7. bölüm · YAĞMUR'UN ZİRVESİ
7. Bölüm
Kapı aralandığında Dila, üzerinde taşıdığı o kronik umursamazlıkla eşikte belirdi. Elindeki kadehi hafifçe sarsarken, içindeki sıvının çalkantısı gözlerindeki kibirle yarışıyordu. Bulut’u tepeden tırnağa, adeta bir antika parçasını inceler gibi süzdü. Dudaklarında, ordularını bozguna uğratmış bir komutanın o zehirli ve mağrur tebessümü asılıydı.
"Geleceğini biliyordum Bulut,"
dedi sesi, bir kehanetin gerçekleşmiş olmasından duyduğu hazla titreyerek. Kapıdan çekilip içeri geçmesi için yol verirken ekledi:
"Zayıf noktalarını ezbere bildiğim birinin, kapımı çalması sadece bir zaman meselesiydi."
Bulut içeri adımını attığında, evin havasına sinmiş o ağır parfüm ve keskin sigara kokusu genzini bir bıçak gibi yaktı. Durmadı. Salonun ortasına kadar, adımlarında kararlı bir öfkeyle yürüdü. Dila’ya döndüğünde bakışları o kadar soğuk ve keskindi ki, Dila’nın yüzündeki o eğlenen ifade, bir anlığına buz tutmuş bir gölün çatlaması gibi sarsıldı.
Bulut, sesindeki her bir kelimeyi bir mermi gibi namluya sürerek konuştu:
"Bir daha beni aramayacaksın. Adımı o kirli ağzına almayacaksın. Okuldan kaydını aldırıp bu şehirden, hayatımdan defolup gideceksin."
Dila, bu sert çıkışı bir iltifatmış gibi göğüsledi. Kadehinden derin bir yudum alıp koltuğun kadife dokusuna yayıldı.
"Bensiz yapamazsın Bulut," dedi, sesindeki manipülatif şefkatle.
" Yağmur mı gideceksin ? O saf kız senin gerçekte kim olduğunu, ellerindeki kiri öğrendiğinde yüzüne bile bakmaz. Sen bana, kendi karanlığına mahkumsun."
Bulut’un dudaklarından dökülen cevap bir fısıltıdan öte, sessiz bir yemini andırıyordu.
"Senin o 'mahkumiyet' dediğin şey, aslında benim kendime kestiğim bir cezaydı. Ama o infaz bitti Dila. Senin tehditlerin, o avuçlarında sımsıkı tuttuğun sırlar... Hepsi artık sadece rüzgarda savrulan kağıt parçaları. Az önce o kapıdan girerken neyi fark ettim biliyor musun? Ne kadar zavallı olduğunu... Sen sadece başkalarının acısıyla karnını doyuran, ruhu aç bir asalaksın."
Dila’nın sarsılmaz özgüveni, bu ağır hakaretle yerini buz gibi bir nefret dalgasına bıraktı. Kadehini sehpanın üzerine öyle bir hınçla bıraktı ki; kristalin mermerle buluştuğu o tiz çınlama, odadaki gerginliği bir yay gibi gerdi. Ayağa kalktı, ipek sabahlığının etekleri bir yılan gibi yerleri süpürürken Bulut’un üzerine yürüdü.
"Asalak mı?" diye fısıldadı, sesi odanın köşelerine zehirli bir sarmaşık gibi dolanırken.
"Beni küçümseme hatasına düşme. Sen buraya sadece vicdanındaki o sızıyı dindirmeye geldin ama bir şeyi unutuyorsun: Ben sadece senin geçmişini değil, kurduğun o kırılgan geleceği de avuçlarımda tutuyorum."
Bulut derin bir nefes aldı. Bu kadınla tanıştığı, hayatının o karanlık dönüm noktasına binlerce kez lanet etti. Sabrı, bir barajın kapakları gibi patladı; sesi artık duvarları titretiyordu:
"Sence tehditlerin hâlâ üzerimde bir hükmü var mı? Rüzgar da yok artık etrafımda, Yağmur da! Kimsesiz bir adamı neyle korkutacaksın?" diye haykırdı.
"Allah senin belanı versin!"
Dila, karşısındaki adamın bu yıkılmış ama özgür halini izlerken zehrini son bir kez akıttı:
"Ne o? Yağmur güzelleşince mi farkına vardın gerçeklerin? Şimdi o zamansız iyilik maskeni takıp vicdanını mı kandıracaksın?"
Bulut, duyduklarına inanamayarak acı bir kahkaha attı.
"Sen ne vicdanından bahsediyorsun? Rüzgar’a gidip 'Yağmur’u sevdiğini söylerim, ikisini de kaybedersin' diye beni aylardır sırtımdan bıçaklayan sen değil miydin? Senin aşk dediğin şey bir infaz listesi, Dila. Ve ben bugün o listeden adımı siliyorum."
Dila, Bulut’un öfkeden titreyen sesine karşılık sadece durdu ve dudaklarının kenarına o mide bulandırıcı, pişkin sırıtışını yerleştirdi. Az önceki sarsılmış hali gitmiş, yerine avını köşeye sıkıştıran bir avcının sakinliği gelmişti. Kollarını göğsünde kavuşturdu, başını hafifçe yana eğerek Bulut’un gözlerinin içine baktı.
"Ah Bulut..." dedi, sesi adeta bir ninni kadar yumuşak ama bir o kadar zehirliydi.
"Sen gerçekten her şeyi hallettiğini mi sanıyorsun? Rüzgar ve Yağmur meselesinin sadece basit bir 'aşk itirafı' tehtidiyle sınırlı kaldığını düşünecek kadar saf olamazsın."
Yavaşça Bulut’a doğru bir adım daha attı, aralarındaki mesafeyi neredeyse yok etti. Sesini bir fısıltıya düşürdü:
"Yağmur’un yollarını gözlediği o ailesini bildiğin halde ondan sakladığını da mı anlatacaksın ona?"
Bulut’un beti benzi bir anda kül gibi kesildi. Odadaki hava buz kesti. Dila, Bulut’un yüzündeki o dehşeti izlerken keyifle gülümsedi.
Bulut’un yüzündeki o dehşet dolu ifade, beklenmedik bir şekilde yerini tuhaf, donuk bir sükunete bıraktı. Dila, karşısındaki adamın yıkılacağını umarken; Bulut derin bir nefes aldı, omuzlarındaki o ağır yükü sanki fiziksel bir yükmüş gibi silkeledi. Artık korkmuyordu; çünkü korku, kaybedecek bir şeyi olanların sığınağıydı.
Bulut, çarpık bir gülümsemeyle Dila’ya baktı. Bu gülüşte özgürlüğün getirdiği o tekinsiz rahatlık vardı.
"Biliyor musun Dila?" dedi, sesi her zamankinden daha tok ve kararlı çıkıyordu.
"Bunu söyleyerek bana en büyük iyiliği yaptın. Yağmur’un benden öğrenmesi, senin elinde bir silah olarak kalmasından bin kat daha iyi. Evet, benden nefret edecek belki, yüzüme bile bakmayacak... Ama artık aramızda senin gibi bir leke kalmayacak. Her şeyi anlatacağım. Kendi ellerimle yıktığım her şeyi, kendi dürüstlüğümle yeniden inşa edeceğim."
Dila’nın yüzündeki o zafer kazanmış ifade, Bulut’un bu beklenmedik rahatlığıyla aniden dağıldı. "Sen... Sen delirdin mi?" diye kekeledi.
"Her şeyi bitireceksin!"
"Hayır," dedi Bulut, cebinden telefonunu çıkarıp kısa bir mesaj gönderirken. "Ben bitmeyeceğim, sadece sen aradan çekileceksin. Bu süre zarfında Yağmur’un etrafında, hatta bu şehirde bile olmayacaksın."
Dila bir şey söylemek için hamle yaptı ama kapı o an sertçe, menteşelerinden fırlayacakmış gibi açıldı. İçeriye Bulut’un sadık adamlarından Bekir, heybetli cüssesiyle girdi. Dila korkuyla geri çekilirken Bulut, soğukkanlılığını bozmadan adamına işaret etti.
"Götürün bunu," dedi Bulut, sesi buz gibiydi.
"Benim işim bitene kadar, kimsenin bulamayacağı o güvenli evde kalacak. Tek bir telefon, tek bir ses duymayacağım. Dünya ile bağı tamamen kesilsin."
Dila çığlık atmaya, kurtulmaya çalışarak adamın kolları arasında sürüklenirken, Bulut son kez ona baktı.
"Şimdi gerçek tutsaklık sırası sende."
Bulut, Dila’nın odanın uzak köşesinde yankılanan çığlıklarını duymazdan gelerek masanın üzerindeki o pahalı kristal kadehi eline aldı.Sabrı, okyanusun ortasında fırtınaya direnen yorgun bir iskele gibiydi; sonunda o son dalga gelmiş ve her şeyi yıkıp geçmişti.
Dila’nın babasını, kaç kez uyardığını hatırladı.
"Kızına sahip çık, sınırları zorluyor," demişti. Ama adamın tek cevabı, pahalı purosunun dumanını savururken attığı o umursamaz kahkahaydı: "Dila öyledir Bulut, biraz hırçındır, geçer."Geçmemişti. Aksine, bir kanser gibi Bulut’un sevdiklerine doğru yayılmıştı.
Bulut, adamlarının Dila’yı kapıdan çıkarmasını izlerken telefonunu sertçe cebine koydu. Madem babası kızı üzerinde bir otorite kuramıyordu, madem o ihtişamlı soyadı bu zehri durdurmaya yetmiyordu; o halde bu hesabı Bulut, kendi yöntemleriyle kapatacaktı.
"İki yıl," diye fısladı boş odaya doğru. "İki yıl boyunca seni bu canavardan korumak için kendimi yaktım Yağmur. Ama artık kül olacak bir yanım kalmadı."
Dila'nın evinden çıkıp arabasına doğru yürürken, havadaki keskin soğuk yüzüne çarptı. Adamı kapıyı açtı, Dila’nın çoktan bir minibüse bindirilip yola çıkarıldığını onaylayan bir baş selamı verdi. Bulut, arka koltuğa yerleştiğinde gözlerini kapattı. Artık Dila ayak altında olmayacaktı; ne bir telefon, ne bir tehdit mesajı, ne de Yağmur’un hayatına sızan o sinsi gölge...
Şoförüne dönmeden, dikiz aynasından göz göze geldiler.
"Oraya mı efendim?"
"Evet," dedi Bulut, sesi hiç olmadığı kadar huzurlu ama bir o kadar da hüzünlüydü. "Yağmur'un yanına. Her şeyi mahvetmeye gidiyoruz."
Şimdi önünde Dila’dan çok daha zorlu bir sınav vardı. Kendi elleriyle ördüğü o yalan duvarını, yine kendi elleriyle yıkacaktı.
-------------------------°°°°°°°°°°°°°°--------------------------
Alaz kapıyı aralayıp sessiz bir davetle geri çekildiğinde, Rüzgar içeriye taze bir soluk gibi süzüldü.
Dudaklarından dökülen neşeli bir "Günaydın," tınısı salona yayıldı; ancak bu neşe, koltukta oturan yabancı çehreyle karşılaştığı an yerini kısa bir duraksamaya bıraktı.
Yağmur’un hemen yanı başında, ona bir aynanın yansıması kadar benzeyen o kadına takıldı gözleri. Odadaki hava bir anlığına ağırlaşır gibi olduysa da Rüzgar, şaşkınlığını ustalıkla gizleyerek yönünü tekli koltukta vakur bir heykeli andıran Baran'a çevirdi.Adımları emin, sesi ise içten bir hürmetle doluydu.
"Abi, hoş geldin," diyerek uzandı ve bu beklenmedik karşılaşmanın getirdiği tüm o gizemli havayı, samimi bir kucaklaşmayla dağıttı.
Baran, Rüzgar’ın sarılmasına aynı samimiyetle karşılık verirken, bakışları bir anlığına Yağmur'un yanında oturan annesine kaydı. Rüzgar geri çekildiğinde, ortamdaki o yoğun merakı ve havada asılı kalan cevapsız soruları hissedebiliyordu.
Baran, elini hafifçe Rüzgar’ın omzuna koyup onu koltuğa doğru yönlendirdi.
"Şaşkınlığını anlıyorum," dedi Baran, kadını işaret ederek. "Gördüğün benzerlik bir tesadüf değil Rüzgar. Kendisi annemiz olur."
Rüzgar, duyduğu cümlenin ağırlığıyla bir an nefesini tuttu.Odadaki gergin havayı dağıtmak ve nezaketini korumak adına ağır adımlarla Hacer Hanım’a doğru yöneldi. Bakışları, Yağmur’un yüzündeki o tanıdık çizgilerin bir benzerini taşıyan bu kadının üzerinde yumuşadı.
Hafifçe eğilerek Hacer Hanım’ın elini büyük bir hürmetle öptü ve başını saygıyla kaldırdı. Gözlerinin içine bakarken sesindeki tını hem güven verici hem de mesafeli bir samimiyet barındırıyordu.
"Tanıştığımıza memnun oldum efendim," dedi,
ardından bakışlarını kısa bir an Yağmur’a çevirip tekrar annesine döndü.
"Ben Rüzgar. Yağmur’un çok yakın bir arkadaşıyım. Sizi burada görmek bizim için büyük bir sürpriz oldu."
Hacer Hanım, elini öpen bu gencin nazik tavrıyla bir anlığına afallasa da gözlerinde belli belirsiz bir memnuniyet parıltısı belirdi. Salonun ortasında yükselen bu sessiz tanışma, henüz dile getirilmemiş pek çok sorunun da başlangıcıydı.
Hacer Hanım’ın nazik ama bir o kadar da otoriter duruşu karşısında Rüzgar, asıl geliş amacını hatırlayarak hafifçe gülümsedi. Ortamdaki o ağır havayı dağıtacak en samimi teklif buydu.
"Aslında," dedi Rüzgar, bakışlarını odadakiler arasında gezdirerek.
"Ben sadece bir 'günaydın' demek için uğramamıştım. Bugün hava çok güzel ,annem hep birlikte güzel bir kahvaltı yapalım istedi. Sizleri kahvaltıya davet etmeye gelmiştim. Annem sizi bekliyor"
Hacer Hanım, bu ani davet karşısında bir an duraksadı. Yıllardır içine kapandığı o korunaklı dünyadan çıkıp, yabancı bir sofraya oturma fikri önce bir ürperti gibi geçti zihninden. Ancak Rüzgar’ın yüzündeki o samimi çocuksu heyecan ve Baran’ın onaylayan bakışları, içindeki tereddütü kırdı.
"Annen zahmet etmiş," dedi Hacer Hanım, sesi yılların yorgunluğunu taşısa da pürüzsüz ve asildi.
"Madem bu kadar nazik bir davet var, icabet etmek düşer bize."
Hep birlikte yan eve geçtiklerinde, bahçedeki büyük çınar ağacının gölgesine kurulmuş donatılmış bir masa karşıladı onları. Meryem Hanım, elinde sıcak ekmek sepetiyle mutfaktan çıkarken misafirlerini gördü. Önlüğünü hızlıca çözüp kenara bıraktı; yüzünde, içten gelen o geniş Anadolu misafirperverliğinin ışıltısı vardı.
Meryem Hanım, ellerini uzatıp Hacer Hanım’ı bir dost sıcaklığıyla karşıladı:
"Hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Rüzgar bahsettiğinde bu kadar benzeyeceğinizi tahmin etmemiştim; Yağmur kızımın yüzündeki nur meğer asıl kaynağından geliyormuş."
Hacer Hanım, Meryem’in ellerini tutarken o avuçlardaki emeği ve sıcaklığı hissetti. Uzun zamandır ilk kez bir yabancının yanında kendini savunmasız ama güvende hissediyordu.
"Nazik sözleriniz için teşekkür ederim Meryem Hanım," dedi Hacer Hanım hafif bir tebessümle.
Kahvaltının ilerleyen dakikalarında, tabak tıkırtılarına karışan sohbetler daha da derinleşti. Meryem Hanım, Hacer Hanım’a eski hikayelerden bahsederken; gençler kendi aralarında geleceğe dair planlar fısıldıyordu.
Masa sadece karınları değil, asıl açlık çekilen o "aile olma" duygusunu da doyuruyordu. Hacer Hanım, Yağmur ve Baran’ın bu insanların arasında ne kadar "kendileri" olabildiğini gördükçe, kalbindeki o eski buzların yavaş yavaş eridiğini hissetti.
Kahvaltının en koyu yerinde, kapı zili çalmıştı. Herkesin bakışları birbirine döndüğünde, Meryem Hanım koşarak kapıyı açtı. Meryem Hanım'ın arkasında Bulut belirdi. Üzerindeki siyah ceketi, darmadağın saçları ve gözlerindeki o yorgun ama kararlı ifadeyle, bu neşeli sofraya ait değilmiş gibi duruyordu.
Masadaki neşe, bıçakla kesilir gibi dindi. Alaz’ın çatılan kaşları ve Rüzgar’ın aniden dikleşen omuzları, gençlerin bu davetsiz misafirden duyduğu rahatsızlığı odadaki oksijen kadar somut kılıyordu. Yağmur’un elindeki çatal tabağına düştü; gözleri Bulut’un üzerinde çaresizce gezindi. Onun buraya gelişi, huzurun sonu demekti.
Ancak bu buz gibi sessizliği, Meryem Hanım’ın hayat dolu sesi bozdu. O, Bulut’un geçmişindeki karanlığı ya da gençlerin arasındaki o gergin ipleri görmezden gelmeyi bir anne şefkatiyle seçmişti.
"Ooo, Bulut oğlum! Tam vaktinde geldin, çayı yeni demlemiştim " dedi Meryem Hanım
. "Geç otur şöyle, bir tabak da sana hazırlayayım."
Gençlerin şaşkın ve öfkeli bakışları altında Bulut, ağır adımlarla masaya yaklaştı. Gözleri doğrudan Yağmur’a kilitlenmişti; sanki dünyada sadece ikisi varmış gibi bakıyordu.
Hacer Hanım, masaya oturan bu yabancıyı sessiz bir dikkatle süzdü. Bulut’un duruşundaki o tekinsiz hüzün ve otorite, tecrübeli kadının radarına hemen takılmıştı.
"Hoş geldin evladım," dedi Hacer Hanım, sesi bir tartı kadar dengeliydi. "Hacer ben, Yağmur ve Baran’ın annesiyim."
Bulut, Hacer Hanım’ın ismini duyduğu an duraksadı. ' 'Biliyorum' diyemedi. Eğilip hafifçe başıyla selam verdi.
"Memnun oldum efendim. Ben de Bulut... Yağmur’un..." Cümlesini tamamlayamadı. Bakışları Yağmur’a kaydı. "Eski bir tanıdığıyım."
Rüzgar, araya girdi: "Seni beklemiyorduk Bulut. Hayırdır, sabah sabah yolun buralara nasıl düştü?"
Bulut, Rüzgar’ın iğneleyici sorusunu duymazdan gelerek Meryem Hanım’ın önüne koyduğu tabağa odaklandı. Ama lokmalar boğazına dizilecek gibiydi. Masadaki zeytin kokusu, taze ekmek buğusu ve bu aile sıcaklığı, az önce Dila’nın evinde soluduğu o zehirli havayla o kadar zıttı ki, vicdanı bir kırbaç gibi ruhuna vuruyordu.
Meryem Hanım, ortamdaki elektriği dağıtmak için Hacer Hanım’a döndü: "Bulut benim eski çalıştığım yerdeki evin oğluydu elimde büyüdü Hacer Hanım." dedi.
Hacer Hanım, Bulut’un gözlerindeki o karanlık parıltıya bakarak hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme bir sorgulama içeriyordu.
Masadaki sessizlik çığ gibi büyüyor. Herkes tabağıyla oynuyor kimseden ses çıkmıyordu. O huzurlu sofra gitmişti.
Yağmur, masadaki bu oksijensizliğe daha fazla dayanamayacağını anladı. Elindeki gümüş çatalın tabağa çarparken çıkardığı o tiz ses, sessizliği nihayet bozdu. Bakışlarını yerden kaldırmadan, sesi titreyerek konuştu:
"Biz kalkalım mı artık?" dedi, kelimeleri sanki birer cam kırığıymış gibi ağzından döküldü. Işık’a ve annesine kaçamak bir bakış fırlattı.
"Annemin dinlenmesi lazım, zaten çok yoruldu. Bizim de Işık ile halletmemiz gereken bazı işler var."
Bu bir veda değil, bir kaçıştı. Kendi geçmişinin
gölgesiyle, sevdiklerinin kurduğu bu huzur sofrasında yüzleşmek istemiyordu.
Yağmur ayağa kalktığında, masadaki herkes bu ani hareketle irkildi. Bulut da gayriihtiyari yarım bir hamleyle doğruldu; sanki gitmesine engel olmak istiyor ama buna hakkı olmadığını da biliyordu. O an oda; sırlar, korkular ve yaklaşan fırtınanın getirdiği o ağır toprak kokusuyla doldu.
Yağmur, Işık ve Hacer Hanım’ın masadan kalkışıyla birlikte bahçedeki o yapay sükunet yerini tekinsiz bir boşluğa bıraktı. Meryem Hanım, elinde boşalan tabaklarla mutfağa süzülürken, çınar ağacının altında sadece dört adam kalmıştı: Rüzgar, Baran, Alaz ve Bulut.
Bulut, gözlerini Yağmur’un az önce oturduğu boş sandalyeden ayırmıyordu. Sanki oraya bakmaya devam ederse, az sonra söyleyeceği gerçeklerin ağırlığı altında ezilmeyecekti. Ancak Baran’ın masaya dayadığı kollarından gelen o sert kıpırtı, sessizliği bir bıçak gibi yardı.
Baran, gözlerini bir an bile Bulut’un üzerinden ayırmadan, sesindeki o karanlık ama tanıdık tınıyla konuştu:
"O kadar değişmişsin ki, resmen vücudun kötülük kokuyor."
Bulut, bakışlarını Baran'a dikti: "İnsan zamanla değişiyor. İyi ve kötü..."
Baran, geçmişin tozlu sayfalarından bir anıyı çeker gibi iç geçirdi:
"Keşke çocukken tanıdığım, peşimden 'Baran Abi' diye koşan o küçük Bulut olsaydın."
Alaz şaşkınlıkla Baran’a baktı: "Abi, tanıyor musun sen Bulut’u?"
Baran hafifçe kafasını salladı. Babaları bir zamanlar çok yakın dosttu; sonra ne olduğunu bilmedikleri bir düşmanlık onları ayırmıştı. Baran 14, Bulut ise henüz 6 yaşındayken başlayan o abi-kardeşlik bağı, şimdi bu gergin masada geçmişin hayaleti gibi aralarında dolaşıyordu.
Baran’ın kurduğu o son cümle, çınar ağacının altındaki masaya adeta bir yıldırım gibi düştü. Alaz ve Rüzgar, aralarında dönen bu gizli tarihin ağırlığıyla sessizliğe gömülürken; Bulut’un sert ve sarsılmaz duruşu, o çocukluk anısının dokunuşuyla bir anlığına titredi.
Baran, masanın üzerindeki boş çay bardağıyla oynarken bakışlarını uzaklara, çocukluklarının geçtiği o tozlu mahalle sokaklarına dikti.
"Babanla babamın arası bozulduğunda," dedi Baran, sesi geçmişin küllerini savurur gibiydi.
"Seni benden kopardıklarında en çok neye üzülmüştüm biliyor musun? Senin o pırıl pırıl kalbinin, o karanlık adamların elinde nasıl kararacağını tahmin edebiliyordum. Yanılmamışım Bulut. Bakışların bile zehir saçıyor artık."
Bulut, boğazındaki o yumruyu zorla yuttu. Baran’ın haklılığı, Dila’nın tehditlerinden daha çok canını yakıyordu. Sandalyesinde dikleşti, gözlerindeki yorgunluğu gizleme gereği duymadan Baran’ın gözlerinin içine baktı.
"Ben o karanlığın içine düştüğümde kimse elimden tutmadı Baran Abi," dedi, 'abi' kelimesi dudaklarından yılların pasıyla dökülmüştü. "Ayakta kalmak için o karanlığın bir parçası olmak zorundaydım. Ama bugün... Bugün o zincirleri kırmaya geldim."
Bulut derin bir nefes aldı. Cebindeki telefonun titremesi, Dila’nın artık kontrol altında olduğunun sessiz onayıydı. Ayağa kalktı, üzerindeki siyah ceketin önünü ilikledi. Bu hareket, bir teslimiyetten ziyade bir savaşa hazırlık gibiydi.
Baran da ağır adımlarla ayağa kalktı. Boy farkına rağmen Bulut’un üzerindeki o otoriter gölgesi hala etkileyiciydi
.
"Eğer kardeşimin canını bir kez daha yakarsan Bulut," dedi Baran, sesi alçak ama tehditkar bir fısıltıydı.
"Bu sefer karşında çocukluk arkadaşını değil, Yağmur’un abisini bulursun. Oynamayı sevdiğin o karanlık dünyayı başına yıkarım senin."
Bulut hiçbir şey söylemedi. Sadece başıyla hafifçe selam verip bahçe kapısına doğru yöneldi.
----------------------------°°°°°°°°°°---------------------------
Hacer Hanım, Yağmur ve Işık; eve çekilmişlerdi. Dışarıdaki erkeklerin gerginliği kapının ardında kalmıştı.
"Sonunda," dedi Yağmur, derin bir nefes alarak. "Sadece biz bize kaldık. O bahçedeki hava... bir an boğulacağım sandım."
Hacer Hanım, kızının saçlarını şefkatle okşadı.
"Erkeklerin dünyası hep gürültülüdür yavrum," dedi Hacer Hanım, sesi kadife gibi yumuşaktı. "Onlar güçle çözmeye çalışırlar her şeyi. Ama hayatın asıl yükünü biz, sessizce omuzlarız."
Hacer Hanım, pencerenin önündeki koltuğa yerleşti. Güneş ışığı yüzündeki derin çizgileri belirginleştirirken, bakışları birer hazineyi korur gibi Yağmur ve Işık’ın üzerinde gezindi. Elleri titreyerek Yağmur’un elini kavradı; sanki bıraksa on yedi yıl yeniden araya girecekmiş gibi sımsıkı tutuyordu.
"Anlat bana," dedi Hacer Hanım, sesi hüzünlü bir rüzgar gibi fısıldayarak. "O taş duvarların arasında nasıl büyüdünüz? Ben... Ben yokken, geceleri kim üstünü örttü?"
Yağmur, annesinin dizinin dibine çöktü. Başını onun kucağına yasladığında, yıllardır hayalini kurduğu o anne kokusunu içine çekti. Gözleri uzaklara daldı.
"Aslında biz birbirimizin üstünü örttük anne," dedi. Işık'ı göstererek . Yağmur, buruk bir tebessümle. "Işık’la yataklarımız yan yanaydı. Kışın ranzanın demirleri buz gibi olurdu. Ben korktuğumda Işık elini uzatırdı, parmaklarımızı birbirine kenetler öyle uyurduk. Yetimhanede en büyük korku sessizliktir. Çünkü sessizlik, kimsesiz olduğun gerçeğini yüzüne çarpar."
Işık, elindeki kahve bardaklarını masaya bırakıp onlara yaklaştı. Hacer Hanım'ın diğer yanına oturdu.
"En çok bayramları sevmezdik Hacer Teyze," diye ekledi Işık.
"Kapıda bir araba dursa, hepimiz pencerelere koşardık. 'Acaba beni almaya mı geldiler?' diye çarpan o onlarca kalbin sesi, koca binayı titretirdi. Ama sonra o arabalar başkalarını alıp giderdi. Biz yine birbirimize kalırdık. Yağmur hep daha sessizdi, daha içine kapanıktı. Ben ise onun dış dünyaya karşı kalkanıydım. Kimse ona sesini yükseltemezdi, hemen önüne dikilirdim."
Hacer Hanım’ın gözünden bir damla yaş, Yağmur’un saçlarının arasına düştü.
"Peki ya hayalleriniz?" diye sordu Hacer Hanım.
"O yaşta çocuklar oyun oynamayı hayal eder. Siz neyin hayalini kurdunuz?"
Yağmur başını kaldırıp annesinin yaşlı gözlerine baktı:
"Ben sadece bir ismin hayalini kurdum anne. Senin isminin. Bir gün bir kapı açılacak ve biri 'Yağmur, hadi kızım eve gidiyoruz' diyecek sanırdım. Akşam yemeğinde masada fazladan bir tabak olmasının, birinin bana kızmasının bile hayalini kurdum. Çünkü birinin sana kızması bile, seni önemsediği anlamına gelir. Biz, o koca binada her şeyi paylaştık ama bir tek 'ait olma' duygusunu paylaşamadık. Hep eksiktik."
Işık, ortamdaki havayı biraz olsun dağıtmak istercesine Yağmur’un omzuna dokundu.
"Ama bak Hacer Teyze, o eksiklik bizi birbirimize mühürledi. Biz orada sadece arkadaş olmadık, biz orada birbirimizin ailesi olduk. Yağmur benim ailem oldu, ben de onun. Şimdi ise... Şimdi o yarım kalan hikaye tamamlanıyor gibi hissediyorum."
Hacer Hanım, iki genç kadını da kollarının altına aldı. Göğsündeki o yıllanmış sızı, yerini yavaş yavaş bir huzura bırakıyordu.
"Geçmişin o soğuk duvarlarını yıkacağız," dedi Hacer Hanım kararlılıkla.
"Artık üşümeyeceksiniz. Ben nefes aldığım sürece, hiçbir geceyi birbirinizin elini korkuyla tutarak geçirmeyeceksiniz."
Hacer Hanım, kızlarının ellerini avuçlarında tutarken uzaklara, o hiç bilmediği ama sızısını yüreğinde taşıdığı yıllara bakıyordu. "Peki ya," dedi sesi titreyerek,
"Hiç mi çocukça bir sevinciniz olmadı o devasa binada? Hiç mi gülmediniz?"
Işık, hüzünlü bir kahkaha attı, bakışları Yağmur’la kesişti.
"Olmaz mı Hacer Teyze? Bir keresinde bahçedeki yaşlı erik ağacına tırmanmıştık. Müdür bey görecek diye ödümüz kopardı ama Yağmur öyle bir hırsla çıkmıştı ki yukarı... En tepedeki en ekşi erikleri toplayıp eteğine doldurmuştu. Sonra aşağı inemedi, ağaçta mahsur kaldı."
Yağmur, o günü hatırlamanın verdiği sıcaklıkla gülümsedi. "Hatırlatmasana Işık! Sen aşağıda 'Atla, ben seni tutarım!' diye bağırıyordun. O kadar küçücüktün ki, atlasam ikimiz de hastanelik olurduk. Sonra gece yarısı bekçi amca merdivenle indirmişti beni."
Işık o anları hatırlayıp kahkaha atarken, Yağmur hafifçe bacağına vurdu:
"Gülme be sayemde o gece bütün oda erik yediniz"
Tam o sırada dış kapının sesi duyuldu. Ağır, erkeksi adımlar koridorda yankılandı. Kapı aralandığında; Baran, Alaz ve Rüzgar içeriye süzüldüler. Az önceki o kırılgan, kadın kadına olan atmosfer, adamların girişiyle bir anda dağıldı.
Baran, odadaki o hüzünlü havayı ve annesinin ıslak gözlerini fark edince duraksadı. Rüzgar ise doğrudan Yağmur’un yanına, koltuğun kenarına ilişti; bakışlarında korumacı bir şefkat vardı
"Bölmedik ya?" dedi Alaz, ortamın ağırlığını dağıtmak istercesine.."
Baran, Hacer Hanım’ın yanına gidip elini annesinin omuzuna koydu.
"Ne konuşuyordunuz öyle derin derin? Gözleriniz bulutlanmış."Hacer Hanım, başını hafifçe arkaya atıp oğluna baktı.
"Eksik kalan yılları, o taş binalarda kurulan hayalleri... Bizim bilmediğimiz, onların ise unutamadığı o çocukluklarını" sesindeki hüznü bir maske gibi gülümsemeyle örterek.
Baran, Yağmur’a dönerek, "O duvarlar artık yok Yağmur," dedi sesiyle odayı doldurarak. "Artık bu evin duvarları var. Ve bu duvarların içinde tek bir gözyaşına bile izin vermeyecek üç adam var burada. Bunu sakın unutma."
Işık'a dönerek Işık'ı da kolunun altına aldı.
"Senin de gözünden tek damla yaş düşmeyecek cimcime, unutun diyemem ama bitti artık o günler. Artık hep bir arada olacağız."
Hacer Hanım, odadaki kalabalığa ve çocuklarının bir arada oluşuna bakarken, zihnindeki o puslu geçmişten bir silueti, Bulut’un o keskin yüz hatlarını ayıklayıp çıkardı. Bakışları Baran’a odaklandı; sesi, sanki çok uzak bir kıyıdan yankılanıyormuş gibi kederliydi.
"O çocuk..." dedi Hacer Hanım, derin bir iç çekerek.
