9. bölüm · VOLERİA

9) Ölüm, Yıkım, Doğum

Sena Karakaya

Eve vardığımda az önceki düşüncelerimi kanıtlar nitelikte, üst üste yığılmış ayakkabılar ve normalde olsa bayılacağım ama şu an oldukça acı ve de acımasız gelen bir helva kokusu vardı. Arabada sessizce döktüğüm gözyaşları şu an itibariyle nefrete dönüşmüştü. Saygısızlığa nefret, aç gözlülüğe nefret, vermesi gerekirken almaya çalışan bu insanlara nefret. Eve yaklaştıkça içeriden gelen abartılı ağlama seslerine, kapının önünde umursamaz, lakayıt şekilde sigarasını tüttürüp cenazeye değil de oturmaya gelmiş gibi takılan tiplere nefret. Buradakilere, burada bulunmalarının tek amacı gösteriş, kendini ‘en üzülen’ olarak göstermeye gelenlere nefret. Ve bu nefretin bakışlarıma yansıdığını hissettim. Ve ellerimi titrettiğini. Ve gözlerimdeki yaşların annemin yası için değil, bu nefret için aktığını hissettim.
-Sakin olacaksın Voleria, hiçbir şey yapmayacaksın. Aklından geçtiği gibi herkesi kovmayacaksın. Orada olmayı hak eden benken sen oradasın. Ben buna sessiz kalıyorsam sen hiçbir şey yapmayacaksın. Sakinleşeceksin.

Kulağımda çınlama gibi bir ses hissettim. Sanki beynimin içerisinde bir ses bana uzanıyordu ama çok daha tuhaf bir şekilde. Sanki dışarıdan bir ses gibi ama etrafımda konuşan yoktu. Evimin bahçesinin girişindeyiz ve kimse konuşmuyor veya girmeye çalışmıyordu. Bense duyduğum sesi algılamaya çalışıyordum ve ellerim kulaklarıma gitmiş şekilde içten içe gelen çınlamasının acısını yaşıyordum. Neler oluyordu?
-İyi misin güzelim? Voleria, tatlım beni duyuyor musun, neyin var?
-İyiyim teyze, girelim mi?
Başlarını salladılar ve yine sessizce kapıya kadar yürüdük. Müstakil bir evdi. Renkli renkli çiçekler vardı evimizin, mor renkli isimlerini bilmediğim bazı çiçekler ikinci kattaki balkondan aşağıya sarkardı, oldukça büyüktü de. Görüntülerini severdim ama başka bir ilgim yoktu. Annem bakardı gözü gibi. Dertleşirdi çiçeklerle. Arkadaş olurdu, öperdi de. Buralarda fazla çevresi yoktu zaten. Gününü çiçeklere adardı.
Kapıda durdum ve bir şey fark ettim. Artık bu kapıdan zile basarak giremeyecektim. Hep anahtarım olmak zorundaydı. Bir daha annemin açışıyla içeri girip fırfırlı terliklerimi giyinip odama çıkıp annemin yaptığı yemeklerin kokusunu ala ala üstümü değiştirip hemen aşağıya inerek bir koşu yemek yiyemeyecektim.
Annemle müsait olduğumuz akşamlar Türk kahvelerimizi alıp özellikle baba tarafı hakkında daha yüzlerini bilmediğim insanları çekiştiremeyecektim. Hoş annem çekiştirmek demeyi sevmezdi, aslında çekiştirmezdikte, annem kendisine yapılanları ve şu an ilahi adaletle ne hale geldiklerini anlatırdı.
Kapıyı açtım. Kapının açılınca sağında kalan kısımda pembe fırfırlı terliklerim olurdu hep. Yıllardır aynı tip terlikleri giyerdim çünkü annem her sene sevdiğimi bildiği için o terliklerden alırdı.
Ve şimdi o terlik şu an burada yoktu. 17 senedir burada duran terlik şu an yoktu. Başımı çevirip ne göreceğimi bilsem de sol tarafa baktım, terlik yoktu. Gözlerimde biriken sancılı yas gözyaşı gene nefrete dönüşmüştü. Artık istediği kadar çınlayabilirdi kulağım ve anlam veremediğim şeyler bana yapma etme diyebilirdi.
Hışımla içeri girdim. Evdeki insanlar beni gördükçe tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Arkamdan teyzemin, Sezen’in ve Şah’ın seslerini duyuyordum, tüm odalara teker teker giriyor, terliklerimi arıyordum ama yoktu. Kendi odamın önünde durdum. İçerinde çocuk sesleri geliyordu.
-Baaak, benim bebeğimin elbisesi çok güzel oldu, seninki gibi peçeteden değil.
-Peçete daha güzel oldu, gelinliğe benziyor, seninki pembe pembe ıyy. Bir de terlikten koparmadın mı onu. Benimki daha güzel.
Bir de terlikten koparmadın mı onu mu?

Kapıyı nasıl açtım, içeri nasıl girdim ve o küçük şeyin saçını nasıl tuttum bilmiyordum ama şu an kulaklarımda zırlama sesinin, elimde bir avuç saçının olduğu çocuğun terliğimi yırttığını biliyordum.
-Bırak kızımı!
-Voleria kendine gel, ne yapıyorsun?
-Bırak saçımı, abla, abla çekme!
-Bırak kızımı!
Söylenen sözler umurumda değildi, benim özelim, benim eşyam yırtılmıştı. Değer verdiğim şey el kadar çocuğun oyuncağına kıyafet olmuştu. Hayır. Az önce nefrete dönüştürdüğüm şeylere son damla damlatılmıştı.
Kızı yarım saat kulağımın dibinde bağıran annesinin olduğu tarafa savurdum. Ağzımdan tek bir söz çıkacaktı ve buna artık emindim.
-Gidin! Gidin buradan. Defolun ve gidin.
-Bu kız aklını yitirmiş.
-Delirmiş bu delirmiş.
-İyilikte yaramıyor millete, gidelim hadi.
-Çocuğunuzu şundan uzak tutun, bu delinin tekidir.
Herkes saçma sapan laflarını söyleyerek çıktılar. Onlarla birlikte bağırıp çağırmalar da gitti. Ve evin önünde oluşan sigara dumanları altında gülüşen insanlar da gitti. Hatta giderken helvayı ve tencereyi de götürmüşlerdi. Onların olsun. Helvanın acıtan kokusu da gitmişti. Bundan sonra helva yiyebileceğimi sanmıyordum.
Evde sadece teyzemler kalmıştı. Bana hiçbir şey dememişlerdi çünkü rezaleti onlar da biliyorlardı, bu cenazelerde ki saçmalıkları çok konuşmuşluğumuz vardı. Sezen de terliğime ve de eşyalarıma verdiğim değeri bilirdi. Beni şu anlık haklı görüp ses etmemişlerdi.
Mutfaktan su sesi geliyordu. Ah doğru ya, üst üste yığılmış tabaklar çatallar, su bardakları, çay bardakları ve hatta dolabımızdan bize sorulmadan alınıp yenilmiş yemeklerin tabakları vardı.
Uzun yoldan gelebilirlerdi, aç olabilirlerdi ama biliyordum ki onlar fakirlikten kırılan bir sülale değildi, dışarda yiyebilirlerdi, yiyip gelebilirlerdi veya bu şehirde oturan onlarca akrabamıza uğrayabilirlerdi. Hoş iki mahalle ötedeki annemin kuzeni bile kapının önünde kakara kikiri sigara içen tayfadaydı ve elinde benim dün akşam yemediğim, daha tadına kendim bakmadığım havuçlu kek vardı.
Aynı zamanda özensizlerdi, halam denen kadının üzerinde saçma sapan kıyafetler vardı, onu biliyordum, o kadar yakından tanımıyordum ve görmemiştim ama elbette halamı biliyordum ve daha bindiğim arabasından bile zenginliklerini tahmin edebiliyordum. Cenaze usturup, edep, saygı isterdi. Onlarsa anneme saygısızlık olması için şu an bile eski kıyafetlerini giyiniyor, ağlama numaraları ile timsah gözyaşları dökerek kendilerini boş bir yarışa sokuyorlardı.
-Onlar bilmezler Voleria, bilenle bilmeyen hiçbir olur mu? Sen onlara ait de değilsin. Canını sıkma ve kendini bul.

Yine kulağıma sesler geliyordu ve ben yine nerden ve nasıl geldiğini anlamlandıramıyordum. Kim konuşuyordu? Kim bana bu öğütleri veriyordu?
Elim istemsizce omuzumdaki pençe izine gitti. Bu izi, Şah’ın da dediği gibi, araştırmalıydım. Neler olduğunu öğrenmeliydim. Bilmeliydim.
Odamın içerisinde yer alan duşa girdim. Herkes zaten kendi halindeydi ve bir saat sonra annem gömülecekti. Hazırlanmam gerekiyordu, fiziksel olarak olmasa da mental olarak. Duşa girdim ve suyu buz gibi ayarladım. Normalde ılık veya sıcak tercih ediyordum, bu benim daha sakin sakin düşünmemi sağlıyordu ama bu sefer uzun uzun düşünmek değil, unutmak istiyordum. Bugünü, dünü, onda önceki günü. Kendimi, geçmişimi, şimdimi. Her şeyi bir kenara itmek ve unutmak, düşüncelerimi bu soğuk suyla uyuşturmak istiyordum.
Hareket etmeden suyun altında durdum. Basımdan süzülüp çeneme doğru akıyordu, oradan aşağıya, şıp şıp diye ses çıkartıyordu. Sanki bu ses, tüm hayatımdı. Sadece bu sese odaklandım ve bu, şu ana kadar yaşadığım en güzel deneyimdi.
Telakinezi çalışmalarımız, Ömer, geçmişim, annem, babam, ölümler, saçma insanlar, pençe izi, düşük notlar, azarlanışlar, dışlanışlar, sevilmeyişler, görülmeyişler, unutuluşlar, hatırlanışlar, barışmalar, küsmeler, kovmalar, tutmalar… Hepsi bu suyla gidiyordu. Ben arınıyordum ya. Arındığımı öyle bir hissediyordum ki, sanki bu duştan çıkınca yeni doğmuş bir bebek gibi olacaktım. Bu harikaydı. Gözüm kapalı şekilde sağımda duran boyum hizasındaki sabunluktan sabunumu aldım. Çilek aromalı bir sabundu ve harika kokuyordu. Onu yavaşça her yerime sürdüm. Sabitte duran duş başlığı sabunun köpüklerini yavaşça tenimden alıp götürdü. Yine arınmış hissediyordum. Sanki birazdan annemi toprağa verecekmişim gibi değil de yıllar önce yapılan şu şatolardaki balolara katılacakmışım gibi hissediyordum. Rüyada gibiydim.
Biraz daha yıkandıktan ve arındıktan sonra banyodan havlumu alıp çıktım. Saçlarımı pek özenmeden kuruttum ve altıma siyah kot bol bir pantolon, üzerine de yine siyah bir body ve hafif kalın bir ceket aldım. Başka ne bir süs ne bir makyaj vardı üzerimde.
Olması gerektiği gibi

1 Gün Sonra
Yatağımdan yavaşça kalktım. Annemi toprağa vereli bir gün olmuştu ve dün benim için sanki unutulmaya yüz tutmuş bir sanrı gibi geçmişti. Toprağın başında attığım küçük çığlık, gözlerimden akan yaş, dudaklarımdan çıkan son söz.. Hepsi bir sanrı olarak kalmıştı benim için. Unutacaktım, unutacaktım çünkü içimden gelen ses dün bana şunu fısıldamıştı; "o mezarın başında ağla, sızla içini dök ve her şeyini, tüm üzüntünü oraya bırak. Mezarlar, insanların senin ağlamanı yargılayamayacakları tek yerdir. Üzüntünü annenle beraber o mezara göm ve gerçekleri öğrenmek için işe koyul" . Bu sözler beni kendime getirmişti ve evet, şimdi kendimi bulma zamanıydı.
Yatağımdan kalktım ve teyzemin dünkü sinir krizimden sonra aldığı terliklerimi giyindim. Pembesini bulamamıştı ve bu yüzden mor renklisini almıştı, hiç sorun değildi çünkü artık pembelik, ışıltılılık, renklilik istemiyordum. Lavaboya yöneldim. Teyzemler ve Sezen bizim evdeydi. Hiç gitmemişlerdi. Bu bana kendimi iyi hissettiriyordu çünkü daha önce hiç bu kadar sahip çıkılmış, önemsenmiş hissetmemiştim.
Lavaboya girdim ve dün aklıma koyduğum gibi, eşyaları lavabonun önüne genişçe yaydım. Üzerinde ‘koyu kırmızı’ yazan paketi açtım ve kaba döktüm. Karıştırdım, karıştırdım ve hazır olduğunu hissettiğimde aynanın karşısına geçtim. Aynadaki görüntüm oldukça tuhaftı. Bulanık gibi, buğulu gibiydi ama buna takılmadım. Gözlerim buğulandığı içindi. Elimi turuncu saçlarıma götürdüm, bukle bukle saçlarımın eski estetik duruşu gitmiş, kabarık, bir kısmı yavaştan dökülen bir hal almıştı.
Saate baktım. 06.00. gayet iyiydi, gece yaklaşık üç gibi uyumuştum, ne uyku tutuyordu ne de uyanık kalabiliyordum.
Saçlarıma boyayı iyice yedirdikten sonra lavabodan çıktım. Odamdaki puf koltuğa oturum. Üzerimde benekli bir atlet vardı. Atletin açık bıraktığı pençe izine dokundum. Çok hafifte olsa derinlik vardı. Çok düşünmüştüm aslında bu izi. Annem bunun doğum lekem olduğunu ve önemsiz olduğunu söylerdi. Pek göz önünde olmadığı için çok yakınım olan insanlar bilirdi sadece.
Şah nereden biliyordu?
Elimi omzumdan çektim ve lavaboya yöneldim, dişlerimi fırçaladım, saçlarıma değmeyecek şekilde yüzümü yıkadım ve yüzüme maskemi takarak yine odama yöneldim.
-Bazen gerçekleri bilmek için sabretmek gerekir, bazense hazır olmak. Sen hazır olma dönemindesin. Eğer olgunlaşma dönemi geçirmeseydin veya geçirme dönemine girmeseydin aklını kaybedebilirdin. Hazır olmadığın şeyler var Voleria, her şey senin için bekletiliyor.

Bu sesi anlamıyordum, bilinçaltı böyle konuşabiliyor muydu? Anlayamıyordum.
-Kimsin sen, kimsin, nesin, amacın ne?
Ses gelmedi, çınlama da.
-Çekinme söyle, emirler buyururken, telkinler verirken iyiydi, ne oldu saklandın? Korktun mu!?
İstemsizce bağırıyordum. Beni, beni gerçekten delirtiyorlardı.
-Söylesene, korkma, yemem seni. Konuşsana ya az önce car car konuşan ben miydim, gelsene gene tuhaf çınlamalarla!
Kapı açıldı.
-Voleria, neyin var, neden bağırıyorsun?
Teyzem koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı, saçımdaki boyaya aldırmamıştı.
-Teyze, konuşuyor. Bir şey benimle konuşup duruyor. Çınlama geliyor kulağıma teyze, göremiyorum önümü ben aynayı bile bulanık görüyorum yalvarırım yardım… yardım et teyze kurtar beni.
İstemsizce ağlamaya başladım. Sözde güçlü olacakken yığılıp kalmıştım. Mahvolmuş hissediyordum. Tek dayanağım, annem gitmişti. Ayrıca ilaçlarımı da almıyordum ve aklı dengemden kendim bile şüphe eder olmuştum.
Bağırışlarım ve ağlamalarım sessizlikle dinmeye başladı. Artık sadece sessiz hıçkırıklarla ağlıyordum.