VERİTAS-YEDİ BÜYÜK GÜNAH kitap kapağı

2. bölüm / 4

1. BÖLÜM: MÜHÜRLÜ KULELER VE AĞIR SESSİZLİK

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 1. BÖLÜM: MÜHÜRLÜ KULELER VE AĞIR SESSİZLİK

MÜHÜRLÜ KULELER VE AĞIR SESSİZLİK
Londra’nın puslu ve karanlık gökyüzüne bir bıçak gibi saplanan seksen katlı cam kule, dışarıdan bakıldığında modern dünyayı ayakta tutan küresel finansın mabedi gibi görünürdü. Ancak bu devasa yapının en üst katında, dışarıdaki şehrin gürültüsünü, uğultulu trafiğini ve bitmek bilmeyen kasvetli yağmurunu tamamen yutan mutlak, steril ve ürkütücü bir sessizlik hakimdir. Alt katlarda binlerce analist, borsacı, veri uzmanı ve diplomat panik içinde koridorlarda koşturup kriz toplantıları düzenlerken, bu zirvedeki koridorlar insanı yutacak kadar geniş, soğuk ve yüksek mermerlerle kaplıydı.
Devasa salonun tam ortasında, yüzlerce yıllık koyu ceviz ağacından tek parça halinde oyulmuş Oval Masa ve etrafında yüksek arkalıklı yedi ağır koltuk durmaktadır. Fakat bu gece, insanlığın kaderini tayin etmek ve dünyayı karanlığa gömmek için sadece üç koltuk doludur.
Siyah, pürüzsüz cam ekranın üzerindeki dijital dünya haritasında binlerce kırmızı nokta aynı anda yanıp sönmeye, ardından tek tek kararmaya başladı.
Masanın başında oturan kadın, kusursuz manikürlü, uzun bordo tırnaklı parmağını önündeki şeffaf dokunmatik panelin üzerinde yavaşça gezdirdi. Hiç tereddüt etmeden tek bir dijital onay tuşuna bastı. O küçük ve sessiz temas; Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki devasa su arıtma tesislerinin vanalarını kilitledi, baraj kapaklarının kontrol yazılımlarını tamamen çökertti. Milyonlarca insanın evine giden şebeke suyu saatler içinde kesilecek, nakliye koridorlarındaki tonlarca buğday taşıyan yük gemileri evrak eksikliği ve sistem arızası gerekçesiyle limanlarda çürümeye terk edilecekti. Birkaç saniye içinde koca bir coğrafyanın kaderini karartan bu kadın; porselen kadar pürüzsüz ve soğuk cildini, estetik cerrahiyle kusursuzlaştırılmış çene hattını ve arkasındaki devasa küresel medyanın varisi olma gücünü taşıyordu. Yakasındaki safir taşlı tavus kuşu broşu, koyu kırmızı rujunun öne çıkardığı soğuk tebessümüyle parladı.
Kibir Günahının Taşıyıcısı, Montague Finans İmparatorluğu'nun tek varisi: Vespera Montague.
"Kilitler birer birer kapanıyor," dedi Vespera, sesi salonun yüksek tavanında soğuk bir yankı bırakırken. "Bize bağımlı kıldığımız sistem, kendi ağırlığını taşıyamayıp çökecek."
Onun hemen sağında oturan adam, çizgili antrasit İtalyan kesim üç parça takım elbisesinin içinde hafifçe öne eğilmişti. Zayıf, uzun ve bir akbabayı andıran duruşuyla ekrandaki çöküş grafiklerini, anlık olarak dibe vuran hisse senetlerini izliyordu. Dolgu ile keskinleştirilmiş çene hattı ve duygudan tamamen arındırılmış gri gözleri, insan hayatını sadece değersiz birer finansal istatistik olarak görüyordu. Avrupa borsalarını tek bir haberle manipüle edip zayıf düşen ülkeleri borç batağına saplayan küresel servetin varisiydi. Platin kol düğmelerini düzeltirken parlatılmış rugan ayakkabısının ucunu hafifçe yere vurdu.
Hırs ve Açgözlülük Günahının Taşıyıcısı, Van Der Bilt Finans Fonu'nun varisi: Kaelen Van Der Bilt.
"Dünyadaki en tatlı çöküş, tam da satın alınamayacağını sanan kurumların batışıdır," diye ekledi Kaelen. "Borsalar açıldığında merkez bankalarının müdahale edecek tek bir doları bile kalmayacak. Her şeyi yarı fiyatına, hatta sadece borçlarını üstlenme karşılığında toplayacağız."
Masadaki diğer kadın ise kristal kadehini masaya bırakırken son derece zarifti. Estetize edilmiş ince burnu, yüksek elmacık kemikleri ve tehlikeli bir çekicilik saçan büyüleyici yeşil gözleriyle oturduğu koltukta adeta siyah bir kuğu gibi süzülüyordu. İnsanların zaaflarını, arzularını ve içlerindeki gizli korkuları ilk bakışta anlar; yürütülen psikolojik operasyonlarla kurumları ve liderleri kendi elleriyle hata yapmaya zorlardı. İnce şeffaf detaylara sahip dökümlü siyah ipek elbisesinin içinde, büyüleyici ama zehirli sesiyle fısıldadı:
"İnsanlar sanıyor ki ülkeler mermilerle ve bombalarla yıkılır... Oysa bir milletin diz çökmesi için toprağındaki suyu ve tarlasındaki buğdayı tek bir dijital imza ile ellerinden almak yeterlidir. Kaos başladığında halklar birbirini yiyecek. Zaaflarını beslerseniz, kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlarlar."
Şehvet ve Arzu Günahının Taşıyıcısı, Roche Algı ve İstihbarat Medyası'nın varisi: Aurelia Roche.
Vespera, masadaki kristal kadehini hafifçe kaldırdı. "Geriye kalan dört üye de kendi bölgelerindeki kilitleri açıyor. Sloane dijital dezenformasyonla halkları sokağa dökecek, Ximena gıda hatlarını tamamen tıkayacak, Volkov askeri baskıyı kuracak ve Giles tüm uluslararası yardımları bürokraside felç edecek... Bu gece, insanlığın kibri kendi ipini çekti."
...
Uluslararası Kriz Merkezi’nin kasvetli, havasız ve devasa toplantı salonunda tansiyon tavan yapmış durumdaydı. Masanın etrafında toplanmış üst düzey bürokratlar, askeri yetkililer ve veri analistleri birbirlerinin sesini bastırmaya çalışarak bağırıyor, projeksiyon ekranındaki çöküş haritalarını işaret ediyorlardı.
Kıdemli Ajan Kenan Soyer, masanın başında, elindeki sert kapaklı kriz dosyasını masaya sertçe vurarak ayağa kalktı. Yüzündeki yorgunluk çizgileri derinleşmiş, şakakları terden parlamıştı.
"Bana basma kalıp kriz senaryoları anlatmayı kesin!" diye gürledi Kenan. Karşısında oturan Siber Güvenlik Başkanı’na döndü. "Baraj kapaklarının manuel kontrolü neden devreye girmiyor Sayın Başkan? Bana yazılım çöktü demeyin, bu bir arıza değil, doğrudan dışarıdan vurulmuş bir kilit!"
Siber Güvenlik Başkanı panik içinde ellerini masaya bastırdı. "Erişim yok Kenan Bey! Sunucular elimizden çıktı! Yazılım kendini öyle bir kilit döngüsüne sokmuş ki manuel baypas denediğimiz an yedek sistemler üst üste patlıyor! Baraj kapağını bileğe kuvvet elle açmaya çalışan teknik ekiple bile irtibatımız kesildi!"
Kenan başını Hazine Mümessili’ne çevirdi. "Peki ya limanlar? Adana ve Mersin açıklarında bekleyen gıda gemileri? Onları neden limana yanaştırmıyorsunuz?"
Hazine Mümessili alnındaki teri titreyen eliyle sildi: "Giremezler Kenan Bey! Uluslararası Denizcilik Örgütü ana sistemimize 'Biyo-tehlike' kodu çaktı! O gemileri karaya bastığımız an küresel felç yaşarız. Tüm kağıtlarımız çöpe döner, tek bir sent kredi bulamayız!"
Kenan masadaki bardağı hışımla kenara itti, cam bardak yere düşüp kırıldı. "Farkında mısınız? Dışarıda insanlar iki gün sonra içecek su, yiyecek ekmek bulamayacak! Siz hâlâ küresel borsanın imzasından bahsediyorsunuz!"
Salonda büyük bir gürültü ve kaos koptu. Herkes aynı anda konuşmaya, sorumluluğu birbirine atmaya başladı. Kenan etrafındaki bu takım elbiseli, çaresiz kalabalığa baktı. Bu masada çözülecek hiçbir şey kalmamıştı. Sistemin dişlileri kilitlenmiş, çarklar kendi kendini öğütmeye başlamıştı. Kenan tek bir kelime bile etmeden dosyasını kapattı, sandalyesini geriye itti ve o kriz masasını terk etti.
...
Uluslararası Kriz Merkezi'nin soğuk, kasvetli ve devasa taş binasından dışarı adım attığında Kıdemli Ajan Kenan Soyer adeta nefes alamıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti. Üzerindeki ıslanmış lacivert, taranmış yün kumaştan kruvaze takım elbise ve ağır palto sanki bedenine çöken çaresizliğin ve başarısızlığın birer simgesi gibi sırtına biniyordu. Kravatının düğmesini sertçe gevşetti, göğsünü kabartan sıkıntıyı dışarı atmak istercesine derin, kesik ve titrek bir nefes aldı.
Girişte motoru çalışır vaziyette bekleyen siyah makam aracının yanında duran genç şoför ve saha ajanı Oğuz, amirinin kapıdan çıktığını görür görmez harekete geçti. Arka kapıyı hızla açtı. Üzerindeki kılık kıyafet yönetmeliğine uygun fakat sahanın hareketliliğine imkan tanıyan siyah takım elbisesi, 1.82 boyundaki atletik duruşu ve canlı yeşil-ela gözleriyle resmi bürokrasinin kasvetli havasında tezat bir dinamizm taşıyordu.
Kenan Soyer, ağır ve ıslak paltosuyla arka koltuğa adeta çöktü. Oğuz kapıyı kapatıp direksiyona geçti, gaza basarak siyah aracı ıslak asfalt üzerinde hızla ileri fırlattı. Dikiz aynasından amirinin göz altları çökmüş, şakakları terlemiş yorgun yüzüne baktı.
"Kriz merkezine mi dönüyoruz efendim? Yoksa merkeze mi?"
Kenan başını koltuğun arka kafalığına yasladı, gözlerini yumdu. "Hiçbirine evlat... Şehirden çıkıyoruz Oğuz."
"Efendim, Güvenlik Konseyi iki saat sonra acil koduyla toplanacak, Cumhurbaşkanlığı Kriz Masası rapor bekliyor—"
"Bırak arasınlar Oğuz," diye kesti Kenan. "Mahkemelerle, kanunlarla çözülecek bir şey kalmadı. Karşımızdakiler kanunsuz değil; kanunu yazan adamlar. Beni eski bir dosta götür... İnsan kelimelerle yalan söyler Oğuz, ama bazı adamlar vardır ki duruşlarıyla dünyayı hakikate çağırır. İşte o adama gidiyoruz."
Kenan lafını bitirdikten sonra başını çevirip şakaklarını arabanın soğuk camına yasladı. Dışarıda akan yağmur damlalarını, ıslak caddeleri ve kırmızı stop lambalarının puslu ışıklarını izlerken yüzünde sitemkar, kırgın ama aynı zamanda mecbur kalmanın getirdiği pişman bir tebessüm belirdi. Kendi kendine, fısıltıdan hallice bir sesle mırıldandı:
"Akif Sancaktar... Kapına geleceğimi bilirdin de, yine de o çayı demlersin değil mi yaşlı kurt?"
Zihni bir anda yıllar öncesine, o karanlık sınır operasyonunun gecesine gitti. O zamanlar Kenan genç ve hırslı bir ajandı; kurallara, belgelere, üst makamlardan gelen emirlere gözü kapalı inanırdı. Akif Sancaktar ise daha o günlerde sistemin çürümeye başladığını sezmiş, masasındaki terfi kağıtlarını yırtıp atmıştı.
Kenan o gece Akif’e "Sistemden kaçamazsın, kurallar olmadan düzeni koruyamayız!" diye bağırdığında, Akif Sancaktar sadece dönüp o buz gibi gözleriyle bakmış ve şöyle demişti: "Kurallar, onları koyanların menfaatine kadardır Kenan. Gün gelecek, o güvendiğin sistem evini tepene yıkacak. İşte o gün kuralları değil, hakikati arayacaksın."
O gün Akif Sancaktar ceketini alıp teşkilattan çıkmış ve izini kaybettirmişti. Kenan ise yıllarca o sistemin içinde yükselmiş, nihayetinde Akif'in dediği o duvara toslamıştı. Şimdi, yıllar sonra haklı çıkan adamın kapısına gitmek hem gururunu incitiyor hem de ona tuhaf bir güven veriyordu.
"Bizi toplasa toplasa yine senin o bükülmez aklın toplar Sancaktar," diye fısıldadı Kenan, camdaki buğuya bakarak. "Çünkü başka kimsenin bu iblislerin yüzüne tükürecek cesareti kalmadı."
...
Yoldaki iki saat boyunca arabanın içinde sadece sileceklerin cama sürtünürken çıkardığı düzenli ses ve kaportaya vuran yağmurun ritmi vardı. Şehrin devasa beton kuleleri, neon ışıkları geride kaldıkça yerini sık çam ormanlarına, ıslak toprak kokusuna ve virajlı dağ yollarına bıraktı.
Kasabanın en uç kenarında, asırlık çam ağaçlarının gölgesinde yükselen iki katlı ahşap ev göründü. Ahşabın yağmurla koyulaşmış dokusu, çatısındaki eski kiremitler ve pencerelerinden dışarı sızan sarı, sıcak ışık sanki zamanın bu mekanda durduğunu fısıldıyordu.
Araç çakıl taşlarının üzerinde durdu. Kenan kapıyı açıp indi. Islak çakıllara basarak geniş verandaya çıktı. Verandadaki ahşap sallanan sandalye hafif rüzgarla kıpırdıyordu. Kenan zil çalmadı. Köşedeki büyük toprak saksının altına uzandı, döküm yedek anahtarı aldı.
"Yaşlı kurt..." diye mırıldandı Kenan. "Alışkanlıklarını hiç değiştirmezsin."
...
Anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğinde burnuna ilk çarpan şey, odada yanan döküm sobanın reçineli çam odunu kokusu ve taze demlenmiş çayın buharı oldu. Üzerindeki ağır, ıslanmış palto adeta bir zırh gibi bedenini aşağı çekiyordu. Su damlaları ahşap parkenin üzerine tıp tıp damlarken, sobada çıtırdayan odunların sıcaklığı yüzüne vurdu.
Akif Sancaktar, masanın başında oturuyordu. Üzerindeki yün ceket, gömleğinin üzerine giydiği mütevazı süveter ve ütülü pantolonuyla her zamanki gibi dimdik, sarsılmaz bir dağ gibiydi. Başını bile kaldırmadan, masadaki porselen bardağa bakarak konuştu:
"Paltodaki su ahşaba işlemeden çıkar Kenan. Kapıma kapkaranlık bir haber getirmemiş olsan, bu fırtınada buraya kadar ıslanmazdın."
Kenan derin bir nefes verdi. Ağır adımlarla sobaya doğru yürüdü, üzerindeki sırılsıklam paltoyu çıkarıp köşedeki ahşap askılığa astı. Ceketinin yakasını düzelterek sobanın yanındaki berjer koltuğa çöktü. Ellerini sobanın döküm yüzeyine doğru uzatıp ısıtmaya çalışırken parmaklarının titrediğini fark etti. Bu titreme soğuktan değil, çaresizliktendi.
Akif Bey hiç acele etmedi. Sobanın üzerindeki çaydanlığı aldı, ince belli iki bardağa dem süzdü. Bardaklardan biriyle Kenan’a doğru yürüdü. Kenan bardağı iki eliyle kavradı, sıcaklığı avuçlarına yayılırken buharı yüzüne vurdu. Bir yudum aldı ama boğazından alev gibi geçti.
"Konuşmayacak mısın?" dedi Akif Bey, kendi bardağıyla masanın kenarına yaslanarak. "Kriz Merkezi'nin o soğuk koridorlarından buraya kadar sadece çay içmeye gelmedin herhalde."
Kenan bardağı masaya bıraktı. Gözlerini Akif Bey’in sarsılmaz yüzüne dikti; sesindeki o soğuk gerilimi yavaş yavaş ortaya dökmeye başladı:
"Doğu Akdeniz’deki tüm su arıtma tesislerinin vanaları kilitlendi Akif... Orta Doğu’ya giden baraj kapaklarının yazılımları çöktü. Birkaç saat içinde milyonlarca insanın evinden tek damla su akmayacak. Limanlarda bekleyen tonlarca buğday yüklü gemi, sahte evrak gerekçesiyle çürümeye terk edildi. Uluslararası borsa çökmek üzere. Ve bunu yapanlar Londra'da seksen katlı bir kulede oturup kadeh kaldırıyorlar."
Kenan ayağa kalktı, gergin adımlarla odayı adeta turlamaya başladı:
"Dışarıdan kimse yardım etmeyecek Akif! Uluslararası müttefiklerin hepsi paçasını kurtarma derdinde. Her ülke kendi krizini çözmeye çalışıyor, kimse kimsenin elinden tutmaz. Kimsenin umurunda değiliz! Masadakiler kilitlendi. Hukuk bitti. Bize sıradışı, kuralları çiğneyecek, bu ablukayı yaracak adamlar lazım. Dışarıdan, yeni adamlara ihtiyacımız var!"
Akif Bey bardağından sakince bir yudum aldı. "O zaman git ve teşkilatındaki aktif ajanlardan yenilerini seç Kenan. Git, o parlak akademi mezunlarını eğit, sahaya sür."
"Zaman yok Akif, zaman yok!" diye bağırdı Kenan, çaresizliği sesinde yankılanarak. "Sıfırdan adam bulup eğitmeye, onları araştırmaya, test etmeye ne vaktimiz var ne de tahammülümüz! Sıfırdan adam seçmek yıllar alır! Azrail kapıda diyorum sana! Kapıyı kırmasına saatler kalmışken ben sıfırdan kimi eğitip sahaya süreyim?"
Akif Bey yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde zamanın yok edemediği o sarsılmaz, tarihi ve otoriter ifade belirdi. Kenan'ın gözlerinin tam içine bakarak ağır, tane tane ve odayı titreten şu sözleri söyledi:
"Düşman dört yıldır bu kilitleri döküyordu Kenan... Bir binayı yıkmak saniyeler sürer ama onu ayakta tutacak sütunları dikmek yılların emeğidir. Sen uyurken, o güvendiğin sistem uyurken ben bu gecenin geleceğini dört yıl önceden gördüm. Dört yıldır her birini tek tek izledim, adımlarını takip ettim, ruhlarını tarttım. Sen bu operasyonun beynisin Kenan... Ama tek başına beyin, bedensiz bir hiçtir. Ben sana bu yürüyüş için ayakları, vurmak için elleri, görmek için gözleri, duymak için kulakları ve hissetmek için kalbi bulurum. Fakat önce o bedeni ayakta tutacak omurgayı oturtmalısın masaya. Omurga dik durmazsa, el de vuramaz, ayak da yürüyemez."
...
Akif Bey masif ahşap masaya yürüdü. Altındaki kilitli çekmeceden cebindeki küçük gümüş anahtarla kırmızı deri kaplı, üzeri mühürlü kalın dosyayı çıkardı ve Kenan’ın tam önüne bıraktı.
Kenan elini uzattı, kırmızı deri dosyanın üzerindeki mühürü kaldırdı ve kapağı yavaşça açtı. Sayfanın sol üst köşesinde vesikalık bir fotoğraf, hemen yanında ise daktilodan çıktığı belli olan net satırlar duruyordu:
Karan YILMAZ
Ülke: Türkiye
Şehir: Ankara
Boy: 1.97 cm | Kilo: 98 kg
Anne Adı: Meryem | Baba Adı: Davut
Geçmiş: Özel Kuvvetler bünyesinde görev yapmış eski asker. Yurt içi ve sınır dışı kritik operasyonlarda bulunmuş, ordudan ayrıldıktan sonra izini kaybettirmiş üst düzey saha uzmanı.
Strateji Zekası (Savunma & Karşı Hamle Stratejisti): Rakibin en sert saldırılarını ve provokasyonlarını sabırla emerek boşa çıkarır. Düşmanın hata yapmasını bekler; tam rakip güç tükettiğinde tek ve bitirici stratejik hamlesini yapar.
Kenan parmaklarını kağıdın üzerinde gezdirip dosyayı yavaşça kapattı. Dosyadaki "Ankara" ibaresine ve adama bakarken içinden geçirdi: "Başkentin göbeğinde ya da dağlarında saklansa bile bu adam tam bir hisar... Bu kuracağımız bedenin omurgası da, aşılmaz kalesi de bu adam olacak. Onu yerinden kıpırdatmak da, bu fırtınanın ortasına çekmek de kolay olmayacak."
Bakışlarını yeniden Akif Bey’e kaldırdı.
"Şimdi nerede bu adam?"
Akif Bey çayından son bir yudum aldı, bardağı masaya bıraktı. Keskin gözlerini Kenan'ın gözlerine dikti; odadaki tüm tereddüdü tek bir bakışıyla sildi.
"Ankara'nın ayazında, kendi kabuğunda... Ama toprak hareket etmedikçe fırtına dinmez Kenan. Karan Yılmaz bu bedenin ilk kemiğidir, omurgasıdır. Onu almadan bu savaşı başlatamazsın. Vakit doldu. Git ve hisarı yerinden oynat. Başlıyoruz."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

165okunma 11beğeni 9yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…