5. bölüm · Vespera, isfad
beş, 𝔟𝔢𝔫 𝔡𝔢 𝔨𝔞𝔱𝔦𝔩𝔦𝔪𝔢 𝔞𝔰̧ı𝔨𝔱ı𝔪
Yağmur yaklaşık yarım saat sonra yavaşlamaya başladığında arabanın içindeki hava da değişmişti. İlk başta panik ve gerginlikle dolan ortam şimdi garip bir sessizliğe bürünmüştü. Camlardan aşağı süzülen damlalar seyrelirken dışarıdaki sis daha belirgin görünüyordu artık.
Fadime dizlerini kendine çekmiş, başını cama yaslamıştı. Islanan saçları hâlâ omuzlarına yapışıyordu. Üşüyordu ama bunu söylemek istemiyordu. Dakikalardır kendini kasarak titremesine engel olmaya çalışmaktan tüm vücudu ağrıyla kasılıyordu. Tüm bu çabasına karşılık üşüdüğünün fark edilmediğine inanıyordu. Ta ki üzerine bırakılan ceketi hissedene kadar.
Fadime önce cekete sonra da şaşkın bir şekilde İsmail'e baktı. "Ne yapıyorsun?"
"Giy şunu." dedi omuz silkerek. "Ürkmüş bir ceylan gibi titriyorsun."
Fadime yaptığı benzetmeyi duyduğunda şaşırarak istemsizce gülümsedi ama hemen gizledi. Orman yolunun ortasında çaresiz kalmışlardı. Ürkek ceylan Fadime ise, bu durumda avını saldırmak izleyen aslan da İsmail oluyordu.
Ceketi eline aldığında üzerindeki koku burnuna doldu, ordan da tüm içine işlemişti sanki. Sevdiğinin kokusunu ilk kez bu kadar keskin hissediyordu Fadime. Onu da kendi teninden değil, ceketinden alabiliyordu. Hiçbir zaman kokusu içine işleyecek kadar yakın olamamıştı ki sevdiğiyle.
Sinirle kendine kızdı hemen. Neye duygulanıyordu ki şimdi? Oturuşunu düzeltip ceketi omuzlarına geçirirken camdan dışarı baktı. "Yağmur iyice azaldı."
İsmail de ön cama baktı. "Evet." Sıkıntıyla başını salladı. Bir süre sessizlikten sonra İsmail kapıyı açarak Fadime'ye döndü. "Ben etrafa bakacağım."
Fadime anında doğruldu. "Tek mi gideceksin?" Sanki 'tek mi gideceksin' değil de 'beni tek mi bırakacaksın?' der gibiydi.
İsmail gözlerini kısarak ona bakmayı sürdürdü. "Korkuyor musun?"
"Saçmalama." dedi hemen. "Sadece..." Cümlesinin devamını getiremedi. Burada yalnız kalmak istemiyordu işte. Ama bunu ona söylemek de istemiyordu. "Sen yalnız kalma diye..." Gözlerini kaçırarak konuştu.
İsmail bunu anlamış gibi hafifçe sırıttı. "Sen de gel o zaman."
Arabadan indiklerinde hava hâlâ soğuktu. Yağmur oldukça azalmıştı ama ağaçların üstünden damlalar düşmeye devam ediyordu. Yolun kenarındaki çamur ayakkabılarına bulaşırken Fadime sinirle homurdandı.
"Uzun süredir geçirdiğim en kötü gün..."
İsmail yürümeye devam ederken güldü. "Sabah böyle demiyordun ama."
"Sabah bu ıssız yerde mahsur kalacağımı bilmiyordum çünkü." Fadime gözlerini devirerek konuştu.
İsmail ellerini cebine sokup aniden arkasını döndüğünde Fadime ona çarptı. Hava hafifçe kararmıştı, ağaçlar uzadıkça sanki etraflarını tamamen kapatıyordu. Sis de çökmeye başlamıştı.
Fadime ona sorgulayıcı bir bakış attığında İsmail'in sırıtışı genişlendi. "Niye?" dedi gevşek bir tavırla. "Fena mı, biraz yalnız kaldık işte."
Fadime vücudundaki bütün kanın yanaklarına hücum ettiğini hissettiğinde kaşlarını çattı. "Ne saçmalıyorsun?"
İsmail ona biraz daha yaklaşmak için hafifçe eğildi. "Benimle baş başa kalmaktan bu kadar mı çekiniyorsun?" diye fısıldadığında Fadime'nin ağzı hafifçe aralandı. Karşısında geçmiş utanmadan ona kur yapıyordu resmen.
Fadime elini onun göğsüne koyup hafifçe ittirdi. "Ne saçmalıyorsun?" diye tekrar ettikten sonra sesini yükseltti. "Sabahtan beri ortada yokuz, kimsenin bizden haberi yok. Bırak Koçari'yi Furtuna'yı, şehir merkezine bile bilmem kaç saat uzaktayız... Sen ne saçmalıyorsun ya?" diye kızdı.
İsmail birkaç saniye aynı şekilde yakınlığı bozmadan durdu, Fadime'nin onu itmesinin bir işe yaramayacağını göstermek istemişti. Daha sonra kendi isteğiyle bir adım geri gitti. "Korkma."
Fadime alayla güldü. "Söylemesi kolay, kimbilir neler düşünüyorlardır!" diye öfkeyle söylendi.
İsmail'in dudakları yeniden kıvrıldı keyifle. Mavi gözlerinde anlamlı bir ifade vardı. "Neler düşünüyorlardır?" diye sorarken ses tonundan akan o ima Fadime'yi dumur etti. Fadime'nin şokla büyümüş gözlerine bakarken daha fazla dayanamayarak bir kahkaha patlattı İsmail.
İsmail'in sesiyle kendine gelen Fadime yeniden kaşlarını çattı. Ne diyeceğini bilemiyordu, yalnızca karşısında sinir bozucu bir şekilde gülen sarışın oğlanı susturmak istiyordu.
Kelimelerini toparlayamayınca bu kez İsmail'i daha sert iterek önden yürümeye başladı. İsmail sonunda gülmeyi bıraktığında keyifle onun ardından gitti. "Merak etme Koçari Kızı, düşündükleri gibi bir şey olmadığını açıklarız."
•••
Uzunca bir süre yürüdükten sonra ileride belli belirsiz sarı bir ışık göründüğünde Fadime hemen durdu. Heyecanla İsmail'e dönüp eliyle ileriyi işaret etti. "Orada bir şey var."
İsmail gözlerini kısıp baktı. Gerçekten de ağaçların arasında loş bir ışık yanıyordu. "Gel bakalım."
Adımlarını hızlandırdılar. Yaklaştıkça bunun küçük bir pansiyon olduğu ortaya çıktı. Ahşap, eski bir yerdi. Önünde sallanan paslı bir tabela vardı. Işığın yarısı yanıyor yarısı sönüyordu. Fadime derin bir nefes verdi. "İnşallah burada telefon çeker." Eline alıp telefonunu açmaya çalıştığında hala sinyal olmadığını görünce öfkeyle kapattı. İsmail'e dönüp baktığında, yalandan mutsuz bir ifadeyle başını salladığını gördü. "Benimki de çekmiyor."
Oflayarak önüne döndüğünde İsmail başını hafifçe yana eğdi. "İçerde belki çeken bir telefon vardır." dedi umutsuz bir şekilde. Fadime de başıyla onayladığında içeri doğru adımladılar.
Pansiyonun içine girdiklerinde orta yaşlı bir adam şaşkınlıkla onlara baktı. İkisi de darmadağın görünüyordu. Özellikle Fadime'nin kıpkırmızı yüzü ve yağmur yediğinden sertleşmiş saçları oldukça acınasıydı.
Adam hemen ayağa kalktı. "Hayırdır uşağum?"
İsmail kısa bir şekilde durumu özetlerken Fadime etrafı süzdü. İçerisi de en az dışı kadar eski görünüyordu. Girişteki ahşap sehpanın üzerinde duran ankesörlü telefonu gördüğünde heyecanla yaşla adama baktı. "Amca bu telefon çalışıyor mu?"
Adam gözlerini İsmail'den çekerek önce Fadime'ye sonra telefona baktı. "Şansını dene kızım, bazen çalışır bazen çalışmaz..."
Fadime hızlıca telefona yönelip ahizeyi kulağına dayadıktan sonra hiç düşünmeden ikizinin numarasını çevirdi. İlk seferinde hiçbir şey olmamış, iki, üç... En sonda yine çalışmayınca sinirle ahizeyi çarpıp bıraktı telefonu. Resmen bu izbe yerde kısılıp kalmışlardı. Babasına nasıl açıklayacaktı durumu, ne söyleyeceklerdi? Düşündükçe karnına ağrılar giriyordu.
Suratı asık bir şekilde yeniden İsmail'in yanına yaklaşırken yaşlı adamın birkaç kez başını salladıktan sonra anahtarlığa uzandığını gördü. En azından boş odaları vardı demek ki.
"Bir oda var boşta." dedi. "Başka da yok zaten."
Adam cümlesini bitirir bitirmez Fadime'nin bakışları anında İsmail'e döndü. İsmail ise hiç düşünmeden "Tamamdır." demişti bile.
Fadime başını sallayarak kaşlarını çattı. "Bir dakika-"
Adam çoktan anahtarı uzatmıştı. "Elektrikler ara sıra gidiyor ama idare edersiniz artık." Gülümsedi.
İsmail teşekkür edip anahtarı aldıktan sonra merdivenlere yöneldi. Fadime birkaç saniye arkasından bakıp ardından hızla yetişti.
"Bir tane oda var diyor, nasıl kabul ediyorsun?"
İsmail dönmeden cevap verdi. "Kabul etmeyip ne yapacağım Fadime? Dağa geri dönüp arabada mı yatacağız?"
Fadime cevap veremedi. Çatık kaşlarıyla biraz daha hızlanarak odaya girmeden önce İsmail'in önünü kesti. "Amca nasıl aynı odayı verdi bize?" dedi sorgulayıcı bir şekilde. İsmail sırıttı, elini havaya kaldırarak parmağındaki yüzüğü gösterdi. "Evliyiz dedim."
Fadime'nin kaşları havalanırken şokla ona baktı. Evliyiz. Bu sözü duymak bile garip gelmişti, içinde saçma sapan hisler birbirine girdi. Bakışlarını kaçırıp sıkıntıyla bir nefes verdi. Kendini toparlaması gerekiyordu, bir yandan ailesini düşünmek bir yandan İsmail... Ama yine de aynı odada kalacak olmak kalbini anlamsız şekilde hızlandırıyordu.
İsmail kapıyı açıp içeri girdiğinde oda küçük ama sıcaktı. Ahşap duvarlı eski bir yerdi. Ortada tek bir yatak vardı. Köşede eski küçük bir kanepe duruyordu. Camın önünde küçük bir soba yanıyordu.
Fadime odaya girer girmez yatağa baktı. Sonra koltuğa. Sonra tekrar yatağa. İsmail onun bu bakışlarını fark ettiğinde gözlerini devirerek alayla konuştu. "Merak etme, ben koltukta yatarım." Sanki İsmail çok meraklıymış gibi davranması onu sinirlendirmişti.
Fadime de aynı şekilde gözlerini devirerek ona döndü. "Zahmet olacak."
•••
Ali gerginlikten kafayı yemek üzereyken kucağında onuncu kez titreyen telefonuna sıkıntıyla baktı.
"Aç bence," dedi naz ürkek bir sesle. "Nasılsa eninde sonunda öğrenecekler."
Ali birkaç saniye telefonu elinde çevirdi. Ekranda yazan isim sinirini daha da bozuyordu.
Babam.
Telefon susmadı. Bir daha titreşti. Bu sefer arayan Adil'di. Naz dikkatlice Ali'ye baktı. Direksiyonu tutan eli hâlâ gergindi ama az önceki öfkesinin yerini şimdi başka bir şey almıştı. Kaygı. Telaş. Ve açıklayamayacağı bir suçluluk hissi. Ali telefonu meşgule atar atmaz babası yeniden aradığında öfkeli bir nefes verdi.
"Ali..." dedi Naz yavaşça. "Aç."
Ali çenesini sıktıktan sonra sonunda telefonu açtı. "Alo."
Ömer Koçari'nin sesindeki sertlik daha ilk saniyeden hissediliyordu. "Ali, Fadime nerede?" Ali gözlerini kısa süreliğine kapattı. Tam da korktuğu şey olmuştu işte. Haber yayılmaya başlamıştı bile.
"Arıyoruz baba."
"Nasıl arıyorsunuz?" diye çıkıştı Ömer Bey. "Sabah çıkmış kız hâlâ ortada yok! Senin bundan yeni mi haberin oldu?"
Ali bir an ne diyeceğini bilemedi. Yan gözle Naz'a baktı. Naz da gerilmişti.
"Arıyoruz ama hat düşmüyor." dedi sonunda. "Belki yolda kaldılar—"
"Kimle?" diye kesti Ömer Bey sertçe. Cevabını net olarak tahmin ettiği soruyu Ali'yi sınamak için sormuştu belli ki.
Ali'nin çenesi kasıldı. "İso Furtuna." dedi kısa ve net bir şekilde. Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oldu. O sessizlik bile bağırmaktan beterdi.
Sonra Ömer Bey'in boğuk sesi duyuldu. "Nasıl bu saate kadar fark etmezsiniz?"
Ali gözlerini yola dikti. "Bulacağım onları." dedi sadece. Başka bir şey söylemek istemiyordu, düşünmek de istemiyordu.
"Ali." Ömer Bey'in sesi bu kez daha tehlikeli çıkmıştı. "Kardeşine bir şey olmuşsa—" Bir şeyden kastını anladığında öfkeli bir iç çekti. Dilinin ucuna kadar gelen lafları hattın ucundaki kişi babası olduğundan yuttu.
"Olmadı!" diye sert çıktı Ali istemsizce. Sonra nefesini kontrol etmeye çalıştı. "Bir şey olmadı. Bulacağım dedim. Ben haber veririm, daha fazla aramayın."
Telefonu hızlıca kapattığında arabanın içine yine sessizlik çöktü. Naz dikkatlice Ali'ye baktı. İlk kez Ali'yi gerçekten böyle görüyordu. Öfkeden başka bir şey vardı yüzünde artık. Sanki olacaklardan değil de... olacakların sonuçlarından korkuyordu.
"Baban çok kızdı mı?" diye sordu temkinli bir sesle. Ali sinirli bir kahkaha attı. "Kızsaydı keşke, ayarlarımı bozuyor."
Naz başını koltuğa yaslayıp gözlerini birkaç saniye yumdu. Sonra yeniden doğruldu. "Şu an evde karmaşa vardır kesin." Dudaklarını birbirine bastırdı.
Aslında haklıydılar da. Bir kızın bütün gün nişanlı olduğu adamla kaybolması... üstüne telefonlara ulaşılamaması... Karadeniz gibi küçük bir yerde bu olay duyulursa hiç iyi olmazdı, herkesin diline düşerlerdi.
Ali yeniden gaza bastı. Naz bu kez daha sakin bir sesle konuştu. "Belki gerçekten sadece yolda kaldılar."
Ali cevap vermedi. Çünkü onu asıl geren şey başkaydı. İsmail'in bunu fırsata çevirecek biri olduğunu biliyordu. Ve bu düşünce Ali'nin içini kemirip duruyordu.
•••
O sırada pansiyon odasında sobanın çıtırtısı dışında hiçbir ses yoktu. Fadime yatağın kenarında oturmuştu. Üzerinde hâlâ İsmail'in ceketi vardı. Saçları hafif kurumuştu ama yüzündeki yorgunluk gitmemişti.
İsmail camın önünde durmuş dışarı bakıyordu. Karanlık iyice çökmüştü. Dağ tamamen görünmez olmuştu artık. Bir süre sonra İsmail arkasını dönmeden konuştu. "Acıktın mı?"
Fadime başını kaldırıp bir süre İsmail'e baktı. "Şu an açlık düşünebiliyor musun gerçekten?"
İsmail omuz silkti. "Seni düşünüyorum."
Fadime istemsizce güldü. Gerçekten garip bir adamdı. Bazen onu boğazlamak istiyordu, bazense durup sadece yüzüne bakmak, onu izlemek istiyordu.
Bu durum sinirini bozuyordu. Ona hayran olmak bir noktada zoruna gidiyordu.
İsmail dönüp ona baktığında Fadime hemen bakışlarını kaçırdı. Çünkü yine aynı şey olmuştu.
O mavi gözlere biraz fazla uzun bakmıştı. İsmail bunu fark etmiş miydi bilmiyordu ama kendi kalbinin hızlandığını hissedebiliyordu.
Sinirle içinden kendine söylendi. Saçmalamayı kes artık. Bu adamla ilgili kurduğu her cümle yanlış bir yola çıkıyordu zaten. Bir gün nefret ettiriyor, ertesi gün gidip özür diliyor... bir bakışıyla insanın aklını karıştırıyordu.
Üstelik güvenilir biri de değildi. Bunu kendine tekrar tekrar hatırlatmak zorunda hissediyordu.
İsmail yatağın karşısındaki eski dolabı karıştırırken yeniden konuştu. "Amca'ya bir sorayım."
Fadime kaşlarını kaldırdı.
"Bu saatte?"
"Karadeniz pansiyonu." dedi İsmail ciddiyetle. "Burda her saat çorba olur bence."
Fadime yine istemsizce güldü. İsmail birkaç saniye onu izledi. Gülünce gerçekten çok güzelleşiyordu.
Ve İsmail bunun farkındaydı. Tam da bu yüzden dikkatlice oynuyordu zaten. Fadime'yi kendine aşık etmek sandığından daha kolay olacaktı. Ali'nin o korumacı bakışlarını düşündükçe içini keyif kaplıyordu. Çünkü Ali'nin en zayıf noktası tam karşısında savunmasız bir şekilde duruyordu şimdi.
Ve bunun farkında bile değildi.
Fadime, İsmail'in onu dikkatle izlediğini görünce gülüşünü soldurdu. Boğazını temizleyerek kaşlarını çattı, bu duruma bi son vermesi gerekiyordu artık. "Yemek falan düşüneceğine burdan nasıl kurtulacağımızı düşün!" diye çıkıştı.
İsmail onun bir anda çıkışmasına anlam veremese de bozuntuya vermedi. "Sabah olsun bakarız." dedi. Fadime şokla ona bakarken ayaklandı. "Sabaha kadar seninle hayatta bu odada kalmam!"
İsmail duyduğu cümleyle sırıtarak birkaç adımla Fadime'nin dibinde bitti. "Niye," dedikten sonra bir nefes aldı. "Kendine hakim olamamaktan mı korkuyorsun Fadime Koçari?" Kısık sesi ve imalı bakışları Fadime'yi bozguna uğratmıştı.
Fadime onun nefesini yüzünde hissettiği anda istemsizce yutkundu. İsmail fazla yakındı, hatta o kadar yakındı ki gözlerini başka yere çevirmeye çalışsa bile bunu başaramıyordu. O mavi gözler karanlık odanın loş ışığında daha koyu görünüyordu sanki. Sobanın çıtırtısı dışında hiçbir ses yokken kalbinin atışını kendi kulağıyla duyabilecekmiş gibi hissediyordu.
Kendine sövdü içinden öfkeyle. Ama bedeninin ona ihanet etmesine engel olamıyordu. İsmail her yaklaştığında içinin bu şekilde karışmasına, ne söyleyeceğini unutmasına sinir oluyordu. Üstelik bunun fark edilmesinden daha çok korkuyordu. Çünkü İsmail o bakışlarıyla insanın içini okuyormuş gibi davranıyordu bazen. Sanki Fadime'nin saklamaya çalıştığı her şeyi görebiliyordu.
Fadime kaşlarını daha sert çatarak geri çekilmeye çalıştı ama arkasındaki dolaba çarptığında nefesi hafifçe kesildi. İsmail hâlâ aynı şekilde ona bakıyordu. Dudaklarının kenarında sinir bozucu bir sırıtış vardı.
"Boş konuşma." dedi Fadime sonunda ama sesi istediği kadar sert çıkmadı.
İsmail bunu fark etmiş gibi hafifçe başını eğdi. "Ben bir şey demedim ki." diye mırıldandı sahte bir tavırla. "Niye bu kadar gerildin?"
Fadime cevap veremedi. Çünkü gerçekten gerilmişti. Ama korkudan değil, asıl sorun buydu zaten. Adanlandırmak istemediği hisler onu geriyordu. İsmail'e kızması gerekiyordu. Ondan uzak durması gerekiyordu. Aklını karıştırmasına izin vermemesi gerekiyordu. Ama şu an tek düşündüğü şey onun bu kadar yakın durmasının neden kalbini hızlandırdığıydı.
İsmail gözlerini birkaç saniye daha yüzünde gezdirdi. Yağmurdan sonra hafifçe dalgalanan saçları, kızaran yanakları, nefes alışındaki düzensizlik... Hepsini fark ediyordu.
Ve bu fark ediş hoşuna gidiyordu.
Ama hoşuna gitmesine sinirlendi bir anda. Çünkü Fadime'ye yaklaşmasının sebebi bu olmamalıydı. Aklındaki planı hatırlaması gerekiyordu. Ali'nin yüzündeki o öfkeyi düşündü. Yıllardır onun içine oturan yenilmişlik hissini düşündü. Şimdi elindeki koz Fadime'ydi ve bunu unutacak kadar aptal değildi. Ali bir kez daha kaybedecekti.
Ama buna rağmen gözlerini ondan çekemiyordu işte.
Fadime'nin yüzüne düşen bir saç telini izlerken içinde anlamsız bir his kıpırdadı. Bir anlığına gerçekten sadece burada kalmak istediğini düşündü. Kavgasız, oyunsuz, hesapsız. Sadece bu sessiz odada onunla oturmak... Bu düşünce yüzünden kaşları hafifçe çatıldı.
Kendine gelir gibi başını yana eğip sırıttı yeniden. "Bu kadar korkulacak bir şey yok." dedi alaycı bir sesle.
Fadime sonunda biraz cesaret bulup gözlerini ona dikti. "Kendine fazla güveniyorsun."
İsmail'in bakışları dudaklarına kaydı bir anlığına. Sonra yeniden gözlerine baktı. "Belki de kendime güvenmekte haklıyımdır." dedi kısık bir sesle.
Fadime'nin nefesi yine düzensizleşti. İçinde büyüyen o hissi bastırmaya çalışarak başını çevirdi. Çünkü birkaç saniye daha ona bakarsa yüzüne yansıyan her şeyi anlayacağından korkuyordu.
•••
Yaklaşık kırk dakika sonra Ali virajı döner dönmez aniden frene bastı. Naz korkuyla öne savruldu.
"Ne oldu?"
Ali cevap vermeden yolun kenarını işaret etti. İsmail'in arabası çamura saplanmış halde yolun kenarında duruyordu.
Naz'ın yüzü gerildi. "Allah'ım..." dedi korkuyla. Aklıma gelen ilk ihtimal kazaydı. Korkuyla arabadan inerken Ali çoktan emniyet kemerini çıkarıp arabadan inmişti bile. Hava buz gibiydi.
Yağmurdan dolayı yollar hala ıslaktı ve karanlık yüzünden birkaç metre ötesi görünmüyordu. Ali arabaya doğru hızlı adımlarla yürüdü. Kapıyı açtı.
Boştu. Sinirle etrafa baktı.
Eskinin alışkanlığıyla, "İso!" diye bağırdığında sesi ormanın içinde yankılandı.
Naz da tedirgin olmuştu artık. "Belki yardım aramaya gitmişlerdir..."
Ali arabanın kapısını sertçe kapattı.
Naz Ali'nin kolundan tutaral gözlerinin içine baktı.
"Ali..." dedi naif sesiyle. "Sakin ol, araba yolda kalmış belli ki. Uzaklaşmış olamazlar gel biz de bakınalım biraz." Başlarına bir şey gelme ihtimalini dillendirmek istemiyordu.
Ali de Naz'ın gözlerine baktı birkaç saniye. Onun kolunu tutan elinin üzerine elini koydu. Hiçbir şey diyemeden yalnızca bakmaya devam gözlerine.
Birbirlerine olan bakışlarıyla anlaştıktan sonra ellerini bozmadan geri arabaya binip etrafta bakınmaya devam ettiler.
•••
Pansiyonun kapısı açıldığında içeri önce Ali girdi.
Üzerindeki gerginlik o kadar keskindi ki pansiyon sahibi adam bile irkildi. "Amca buraya iki kişi geldi mi bugün?" diye sordu Ali sertçe. Adam sorgulayıcı bir şekilde onlara baktığında dişlerini sıktı. Naz hemen araya girerek açıklama yaptı. "Abim ve nişanlısı yolda kalmışlar da, onları arıyoruz."
Adam şaşkınca başını salladı. "He uşağum... yukarıdalar."
Ali'nin yüzü anında değişti. "Yukarıda mı?"
"Tek boş oda vardı..." dedi adam masumca.
Ali cümlesinin devamını duymadı bile. Merdivenlere doğru ilerledi koşar adımlarla. Naz hızla peşinden gitti. "Ali dur—"
Ama Ali çoktan kapıya ulaşmıştı. Kapıyı sertçe açtığında içerideki iki kişi aynı anda ona döndü.
İsmail kaşlarını hafifçe çattı. "Ne oluy-"
Cümlesi yarım kaldı. Çünkü hemen ardından Ali içeri girmişti. Ahşap zemin sert adımlarıyla inliyordu resmen. Fadime'nin kalbi bir anda hızlandı. İçine garip bir korku düştü. "Ali..." diye mırıldandı istemsizce.
Kapının eşiğinde duran Ali'nin yüzü karanlık gibiydi. Terden dolayı saçları hafif ıslanmıştı, nefes nefeseydi. Arkasında duran Naz bile onun öfkesinden gerilmiş görünüyordu.
Odaya sağır edici bir sessizlik hakim olmuştu. Ali'nin gözleri önce Fadime'ye kaydı. Sonra onun hemen önünde duran İsmail'e. Ardından istemsizce tam yanında durdukları yatağa baktı. Tek yatağa. Çenesindeki kas sertleşti.
Fadime'nin boğazı düğümlendi. Çünkü Ali'nin bakışılarındaki her şeyi tanıyordu. "Ali," dedi hemen. "Dinle-"
"Sen sus." dedi Ali hafif yüksek bir sesle.
Fadime bir anda irkildi. Ali ona bağırmazdı normalde. Ama şu an gözleri öyle kararmıştı ki, karşısında duran kardeşini değil de yalnızca düşmanını görüyordu.
Naz hemen araya girmeye çalıştı. "Ali sakin ol, yanlış anlıyorsun-"
Ali onu bile duymuyordu. Gözleri yalnızca İsmail'deydi artık. İsmail ise hâlâ olduğu yerde duruyordu. Sanki Ali'nin bu halde içeri dalmasını bekliyormuş gibiydi. Yüzündeki sakin ifade Ali'yi daha da çıldırtıyordu.
"Herkes sizi ararken siz burada ne yapıyorsunuz?" dedi Ali dişlerinin arasından.
İsmail hafifçe başını eğdi. "Görmüyor musun?" dedi yandan bir gülümsemeyle.
Ali sinirle ona birkaç adım attı. "Senin ben o gevşek tavırlarını-"
"Ali!" dedi Fadime bu kez daha sert bir sesle. İkizinin önüne geçerek Ali ve İsmail'in arasında etten bir duvar oluşturdu. "Saçmalama!"
Ali anında ona döndü. "Ben mi saçmalıyorum?" diye çıkıştı. "Sabah çıkıyorsunuz, bütün gün ortada yoksunuz! Telefonlar kapalı! Herkes sizi arıyor!" Sonra bakışlarından bir kırgınlık geçti. "Ödüm koptu lan sana bir şey oldu diye!"
Fadime suçlu gibi hissettiği için daha çok sinirlendi. Aslında ikizinin her zerresini anlıyordu, aklı son cümlesinde takılı kalsa da çok kötü yakalandıkları için içindeki utanç öfke olarak dışarı çıktı. "Sanki bile isteye oldu! Kaldık işte bu dağın başında."
"Bilerek değil madem," dedi Ali öfkeyle. "Aynı odada ne işiniz var?"
Fadime'nin yüzü anında gerildi. Tam cevap verecekken İsmail araya girdi. "Başka oda yoktu."
Ali gözlerini ondan ayırmadan birkaç adım daha yaklaştı. "Sen konuşma lan!"
Naz araya girip Ali'nin kolunu tuttu. "Tamam yeter artık, bulduk işte." Ama Ali'nin öfkesi dinmiyordu. Çünkü içeri girdiği ilk anda gördüğü manzara beynine kazınmıştı. Fadime'nin üstündeki İsmail'in ceketi, yakın durmaları, odanın sıcak havası... Ve en kötüsü de Fadime'nin yüzündeki o allak bullak ifade.
Ali kardeşini tanıyordu. En kötüsü de karşısında duran şerefsiz adama olan hislerini biliyordu. Bu düşünce midesine yumruk gibi oturdu.
İsmail Ali'nin yüzündeki değişimi fark ettiğinde içinde sinsi bir tatmin yayıldı. Demek görmüştü. Demek anlamıştı. İsmail'in dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. İşte beklediği sahne buydu. Ali deliriyordu. Hem de tam istediği gibi. Tam istediği gibi.
Ama bunu belli etmek istemedi. Yalnızca omzunu duvara yaslayıp alaycı bir nefes verdi.
"Merak etme." dedi sakin bir sesle. "Kardeşine bir şey-"
Ali onun cümlesinin yarısında bir anda yakasına yapıştı. "Tamamlama lan o cümleyi!" Yakalarını daha da sıktı. "Sen kim oluyorsun da beni telkin ediyorsun puşt?!"
Fadime korkuyla ileri atıldı. "Ali bırak!" Naz da panikle diğer tarafa geçti. "Ali!"
Ama Ali'nin öfkesi kontrolden çıkmıştı artık. Yıllardır biriken her şey bu tabloyu gördüğü anda yeniden ortaya dökülmüştü sanki.
"Kardeşimden uzak duracaksın!" diye bağırdı Ali.
İsmail bu kez onun ellerini sertçe itti. Mavi gözleri ilk defa sertleşmişti. "O benim nişanlım." Ali'yi sertçe itti. "Farkında mısın?"
İsmail'in sözleri odanın içinde yankılanınca birkaç saniyelik sessizlik oldu. Fadime'nin nefesi sıkıştı. Çünkü ilk kez Ali'nin gölgesinden ayrılmış gibi hissediyordu.
Ali ise bunu duyduğu anda daha da öfkelendi. "Senin-" Şu hayatta en güvenmediği insan karşısında geçmiş en sevdiği insan üzerinde hak iddia ediyordu.
Tam yeniden üstüne yürüyecekken Fadime bu kez gerçekten bağırdı. "YETER!"
Herkes bir anda sustu. Fadime'nin gözleri dolmuştu artık. Dalgalı saçlarını kulağının arkasına itti sinirle, sesi titriyordu. "İkiniz de bizi düşünmüyorsunuz!" dedi kırgın bir sesle. "Sürekli birbirinize saldırıyorsunuz!"
Ali ikizine bakarken gözleri merhamet ve korkuyla doldu değişti. Fadime ona bakarak kısık sesle devam etti. "Ben zaten gerginlikten ne yapacağımı şaşırdım. Saatlerdir burada mahsur kaldık! Şimdi bir de sizin kavganızı mı çekeceğim?"
Naz yavaşça ona yaklaştı. Fadime'nin koluna girerken Ali'ye imalı bir bakış attı. Şu an yeri değildi. Ali oflayarak başını önüne eğdi. Kardeşine uzanıp avucunu öptü. "Özür dilerim, iyi misin?" Ali de böyleydi işte, en başta yapması gereken şeyi en son yapıyordu.
Fadime gözlerini kapatıp derin nefes aldı. "Sadece eve gitmek istiyorum artık." dedi yorgun bir şekilde.
•••
Dağ yolundan dönüş boyunca arabaların içinde tek bir doğru düzgün cümle bile kurulmamıştı.
Ali direksiyona öyle sert tutunuyordu ki ellerinin üstündeki damarlar belirginleşmişti. Yan koltukta oturan Fadime ise camdan dışarı bakıyordu sadece. Yol boyunca bir kez bile abisine dönmemişti. Çünkü ne zaman başını çevirse Ali'nin o kırılmış bakışlarını göreceğini biliyordu.
Arkada ise Naz sessizdi. İsmail'in yanında oturmasına rağmen tek kelime etmiyordu. İsmail de alışılmış gevşek tavırlarının aksine susuyordu bu kez. Ama sustukça düşünceleri daha da karışıyordu.
Fadime'nin biraz önce bağırırken dolan gözleri gözünün önünden gitmiyordu. Bir anlığına gerçekten kendini kötü hissetmişti. Bu durum canını sıkıyordu. Çünkü suçluluk duyması gereken biri değildi o. İnsanların canını yakmaya alışkındı. Hele ki konu Ali'yse, hiç vicdan yapmaması gerekiyordu. Ama Fadime'nin titreyen sesi zihnine saplanıp kalmıştı işte.
Sinirle çenesini sıktı. Saçmalama, diye geçirdi içinden. Bu yalnızca oyundu. Öyle olmak zorundaydı.
•••
Furtuna Konağı'nın önüne geldiklerinde konağın bütün ışıkları yanıyordu. Kapının önünde birkaç araba daha vardı. Koçarilerle beraber herkes burada toplanmıştı.
Ali arabadan ilk inen kişi oldu. Kapıyı öyle sert kapattı ki ses avluda yankılandı. Hemen ardından Fadime indi. Konağın kapısına baktığı anda içine bir korku çöktü. Şimdi herkese açıklama yapmak zorundaydı. Bu iğrenç düzenden nefret ediyordu.
İsmail de öfleyle karışık bir sıkıntıyla arabadan indiğinde göz göze geldiler kısa bir an. Fadime hemen bakışlarını kaçırdı. Çünkü içindeki karmaşayı şu an çözmeye gücü yoktu.
Naz sessizce onların yanına geldi. "Hadi artık." diye mırıldandı, sesi bile çekingendi.
Sözleri havada asılı kalırken Ali çoktan konağın kapısına yürümüştü bile. Kapı açıldığı anda içerideki gergin hava insanın yüzüne çarpıyordu resmen.
Salon doluydu. Ömer Koçari ayakta duruyordu. Yüzü sinirden kapkaraydı. Yanında Mehmet Furtuna vardı. Onun da yüzü en az Ömer kadar sertti. Esme endişeli gözlerle kapıya bakarken Adil sinirle ayakta volta atıyordu.
Salona önce Ali girdi, ardından da Fadime. Ve hemen arkasından İsmail. Salondaki herkesin bakışı aynı anda onların üstüne döküldü.
Fadime o an gerçekten küçücük hissetti kendini. Sanki bütün konağın duvarları üstüne geliyordu.
Ömer Bey'in bakışları kızına kaydı. Yüzü daha da sertleşti. "Gelin buraya." dedi boğuk bir sesle.
Fadime yavaş adımlarla babasına yaklaşırken içeride ölüm sessizliği vardı. Sadece saatin tik takları duyuluyordu.
"Neredeydin sen?" dedi bastıra bastıra. Telefonun neden kapalıydı?"
"Çekmiyordu baba biz-"
"Bu saat olmuş ortada yoksunuz!" diye sert çıktı Ömer Koçari. Mehmet Furtuna ise yalnızca oğluna kınayıcı bakışlar atıyordu.
Fadime'nin gözleri doldu ama cevap vermedi.
Adil bu kez öfkeyle İsmail'e döndü. "Senin amacın ne lan?!"
İsmail çenesini sıktı. İlk defa cevap vermek istemiyordu. Onun yerine Mehmet Furtuna tok bir sesle araya girdi. "Yeter."
Herkes sustu. Mehmet Furtuna ağır adımlarla ortaya geçti. Yüzündeki ifade sertti ama kontrollüydü.
"Olmuşla ölmüşe çare yok artık." dedi sakin bir sesle. "Ama bu saatten sonra insanların ağzına laf vermeye de gerek yok."
Ömer Bey başını ağır ağır salladı. Sanki çoktan karar vermiş gibiydi. Fadime'nin yüreği sıkıştı, çünkü o bakışı tanıyordu. Keskin. Sert.
Ömer Bey gözlerini önce Fadime'ye çevirdi. Sonra Ali'ye. Ardından Naz'a baktı. İsmail'e özellikle bakmamıştı. "Zaten düğün olacaktı." dedi ağır bir sesle. "Daha fazla uzatmanın anlamı yok."
Salondaki hava bir anda değişti. Fadime'nin kalbi yavaşladı sanki. Ali kaşlarını çattı. Naz nefesini tuttu.
Mehmet Bey cümleyi tamamladı.
"Düğün tarihini daha öne çekiyoruz."
Sessizlik devam ederken herkes aynı anda birbirine baktı. Fadime duyduğu şeyi anlamamış gibi babasına döndü. "Ne?"
Ömer, kızına baktı ama cevap vermedi. Fadime'nin yüzündeki renk çekilmişti sanki. Bakışları istemsizce İsmail'e kaydı.
İsmail'in yüzündeki ifade ilk kez tamamen donmuştu. Sanki o bile bunu beklemiyordu.
Mehmet Bey gözlerini Ali'ye çevirdi. "Madem iki aile artık tamamen birleşecek..." dedi sertçe. "Ali'yle Naz'ın düğünü de aynı gün olacak."
Naz bunu bekliyor gibi başını önüne eğdi. Ali olduğu yerde taş kesilmişti.
Fadime'nin kulağındaki sesler uğuldamaya başladı.
İsmail'le nişanlı olmak tamam ama... Resmen onunla evlenecekti, aynı evin içine gireceklerdi. Hem de gözlerinin içine bakmaya bile cesaret edemediği bir halde.
Tam o sırada göz göze geldiler. İsmail'in mavi gözlerinde ilk kez o tanıdık alay yoktu. Sanki o da bir anda kurduğu oyunun içinde sıkışıp kalmış gibiydi.
•••
sellaaammmm, uzun bir bölüm oldu. nasıl buldunuzzzz???🫶🫶🫶
herkese iyi bayramlar bu arada, umarım güzel geçmiştir bayramınız🩷
evet biraz konuşalım yorumlarda, sohbet edelimmm. sormak istediklerinizi ya da fikir ve eleştirilerinizi yazarsanız çok sevinirim. 🥳
