12. bölüm · YAĞMUR'UN ZİRVESİ

12. Bölüm

Merve Satır

Akşam güneşi iki villanın arasındaki ortak bahçeye turuncu bir hüzünle vururken, Rüzgâr nihayet gözlerini araladı.

Aşağı indiğinde evin sessizliği annesinin notunu hatırlattı. Karnı açtı ama iştahı tamamen kapalıydı. Kendini bahçeye attı. Çakıl taşlarının hışırtısı eşliğinde bahçedeki çınar ağacının altına yürüdü. Orada, elinde sigara ile derin düşüncelere dalan Baran’ı gördü. Yanına gidip sandalyeyi çekip oturdu.

Baran, Rüzgâr’ın göz altındaki morluklara bakarak :

"Sen uyuduğuna emin misin? Hortlak gibi görünüyorsun."dedi.

Rüzgâr acı bir tebessümle

"Uykuyla aramız bozuldu be abi. Bulut’un saçmalıkları sağ olsun."

" Dün gece Yağmur ve annem... Onları öyle görmek hem içimi soğuttu hem de dağıttı. Ama Bulut meselesi... Rüzgâr, o çocuk kendi cehenneminde yanıyor. Tamam, yaptığı affedilir değil ama..."

Rüzgâr sözünü keserek

"Ama’sı yok Baran abi. Korumak, sevdiklerini kendinden uzaklaştırmakla olmaz . O bizi iki yıl boyunca gerçeğin dışına itti. Şimdi o belgeler, o şifreler... Hepsi elimizde olsa ne yazar? Kaybedilen iki yılın şifresi yok."

"Haklısın ama insan sevdiklerini korumak için her şeyden vazgeçer Rüzgar. Gerekirse yalan çukuruna düşer ama sevdiklerine zarar gelsin istemez."

Rüzgar derin bir nefes alıp başını gökyüzüne kaldırdı.

Baran tam lafına devam edecekti ki Hacer Hanım, elinde bir tepsi börekle mutfağın penceresinden seslendi.

"Hadi gelin bakalım! Öğünlerimiz birbirine girdi bugün, kahvaltı mı yaptık akşam yemeği mi yiyoruz belli değil ama mide boş durmaz! Rüzgâr, oğlum sen de gel buraya! Annen yokmuş, aç kalma."

Baran ve Rüzgar aldıkları emirle yavaş adımlarla eve doğru yürüdüler. Salondan eve girdiklerinde Baran hâlâ koltukta horul horul uyuyan Alaz'a baktı. Rüzgar'a göz kırparak:

" Benim de şu uykucu devi kaldırmam lazım," diyerek mutfaktan aldığı bir bardak soğuk suyu kaptı ve salona geldi.
Alaz, ağzı hafif açık bir şekilde dünyanın en derin uykusundaydı. Baran, hiç tereddüt etmeden bardağı Alaz’ın kafasından aşağı boşalttı.

" Anasının nikahı! Gemi mi batıyor lan? Kim var orada?!"

Alaz koltuktan fırlayıp etrafa dehşetle bakarken, Baran bardağı sallayarak sırıttı.

"Kalk oğlum, akşam oldu. Evde yeterince dram yaşadık, bir de senin horultunla uğraşamayız. Hadi, yemek hazır!"

Alaz, sırılsıklam olmuş saçlarını geriye atarken gözlerinden resmen şimşekler çakıyordu. Koltuğun kadife kumaşında yayılan ıslaklığa, sonra da elinde boş bardakla sırıtan Baran’a baktı. Şaşkınlığı yerini saniyeler içinde saf bir öfkeye bıraktı.

“Ya abii ” diye kükredi Alaz, üzerinden süzülen suyu eliyle silkelemeye çalışarak.

“Ben rüyamda tam Dila’yı paketleyip kargoyla Fizan’a gönderiyordum, tam gümrükten geçiriyordum! Gümrük memuru tam mühür basacaktı, senin bardağın patladı kafamda!”

Rüzgâr, günün başından beri ilk kez gerçek bir kahkaha attı. Baran da Alaz'ın bu mızmız haline gülerek söylendi.

"Fizan’a değil, sofraya gidiyorsun aslanım. Hadi, rüyanda gümrük memuruyla uğraşacağına gerçek hayatla uğraş.”

Alaz, ıslak tişörtünü gövdesine yapışmış bir halde üzerinden sıyırıp yere fırlattı. “Ya sabır! Ev değil, survivor adası mübarek. Bir yanda dramın dibi, bir yanda su işkencesi...”

Alaz merdivenleri sinirle tırmanırken, yukarıdan gelen sesler bahçedeki sükuneti bir kez daha böldü. Yağmur’un odasında tam bir yastık savaşı yaşanıyordu. Işık, Yağmur’un yatağında zıplamaya devam ederken, elindeki küçük yastıkla art arda vuruyordu.

"Uyan artık! Kalkmazsan seni gıdıklayacağım!"

Yağmur gözleri yarı açık, yorganın altından boğuk bir sesle

"Işık... Yeter... Allah aşkına... Beş dakika daha..."

Işık, bu isteğe kulak asmayıp daha da hızlandı.

"Hayır! Hayır! Hacer Teyze bizi bekliyor kalk artık! "

Yağmur, Işık'ın bitmek bilmeyen enerjisine dayanamayıp yorganı üzerinden fırlattı. Gözlerini ovuşturarak, yatağın başındaki yastığı kaptı. "Sen mi beni uyandırıyorsun, ben mi seni uyandırıyorum göreceğiz şimdi!" diyerek yastığı yataktan uçarcasına kaçan Işık'a fırlattı. Işık son anda kaçmıştı ve yastık kapıya çarparak yere düşmüştü.

Işık kapıdan çıkar çıkmaz sert bir şeye çarptı.

' Buraya ne zaman duvar koydu bunlar ya.' diye söylenerek başını ovdu.

Alaz zaten sinirliydi bir de Işık çarpmıştı.

"Önüne baksana bücürük" diye çıkıştı hemen.

Işık kafasını kaldırıp Alaz'a baktı birde vücuduna bu adam niye evde çıplak dolaşıyordu.

"Sen niye evde böyle dolaşıyorsun be"

Zaten sırılsıklam olan saçlarını bir kez daha geriye atarak göğsünü hafifçe şişirdi.

"Niye öyle bakıyorsun? Yoksa gözlerini kaslarımdan alamıyor musun bücürük? Zor tabii, her gün böyle bir manzara görmüyorsun sonuçta. Başın dönmesin dikkat et."

Alaz’ın bu "kendini beğenmiş" çıkışı Işık'ı anında savunmaya geçirdi. Ellerini beline koyup kafasını hafifçe yana eğerek Alaz’ın gözlerinin içine baktı. Alaz, onun bu dik başlı halini izlerken içinden “Bu kız beni deli edecek ama çok tatlı oluyor sinirlenince” diye geçirdi.

"Kas mı?" dedi Işık, sesini bilerek alaycı bir tonda tizleştirerek. "Benim gördüğüm tek şey, biraz fazla ekmek yemiş bir göbek ve soğuk sudan büzüşmüş bir deri. Sen bence hayatında kas görmemişsin Alaz"

Alaz’ın yüzündeki kendinden emin ifade, Işık’ın son cümlesiyle bir saniyeliğine dondu. Ardından kaşları çatıldı.

“Göbek mi?” dedi, sesi tehditkâr ama bir o kadar da dramatik. “Bu… bu sanat eseri göbek değil, hacim. Hacim olmadan kas görünmez, bunu bilmeyecek kadar mı cahilsin?”

Işık gözlerini devirdi.
“Tabii canım. Michelangelo da seni model alacaktı zaten.”

Alaz bir adım yaklaştı. Işık geri çekilmedi.

“Bak bücürük,” dedi Alaz, hafifçe eğilip göz hizasına gelerek, “ben spor yapıyorum.”

Işık kaşlarını kaldırdı.
“Ne sporu? Kumanda kaldırma?”

Alaz’ın içinden bir şeyler koptu ama aynı anda dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı. Bu kızın laf sokma hızı gerçekten tehlikeliydi.

Tam o sırada aşağıdan Hacer Hanım’ın sesi yankılandı:

"Çocuklar hadi artık, ben yaşlı bir kadınım acıktım."

Işık iki parmağıyla, Alaz'ı omzundan ittirip merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

Tam o sırada Yağmur, kapı eşiğinde belirdi.

"Alaz? Sen... Akvaryuma mı düştün?"

Alaz, merdivenlerden inen Işık’a dik dik bakmayı bırakıp Yağmur'a döndü.

"Abin olacak o vicdansızın suikastına uğradım Yağmur hanım. Neymiş, uyanmıyormuşum. Gemi batıyor sandım be!"

Yağmur da gülerek merdivenlerden indi. Alaz, Baran'ın odasına adımlayarak dolabından bir tişört aldı. Tişörtü giyerek merdivenlerden indi. Masaya tam Işık'ın karşısına oturdu. Işık'ın göz teması kurmaması hoşuna gitti. Demekki utanmıştı. Islık çalarak böreğe uzandı.

Hacer Hanım herkese tabak dağıtırken memnun bir ifadeyle baktı.

“Bakın işte, ev dediğin böyle olur. Biraz bağırış, biraz kahkaha.”

Baran çayından bir yudum aldı.
“Biraz da kaos,” dedi.

“Kaos iyidir,” dedi Hacer Hanım. “Sessizlik kötüdür.”

Rüzgâr başını kaldırdı. Bu cümle tuhaf bir şekilde içine oturdu. Sessizlik… gerçekten de en çok ondan korkuyordu.

Alaz börekten bir parça daha koparıp ağzına attı.
“Bu arada,” dedi ağzı doluyken, "Yaptığın o suikast cezasız kalmayacak Baran abi, bunun bir bedeli olacak .”

Baran kaşlarını kaldırdı.
“He koçum he alırsın intikamını ”dedi ve alayla güldü.

Işık çayından bir yudum alıp araya girdi.
“Yapamaz. Plan yaparken uyuyakalır.”

Yağmur kahkahayı bastı.

Alaz Işık’a döndü.
“Sen çok konuşuyorsun gerçekten.”

“Sen de çok alınıyorsun gerçekten.”

Masada yine o tanıdık atışma başladı. Hacer Hanım başını iki yana salladı ama gözleri gülüyordu.

“Allah’ım sabır ver,” dedi ama sesindeki şefkat her şeyi yumuşatıyordu.

Rüzgâr, Yağmur’a baktı. O da gülüyordu. Sabahki ağlayan, kırılan kız gitmiş gibiydi. En azından şu an için.

Belki de insanın yaraları, kalabalıkta biraz daha az sızlıyordu.

Akşamın ilerleyen saatlerinde, bahçedeki büyük çınar ağacının altına geniş bir masa kuruldu.

Meryem Hanım ve Mahir Bey de ellerinde tepsilerle geldi. Çay bardakları ve çerezler vardı.

Mahir Bey, sandalyelerden birine yerleşip derin bir nefes aldı. "Dünyanın en güzel yeri neresi deseler, şu bahçe derim," diyerek Meryem Hanım’a baktı.

Meryem Hanım, bardakları dağıtırken "Aynen öyle Mahir," dedi.

Masada herkes kendi halinde sohbete dalmışken, 6 yaşındaki Ensar, elinde bahçeden kopardığı ve sapını sıkıca tuttuğu tek bir çiçekle Yağmur’un yanına yaklaştı. Ensar’ın bu hali o kadar ciddiydi ki, Rüzgâr "Yine ne planlıyor bu ufaklık?" dercesine kaşlarını kaldırdı.

Ensar, Yağmur’un tam önünde durdu. Yağmur, onun bu sevimli ciddiyetini görünce sandalyede hafifçe ona doğru eğildi.

"Yağmur abla," dedi Ensar, sonra hemen kendini düzelterek, "Yani... Yağmur. Sana bir şey söylemem lazım. Ama kimse gülmesin!"

Masadakiler bir anda sustu. Alaz elindeki çekirdeği havada tuttu, Baran çay bardağını masaya bıraktı. Ensar derin bir nefes alıp, sanki dünyanın en zor kararını açıklamış gibi konuştu:

"Ben büyüyünce seninle evlenmeye karar verdim. Rüzgâr abim çok geç kaldı, o sürekli kavga ediyor. Ben seni hiç üzmeyeceğim, söz veriyorum!"

Masanın etrafında bir saniyelik bir sessizlik oldu, ardından Rüzgâr’ın patlattığı kahkahayla tüm bahçe inledi. Rüzgâr, kardeşini kolunun altına alıp saçlarını karıştırdı.

"Vay be! Rakibe bak," dedi Rüzgâr gülerek. "Oğlum, daha dün süt dişin düştü, bugün Yağmur'a mı göz koyuyorsun?"

Alaz, kahkahalarla masaya vurdu. "Rüzgâr, bence eşyalarını topla abicim. Ensar raconu kesti. 'Abim geç kaldı' diyor, daha ne desin!"

Mahir Bey, oğluna göz kırptı. "Aferin aslanım, doğru yolu bulmuşsun. Yağmur gibi gelinimiz olsun, başımızın üstünde yeri var."

Gecenin ilerleyen saatlerinde, herkesin içindeki o gerginlik tamamen dağılmıştı. Rüzgâr, bardağındaki son yudumu içerken Yağmur’a yaklaştı.

"Bakma öyle güldüğümüze," dedi fısıltıyla. "Ensar haklı. Seni üzmemek, bu dünyadaki en büyük görev. Ben bazen beceremiyorum ama o ufaklık bana dersimi verdi."

"Bugün her şey çok zordu Rüzgâr. Ama şu an... şu sesler, şu çay kokusu... Sanki her şey yeniden iyileşebilirmiş gibi hissettiriyor."

Çınar ağacının altında, iki ailenin birleşen kahkahaları karanlığa karışırken; sırlar, belgeler ve tehditler bir süreliğine bu bahçenin kapısından içeri giremedi.

Gecenin huzuru, masanın üzerindeki telefonun keskin titremesiyle bölündü. Baran, ceketinin cebinde sarsılan telefonu çıkarıp ekrana baktığında kaşları çatıldı. Mesaj Bulut’tandı.

Gözleri hızla satırların üzerinde gezindi:

"Dila'nın mailden polislere belgeleri gönderdik. Yarın sabaha hepsi parmaklıklar ardında olur. "

Baran, derin bir nefes alarak telefonu masaya bıraktı. Yanında oturan Rüzgâr, Baran’ın değişen ifadesini fark edip merakla eğildi. "Ne oldu abi? Yine mi bir aksiyon?"

Baran, başını iki yana sallayarak hafifçe gülümsedi; bu kez gülümsemesi rahatlamış bir adamın gülümsemesiydi. "Bulut..." dedi sesi tok bir şekilde. "Belgeleri göndermişler polise, yarın sabaha hallolur diyor."

Bu haber masada bomba etkisi yarattı. Hacer Hanım elini göğsüne götürüp "Şükürler olsun," diye mırıldanırken, Yağmur’un gözlerindeki o son tedirginlik kırıntısı da silinip gitti.

Herkesin yüzünde uzun zamandır hasret kaldıkları o huzurlu yorgunluk vardı. Vedalaşmalar her zamankinden daha sıcak, iyi geceler dilekleri her zamankinden daha içtendi. İki villa da sessizliğe gömülürken, herkes hayatlarının en sakin uykusuna daldı.

Ertesi sabah güneş, sadece yeni bir günü değil, yeni bir dönemi müjdeleyerek doğdu. Ancak "yeni dönem" bile olsa, gençlerin değişmeyen tek bir gerçeği vardı: Okul.

Alaz, Işık, Rüzgâr ve Yağmur; akşamki duygusal fırtınanın ardından sabahın köründe kendilerini okul yolunda buldular. Rüzgâr ve Yağmur arabalara doğru yan yana yürürken, arkalarından Alaz ve Işık’ın bitmek bilmeyen didişme sesleri geliyordu.

Okula geldiklerinde Işık ve Alaz önden yürüdüler. Rüzgâr, Yağmur’un omzuna kolunu atıp kendine doğru çekti. Merdivenlere doğru yan yana ilerlerlerken Işık başını çevirip arkadaki ikiliye baktı ve sinsice sırıttı. Bir anda yön değiştirip onların yanına geldi.

Rüzgâr’a bakarak kaşlarını kaldırdı.

“Arkadaşımla iki dakika özel konuşmam lazım. Malûm, gölge gibi peşinde dolaşanlar yüzünden fırsat bulamıyoruz.”

Rüzgâr kolunu çekmedi, sadece gözlerini kıstı.
“Gölge mi? Ne diyorsun sen?”

Işık omuz silkti.
“Ne bileyim, insan biraz alan tanır. Sürekli yan yan, dip dibe….”

Yağmur, Işık’ın koluna hafifçe vurdu.
“Saçmalama.”

Rüzgâr alaycı bir gülümsemeyle başını yana eğdi.
“Şu söylediğini biri duysa gerçekten aranıza giriyorum zannedecek.”

Işık hiç geri adım atmadı.
“Ee? Girmiyor musun zaten? Kızla iki dakika yalnız yürümek bile mümkün değil.”

Yağmur bu kez sert bir cimcik attı.
“Işık!”

Rüzgâr sonunda kolunu çekti, ellerini kaldırdı.
“Tamam tamam, teslim oldum. İkiniz konuşun bakalım. Ama dedikodu yaparsanız rapor isterim.”

“Git başımızdan,” dedi Işık elini sallayarak.

Rüzgâr başını iki yana sallayıp Alaz’ın yanına doğru yürüdü. Giderken de dönüp, “Aynı evde kalıyorsunuz, hâlâ ‘özel konuşma’ diyorsun,” diye söylendi.

Kızlar merdivenlerin kenarında durdu. Yağmur kollarını bağladı.
“Söyle bakalım. Ne bu acil mesele?”

Işık gözlerini kısarak Yağmur’u baştan aşağı süzdü.
“Şunu söyleyeceğim… Hani siz sözde sahte sevgiliydiniz ya?”

Yağmur’un yüzü gerildi.
“Eee?”

Işık hafifçe yaklaşıp alçak sesle konuştu.
“Yağmur… Sahte sevgililer normalde bu kadar dip dibe takılmaz. El omuzda, bakışmalar ayrı, koruma modları ayrı… Siz hiç ayrılmıyorsunuz.”

Yağmur bir an duraksadı.
“Abartıyorsun.”

Işık tek kaşını kaldırdı.
“Ben mi? Vallahi okulda biri ‘bunlar rol yapıyor’ dese kimse inanmaz. Haberiniz olsun.”

Yağmur’un yanakları hafifçe kızarırken Işık son darbeyi vurdu:

“Bence biriniz rolü fazla kaptırdı… ama hanginiz, orasını çözemiyorum.”

Sonra sırıtarak merdivenlerden yukarı çıktı.

Yağmur ise birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Rüzgâr biraz ileride Alaz’la konuşurken dönüp ona baktı.

Gerçekten… hiç ayrılmıyorlar mıydı?

Yağmur merdivenlerin başında birkaç saniye durdu.

Önden yürüyen üçlüye baktı.

Hepsi birlikte sınıfa girdiler.

Yağmur en arkadan geliyordu.

Kapının önünde bir an durdu. İçeri baktı.

Herkes yerine oturmuştu.

Sınıf düzeni her zamanki gibiydi:

En arkada, pencere kenarındaki iki kişilik sırada Yağmur ve Rüzgar oturuyordu — Yağmur cam tarafında.

Hemen önlerinde Alaz ve Işık vardı.
Duvar kenarının en arkasında Bulut ve Atlas oturuyordu; ortada sıra yoktu, arada boşluk vardı.
Orta koridorda ise Rüzgâr ve Atlas yan yana yerleşmişti.

Yağmur içeri adım attı.

Bulut başını kaldırdı.

O an… göz göze gelmeleri bir saniye sürse bile çok şey söyleyebilirdi.

Ama olmadı.

Yağmur, sanki sınıfta o yokmuş gibi, düz bir bakışla yürüdü.
Bulut’un tarafına ne döndü, ne göz ucuyla baktı.

Sırasına geldi.
Sandalyeyi sessizce çekti.
Oturdu.

Pencereden dışarı, okulun bahçesine baktı; az önce Işık’ın kurduğu cümleler zihninde yankılanmaya devam ediyordu: "Bence biriniz rolü fazla kaptırdı."
Rüzgâr, Yağmur’un bu sessiz ve mesafeli tavrını hemen fark etmişti, gövdesini Yağmur’a doğru çevirdi. Dirseğini sıraya yaslayıp yüzüne dikkatle baktı..

"İyi misin?" diye fısıldadı sesi sadece onun duyabileceği bir tonda.

Yağmur, bakışlarını camdan çekip Rüzgâr’a döndü. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Rüzgâr’ın parfümündeki o hafif odunsu koku yine burnuna doldu. Işık’ın "hiç ayrılmıyorsunuz" dediği anı hatırlayınca istemsizce hafifçe geriye çekildi ama gözlerini ondan kaçırmadı.

"İyiyim ," dedi Yağmur, sesini düz tutmaya çalışarak.

"Sadece... Dün geceyi düşünüyorum. Her şeyin bu kadar hızlı çözülmesi tuhaf hissettiriyor."

Rüzgâr, onun bu mesafeli hamlesini fark etse de üzerinde durmadı. "Çözüldü işte," dedi güven veren bir sesle. "Artık omuzlarındaki o yükü bırakma vaktin geldi."

Tam o sırada ön sırada oturan Alaz, arkasına dönüp kollarını Rüzgâr’ın sırasına dayadı. Işık ise çoktan defterini açmış, bir şeyler karalarken kulak misafiri oluyordu.

"Valla benim omuzlarımda hâlâ su yükü var," dedi Alaz, saçlarını karıştırarak. "Baran abinin o bardağının hesabı mahşere kalmaz, bugün okul çıkışı bir planım var."

Işık kafasını kaldırmadan araya girdi: "Senin planların genelde hüsranla biter Alaz. Bence enerjini akşamki böreklerin kalorisini yakmaya harca. Malum, 'hacim' meselesi..."

Işık'ın söylediği ile Yağmur ve Rüzgar sessiz bir kahkaha atarken, Alaz cevap vermek için Işık'a dönmüştü.

Tam ağzını açıp savunmaya geçecekti ki, sınıfın kapısı sertçe kapandı ve içeriye edebiyat öğretmeni girdi. Sınıfa anlık bir sessizlik çökerken, Yağmur elini çenesine yaslayıp tahtaya odaklanmaya çalıştı. Ancak yanındaki hareketlilik dikkatini dağıtıyordu.

Rüzgâr, sıranın altından elini uzatıp Yağmur’un masanın üzerindeki elinin yanına bıraktı. Dokunmadı, sadece oradaydı. Yağmur göz ucuyla o ele baktı. Işık haklıydı; sahte bir anlaşma için fazla gerçek, oyun için fazla samimi bir duruşları vardı.

Ders zili çaldığında edebiyat öğretmeni sınıftan çıktı ama sınıftaki ağır hava dağılmadı. Alaz ve Işık, kantin sırasına girmek için birbirleriyle yarışarak sınıftan fırlarken, Yağmur yerinden kalkmadı. Rüzgâr da gitmedi.

Sıraların arasında oluşan o boşlukta, duvar kenarından bir sandalye gıcırtısı yükseldi. Bulut, ağır adımlarla orta koridora geçti ve Rüzgâr ile Yağmur’un oturduğu sıranın başında durdu.

Rüzgâr, Bulut’un gölgesi sıranın üzerine düştüğü an çenesini sıktı. Bakışlarını ağır ağır kaldırdı; gözlerinde dostluktan ziyade, "ne cüretle" diyen bir ifade vardı. Yağmur ise ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, parmak boğumları beyazlayana kadar birbirine kenetlemişti.

Bulut, bir an ne söyleyeceğini bilemezmiş gibi duraksadı. Ellerini cebine soktu, omuzları çökmüştü.

"Dün gece..." dedi Bulut, sesi çatallı çıkıyordu. "Mesajı almışsınızdır. Belgeler gitti. Dila ve babası için yolun sonu geldi."

Rüzgâr, arkasına yaslanıp alaycı bir nefes verdi.

"Haberimiz var. Teşekkür mü bekliyorsun Bulut? 'Aferin, iki yılımızı yaktıktan sonra son dakika golü attın' dememizi mi istiyorsun?"

Bulut, Rüzgâr’ın bu sert çıkışına karşılık vermedi. Bakışlarını Yağmur’a çevirdi. Yağmur hâlâ ona bakmıyordu, pencereden dışarıdaki bir noktaya kilitlenmişti.

"Teşekkür falan beklemiyorum Rüzgâr," dedi Bulut, sesi bu kez daha kararlıydı. "Sadece... bittiğini bilin istedim. Artık kimsenin sizi tehdit edeceği bir şey kalmadı."

Yağmur, o ana kadar kilitlendiği pencereden bakışlarını ağır ağır çekti ve ilk kez doğrudan Bulut’un gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir öfke vardı ne de bir minnet; sadece derin, hüzünlü bir kabulleniş.

"Kimse bizi tehdit etmedi ki Bulut," dedi Yağmur, sesi sınıfın boşluğunda yankılanırken. "Sen zaten tüm tehditleri kendi üzerine yüklenmişsin. Bizim yerimize korkmuş, bizim yerimize karar vermişsin."

Bulut, Yağmur’un bu yumuşak ama keskin çıkışıyla sarsıldı. Bir adım öne çıkmak istedi ama Rüzgâr’ın uyanık bakışlarını görünce durdu. "Sizi korumak için yaptım," diye fısıldadı savunmasız bir sesle.

"Başka yolum yoktu. Dila’nın neler yapabileceğini biliyordunuz, sizi o bataklıktan uzak tutmam gerekiyordu."

Yağmur acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.

"Peki, seni kim korudu Bulut? Kendinden, o içine girdiğin karanlıktan, bunca kötülükten seni kim korudu?"

Bulut sessiz kaldı. Yağmur oturduğu yerde hafifçe ona doğru eğildi, gözlerindeki hüzün daha da derinleşti:

"Bizi koruduğunu sanırken aslında en büyük zararı kendine verdin. Sadece bizim dostluğumuzu sarsmadın; kendi içindeki o iyiliği, o saf çocuğu da ellerinle boğdun. Biz iki yılımızı kaybettik belki ama sen... sen kendini kaybettin. Seni kendinden kim korudu?"

Rüzgâr, Yağmur’un bu sözleri karşısında Bulut’a bakarken, yüzündeki o sert ifade yerini tuhaf bir boşluğa bıraktı. Yağmur haklıydı; karşılarında duran adam bir kahraman değil, kendi kurduğu labirentte kaybolmuş bir enkazdı.

Bulut yutkundu, boğazına bir yumru oturduğunu belli edercesine bakışlarını yere indirdi. Yağmur’un sorduğu sorunun cevabı kendisinde de yoktu. "Haklısın," diyebildi sadece. "Kendimi korumayı unuttum."

Sınıfın kapısı gürültüyle açıldığında Alaz ve Işık, ellerinde atıştırmalıklarla içeri girdi.

Bulut, Yağmur’a son bir kez baktı, sanki bu bakış bir "elveda" ya da sessiz bir "özür" gibiydi. Ardından hiçbir şey demeden sırasına doğru yürüdü.

Rüzgâr, masanın altındaki elini uzatıp Yağmur’un titreyen parmaklarını sıkıca tuttu. Yağmur, Rüzgâr’ın bu sıcaklığıyla kendine gelirken Işık yanlarına yaklaşıp fısıldadı:

"Ağır konuştuğun belli. Ama bazen zehri akıtmak gerekir Yağmur. Yoksa seni içeriden çürütür."