16. bölüm · VOLERİA

16) CANAVAR

Sena Karakaya

Mektupların bir yarısını okumuştum, geri kalanını ise odama götürerek çekmeceme koydum. En olası ihtimal benden önce bir erkek çocuğu olduğu ve onu kaybettikten sonra mektuplarla ona ulaşma çabasıydı. Ama bunu benden saklaması çok saçmaydı. Yastığıma kafamı gömdüm. Her mektup buram buram özlem kokuyordu ve annem benimle bunu paylaşmamıştı.
Yorganı üzerime çektim, her tarafım donuyordu. Gördüğüm rüyalar, duyduğum sesler… Ayrıca Luis ismini sanki daha önceden de duymuş gibi anımsıyordum. Hafızam beni yanıltmıyorsa Füsun teyzem, ben baygın bir şekilde yatarken Şah’a gene Luis demişti ve ben kesik kesik duyduğum için parçaları birleştirememiştim. Az önce de Luis gibi bir isimle seslenmişti, anlam veremiyordum. Bu çocuk Şah değil miydi?
Veya Şah vardı, Luis te var. Ama her ikisi de aynı kişi mi? Veya her ikisi başka kişiler… Ah, anlayamıyordum.
Üşümeme rağmen kalktım ve mektupların olduğu çekmeceye yürüdüm. Çekmeceyi açtım ve rastgele bir mektup alarak yatağıma oturdum. Mektubu açtım. Kısaydı, 5 cümleden oluşuyordu.
SEVGİLİ OĞLUMA
Seni çok özledim oğlum. Biliyorum, o ormana gittiğim için şuan yoksun ama eğer gitmeseydim gene senden ayrı kalacaktım hem de daha acı bir şekilde. Korkuyorum oğlum, koynumda bir canavar yetiştiriyorum, biliyorum ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Keşke sen olsaydın. Hem baban hem sen yoksun oğlum, çok yalnızım, korkuyorum.
Canavar mı? Bu ne demek oluyordu? Diğer mektuplar sadece özlemden ve bir hastalıktan bahsederken bu mektupta neydi böyle!
Bir kez daha okudum kısa mektubu. En sonda yazan ‘korkuyorum’ kısmında damla izleri vardı. Sanırım ağlamıştı burayı yazarken.
Annemin çok yakını olduğu birileri yoktu, bi Füsun teyzemle görüşürdü o da yılda bir kere. Yani koynunda beslediği CANAVAR benden başkası olamazdı. Elim istemsizce omzumdaki pençe izine gitti. Sonra dişlerimi hissettim, eğer zorlasam dudaklarımı kanatacak kadar keskin ve uzundu. Gözlerimin kırmızı olduğuna şahit olmuştu Sezen. Yüzüm bembeyazdı. Kullandığım hapı kullanmayı bırakmamla beraber bu özellikler pik yapmıştı...
Annemin ilaçları içmediğimde bana kızdığını hatırlıyorum. Alerjim varmış, birçok şeyeymiş. Ne olduklarını bile söylememişti ve ilaçları artık reflex olarak içiyordum.
Ben bir canavar mıydım?
Mektupları kenara koydum ve güzel bir sabaha uyanmayı dileyerek yatağıma yatıp gözlerimi yumdum.
Camdan gelen ışıkla gözlerimi açtım. En nefret ettiğim uyanma şekli. Yatağımdan zar zor kalktım ve terliklerimi giyinip lavaboya yöneldim. İyice esnedim, güzel bir gün olmasını umuyordum.
Yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım. Aynaya sıçrayan diş macunu kalıntılarını peçeteyle temizledim ve gardrobuma gidip bugün için güzel kıyafetler seçerek üzerime geçirdim.
Siyah sweatshirt altına koyu yeşil baggy pantolonmu giydim. İki tane altın rengi kolyemi üst üste taktım, birisinin üzerinde küçük bir kalp vardı, bunu teyzem buraya gelmeden önce taktığımı hatırlıyorum. Kulaklarıma uzun, sarkan, ucunda minik top bulunan gold küpelerimi taktım. Bileğime biri gümüşten ve benim için oldukça değerli olan bilekliği geçirdim, diğeri ise tabiki gold, ortasında çiçek bulunan zarif bir bileklikti. Sıra makyaja geldi. Gözlerime biraz rimel sürüp kısa bir eyeliner çektim. Tekte çekebilmiştim. Dudaklarıma kalıcı tintimi sürdüm, koyu kırmızıydı ve ten rengime uyuştuğunu düşünüyordum. Sabitleyici spreyimi de sıktıktan sonra saçlarımın örgü olmayan kısımlarını gelişigüzel düzelttim ve evet, şimdi hazırdım.
Makyaj masamdan kalktım ve terliklerimin tıkırtısı eşliğinde aşağıya inmeye başladım. Gelen seslere bakılırsa Füsun teyzemler çoktan kalkmışlardı.
-Günaydınlarrrr!
-Günaydın fıstığım, aa çok güzel olmuşsun bugun, hayrola?
-Sezen’le gene çarşıya ineceğiz Füsun teyze. Ondan böyle hazırlandım. Kahvaltıyı yapar çıkarım.
-Tamam canım. Omlet mi istersin, kızartma bir şeyler mi?
-Bugün kahvaltı benden olsun. Kızartma yapmayı düşünüyorum. Yada geçenlerde bir tarif duymuştum onu denerim.
-Neymiş o bakalım?
-Sürpriz!
Kıkırdayarak mutfağa yöneldim ve telefonumdan ismini hatırlamaya çalıştığım kahvaltılığı yazmaya çalıştım.
‘Soğanlı bir şey’
‘Soğan yumurta karışık’
‘Soğanlılama’
Birkaç denemenin sonunda önerilenler kısmında ismini bulabildiğim yemeğin tarifine tıkladım ve yapmaya başladım. Teyzem ve Şah içerde kısık sesle bir şey konuşuyorlardı ama üstünde durmadım.
Tabak çatalları, peyniri, zeytini her şeyi dizdim ve ortaya da tavayla yemeğimi koyarak teyzemlere seslendim.
-Buyrun!
Füsun teyzemler hemen geldiler. Meraklı gözlere kapağı kapalı tavaya bakarak oturdular.
Masaya bir usta edasıyla yaklaştım ve kapağı konuşarak kaldırdım.
-Veee Voleria spesiyali; Hünkarlar sofrasının süsü, Osmanlı mutfağından Soğanlama!
Teyzem gözlerini kocaman açarak baktı, yüzünde eski bir dostunu görmüşçesine sevinç vardı. Gözlerinin buğulandığını mı görüyordum?
-Ne oldu Füsun teyze?
Derin bir iç çekti.
-Bu ablamın en sevdiği yemekti.
-Aa, ablan mı vardı? Hiç söz etmedin.
Şah uyandığından beri devam eden suskunluğunu bozdu ve tuhaf bir gerginlikle konuştu.
-O uzun bir süre önce ölmüştü. Annem konusunu açmayı pek sevmez.
Anlayışla başımı salladım ama bu bana tuhaf hissettirmişti.
Kahvaltımızı sessizlik içerisinde yapmaya koyulduk. Tabaklara vuran çatal seslerinden başka hiçbir ses çıkmıyordu.
Kahvaltımızı bitirmemize az kalmışken zil sesiyle irkildim, yemeğe odaklanmıştım. Hızla ayağa kalktım ve kapıya gittim. Sezen gelmiş olmalıydı.
-Kim o?
-Benim kızıl güzeli!
Sezen neşeli bir şekilde sesini duyurdu ve kapıyı açmamla içeri girdi, ayakkabılarını çıkarıp verdiğim terlikleri giydi.
Direkt mutfağa girdik. Kapıdan çıkarkenki Şah ile şu anki Şah arasında biraz değişim vardı. Saçlarını düzeltmiş, gömleğinin yakasını kaldırmıştı ve bakışları oldukça mütevaziydi. Sezen de Şah’a karşı daha nazik ve dişil görünüyordu. Enerjilerinin uyuşmasına bayılıyordum ve bu birbirine iş atan çifti çok sevmeye başlamıştım.
-Elbet bizde bir gün… Sevgilim.
Çınlama ile gelen ses adeta beynimin içinde yankılandı. Belimin çevresinde bir sıcaklık hissediyordum, sanki iki kol belimi sıkıca sarıyordu.
Bu düşünce ve hislerde sıyrılabilmek için hızla hareket ettim ve sandalyeme geri oturdum. Ağzıma peynir atarak tuhaf bir görüntü oluşturmamaya çalıştım. Donuk bakışlarla çiğnemeye başladım.
Galiba kabız gibi görünüyorum.
Sezen kahvaltı yaptığını söyleyerek sadece bir bardak çay aldı. Bende oyalanmadan hemen tabağımdaki son soğanları yiyerek ayağa kalktım ve odama çıkıp çantamı kaptığım gibi aşağıya indim.
-Hazırım!
-O zaman biz çıkıyoruz Füsun teyze, ellerinize sağlık.
-Ah, tatlım her şeyi Voleria yaptı.
-Aa, gerçekten mi? Sen soğanlamayı biliyor muydun Vole? Bana da yap en kısa zamanda, ayrıca çay da çok güzel olmuş.
Tam konuşacakken Şah araya girdi.
-Değil mi Sezo, bende yemeğin güzelliği karşısında oldukça şaşırdım ama senin kurabiyelerinle yarışamaz. Sahi, limonlulardan ne zaman yapacaksın, özledik vallahi?
Sezen utanarak güldü. Limonlu kurabiyeyi sanırım ben depresyonun batağındayken yapmıştı çünkü öyle bir şey hatırlamıyordum.
-En yakın zamanda yapacağım Şah.
-Beklemedeyim küçük hanım.
Sezen’in buğday teni bir anda kıpkırmızı kesilirken zoraki ve utangaç bir gülümseme sunup yanıma geldi.
Kulağına eğildim ve fısıldadım:
-Aşk insanı ne hale getirirmiş, görebiliyorum küçük domatescik.
-Sus Vole!