VERİTAS-YEDİ BÜYÜK GÜNAH kitap kapağı

3. bölüm / 4

2. BÖLÜM: TOPRAĞIN ALTINDAKİ HİSAR VE SESSİZ YEMİN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 2. BÖLÜM: TOPRAĞIN ALTINDAKİ HİSAR VE SESSİZ YEMİN

TOPRAĞIN ALTINDAKİ HİSAR VE SESSİZ YEMİN
Ankara’nın ayazı, adamın yüzüne ıslak bir bıçak gibi vuruyordu. Şafak vakti sisli dağ eteklerine çöken o gri karanlık, toprağın üzerindeki her şeyi dondururken zamanı da durdurmuş gibiydi.
Kıdemli Ajan Kenan Soyer, sisin arasından beliren o heybetli gölgeye bakarken adımları kendiliğinden yavaşladı. Kırk yaşının sonuna merdiven dayamış, şakaklarına çöken yılların stresine ve görevlerin ağırlığına inat tek bir teli bile beyazlamamış gür, simsiyah saçları rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu. Sert çene hattı, yüzüne ciddiyet katan keskin hatları ve o yılları deviren ama dinçliğini asla kaybetmeyen duruşuyla Kenan, rüzgara karşı dimdik duruyordu.
Rüzgar, kurumuş çam dallarını birbirine vurup fısıldarken; verandada duran adam bir heykel gibi kıpırtısızdı. 1.97 boyunda, geniş omuzları gecenin soğuğunu tek başına karşılıyormuş gibi dik, duruşu sarsılmaz bir hisar... Esmer yüzündeki derin hatlar, fırtınalı koyu kahve gözleri ve eskitme deri ceketinin üzerindeki su damlalarıyla Karan Yılmaz, karşısındaki ajana bakıyordu.
Göz göze geldikleri o ilk saniyede Kenan'ın zihni, saatler öncesine, Akif Sancaktar’ın çam kokulu ahşap evine çekildi.
Sobada çıtırdayan odunların kokusu odayı sarmıştı. Kenan, masadaki mühürlü kırmızı dosyaya bakarken parmakları hafifçe titredi. Akif Sancaktar, porselen bardağından sakince bir yudum alıp gözlerini Kenan’a dikti.
"Sence yine kabul eder mi Akif?" diye fısıldadı Kenan, sesinde yılların getirdiği bir mahcubiyetle. "O adam kabuğuna çekildi. Yıllardır kimse izini bulamadı. Tek bir emre, tek bir kuruma inanmaz artık. Onu o karanlıktan nasıl çıkaracağız?"
Akif Sancaktar bardağını masaya bıraktı. Yüzündeki hatlar derinleşti; gözlerinde eski, acı bir hatıranın gölgesi belirdi. Kenan, Karan’ın babası ve Akif Bey... Üçü zamanında bu teşkilatın harcını birlikte karmış, abi-kardeş gibi omuz omuza vermiş üç kadim dosttu.
"İnsan babasından ne görürse odur Kenan," dedi Akif Bey, sesi odanın ahşap duvarlarında yankılanırken. "Karan, baba mesleğine imrenerek girmedi o ocağa. Babanın gölgesi yüksekse, altında ya büyürsün ya da yanarsın. Onun babası da bizim kadim dostumuz, bu teşkilatın harcına ömrünü karmış bir adamdı. Ama Karan'ın ocağını söken şey, bir robot gibi emre uymakla vicdanı arasında sıkışıp kalması oldu."
Kenan yutkundu. O olayı biliyordu ama adını anmaya bile korkardı.
"Kendi elleriyle..." dedi Akif Bey, tane tane. "Bir sınır kasabasındaki o lanetli patlayıcı düzeneğini etkisiz hale getirmek için tetiğe bastığı an, milyonlarca insanın hayatını kurtardığını sanıyordu. Ama o mühürlü kapının arkasında kendi ailesinin, babasının olduğunu ona söylememişlerdi. Sistem ona 'bas' dedi, o da bastı. Milyonları yaşattı ama kendi dünyasını tek bir saniyede kıyamete çevirdi. Düşman o bombayı yerleştirirken, bizim Kriz Masası'ndaki korkak bürokratlar da bilgi akışını gizlemişti. Yani tetiği Karan çekti ama silahı eline tutuşturan, o güvendiği çürük sistemdi. O günden sonra tetiği de bıraktı, rütbeyi de..."
"Peki şimdi ne değişecek Akif?"
Akif Sancaktar yavaşça ayağa kalktı. Kenan’ın omuzuna elini koydu; o el, bir babanın evladına son öğüdü gibi ağırdı.
"Karan, ailesini kaybettikten sonra bu toprağı ve üzerindeki masumları kendi ailesi belledi. Onu makamla, parayla, intikamla harekete geçiremezsin. Onu ancak korumak zorunda olduğu yeni bir yangınla uyandırabilirsin. Şimdi git ve o hisarı yerinden oynat."
Siyah makam aracı, Ankara yolunun virajlarında ıslak asfalta tutunarak hızla ilerliyordu. Direksiyonda oturan genç saha ajanı Oğuz, dikiz aynasından amirinin yüzündeki derin düşünceli ifadeyi izliyordu. 1.83 boyunda, atletik yapılı, derin ela gözleri ve dikkatli bakışlarıyla Oğuz, teşkilatın en keskin saha adamlarından biriydi.
"Efendim," dedi Oğuz, sessizliği bölerek. "Aradığımız Karan Yılmaz... Gerçekten dosyada yazıldığı kadar sarsılmaz biri mi? Bir adam tek başına koca bir sistemin çöküşünü nasıl durdurabilir?"
Kenan başını camdan çevirip genç ajana baktı.
"Oğuz," dedi, sesi yorgun ama bir o kadar netti. "Bazı adamlar vardır, kurşun sıktığı için değil, kurşunu göğsünde durdurduğu için efsane olurlar. Karan Yılmaz öyle bir adam. Düşman saldırdıkça o sabreder, provokasyonları bir sünger gibi emer. Düşman 'bitti bu adam' dediği an, tek bir hamleyle oyunu kapatır. Ama o sadece bir savaşçı değil; arkasında koca bir kırılma taşıyor."
Oğuz vites artırırken dikiz aynasından gözlerini kaçırmadı. "Sizce bizi dinleyecek mi?"
"Bizi dinlemeyecek Oğuz," dedi Kenan, dışarıdaki zifiri karanlığa bakarak. "O, dışarıda kurumaya başlayan vanaları, limanda çürütülmeye çalışılan buğday gemilerini ve Doğu Akdeniz’deki insanları dinleyecek. Düşman zinciri kurdu: Su arıtma tesislerini kilitlediler, enerji hatlarını çökerttiler, limanları felç edip finansa bastılar. Su kesilince panik başlayacak, liman kilitlenince borsa çökecek. Küresel çark böyle işler. Biz ona bir kurumun emrini değil, bu zincirle boğulan halkın ahını götürüyoruz."
Zihindeki sesler sustu. Ankara ayazı yeniden yüzüne vurdu.
Siyah makam aracı avluda durduğunda, Oğuz çevik bir hareketle araçtan indi. Koşar adımlarla arka kapıya geçip Kenan Soyer’in kapısını saygıyla açtı. Kenan, ıslak çakıl taşlarının üzerine adım attı.
Karan Yılmaz, verandanın merdivenlerinden aşağı sakince bir adım attı. Postal sesleri ıslak toprakta tok bir yankı bıraktı. Koyu kahve gözlerinde ne bir öfke patlaması ne de bir heyecan vardı; sadece asırlık bir yorgunluk ve katılaşmış bir sabır...
"Gelmeyeceğini sanıyordum Soyer," dedi Karan Yılmaz. Sesi, toprağın derinliklerinden gelen soğuk bir uğultu gibiydi. "Beni o süslü, yalan dolu masalarınıza yeniden çekmek için mi geldin? Benim orada işim olmaz. Ben rütbeyi de, o mühürlü kapıları da yıllar önce toprağa gömdüm."
Kenan, elindeki kırmızı mühürlü dosyayı göğsüne doğru tuttu. Hiç geri adım atmadı.
"Seni masaya çağırmıyorum Karan," dedi Kenan, sesini rüzgara karşı yükselterek. "Londra'daki bir kulede tek bir tuşa bastılar. Vanalar kapandı, gıda gemileri limanda kilitlendi, yarın bu şehirde tek bir damla temiz su akmayacak. Sistem kendi üzerine çöktü. Baba mesleğini bıraktığın o günü biliyorum... Ama bugün tetiği çeken sen olmayacaksın; kuruyan kuyuları açan, masumun hakkını koruyan sen olacaksın. Hisar yerinden oynamazsa, bu defa tüm toprak çökecek."
Karan Yılmaz soğuk bir tebessümle başını salladı: "Bana masallarla gelme Soyer. Benim o süslü emir zincirlerinizle de, masa başı oyunlarınızla da işim bitti. Yıkılıyorsa yıkılsın, siz kurdunuz bu çürük düzeni!"
Kenan Soyer kararlı bir adımla öne çıktı. Ceketinin içinden siyah mühürlü kartı çıkarıp tahta masaya sertçe bıraktı.
"Kart burada kalsın Karan Yılmaz!" dedi Kenan Soyer, sesi fırtınayı keserken. "Söz vermeni beklemiyorum. Ama o kapı çalındığında ve yangın senin de kapına dayandığında masumların çığlığını dinle... Günü geldiğinde yangının büyüklüğüne bakarsın, duruma göre hareket edersin!"
Karan karta hemen atılmadı. Gözlerini masadaki mühürden ayırmadan arkasını döndü. Kenan başıyla onayladı. Karan gibi bir adamdan hemen "tamam" demesini beklemiyorlardı zaten. O hisar yerinden kımıldamış, ilk sinyali almıştı.
Aynı saatlerde, Ankara’daki gizli operasyon merkezinin dikey ışıkları cızırdayan bir uğultuyla yanıp sönüyordu. Dev cam harita üzerinde dünyanın dört bir yanından sızan kırmızı panik sinyalleri aksediyordu.
Masada Oğuz, Burak ve Defne omuz omuza vermiş, dijital veri akışlarını inceliyorlardı.
Burak; mermer gibi bembeyaz teni, kömür siyahı saçları ve gece kadar karanlık simsiyah gözleriyle masada oturuyordu. Bilgisayar başında kendi halinde gezinip atıştıran bir genç gibi dursaydı da; patlayıcı uzmanlığı ve imkansız hedefleri tek atışta indiren keskin nişancılığıyla ekibin en tehlikeli kozuydu.
Hemen yanında oturan Defne ise ışıl ışıl altın sarısı saçları, okyanus mavisi gözleri ve kıvrak zekasıyla masadaki tüm siber savunmayı tek başına çekip çeviriyordu.
Oğuz sandalyesini geriye çekip sağında oturan Burak’a dik dik baktı.
"Burak," dedi Oğuz. "O Balkan görevinde dondurucu soğukta aynı sığınakta kaldığımız geceden beri sana mesafe koyuyorum. Benden en az iki metre uzak duracaksın."
Burak, çekmecesinin arkasına sakladığı paketten parmaklarının ucuyla bir şeyler aşırmaya çalışırken gözlerini kaçırdı. "Oğuzcum, hipotermi geçirip donmayalım diye birbirimize sokulduysak ne var yani? Gecenin bir yarısı atıştırdığım şeyin kokusu sende nasıl bir travma bıraktıysa hâlâ atlatamadın."
"Sese uyanıp zifiri karanlıkta tepemde bebek bisküvisi kemiren bir adam gördüm ben!" dedi Oğuz dehşet içinde. "Gözlerin karanlıkta parlıyordu Burak! Zifiri karanlıkta tepemde 'kıtır kıtır' bisküvi yiyen bir adamla aynı odada bir daha yalnız kalmam!"
"Kesin tantanayı," diye araya girdi Defne, sarı saçlarını geriye atıp mavi gözlerini ekrandan ayırmadan. "Amir içeri giriyor!"
Ağır çelik kapı hidrolik bir sesle kenara kaydı. Kenan Soyer içeri girdi. Yüzü asıktı, adımları yeri sarsıyordu. Masa etrafındaki üç genç ajana bakıp heybetli sesiyle odayı doldurdu:
"Ekranlara iyi bakın," dedi Kenan.
Defne hemen klavyeye basarak haritayı detaylandırdı: "Amirim, Akdeniz ve Kızıldeniz hattındaki tüm lojistik veri akışı durdu. Bu sadece bir siber müdahale değil; insani yardım koridorlarını ve gıda sevkiyatını tamamen tıkadılar."
Oğuz öne atıldı: "Yani sahadaki ikmal zincirini vurup halkı açlık ve susuzlukla kışkırtacaklar. Kaos yaratıp devleti içeriden çökertecekler."
"Aynen öyle," dedi Kenan Soyer. "Bu yüzden sıradan saha adamlarıyla bu fırtınayı durduramayız. Bize 7 hayati alanda uzmanlaşmış 7 isim lazım. Birincisi lojistik, insani yardım ağları ve aşiret dengelerini avucunun içi gibi bilen biri olmalı. Bu isim Neval El-Cevad! Kadın sadece bir diplomat değil; Ortadoğu’daki en büyük lojistik ve insani yardım ağının gizli lideri. O olmadan tıkalı vanaları açamayız, gıda hatlarını çalıştıramayız!"
Kenan masaya yaklaşırken aniden durdu. Yüzü kasıldı, burnunu hafifçe havaya dikip havayı kokladı. Bakışları ağır ağır Burak'a döndü.
"Bu koku ne..." dedi Kenan amir, sesi odada yankılanarak. "Buraak... Sen yine bu kriz masasında vanilyalı bebek bisküvisi mi yiyorsun lan?"
Burak panikle ellerini havaya kaldırdı, gözleri yuvalarından fırladı: "A-amirim valla ben yemiyorum! Valla bak! Benim burnum son zamanlarda K9 köpeği gibi hassaslaştı da, üst katta çay içen memurların bisküvi kokusunu ta buraya kadar aldım herhalde! Vallahi K9 köpeği gibiyim amirim, koku benden çıkmıyor, dışarıdan geliyor!"
Oğuz hemen atıldı: "Oğlum bak! Adam şaka yapmıyor, yemin ediyorum seni bulduğu yerde kesecek bu sefer! O bisküvilerle diri diri gömecek seni!"
Burak alnındaki teri sildi: "Oğuz sus Allah aşkına, adamın gözlerinde Azrail’i gördüm ya!"
Kenan amir derin bir nefes verip gözlerini devirdi: "Seni o K9 köpeklerinin kulübesine kilitletmeden sus Burak! Ciddiyete dönün! Uçak pistte hazır, ilk durağınız Ürdün, Amman!"
Ankara’dan kalkan özel jet Ürdün semalarına doğru süzülürken kabinde bambaşka bir hava esiyordu.
Burak koltuğunda huzursuzca kıpırdanıp elindeki tablete bakıyordu. Sonra aniden Oğuz’a dönüp gözlerini kocaman açtı:
"Abi bir şey soracağım... Şimdi biz Ürdün’e gidiyoruz ya? Orada bulacağımız kadın kim bilir nasıl biri! Ya kadının arkasında sekiz bin kişilik kabile varsa? Ya biz daha 'Selamün aleykum, biz Ankara'dan geliyoruz' demeden kadının muhafızları bize otomatik tüfeklerle 'Tatatata!' diye dalsa? Bizi kebap sapına dizip Amman Kalesi'ne assalar ne yapacağız abi?"
Oğuz şakaklarını ovdu: "Burak... Kadın bir hayırsever. Sanat eserleriyle, kadim haritalarla ilgileniyor. Niye bizi kebap sapına dizsinler?"
"Abi sen Ortadoğu’yu bilmiyorsun!" dedi Burak ciddiyetle. "Yanlışlıkla kadının gölgesine bassak 'Aşirete saygısızlık yaptılar!' diye ferman çıkarırlar! Ben daha çok gencim Oğuz, bembeyaz tenimle Amman hapishanelerinde çürüyemem!"
Defne oturduğu yerden hışımla dönüp elindeki kalın operasyon dosyasını Burak’ın kafasına geçirdi: "Ulan gerizekalı! Kadın diplomatik bağlantıları olan, kültür vakıflarını yöneten son derece saygın ve asil bir insan! Senin gibi mahalle arası dedikoducusu mu ki seni kebap sapına dizsin?!"
Burak kafasını tuttu: "Ne vuruyorsun Defne ya! Tedbirli olalım diyoruz!"
Amman’a indiklerinde kavurucu çöl sıcağı yüzlerine vurdu. Operasyon aracını, tarihi sergi alanının iki sokak arkasındaki loş bir ara sokağa çektiler. Oğuz ve Defne son kez haritaları incelerken Burak aracın ön koltuğunda tabletini açmış, kulaklığını takmıştı.
Oğuz, Neval El-Cevad’ın fotoğrafını Burak’ın önüne koydu: "Burak, çevredeki şüpheli hareketleri frekanstan izle, kulaklığın açık olsun."
Burak kulaklığının tekini çıkarıp fotoğrafa baktı: "Bu mu yani abi? Vallahi bizim mahalledeki Safiye teyzeye benziyor, ne yapacak bize? Elini açıp 'Rabbim bunları nazardan korusun' diye dua mı edecek?"
Defne çıldırarak Burak’ın ensesine bir tokat patlattı: "Sen bir saattir uçakta konuştuklarımızı hiç mi dinlemedin?!"
Burak omuz silkti: "Yo! Ben arkada bebek bisküvimi çaya banıp Pepee izliyordum. Ne yapayım Defne? Çizgi filmimi niye bölüyorsunuz?"
Oğuz ceketini düzeltti: "Defne, sen de benimle içeri geliyorsun. Kalabalıkta arka açıyı tutarsın."
Amman’ın tarihi taş kapılı müze binasının içi, alçak sesli fısıltılar ve hafif koku yayan buhurdanlıklarla doluydu.
Kalabalığın arasına sessizce süzüldü. Bakışları bir an bile dikkat çekmeden salonun mimarisini, güvenlik noktalarını ve gizli korumaları taradı.
Neval El-Cevad, salonun en derin noktasında, yüksek bir cam muhafazanın içinde sergilenen antik bir çöl haritasının önünde duruyordu. Dökümlü, zarif toprak rengi elbisesi, başına vakurla örttüğü kumaşı ve duru güzelliğiyle etrafındaki her şeyden ayrışıyordu. Ancak dışarıdan bakıldığında ne kadar naif ve süzgün durursa dursun, gözleri ciddiyetle haritadaki çizgileri süzüyordu.
Oğuz, elinde sanki sergiyi gezen bir ziyaretçi havasıyla adımlarını yavaşlattı. Doğrudan Neval’e yürümedi. Önce sol taraftaki antik paraların olduğu vitrinin önünde durdu. Göz ucuyla Neval'in çevresindeki güvenlik çemberini hesapladı. Salonun iki ayrı sütun arkasında, elleri ceketlerinin içinde bekleyen iki yapılı adam vardı; Neval’in özel muhafızlarıydı.
Oğuz bir adım daha attı. Antik kılıçların durduğu panoya geçti. Neval ile arasında sadece iki metrelik bir mesafe kalmıştı.
Sonunda sakince Neval’in hemen sağ tarafındaki cam muhafazaya doğru yanaştı. Bakışlarını haritadan ayırmadan, sadece Neval’in duyabileceği alçak ve tok bir ses tonuyla fısıldadı:
"Eski çöl haritalarının en güzel yanı nedir bilir misiniz? Çizilen yolların değil, saklanan kuyuların önemli olmasıdır."
Neval bakışlarını duruşunu hiç bozmadan haritada tutmaya devam etti. Ancak o duru yüzüne anlık, çelik gibi soğuk bir ifade oturdu. Dudakları zar zor kıpırdadı, sesi mesafeli ve alçaktı:
"Sokağın bu tarafında istihbaratçılar bile bu kadar acemi yürümez. Amacınız ne?"
Oğuz tam söze girecekken Neval duruşunu bozmadan fısıldamaya devam etti: "Hiç hareket etmeyin. Saat iki ve sekiz yönündeki sütunların arkasında adamlarım var. Tek bir işaretime bakar, dışarı bile çıkamazsınız. Ayrıca saat sekiz yönünde, tablonun arkasına gizlenmeye çalışan o sarışın güzel ajanın profesyonelliğine hayran kaldım ama adımları mermerde fazla tok ses çıkarıyor."
Oğuz aniden irkildi! İçinden muazzam bir şaşkınlık geçirdi: (Yok artık! Kadın sadece beni değil, arkada gölgede duran Defne’yi bile tek bir bakış atmadan tespit etmiş! Bu nasıl bir dikkat?!)
Oğuz, Kenan Başkan'ın kulağına fısıldadığı o gizli parola cümlesini derin bir nefesle dile getirdi:
"Çölün damarları kuruduğunda, mühür kumun altından kalkar."
Neval bu cümleyi duyduğu an parmakları hafifçe titredi. Bakışları haritadan kayıp ilk kez yanındaki ela gözlü genç ajana döndü. Zihninde şimşekler çaktı. (Akif Sancaktar... Bu adamları o gönderdi...)
Oğuz da Neval'in gözlerindeki o anlık sarsılmayı görünce içinden geçirdi: (Başkan haklıymış, bu kod kapıları açıyor...)
Neval hemen toparlandı. Yüzündeki ciddiyeti koruyarak fısıldadı: "Burası kalabalık ve izleniyor olabiliriz. Yarım saat sonra sergi binasının alt katındaki tarihi bodrum mahzenine gelin. Arka merdivenleri kullanın."
Neval, dökümlü elbisesinin zarafetiyle kalabalığın arasına karışarak gözden kayboldu.
Yarım saat sonra Oğuz ve Defne, binanın loş, taş duvarlı bodrum mahzenine indiler. Taş duvarlarda meşalelerin cızırdayan gölgeleri oynuyordu.
Neval, mahzenin ortasındaki büyük ahşap masanın üzerinde duran, ceylan derisine yazılmış yüzyıllık bir el yazması tomarın üzerindeydi. Beyaz pamuklu eldivenlerini çıkarmış, narin parmak uçlarıyla kurumuş mürekkebin izlerini, haritanın kenarındaki kabartma mühürleri büyük bir incelikle süzüyordu. Yazının üzerindeki hattat kıvrımlarını incelerken gözlerindeki o derin, tarihi bilgi birikimi dışarı yansıyordu.
Ajanların ayak seslerini duyunca başını el yazmasından yavaşça kaldırdı. Sesi derin ve sitemkardı:
"Derdiniz ne? Ben bu topraklarda yeni bir savaştan çıktım. İnsanlarım yorgun, ben yorgunum. Benden ne istiyorsunuz?"
Defne öne doğru bir adım attı: "Neval Hanım, Akif Sancaktar ve Anadolu, küresel felakete karşı duracak erdemleri çağırıyor. Sizin cömertliğinize, yardım ağlarınıza ve gücünüze ihtiyacımız var."
Oğuz cebinden siyah mühürlü kartı çıkarıp o ceylan derisi el yazmasının hemen yanına bıraktı.
Neval yavaşça masaya yaklaştı. Narin parmaklarıyla siyah kartı tuttu. Kart Neval'in temasıyla birlikte hafif yeşil bir ışıkla parıldadı.
Neval derin bir nefes alarak kartı cebine koydu: "Bu kartı alıyorum. Akif Sancaktar’ın hatırı ve bu toprağın masumları için... Ama fırtına koptuğunda orada olup olmayacağımı, o gün geldiğinde görürsünüz."
Neval korumalarıyla birlikte mahzenin karanlık koridorunda kayboldu.
Oğuz ve Defne dışarı çıktıklarında arabanın etrafını onlarca Ürdünlü çocuk sarmıştı! Çocuklar çamurlarla arabanın her yerine garip resimler çiziyordu. Burak ise ön koltukta kulaklığı takmış, sırıtarak Pepee izliyordu!
Oğuz saçını başını yoldu: "ARABAM GİTTİ LAN! SIFIR ARABAYI TAVUK RESMİYLE DOLDURMUŞLAR LAN!"
Defne kapıya koştu: "BURAAAK! SENİ ÖLDÜRECEĞİM BURAAAK!"
Burak kulaklığı çıkarıp dışarı baktı, sinir krizi geçiren Defne'yi görünce panikledi: "Defne valla benim suçum yok! Pepee çok heyecanlıydı!"
Yaklaşık 1 saat 40 dakikalık uçuş ve havalimanı transferleriyle birlikte toplam 3.5 saatlik yolculuğun ardından İskenderiye’ye ulaştılar. Sıradaki hedef, İskenderiye Kütüphanesi'nin karanlık arşivlerinde saklanan o ikinci gizemli isimdi...

GECE GÖKYÜZÜ VE SESSİZ YEMİN
İskenderiye’nin tuzlu deniz nemi, rutubetli dar sokakların duvarlarına sinmiş, asırlık bir kütüphane kokusuyla birleşmişti. Akdeniz’den esen rüzgar, limandaki paslı vinçlerin gıcırtısını kentin içine taşırken, İskenderiye Kütüphanesi’nin devasa mermer sütunları gecenin karanlığında devasa birer nöbetçi gibi yükseliyordu.
Kütüphanenin hemen karşısındaki yüksek tavanlı, ahşap işlemeli tarihi kahvehanenin puslu camından içeriye bakan iki çift göz vardı. Gölgelerin arasına saklanan Oğuz, yanındaki Defne’ye hafifçe eğildi ve kısık bir sesle fısıldadı:
"Defne... Bak. Masadaki kadını görüyor musun? Hedefimiz tam olarak bu."
Defne gözlerini kahvehanenin en karanlık köşesinde tek başına oturan kadına çevirdi.
Oğuz derin bir nefes alarak içinden kadını analiz etmeye başladı: (Rania Solberg... 1.81 cm’lik o duru, uzun ve sarsılmaz duruşu, parmağındaki antik Mısır mühürlü gümüş yüzüğü ve gece mavisi ceketinin altında gizlediği o derin akıl... Tıpkı karanlıkta yön gösteren Polaris gibi. Karan Yılmaz'ın Anadolu'daki o aşılmaz hisarı, Neval El-Cevad'ın vaha gibi huzur veren cömertliği neyse; Rania'nın bu alçakgönüllülüğü ve sarsılmaz özdenetimi de odur. Vespera Montague'nin kibirli aristocracy takımlarına, Sloane Aldrich'in engerek sinsi tuzaklarına veya Svyatoslav Volkov'un yıkıcı öfkesine karşı duracak tek güç, Rania gibi gösterişsiz ama çelik gibi bükülmez akıllardır.)
İçeride, pirinç cezvelerde pişen koyu Mısır kahvesinin acı kokusunu içine çeken Rania, porselen fincanından bir yudum aldı. Gözleri kapalıydı ama zihni binbir türlü hesaplamanın içindeydi. Fincanı tabaklığına bırakırken tabağın porselen sesi masada tok bir yankı bıraktı.
(Kahvenin tortusu dibe çöker ama hırs dibe çökmez...) diye geçirdi içinden Rania. (İskenderiye limanındaki gemilerin durması, dijital ağların felç olması... Küresel konsey yine aynı tarihi yöntemi kullanıyor.)
Rania yavaşça ayağa kalkıp kahvehaneden çıktı ve kütüphanenin karanlık sütunlarına doğru adımladı. Oğuz ve Defne de birer gölge gibi arkasından süzüldü.
Rania kütüphanenin yüksek sütunlu ana koridoruna geçip devasa antik haritanın önünden ilerlerken, yan koridordan aniden üç siyah giyimli, yüzleri kar maskeli adam fırladı! Adamların ellerinde susturuculu tabancalar vardı.
Rania adımlarını durdurdu. Yüzünde ne bir panik ne de bir korku vardı; tamamen derin bir özdenetimle adamlara baktı.
(Eski arşivleri deşifre ettiğimi anladılar...) diye geçirdi zihninden. Tek bir adım bile gerilemedi.
Adamların en öndekisi tabancayı Rania’ya doğrulttuğu an, Defne bir fırtına gibi gölgelerin içinden fırladı! Birinci adamın üzerine atılarak elinin tersiyle silahlı bileğine vurdu, adamın dengesini bozduğu gibi sert bir döner dirsek darbesiyle adamın çenesini dağıttı. Adam kanlar içinde mermer zemine yapıştı!
O sırada ikinci adam silahını Defne’ye çevirmeye çalışırken Oğuz anında araya girdi! Adamın silah tutan kolunu iki eliyle kavrayıp havada kıvırdı; dirseğe indirdiği sert diz darbesiyle adamın kolunu kırdı. Acıyla bağıran adamı kavrayıp sert bir kalça kırışıyla arkasındaki taş sütuna yapıştırarak bayılttı.
Üçüncü adam belindeki bıçağı çekip Oğuz’un sırtına doğru hamle yaptığı an, Rania tek bir milisaniye bile tereddüt etmedi. Özdenetimi ve sakinliği anında çelik bir reflekse dönüştü. Masanın üstünde duran, kalın ceylan derisine sarılı, metrelerce uzunluktaki çok ağır antika harita tomarını iki eliyle kavradı. Adam üzerine gelirken harita tomarını savurarak adamın tam çenesine var gücüyle oturttu! PAT! Sert ahşap ve deri rulonun darbesiyle adamın başı arkaya yattı, gözleri kayarak mermer zemine kapaklandı.
Rania elindeki harita tomarını masaya sakince geri bıraktı, tozlanan ellerini hafifçe birbirine çırptı.
Oğuz ve Defne, Rania’yı kütüphanenin en alt katında bulunan, bin yıllık papirüslerin saklandığı kilitli ve karanlık arşiv mahzenine çektiler. Ağır ahşap kapıyı arkalarından kapattılar.
Mahzenin loş ışığında Rania sırtını soğuk taşa dayadı. Nefes alıp verişi bile kontrol altındaydı.
"Beni o adamlardan çekip almanız size olan borcum değil," dedi Rania, sesi pürüzsüz, sakin ama çelik gibi keskindi. "Açıklayın. Küresel konseyin tarihten beri gizlediği o anlaşma metinlerini deşifre ettiğimi nereden biliyorsunuz?"
Oğuz adımlayarak Rania’ya yaklaştı. Yüzündeki ciddiyet gecenin ayazından daha sertti.
"Çünkü biz de o krizin ortasındayız Rania," dedi Oğuz. "İskenderiye Limanı kilitlendi. Düşmanın tarihten bu yana kullandığı o gizli sembolleri, şifreleri ve anlaşmaları senden başka çözecek kimse yok. Seni o yüzden silmeye geldiler."
Oğuz cebinden siyah mühürlü kartı çıkardı. Kartı Rania’ya elden uzatmadı. Mahzenin ortasındaki, üzerinde tarihi haritaların durduğu büyük taş masanın kenarına bıraktı.
"Bu kart bir ödül değil," dedi Oğuz, sesi mahzenin derinliklerinde yankılanarak. "Bu bir rica da değil. Bu, böbürlenmeden, arkasına bakmadan ölüme yürümek isteyenlerin yüküdür."
Rania gözlerini masadaki siyah mühürlü karta dikti. Bakışlarında büyük bir analiz ve derin bir sessizlik belirdi.
"Ben öne atılıp şov yapacak bir asker değilim," dedi Rania alçakgönüllü ama sarsılmaz bir sesle. "Adımın geçmesini, unvan almayı asla istemem. Ama sizin bu masa başı savaşınız gerçekten o masumların hayatını kurtaracak mı, yoksa sadece yeni bir güç odaklaşması mı?"
Oğuz hiç istifini bozmadı. Rania’nın bu derin sorusuna karşı geri adım atmadı.
"Geleceğin için değil, bu toprağın altında yatan masumlar için..." dedi Oğuz. Sesi toprağın altından geliyormuş gibi tok ve ağırdı: "Eğer bu kartı alırsan; bir daha bu kütüphaneye dönemezsin. Adın tüm kayıtlardan silinecek. Bir ailen, bir geçmişin, bir mezar taşın bile olmayacak. Başarırsan kimse sana madalya takmayacak; başarısız olursan bu mahzendeki papirüsler gibi yakılacaksın. Sonunda sadece ölüm olan, adı konmamış bir cehennem bu. Karar senin."
Oğuz arkasını döndü. Defne’ye "Gidiyoruz" işareti yaptı.
Oğuz ve Defne, Rania’nın cevabını beklemeden, kartı masada bırakıp mahzenin kapısından çıktılar. Oğuz, arkasına tek bir an bile bakmadı. Rania’nın hemen atılmayacağını, gölgede kalıp durumu iyice tartacağını biliyordu.
Mahzenin kapısı kapandı. Rania kapkaranlık ve buz gibi odada tek başına kaldı.
Sessizlik bir karabasan gibi çöktü üzerine. Rania öylece durdu. Derin bir nefes alıp zihnini yatıştırdı.
(Adımın hiç geçmemesi...) diye düşündü Rania. Gökyüzü gibi derin gözleri masadaki siyah karta kaydı. (Zaten ben hiçbir zaman öne çıkmayı istemedim ki. Bir hiç olmak, arka planda o küresel şifreleri tek tek kırmak ve bu halkı korumak... Benim gerçek savaşım her zaman buydu.)
Yavaşça masaya doğru adımladı. Yüzünde ne bir hırs ne de bir böbürlenme vardı. Tamamen alçakgönüllü ve kararlıydı.
(Eğer bugün bu arşivden çıkıp o şifreleri çözmezsem, yarın bu kütüphanedeki bin yıllık tarihi de yakacaklar. Bu toprağı da...)
Oğuz kapıdan çıkıp koridorda ilerlerken, arkasında hiçbir ses duyulmuyordu. Oğuz’un göremeyeceği o kapalı açıdan, Rania yavaşça elini uzattı.
Narin ama çelik gibi disiplinli parmakları, taş masanın üzerindeki siyah mühürlü kartı sakince kavradı.
Gözlerindeki o sakin derinlik, Polaris yıldızı gibi parıldadı. Kartı paltonun gizli iç cebine yerleştirdi.
Rania Solberg de artık o adsız kahramanların arasındaydı. Adı söylenmeyecek, rütbesi olmayacak ama düşmanın tüm gizli kodlarını bir bir yıkacaktı.
Oğuz ve Defne kütüphanenin arka bahçesine çıkan dar koridorda ilerlerken yerde 2-3 tane kar maskeli adam leşi gördüler! Adamlar tek bir merkezden, tam alınlarından vurulmuştu.
Defne şaşkınlıkla durakladı: "Oğuz... Bunları kim indirdi?"
İkisi de kafalarını yukarı kaldırdı. Kütüphanenin en yüksek kubbe çatısının kenarında, elinde devasa keskin nişancı tüfeğiyle duran ve onlara el sallayan biri vardı: Burak!
Tam o sırada, duvarın arkasındaki gölgeden çıkan dördüncü bir düşman silahını doğrudan Oğuz’un arkasına doğrulttu!
Oğuz tam arkasını dönecekken... ÇT!
Susturuculu tüfekten çıkan mermi geceyi deldi ve adam daha tetiğe basamadan tam alnının ortasından vurularak yere serildi!
Oğuz kulaklığına dokundu. Telsizden cızırtılı ama son derece havalı ve kendinden emin bir ses yükseldi. Burak çatıda tüfeğinin namlusındaki dumanı üfliyordu:
"Rica ederim komutanım, rica ederim! Yani ben olmasam, arkadan gelen şu çerez adamlar güzelim karizmanızı çizecekti. Görüyorsunuz değil mi? Yanınızda olmasam bile çatılardan sizi nasıl koruyorum... Resmen sizin yürüyen koruyucu meleğinizim, kanatlarım eksik bir tek! Bir 'Teşekkürler Burak' demek çok zor olmasa gerek?"
Oğuz yerdeki adama baktı, ardından kafasını kaldırıp çatıdaki Burak’a ters bir bakış attı:
"Çok konuşma çatıdaki melek! Tüyün falan dökülmeden in aşağıya, gidiyoruz!"
Defne gülerek başını salladı: "Aferin Burak, ilk defa işe yaradın."
İskenderiye Havalimanı'nın özel askeri hangarında ekibin jetinin motorları çalışıyordu. Burak tüfeğini kılıfına koymuş, elindeki haritaya bakarak uçak merdivenlerinde panikle dönüyordu:
"Oğuz! Mısır'dan çıktık tamam da, şimdi haritada okyanusu geçiyoruz! Sırada iki durağımız var dediler... Biri Brezilya’daki o azimli, dinamik saha uzmanı Victoria Vanceford; diğeri Güney Afrika’daki o halkı birleştiren, sevgi dolu Tendai Cavanagh! Abi ben Amazon ormanlarında pitonlara yem olmak istemiyorum, Kırmızı Deniz'den sağ çıktık ama Brezilya sıcağında beni timsahlar yer!"
Defne Burak'ın sırtına vurup uçağa doğru itti: "Kapa çeneni Burak! Zamanımız yok, küresel konseyin sahadaki kaosu büyümeden Victoria ve Tendai'yi de bu haritaya dahil etmemiz lazım. Tırman uçağa!"
Jet, İskenderiye’nin karanlık semalarından havalanarak Atlas Okyanusu’na ve Güney Amerika hattına doğru süzülmeye başladı. Savaş her geçen dakika daha da büyüyordu.

Bölüm Sonu Notu:
Değerli okurlar, vakit ayırıp bölümü okuduğunuz için çok teşekkür ederim! ✨
Umarım okurken keyif aldığınız, heyecanı ve atmosferi hissettiğiniz bir bölüm olmuştur. Hikayenin gidişatı hakkındaki duygu ve düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Bölümü beğendiyseniz beğenip destek olmayı ve sonraki bölümlerden haberdar olmak için takip etmeyi unutmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere! 💫

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

109okunma 7beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…