4. bölüm · YAĞMUR'UN ZİRVESİ

4. Bölüm

Merve Satır

Koridorun tenha bir köşesine, büyük pencerenin önüne geldiğimizde durdum. Kollarımı göğsümde birleştirip sırtımı duvara yasladım. Bakışlarım bir kartalın avını süzdüğü gibi üzerindeydi.

"Zamanım kıymetli Bulut. Seni dinliyorum," dedim, sesimdeki her bir harf metalik bir soğuklukla yankılandı.

Bulut, bir an ne diyeceğini bilemez halde ellerini saçlarının arasından geçirdi. O her zaman kusursuz görünen, özgüven abidesi çocuk gitmiş; yerine darmadağın bir pişmanlık gelmişti.

"Gittiğin o günden beri... her şey o kadar anlamsızlaştı ki," diye başladı söze. Sesi titriyordu. "O gün sana söylediğim o iğrenç sözler... Yağmur, yemin ederim onlar benim gerçek düşüncelerim değildi."

Hafifçe gülümsedim ama bu gülüşte zerre sıcaklık yoktu.

Bulut, bir adım daha yaklaştı, gözlerinin içi kan çanağı gibiydi. "Seni aradım. İnan bana, her yerde seni aradım. Işık ve Rüzgar'ın ağzını bıçak açmıyordu. Hiçbir şey söylemediler, onların seninle konuştuğunu biliyordum ama hiçbir şekilde sana ulaşamadım.Her gece o yetiştirme yurdunun önünden geçtim, belki dönersin diye..."

"Neden?" diye sordum, sesimdeki duygusuzluğu bozmadan. "Ezik bir kızın peşinden neden bu kadar koştun Bulut? Vicdan azabı mı, yoksa elinden kaçırdığın o oyuncağın eksikliği mi?"

Bulut, sorduğum soruyla birlikte sanki nefesi kesilmiş gibi bir adım geriledi.

"Oyuncak mı?" diye mırıldandı, sesi kendi içinde yankılanan bir kuyu kadar derindi.

Gözlerini kaçırmadı; aksine, o kan çanağı gözlerini doğrudan gözlerime mühürledi.

"Ezik olduğun için değil Yağmur... Ben o gün o sözleri söylerken bile aslında kendi korkumla savaşıyordum. Senin o sessizliğinin, o kimsesizliğinin içindeki saf güce yenilmekten korkuyordum. Seni aradım çünkü... Göğsümün sol tarafında bir yer boşaldı."

Söylediği hiçbir şey, o günü ve kalbime çarpan o ağır hakaretlerin izini silemezdi.

"Şiirsel bir savunma," dedim, sesimdeki metalik tonu koruyarak. "Ama ne yazık ki yanlış seyirciye oynuyorsun Bulut."

Sırtımı yasladığım duvardan yavaşça doğruldum. Kollarımı çözüp yanından geçmek üzere bir adım attım. O an koluma uzanacak gibi oldu ama bakışlarımdaki o aşılmaz duvarı görünce eli havada asılı kaldı.

"Yağmur, lütfen... Beş dakika daha," diye fısıldadı arkamdan. Sesi artık sadece titremiyor, adeta yalvarıyordu.
Duraksadım ama ona dönmedim.

"Beş dakikan vardı ve sen onu çoktan tükettin. Benim için sen, o gün o iğrenç sözleri söylediğin yerde kaldın. Oradan bir adım bile ileriye gitmedin, gitmeyeceksin de."

Sınıfın kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım, yüzüme o ifadesiz maskemi taktım ve içeri girdim. Sırama oturduğumda pencereden dışarı baktım.

Sıramın sarsıldığını hissetmemle birlikte omzumda tanıdık bir ağırlık oluştu. Rüzgar, sanki az önce koridorda ruhumu paramparça eden o konuşma hiç yaşanmamış gibi, geniş bir gülümsemeyle kolunu omzuma attı. O her zamanki neşesi, odadaki ağır havayı dağıtmaya niyetliydi.

Tam o sırada sınıfın kapısı ağır ağır açıldı. İçeri giren kişiyle birlikte sınıf bir anlığına buz kesti. Bu yabancı ama benim için fazlasıyla tanıdık olan simayı görmeyi beklemiyordum.

ALAZ.

Rüzgar’ın omzumdaki kolu donup kaldı. Işık, elindeki kalemi masaya bırakırken ağzı hafifçe aralandı. Onu burada, bu sınıfta görmeyi hiçbirimiz beklemiyorduk.

Alaz, sanki her gün bu sınıfa giriyormuş gibi rahattı. Bakışları önce bende, sonra şaşkınlıktan taş kesilmiş olan Rüzgar ve Işık üzerinde gezindi. Dudaklarında o meşhur, güven veren ama bir o kadar da meydan okuyan gülümsemesi belirdi.

"Kapatın ağzınızı," dedi Alaz, sesi sınıftaki uğultuyu bıçak gibi kesti. "Sinek kaçacak."

Tam o sırada kapı bir kez daha açıldı. Az önce koridorda ruhu paramparça olmuş halde bıraktığım Bulut, içeri girdi. Adımları ağır, omuzları çöküktü; ancak başını kaldırıp beni ve yanımdaki Rüzgar’ı gördüğünde gözlerindeki o pişmanlık yerini yakıcı bir kıskançlığa bıraktı.

Bulut, sınıfın ortasında öylece durdu. Herkesin gözü onun üzerindeydi. Bir zamanların kralı, şimdi kendi krallığında bir yabancı gibiydi. Bakışları benim gözlerime kenetlendi; o bakışlarda özlem, öfke ve çaresizlik birbirine karışmıştı. Rüzgar’ın omzumdaki eline baktığında, çenesinin seğirdiğini görebiliyordum. Ama en çok canını yakan, benim ona olan mutlak ilgisizliğimdi.

Alaz, Işık’ın yanına yerleşirken. Işık’a dönüp,

"Kay biraz bakalım bücür, yeni sıra arkadaşına yer aç," diye takıldı.

O, sadece Yağmur’un amcasının oğlu değil; Yağmur’un yokluğunda İstanbul’da kalanların, yani Rüzgar ve Işık’ın sığındığı o sarsılmaz kaleydi. Baran, Mardin’in tozlu yollarında kendi savaşını verirken; buradaki fırtınaları dindiren, işleri çekip çeviren hep Alaz’ın gizli eli olmuştu.

Alaz, o bitmek bilmeyen enerjisiyle anında sahneye el koydu. Bakışları, Rüzgar’ın halen Yağmur’un omzunda duran koluna ve aralarındaki o yapay ama inandırıcı yakınlığa kaydı. Dudaklarının kenarıyla çarpık bir gülüş kondurdu.

"Bak şunlara," dedi sesi tüm sınıfta çınlarken.
"İstanbul’un havası yaramış size. Maşallah, çifte kumrular gibi dizilmişsiniz. Rüzgar, oğlum, bu ne samimiyet? Yağmur’u kapmışsın ama dikkat et, amca kızı kıymetlidir; ayağını kaydırmayayım."

Rüzgar, bu imaya karşılık göğsünü kabartıp Yağmur’u kendine biraz daha çekerken sırıttı.

Ancak Alaz’ın şakaları sadece onlarla sınırlı kalmadı. Bir yandan konuşurken, diğer yandan Işık’ın özenle örülmüş saçlarını tek bir hamlede karıştırıp masadaki kalemliğini hafifçe yere itti. "Ne o bücür, boyun mu uzadı senin, yoksa ben mi çok aşağıdan bakıyorum?"

Işık, normalde kendisine "bücür" diyene ya da eşyalarına dokununa dünyayı dar ederdi. Ama Alaz’a olan sevgisi ve saygısı, öfkesini bir kenara itmesine yetmişti. Sadece gözlerini devirip, yüzündeki o engelleyemediği tebessümle,
" Gerçekten hiç değişmemişsin," diye mırıldandı.

Sınıfın arka tarafında, bir köşede pusuda bekleyen Atlas ise bu manzarayı izlerken yumruklarını sıkıyordu. Alaz’ın Işık ile olan o doğal, fiziksel şakalarla dolu yakınlığı, Atlas’ın damarlarındaki kıskançlığı bir zehir gibi körüklüyordu.

Bulut'tan...

Yağmur ve Rüzgar yan yana oturuyordu. Rüzgar, sanki tüm dünyanın gözü üzerindeymiş gibi bir an bile durmuyor; parmaklarını Yağmur’un ipek gibi yumuşak saçlarının arasında gezdiriyordu. Bir tutamı parmağına doluyor, sonra yavaşça serbest bırakıp saçların omuzlarından dökülüşünü izliyordu. Aralarındaki bu samimiyet sınıftaki herkesin zihnine kazınıyordu.

Bulut, arkadan bu manzarayı izlerken her bir saniyenin ruhuna atılmış bir kor ateş olduğunu hissediyordu. Rüzgar’ın Yağmur’un saçına dokunan her bir parmağı, Bulut’un çocukluk arkadaşına karşı duyduğu o eski sadakati kemiriyordu. Yumruklarını sırasının altında sıktı, tırnakları avuç içine gömüldü.

İçindeki canavar, Rüzgar’a karşı kontrolsüz bir öfkeyle kükredi ama hemen ardından o zehirli vicdan azabı devreye girdi. Kendi kendine, sessiz bir infazın celladı oldu:

“Sinirlenmeye ne hakkın var lan senin? Rüzgar onun sevgilisi... O, Yağmur’un yaralarını sararken sen o yaraları açan aşağılık adamın tekisin. Sen sadece yıktın Bulut, Rüzgar ise topluyor. Sen kimsin ki? Hiç kimsesin.”

Tam o sırada, yanında oturan ve sınıfın başından beri ona sokulmaya çalışan Dila, Bulut’un bu dalgın ve gergin halini fırsat bildi.
“Bulut, iyi misin canım? Çok gergin görünüyorsun,” diye fısıldayarak elini Bulut’un koluna koydu. Parmak uçlarıyla kolunu şefkatle okşamaya başladı.

Dila’nın bu teması, Bulut için bardağı taşıran son damla oldu. Yağmur’un yokluğunda sığındığı o sahte limanlar şimdi midesini bulandırıyordu. Kolundaki o eli, sanki derisine değen kızgın bir demirmiş gibi sertçe itti. Dila'nın eli masaya çarparken genç kız şaşkınlık geri çekildi.

Bulut, ona dönüp bakmadı bile. Gözleri hâlâ Rüzgar’ın, Yağmur’un saçlarında gezinen elindeydi. Kendi içinde verdiği bu savaşta, dışarıya sızan tek şey kendine olan bitmek bilmeyen öfkesiydi.

Teneffüs zili, zihnindeki o gürültülü mahkemeyi susturmaya yetmedi. Sınıfın ağır havasından kaçmak için kendiji koridora attı ama ayakları yine Bulut'u, Yağmur'un olduğu yere, kantine doğru sürükledi.

Kantin masalarından birine çöktüğümüzde, gözlerim bir radarın hedefine kilitlenmesi gibi doğrudan Yağmur’un olduğu masaya kaydı. Rüzgar yanındaydı, Alaz ve Işık da karşılarında... Gülüyorlardı. Yağmur’un o nadiren beliren, yüzüne baharı getiren tebessümü uzaktan bile olsa canımı yakmaya yetti. O gülüşün sebebi ben değildim.

Dila, masaya oturduğumuz andan itibaren bir sarmaşık gibi koluma dolanmaya başladı. Parfümünün o şekerli, boğucu kokusu genzimi yakıyordu.

"Bulut, akşam ne yapıyoruz? Yeni açılan o mekana mı gitsek, ne dersin?" dedi, parmaklarını masanın üzerindeki elimin üstünde gezdirerek. Sesindeki o cilveli ton, şu an dünyada duymak istediğim son şeydi.
Bakışlarımı Yağmur’dan bir saniye bile ayırmadan, buz gibi bir sesle mırıldandım:

"Bilmem Dila, belki sen gidersin de ben biraz huzur bulurum. Ne dersin, harika bir plan değil mi?"

Dila’nın yüzündeki gülümseme dondu, parmakları geri çekildi.
"Neyin var senin bugün? Çok kırıcısın," dedi dudak bükerek.

"Kırılmak mı?" dedim, ona dönüp gözlerimin içindeki o karanlığı göstererek.

"Dila, şu an sadece varlığın bile kulak tırmalıyor. Boş konuşup havayı tüketme istersen."

Gözlerim tekrar hedefime döndü. Rüzgar, bir şey anlatırken elini Yağmur’un sandalyesinin arkasına atmıştı. O el oraya o kadar yakışıyordu ki, kalkıp o sandalyeyi ve o masayı ateşe vermemek için kendimi zor tutuyordum. Rüzgar benim çocukluk arkadaşımdı, kardeşim gibiydi; ama şimdi ona bakarken hissettiğim tek şey, elimden kayıp giden hayatımın enkazını seyreden bir yabancıya duyulan o saf, çiğ kıskançlıktı.

"Yağmur’a bakmaktan vazgeçmeyecek misin?" diye tısladı Dila, bu sefer sesi kıskançlıkla bilenmişti. "Kızın hayatında Rüzgar var , görmüyor musun? Benim yanımda bir daha ona böyle bakarsan her şeyi anlatırım. "

Dişlerimi sıkıp Dila'ya nefretle baktım.

" Kalk git şu masadan elimden bir kaza çıkacak"

Dila bakışımdan korkmuş olacak ki hışımla kalktı sandalyeden.

"Bir daha seni uyarmam Bulut, davranışlarına dikkat et. Yoksa senin de Yağmur'un da hayatı alt üst olur"

Masanın altından yumruğumu sıkıp masaya vurdum.

Kendi zihnimin dehlizlerinde kaybolmuşken, o masadaki her gülümseme ruhuma atılmış bir dikişsiz yara gibi sızlıyordu.

Biliyordum... Tam bir buçuk yıl önceydi; o gün aralarındaki bağı tüm dünyaya ilan ettiklerinde, aslında benim felaketimin altına imza atmışlardı.
Şimdi Rüzgar’ın kollarında huzur buluyorsa, bu benim korkaklığımın bir bedeliydi. Söylemeye dilimin varmadığı, kalbimde sakladığım o tek bir kelimenin yerini şimdi koca bir sessizlik ve başka bir adamın sahiplenişi almıştı. Korkmuştum; ona olan hislerimi itiraf edersem o saf güce yenilirim sanmıştım.

O günleri hatırlıyorum... Yağmur’un kalbini o keskin, zehirli kelimelerimle neden bu kadar hırpaladığımı şimdi daha net görüyorum. Aptalca bir umuttu benimkisi. Onu aşağılarsam, hor görürsem Rüzgar ondan vazgeçer sanmıştım. Dostumla aram bozulmadan, Yağmur’un etrafındaki o korumacı kalkanı kırarım diye düşünmüştüm. Ama hayat, benim bu çarpık planımı en ağır şekilde yüzüme çarptı.

Dila’nın o gün sınıfta o iğrenç videoyu izleteceğinden, Yağmur’un onurunu herkesin önünde ayaklar altına alacağından haberim yoktu. Yağmur, gözlerinde fırtınalarla, omuzlarında hayal kırıklığının yüküyle ağlayarak sınıftan çıktığında kendimi kaybetmiştim. Herkesi susturmuş, her birini tek tek tehdit etmiştim ama nafileydi... Yangın çoktan başlamıştı.

Daha da acısı ne biliyor musun? Onu bitiren başkaları değil, bendim. Arkasından gidip de kalbini iyileştirmek yerine, o son kelimeyi bir hançer gibi sırtına saplamıştım. Asıl darbeyi ben vurmuştum. Şimdi ise kendi ellerimle yıktığım sarayın enkazında, başkasının o sarayı yeniden inşa etmesini izliyordum. Ben sadece yıkan adamdım; Rüzgar ise kuran... Ve bu gerçek, kantindeki o soğuk sandalyede beni her saniye biraz daha eksiltiyordu.

Kantin masasında, bir enkazın başında oturur gibi başımı ellerimin arasına almışken, omzumda ağır ve dostane bir el hissettim. Başımı kaldırmama gerek yoktu; o elin sahibinin, benim gibi kendi sessiz cehenneminde kavrulan Atlas olduğunu biliyordum.

Atlas, yanıma yerleşirken elini omzumdan çekmedi, aksine desteğini hissettirircesine parmaklarını sıktı. Onun da bakışlarının az ilerideki masada, Işık’ın üzerinde asılı kaldığını görebiliyordum. Biz iki mağlup general gibiydik.

"Kendi kendini yiyip bitirmeyi bırak artık Bulut," dedi Atlas, sesi derin bir uğultu gibiydi. "Bakışlarınla o masayı yakabilirsin ama o yangından sana bir tek kül bile kalmaz, biliyorsun."

Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan hava bile canımı yakıyordu. "Kendi ellerimle ittim onu Atlas. Rüzgar’ın kucağına, o karanlık sözlerin içine ben fırlattım. Şimdi ise hayatına devam edişini izliyorum."

Atlas hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte sadece keder vardı. "Hepimiz yanlış hamleler yaptık. Evet, o gün o kelimeyi söyledin, evet kalbini kırdın... Ama zamanı geri alamazsın. Sadece bekleyebilirsin."

"Neyi bekleyeceğim?" diye sordum çaresizce. "Onun beni tamamen unutmasını mı?"

Atlas elini son kez omzuma vurup ayağa kalktı. Bakışları hala Işık’taydı ama sözleri doğrudan benim kalbimeydi:

"Hayır... Bir gün göz göze geldiğinizde, o gözlerde öfke yerine sadece boşluk göreceğin güne hazırlanmanı. Çünkü bir kadının nefreti bile bir umuttur Bulut; ama ilgisizliği... İşte o asıl ölümdür."

Yağmur'dan

Başımı Rüzgar’ın omzuna yasladığımda, onun kendine has o güven veren kokusu ciğerlerime doldu. Bir buçuk yıldır olduğu gibi, yine benim sığınağımdı.

"Eee," dedi Alaz, önündeki çaydan bir yudum alıp Işık’a muzip bir bakış fırlatarak. "Bu hafta sonu bu 'muhteşem dörtlü' ne yapıyor? İstanbul’u yerinden oynatmayacaksak boşuna gelmedim herhalde."

Işık, saçlarını düzeltmeye çalışırken Alaz’ın tabağındaki simitten bir parça kopardı. "Baran abi Mardin’de işleri sağlama almışken bizim de biraz kafa dağıtmamız lazım. Sahil hattında güzel bir kahvaltı, sonra da belki bir tekne turu? Ne dersin Yağmur?"

Hafifçe gülümsedim. İçimdeki o eski, yaralı kızın bile bu teklife hayır demeye gücü yoktu.
"Harika olur," dedim sesimdeki o buzları eriterek. "Hatta akşamına da sinema yaparız. Eski günlerdeki gibi."
Rüzgar, parmaklarını saçlarımın arasından geçirip

"Ama Alaz’ı tekneye bindirirken iki kere düşünün, biliyorsunuz deniz tutunca bütün karizması sıfırlanıyor."

Hepimiz aynı anda kahkahayı patlattık. Alaz,
"Hadi oradan! O geçen seferki dalgalar yüzündendi," diyerek kendini savunmaya çalışsa da yüzündeki o eğlenen ifade her şeyi ele veriyordu.

"Bakın," dedi Alaz, "Bu hafta sonu kural belli: Sadece biz olacağız. Ne geçmişin hayaletleri, ne de moral bozan tipler. Sadece kahkaha ve huzur."

"Anlaştık," dedi Işık neşeyle. "Ancak Alaz’ın deniz tutmalarını videoya çekmek şartıyla!"

Gülüşmelerimiz kantinin tavanında yankılanırken, bir anlığına bakışlarım yan masalara kaydı. Bulut ve Atlas’ın o kasvetli, ağır enerjilerini hissedebiliyordum. Bulut’un gözleri üzerimdeydi; o kan çanağı gözlerdeki pişmanlığı, bana uzanamamanın verdiği o kıvranışı görebiliyordum. Ama artık çok geçti. Ben o karanlık kuyudan Rüzgar’ın eliyle çıkmıştım.

Başımı tekrar Rüzgar’a çevirdim ve masadaki o samimi plana dahil oldum. Hayat ilk kez, bir oyun değil de gerçek bir masal gibi geliyordu.

Son ders zilinin koridorlarda yankılanan keskin sesi, aslında hepimiz için bir kurtuluş marşı gibiydi. O ağır sınıf kapıları kapandığında, hafta içi üzerimize çöken tüm o gergin bakışları ve fısıltıları okulun soğuk duvarları arasında bıraktık. Nihayet hafta sonu gelmişti; okulun tozlu havasından sıyrılıp nefes alabileceğimiz o kısa ama kıymetli tatil başlamıştı.

Işık ile yavaş yavaş adımlayarak arabaya doğru ilerliyorduk. Rüzgar ve Alaz ise önden yürüyerek haftasonu planı yapıyor ve şakalaşıyorlardı. Işık kulağıma doğru yaklaşıp:

" Siz bu sevgililik olayını abarttınız, birinizin eli sürekli saçta birinizin başı sürekli omuzda...
Bizim yok diye gözümüze sokmayın kardeşim"

Işık'a dönüp sesimi sert tonda tutmaya çalıştım.

" Saçmalama istersen, kimse anlamasın diye uğraşıyoruz biz"

Başını he he dercesine sallamış ve arabaya gelmiştik ön koltuğa Rüzgar'ın yanına oturdum. Işık ise Alaz'ın arabasına binmişti. Arkalı önlü okuldan çıkıp eve doğru yola çıktık.

Eve girdiğimizde Alaz, ceketini rastgele bir koltuğa fırlatıp mutfağa doğru yöneldi. "Dışarıdan yemek söylemek yok!" diye bağırdı arkasından gelen Işık’a.

"Bugün şef Alaz sahnede. Ama yardıma ihtiyacım var, bücür sen salata işindesin."

Işık kıkırdayarak mutfak önlüğüne uzandı. "Benim salatalarım senin o ne idüğü belirsiz makarnandan daha meşhur Alaz, unutma bunu!"

Rüzgar ve ben ise içecekleri ve masayı hazırlama görevini üstlenmiştik. Mutfaktan yükselen kahkahalar, tencere sesleri ve Alaz’ın kendine has o neşeli direktifleri evi doldururken, bir an için durup onları izledim. Kalbimdeki o buz kütlesinin her geçen saniye biraz daha eridiğini hissediyordum.

Yemekten sonra hepimiz salona geçtik. Işık, elinde devasa bir kova mısırla yanımıza geldi.

"Film saati!" dedi neşeyle. "Sadece Sen filmini izleyeceğiz." Dedi.

Rüzgar, geniş koltuğa yerleşip beni yanına çekti. Alaz ve Işık da karşıdaki tekli koltuklara yayılmıştı.

Filmin ilk sahneleri ekrana düşerken Alaz, Rüzgar’a bir yastık fırlattı.
"Bak Rüzgar, filmde ağlamak serbest ama Yağmur’un omzunu ıslatma."

Rüzgar gülerek yastığı geri fırlattı. "Sen kendi derdine yan Alaz, duygusal sahnelerde burnunu çeken sensin."

Filmin ortalarına doğru, herkes sessizleşmişti.
Rüzgar, kulağıma doğru eğildi:
"Hafta sonu sadece başlangıç, Yağmur. O karanlık günleri tamamen unutturana kadar yanındayım."

Gözlerimi kapatıp o ana tutundum. Dışarıda bir yerlerde Bulut kendi pişmanlıklarında boğuluyor, Atlas kıskançlığıyla savaşıyordu; ama burada, bu terasta sadece dostluk ve iyileşmeye başlayan bir kalp vardı.

Güneş, İstanbul Boğazı’nın üzerinde tüm cömertliğiyle parlıyor; suyun yüzeyindeki pırıltılar, sanki ruhumuzdaki o ağır günlerin tortusunu siliyordu. Sahilde, iyot kokusunun taze kızarmış ekmek kokusuna karıştığı o meşhur kahvaltıcıda yerimizi almıştık. Alaz, her zamanki gibi masanın neşe kaynağıydı.

Işık’ın tabağındaki son pişiye çatalını ustalıkla batırırken ona haylazca bir göz kırptı:

"Bak bu sonuncuydu Işıkçığım... Senin sağlığın, formun ve geleceğin için kendimi feda ediyorum," dedi, ağzı kulaklarında.

Işık, sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çattı: "Fedakarlığın gözlerimi yaşartıyor Alaz! Ama bir dahaki sefere kendi tabağında kahramanlık yap, benimkine dokunma."

Alaz, Işık’ın bu çıkışını hiç üstüne alınmadan, bakışlarını bu kez Rüzgar’a dikti. Gözlerinde "yeni bir hedef bulundu" ifadesi vardı.

"Rüzgar, kardeşim... Bence o tabağındaki son dilim peyniri paylaşmalıyız, ne dersin?"

Rüzgar, bakışlarını ağır ağır tabağından kaldırıp Alaz’a çevirdi. Sesindeki sakinlik, reddedişinin kesinliğini taşıyordu:

"Alaz, senin sözlüğünde 'paylaşmak' dediğin eylem, literatürde 'kamulaştırmak' olarak geçiyor. Bir kere kaptırdık mı tabağı geri alamıyoruz."
Masada, Alaz hariç hepimiz bu tespite kahkahalarla gülerken, o bize "anlaşılmamış bir dahi" edasıyla kınayan gözlerle baktı.

"Şu çocukça kavgalarınızı bile özlemişim," dedim, sesimdeki özlemi gizleyemeyerek. Bakışlarım masadaki her bir yüzde ayrı ayrı gezindi; sanki her biri zihnime yeniden kazınması gereken birer hatıraydı.

Rüzgar, sandalyesinde bana doğru dönerek tüm dikkatini verdi. Bakışlarındaki o sert ifade, yerini derin bir şefkate bırakmıştı:

"Biz sen gelince tam olduk Yağmur. Senin yokluğunda bir şeyler hep eksikti, sanki bağlarımız gevşemişti. Sen geldin ve dostluğumuz yeniden o eski gücüne kavuştu," dedi.

Alaz, ağzındaki son lokmayı alelacele yutup onaylarcasına söze atladı:

"Rüzgar ilk defa haklı bir şey söyledi, kayıtlara geçsin lütfen! Sen yokken Işık’ın dırdırını çekecek, Rüzgar’ın ciddiyetini dağıtacak kimse yoktu."

Hepimiz gülmeye başladığımızda geçen yılların ağırlığı tamamen dağıldı. Alaz cebinden dikdörtgen şeklinde bir kutu çıkarıp masanın ortasına bıraktı.

"Bunu sen gelmeden önce, hepimiz adına yaptırmıştım," dedi. Kutunun içinde dört tane birbirinin aynısı, üzerinde küçük birer pusula simgesi olan gümüş bileklik duruyordu.

"Nereye gidersek gidelim, birbirimizi hep bu masada, bu ruh haliyle bulalım diye."

Alaz’ın parlayan gözleri, yaklaşan kişiyi fark ettiği an kısıldı; bakışları keskin, buz gibi bir soğuklukla kaplandı. Alaz’ın bu alışılmadık sessizliği, gelen kişinin bizi rahatsız edeceğinin kanıtıydı.