kapına Ekin geliyor, Güney geliyor ama onlara bile açmıyorsun. Sadece bana açıyorsun. Bana neden açıyorsun İzgi?"
Tek kaşım havalanırken arkama yaslandım iyice. "Kendini onlarla bir tuttuğunu bilmiyordum. Eğer istersen kapı hemen salondan çıkınca orada, biliyorsun."
"Beni kovuyor musun?"Burnumdan sert bir nefes verirken gözlerimi bir kez daha devirdim. "İstediğin gibi algıla,"
"Peki."Oturduğu yerden kalktı ve salonun çıkışına doğru yürümeye başladı. Sırtım kapıya dönüktü. Yine de dönüp bir kere bile arkama bakmadım. Evin içerisinde yankılanan kapı sesiyle birlikte gözlerimi yumdum. Hiçbir şey hissetmiyordum. Neden hissetmiyordum? Hissetmek mi istemiyordum yoksa hissedemiyor muydum? Hangisiydi benimki? Atlas haftalardır yoktu. Onunla beraber bende yok olmuştum. Belki bedenim buradaydı, evindeydi. Ama ruhum için aynı şey geçerli değildi. O gün yüzüme kapatılan kapıyla birlikte hayatımın en kötü anlarından birisini yaşamıştım. Atlas'tan hiçbir haber yoktu. Yaşadığını bile bilmiyorduk. İşte en can alıcı noktada buydu. Ondan tek bir haber bile yoktu. En azından yaşadığını biliyor olmak bile yeterdi benim için.
Oturduğum koltuktan kalktım, salondan çıkıp banyoya geçtim. Lavabonun karşısına geçerek soğun suyu açtım. Avuç içlerime doldurduğum soğuk suyu sertçe yüzüme çarptım. Yüzümden lavabonun içerisine akan sulara baktı. Islak yüzümü kaldırdım ve aynada baktım.
Kendine gel İzgi. Atlas'ın sana ihtiyacı var. Onun için elinden gelen her şeyi yapmalısın. Onu bulmalısın. Atlas'ı bir katilin eline öylece bırakamazsın!
Göğsüm hızla inip kalkerken hırsla avuçlarıma doldurduğum suyu bir kez dağa çarptım yüzüme.
Atlas seni bekliyor İzgi. Onu bir tek sen bulabilirsin.
Çeşmeyi kapattım, yüzümü havluyla kuruladım. İç sesim haklıydı. Onu kurtarlamıydım. Onun bize ihtiyacı. Hangi şartlar altında olduğunu bilmiyorduk. Yaralı olabilirdi. Yaralı olma düşüncesi içimi huzursuz ederken hızla odama geçtim ve dolabımı açtım. İçinden siyah bir tişört ile kot pantolon çıkartarak üzerime geçirdim. Tarakla yalandan taradığım saçlarımı tepeden at kuyruğu yaptım. Odadan çıkmak için adımımı attığım sırada aklıma gelen şeyle duraksadım. Ayaklarımı geriye doğru hareket ettirdim.
Çekmeceli komidinin önünde durunca derin bir nefes verdim. İstemeye istemeye aldım onu elime. Ağırlığını ve soğukluğunu hissettim. Tüylerim diken diken olurken belime yerleştirdim. Tişörtümle üzerini kapatırken çekmeceyi kapattım.
Adliyeye giriş yapar yapmaz ilk işim Rüya'dam son güncel bilgileri almak olmuştu. Katilimiz o günden sonra bizi bir kere bile aramamış. Aynı zamanda hiçbir şekilde Atlas'ın izine ulaşılmasına da izin vermemişti. Rüya'nın yanından ayrılır ayrılmaz ise soluğu Ekin'in yanında almıştım. Başta beni görünce büyük bir şok yaşamış olsa da şokunu kısa sürede atlatmış ve hemen işe koyulmuştuk. Deliler gibi sağı solu araştırıyorduk. Bütün hastanelere haber salmıştık. Eğer Atlas'ın adına herhangi bir giriş yapılırsa anında bize haber edeceklerdi. Bunu daha öncede yapmıştık. Bu seferki yaptığımız küçük bir hatırlatmaydı.
Dişlerim alt dudağıma geçirerek kemirirken oldukça düşünceliydim. Neler yapabileceğimi düşünüyor bir yandan da kendi içimde planlar kuruyordum. Ama bütün planlarımın hepsi anında suya düşüyordu. Ne Atlas'ın durumundan ne de katilimizden bilgi yoktu. Her an karşımıza çıkan bir şey de her şey alt üst olabilirdi. "İzgi Savcım!"Yanıma koşarak gelen Ekin'le birlikte ayağa fırladım.
"Ne oldu? Bir şey mi buldunuz? Ekin bana güzel bir haber ve ne olursun."
Yüzündeki ifadenin aksine yalvarır gibi sesime gülümsedi. "Şehir Hastanesinden haber geldi. Atlas Akkoç adında bir giriş yapılmış."
Duyduğum şeyle koşarak adliyeden çıktım. Ekin'de hızla arkamdan çıkarken arabalardan boş olanlarsan birisini alarak hemen yola koyulduk. İçimde değişik bir şeyler vardı. Atlas'ı sonunda bulma sevinci yaşıyordum. Ancak bir yandan da onun halini görmekten korkuyordum.
Araba hastanenin önünde durunca emniyet kemerimi açtığım gibi arabadan indim. Hastaneye girer girmez hemen danışmaya ilerledik. "Kolay gelsin, buraya Atlas Akkoç adlı bir hasta getirilmiş. Hangi odada?"Sorum üzerine danışmadaki kadın başını olumsuz anlamda salladı. "Üzgünüm eğer birinci dereceden yakını değilseniz size bilgi veremem,"Sinirlerim tepeme çıkarken Ekin benden önce davranmış, polis kimliğini kadına göstermişti. Kadın ses seda çıkarmadan bilgisayarda birkaç tuşa bastı. "Üçüncü kat, yetmiş birinci oda."Zaman kaybetmeden merdivenlere yöneldim. İkişer ikişer çıktığım merdivenlerim sonunda üçüncü kata çıkmış, yetmiş birinci odayı bulmuştum.Heyecanla kapıyı açtım. "Atlas!"Yüzümdeki gülümseme boş yatakla birlikte solarken elim kapıda kalmıştı.
"Yine oyun oynamış bize!"Burnumdan hızlı hızlı nefes alırken sakin kalamıyorum. Oyuna düşmüştüm. O burada değildi.
Elim kapının kolundan yanıma doğru yenilgiyle düştü. O sırada cebimde çalan telefonla birlikte zorda olsa cebimden çıkardım. Ekrandaki bilinmeyen numarayı görünce dişlerimi sıktım.
Aramayı cevaplayarak kulağıma dayadım.
"Ne var? Ne istiyorsun?"
"Sakin ol İzgi Savcı. Sadece Atlas Savcı hakkında bilgi vermek için aradım. Ben iyi bir katilim. Biliyorsun,"
Kurduğu cümlelere karşılık kahkaha attım. Apaçık benimle dalga geçiyordu.
"Sadede gel,"
"O öldü..."
Yüzüme kapatılan telefonla birlikte olduğum yerde kalmıştım. Telefon kulağımda, gözlerim beyaz hastane duvarında kalmıştı. Kalbim teklerken dizlerimin titreşimini hissettim. Birini daha kaybetmiş miydim gerçekten? Hayatımdan birisi daha çıkmış mıydı?
Gözümün önünde Atlas ile ilk karşılaşmamız canlandı.
Arabadan inip yanıma gelişi, bana kızışı...
Ben arabamın arkasına hüzünle bakmakla meşgulken sağ tarafımda bulunan hareketlenmeyle arabanın sahibi olduğunu tahmin ettiğim adam burnundan soluyarak yanıma geldi. Aramızda birkaç adım kalınca durdu ve ellerini beline koydu, çatılmış olan kaşlarıyla sinirle soludu.
"Size ehliyetinizi nereden aldığınızı sorabilir miyim?! Bu ne sorumsuz bir sürüş şekli?!"
Hızla dışarıya attım bedenimi. Yüzüme çarpan soğuklukla titredim.
Daha sonra adliyede karşılaşmamız geldi gözlerimin önüne.
Benimle inatlaşması, bana Ortak diye hitap etmesi.
"Bu işte biz diye bir şey yok. Ya sen ya da ben. Ben senin gibi saygısız bir adamla çalışmam."
Beni umursamayarak ellerini cebine koydu. Umursamaz bir tavırla omuz silkti.
"İstediğini düşün, bu işte beraberiz ortak."
Önümde geçmekte olan taksiye elimi kaldırdım.
Bıçaklandığım zaman kucağına devrilişim. Sırf beni oyalamak için sorduğu saçma sapan soruları.
Ellerini saçıma çıkardı yavaş yavaş gezdirmeye başladı.
"Küçükken en çok ne yapmayı severdin?"
Beni oylamaya çalışıyordu. Hafifçe tebessüm ettim.
"Konuşmak."
Güldüğünü işittim.
"Neden şaşırmadım acaba? Peki en çok ne yapmaktan nefret ederdin?"
Haince gülümsedim. Konuşmak için ağzımı açtığım sırada yaranın olduğu yer sızladı, inlememle birlikte Atlas kaşlarını çattı.
"Konuşamamaktan."
Çatılı kaşlarıyla bakmaya devam ederken dediğim şeyle kaşları düzelmeye başladı.
"Ciddi misin sen?"
Başımı hafifçe olumlu anlamda salladım.
"En büyük korkun?"
Her biri birer film şeridi gibi gözlerimin önünden geçip gidiyordu.
Taksiden indiğimde bedenimi ele geçiren soğuklukla birlikte burnumu çektim. Neden ağlayamıyordum?
Gözlerimden yaşlar akmıyordu ama içim paramparçaydı.
Odandaki aynanın karşına geçtim. Vaktim yüzüme.
Bir katile mi inanacaksın İzgi?
"Elimizde yaşadığına dair bie kanıt yok!"
Gözlerim buğulanırlen sesimle sitemli çıkmıştı.
Öldüğüne dair de yok. Kendine gel İzgi. Hemen pes edemezsin. Atlas ölmedi.
Kafamın içerindeki ses kaybolurken o robotik ses belirdi.
O öldü...
Kabullenemeyerek başımı olumsuz anlamda salladım.
"Ölmedi! Ölemez!"
Elimi sertçe karşımdaki aynaya geçirdim. Ayna parçalar halimde ayak ucuma düşerken gözümden yanağıma doğru bir yaş aktı.
"Ölmedi o! Yine oyun oynuyor bana! Atlas ölmedi!"
Sırtımı daha demin parçalara ayırdığım aynaya dayayarak yere çöktüm. Gözümden yaşlar akmaya başlarken duyduğum cümleyi kabullenemiyorum. Dizlerimi karnıma çektim, kollarımı dizlerime sardım ve başımı gömdüm. O ölmüş olamazdı, ölmemeliydi.
Son defa gözümün içerisine baktığı an geldi gözlerimin önüne. O an kendimden nefret ettim. Onu engelleyenmiştim. Bunun tek sorumlusu bendim.
Art arda çalmaya başlayan zil ile durdum. Kanlı elimin tersiyle yanağımdaki yaşları sertçe sildim. Çöktüğüm yerden zorla ayaklandım. Ayna kırıklarına basmamaya dikkat ederek odadan çıktım. Çok çabuk duygu değiştiriyordum. Bu iyi değildi, hemde hiç.
Hala art arda çalan zille kaşlarım çatıldı, sinirlenmemek elde değildi.
Kapıyı açtım ve o an karşımda beliren yaralı adamla birlikte dünya durdu.
"Atlas?"
Ve yorgun bedeni gözlerimin önünde yere yığıldı.
