1. bölüm / 3
VerenaBÖLÜM:1 GİRDİK BİR ALAMETE
Bölümler 3Şu an: BÖLÜM:1 GİRDİK BİR ALAMETE
- 1 BÖLÜM:1 GİRDİK BİR ALAMETE943 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BÖLÜM2: GİDİYORUZ KIYAMETE883 kelime
- 3 BÖLÜM3: BİR MASAL1.287 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KARSU
İşsiz güçsüz bir ahmak olduğumu kabul ediyorum fakat içine düştüğüm bu rezil durumu reddediyorum.Şu an üstüm başım çamur içinde ve neden bu halde olduğuma gelirsek… Açıklaması biraz uzun sürecek. Bunun için sabahın erken saatlerine gitmemiz gerek. İkizim ve aptal tayfasıyla çıktığımız kamp yolculuğunun son gününün sabahına… Hayvanlardan, böceklerden özelikle uçan yaratıklardan korkan bir insan olarak takdir edersiniz ki pek de kamp insanı sayılmam. Zehir gibi geçen bir haftanın sonunda tam da kamp alanını toplamış gitmeye hazırlanıyorduk ki sevgili arkadaşımız Burcu peşinde kocaman bir ayıyla koştura koştura kamp alanına gelene kadar… Burcu çığlık atarak koşuyor, Burcu koştukça ayı kovalıyor, ayı kamp alanına yaklaştıkça da ben çığlığı basıyordum. Burası kamp yapmak için çok da uygun bir mekan sayılmazdı. Hemen dibimizde acayip ürkütücü bir uçurum vardı. İkizim Koray’ın prenses sevgilisi Nazlı gelmek istedi, biz de onun emirlerine uyduk! Peki biz bu ayı saldırısından canımızı nasıl mı kurtardık? Cümbür cemaat peşimizde ayıyla uçuruma doğru koşarak. Öyle bir kaçıştı ki hangi çığlık kimden çıkıyor anlaşılmıyordu. Herkes benden hızlı koşuyordu ve ben ayının pençesini resmen ensemde hissediyordum. Topuklarımızı totomuza vura vura kaçışımızın sonu mor bir ışıkla oldu. Daha doğrusu şu an içinde bulunduğum çamur yığınına düşmeden önce gördüğüm son şey mor bir ışıktı. Gözlerimi yakacak kadar parlak bir ışıktı. Bir fırının içine atılmışım da sanki etim pişiyormuş gibiydi. Sonu ise bu çamur yığınında bitti. Gözlerim yavaştan buğulanmaya başlamıştı, iğrenç kokuyordum. Ha bir de yalnızdım. Şimdi bir daha düşünelim. Korkuyorum ve kokuyorum. Üzerine düştüğüm yığının çamur yığını olduğundan o kadar da emin değilim. Zıpladığım zaman vücudumda ağrı hissetmiyorum, yani kırık çıkık yok. Bu iyi bir şey. Onca bağırış çağırış çabamın sonuçsuz kalmasına bakacak olursak yalnızım. Nerede olduğuma dair en ufak bir fikrim yok. Tek tesellim gördüğüm ışığın beyaz olmaması. Önüme baktığımda ömrümde hiç görmediğim kadar uzun ağaçlarla dolu bir orman var arkamda ise terk edilmiş bir ahır. Yani en azından ben öyle umuyorum. Çünkü eğer terk edilmemişse içine düştüğüm yığın muhtemelen çamur değil. Son bir umutla orman tarafına doğru yöneldim. Tekrar boğazım acıyana kadar “Koray, Nazlı, Burcu, Mete, Hamit!” diye bağırdım. Sonra ahır tarafına yöneldim ve aynı bağırma işine devam ettim. Ama nafile. Ses seda yok. Sanki hiçliğin ortasındayım. Yapacak daha iyi bir şeyim kalmayınca üzerimdeki çamuru temizlemek için ahırın içine girdim. İki bölmeden oluşan küçük bir ahırdı. Su arıyordum. Hayvanların su içmesi için ayrılmış bölmeye ilerledim. Kapların içindeki su yeşilleşmişti. Yüzümü bu suyla yıkasam Allah bilir yüzüm ne hale gelirdi. Sesli bir iç çektim. Az kaldı, biraz daha su bulamayayım kendimi temizlemek için çimenlere sürteceğim. Çünkü çamur kurumaya başlamıştı. Burnum da koku körlüğü yaşadığından çamur daha çok çamur gibi hissettiriyordu. Zaman da yavaş yavaş akıyordu. Karanlık çökmeden en azından temizlenebilsem ahırın arkasındaki boş kulübede geceyi atlatabilirdim. Bir ileri bir geri yürümeye başladım. Bir yandan da saçımdaki kurumuş çamurları elimle temizliyordum. Şu an uzaktan bakan biri beni düşüncelere dalmış zannedebilirdi fakat benim zihnim bom boştu. Sinir krizi geçirmeme ramak kalmıştı.Bir hışımla önümdeki fıçıyı tekmeledim. İyi ki de tekmelemişim. İçinden şıpırtı sesi geldi. Biraz zor oldu ama fıçının kapağını açmayı başardığımda yarısını geçecek kadar suyla dolu olduğunu gördüm. İlk bir güzelce tişörtümü çıkardım. Sonra da pantolonumu sıyırdım. Fıçıyı samanların kapladığı ahır zemininden çıkardım. Çimenlerin üstüne doğru sürükledim. Kollarım bu durum için biraz güçsüz kalsa da sağlam bir iradenin altından kalkamayacağı iş yoktur. Pantolonumun altına giydiğim tayt kirlenmemişti. Eh, potor giyen gerçekten gülümsüyormuş; ne diyeyim. Sporcu atletim ve iç çamaşırlarım da temizdi. E etrafta da kimse yoktu. Önce kulübeye girip fıçıdan su çıkarıp üzerimi temizlemek için kullanabileceğim bir kap aradım. Bu kulübeye üçüncü girişimdi. Tek göz oda vardı. Derme çatma bir yatak, uzun süredir kimsenin uğramadığını anlamama yetecek kadar toz tutmuş bir masa, yarıya kadar erimiş bir mum. Yatağın üzerinde dar ağacında sallanan bir adamın portresi vardı. Biraz ürkünç bir tabloydu. Baktıkça içim titriyordu. Neyse Karsu, odaklan. Kenardaki küçük dolabı açıp içini kurcalamaya başladım. İçi yemek kaplarıyla doluydu. Tencereye benzeyen, ne çok büyük ne çok küçük bir kabı elime aldım. Aşağı yukarı sallayarak bir güzelce tartım. İş görürdü. Bir tane de temiz kıyafetlerimi koymak için kap aldım. Kendimi kurulamak için kenarda katlanmış duran kırmızı bir örtü vardı, onu da aldım. Dolabın içinde olduğundan temiz sayılırdı. Tuttum benim fıçının yolunu. Bir güzel soyunup temizlerimi kabına koydum üstlerine de örtümü örttüm. Su kıtlığım olduğundan tişörtümü ve pantolonumu çimlerin üstüne attım. Başladım bedenimi, ağzımı yüzümü temizlemeye. Ben temizlendikçe su yerdeki kıyafetlerime aktı ve kurumuş çamuru çözdü. Güzelce temizlendikten sonra kırmızı örtüye sarıldım. Artan azıcık suyla da tişörtümü ve pantolonumu temizledim. Bence iş görürdü. Yani rahmetli annem şu halimi görse gururdan oturup ağlardı. Ben ve kıyafet yıkamak. Neyse. Yıkadığım kıyafetleri kulübenin önündeki çite benzeyen garip tahtaların üstüne astım ki kurusun. Sonra da temiz kıyafetlerimi aldım ve kulübeye girdim. Bir yandan üstümü giyiniyorum bir yandan da arka planda karnım gurulduyor. Açım. Kulübede yiyecek bir şey yok. Kulübenin öte tarafı düzlük ama göz önünde bir yerleşim yeri yok. Kulübenin önü orman ve benim hayvan fobim var. Ayrıca aklı başında kimse o kadar devasa ağaçlarla dolu bir ormana girmez. Ben ne yapsam ne etsem diye düşünürken dışarıdan bir kişneme sesi duydum. İlk aklıma düşen şey buranın sahiplerinin geldiği oldu. Bir sevinçle kapıyı açıp dışarı atıldım. Karşımda batan güneşin altında, güneş rengi saçları ve beyaz atıyla bir adam duruyordu. Sadece filmlerde görebileceğiniz tarzda bir zırh ve pelerini vardı. Muhtemelen bir dizi setinin yakınlarındayım diye düşünsem de adam atından inip belindeki kocaman kılıçla bana doğru yürüdüğünde ensemden sırtıma bir damla soğuk ter aktı. Korkmama gerek yoktu. Sonunda insanlığa dair bir belirti! Ama yine de korku beni felç etmişti çünkü pelerinindeki ve zırhındaki kırmızılık boya gibi durmuyordu, adam adım atıp yaklaştıkça burnuma metalik bir koku geliyordu. İki ihtimal vardı ya bu adam bir oyuncuydu ve prodüksiyon ekibi kan konusunda çok iyi iş çıkarmıştı ya da bu adam gerçek bir katildi…
***
Bölüm etkileşimi
