4. bölüm · Veda Yağmuru
Yol
Binadan dışarı çıktığımda yağmur, düşman kurşunları gibi yüzüme çarpıyordu. Attığım her adımda merdivenlerin o soğuk mermer kokusu burnumda, Zeynep’in o darmadağın hali ise gözlerimin tam önündeydi. "Seni korumak istedim," demişti. Kelimeleri yağmurun sesine karışıp yok olmuştu ama benim kulaklarımda hâlâ birer küfür gibi çınlıyordu. Beni neyden korumuştu? Kendi kökündeki o zehirden mi, yoksa o mermerlere sızan mide bulandırıcı geçmişinden mi?
Sokağın başına kadar içimdeki zehirle nasıl yürüdüğümü bilmiyorum. Elimdeki ağırlığı yüreğimde hissetmek beni dakikalar öncesinde hissettiğim yorgunluktan daha ağırdı. Zeynep’in kafede unuttuğu çantasıyla başlayan koşturmaca, yılların yorgunluğuna takılarak beni tepe taklak etmişti. O çantayı kapının eşiğine bıraktığımda, sanki içindeki tüm geçmişimi de o mermerin üzerine bırakmıştım. Artık avuçlarım boştu ama parmaklarımın arasında o çantanın sapının bıraktığı hayali sızı hâlâ duruyordu.
Yağmur, yüzümdeki öfkeyi yıkayıp götürmek yerine sanki derimin altına sızmaya çalışıyordu. Her adımda Zeynep’ten uzaklaştığımı sanıyordum ama aslında onun az önce parçaladığı o hayal kırıklığının içine daha çok gömülüyordum. “Karaktersiz” demiştim ona. Bu kelimeyi söylerken dilim yanmıştı ama kalbim daha çok kavrulmuştu. Onu o binanın, o mide bulandırıcı adamın yanında bırakmanın verdiği o vahşi tatmin, saniyeler içinde yerini tarifsiz bir boşluğa bırakmıştı.
Caddeye çıktığımda dünyadan tamamen kopmuş gibiydim. Arabaların farları, ıslak asfaltta dağılan o sarı ışıklar gözlerimi acıtıyordu. Sanki az önce bir deprem olmuştu ve şehir ayakta kalırken sadece benim dünyam yerle bir olmuştu. Durdurduğum taksiye binerken şoförün “İyi misiniz?” diyen sorusunu duymadım bile. Cama yasladığım alnımda soğuk yağmurun nemi vardı ama içim yanıyordu.
Radyoda Müslüm Baba’dan “Affet” çalıyordu. Sesindeki hüzün, damarlarımda dolanan hüzünümü arttırıyor, onu bir maske gibi yüzümde tutmamı engelliyordu. “Seni severken kendimi unuttum,” diyordu o yorgun ses. Ben de unutmuştum. Zeynep’i tertemiz hayallerimin merkezine koyarken, onun geçmişinin bu kadar kirli bir kuytuya saklandığını göremeyecek kadar kendimi kaybetmiştim. Şimdi her nota, az önce o mermer eşikte bıraktığım gururumun üzerine bir toprak daha atıyordu.
Gözlerimi kapattığımda, Zeynep’in “Seni korumak istedim” derken ki o çatallı sesi, şarkının keman ritimlerine karışıyordu. Affetmek mi? Müslüm Baba affet diyordu ama benim içimdeki yıkımın bir bağışlanması yoktu. O mide bulandırıcı adamın kızı olduğunu bana söylemesi, onu da babası gibi yapardı. beni bunca zaman bir yalanın içinde yaşatması... Bu, sadece bir sır değil, bir hayat hırsızlığıydı.
Taksinin sarsıntıları, mideme giren o ilk bıçak saplanması gibi sancıyı daha da tetikledi. Alnımı soğuk cama daha sert yasladım. Şarkı biterken ben de bitiyordum. Şoför dikiz aynasından bana bakıp acıyan bir tavırla başını salladı; herhalde beni sadece terk edilmiş bir aşık sanıyordu. Oysa ben, köklerinden koparılmış, geçmişin zehirli toprağına gömülmüş yaşam hakkı verilmemiş bir adamdım.
Taksi binamın önünde durduğunda, içeri girmek istemediğimi fark ettim. O ev, Zeynep’in her köşesine bir anı bıraktığı o yer, şimdi benim için bir işkence odasından farksızdı. Ama gidecek başka hiçbir yerim, sığınacak başka hiçbir gerçeğim kalmamıştı. Acıyı koynumda uyutmam gerekiyordu.
İnerken şoföre parayı uzattım. “Üstü kalsın,” dedim, sesim Müslüm Baba’nın o son notası gibi hırıltılı ve bitik bir halde. Apartman kapısından içeri girdiğimde, koridordaki sessizlik bir tokat gibi yüzüme çarptı. Merdivenleri çıkarken attığım her adımda, Zeynep’in yanına giderken ki umut dolu halimi hatırladım. Zeynep’in yokluğunu değil, onun bana yaşattığı bu büyük adanmışlığı sırtımda taşıyordum.
Anahtarı kilide sokarken duraksadım. İçeride onu görmeyecektim. Bir daha asla o kapıyı bana o güzel gülüşüyle açmayacaktı. En acısı da onu bir daha görmeyecek olmam değil, ona duyduğum o sonsuz güvenin bu gece o mermer basamaklarda ölmüş olmasıydı.
Evin kapısını açtığımda, içerideki o ağır sessizlik Müslüm Baba’nın sesinden daha çok canımı yaktı. Işığı açmadım. Karanlık, az önce o mermer basamakta yüzüme çarpan gerçeklerle daha uyumluydu. Ceketimi koridora bıraktım; sırılsıklam olmuştu, tıpkı saniyeler içinde ağırlaşan ruhum gibi.
Salona geçip koltuğa yığıldım. Gözlerimi kapattığım an radyonun sesi zihnimde yeniden yükseldi: "Affet beni akşamüstü..." Affetmeyecektim. Kendimi bu kadar kör ettiğim için kendimi, beni bu körlüğe hapsettiği için onu affetmeyecektim. Midemdeki o keskin sancı, sanki içimde bir yerleri söküp atmak istiyormuş gibi yeniden yokladı beni. Elimi karnıma bastırıp acıyla nefes aldım. Bu sancı sadece kederden olamazdı; içimde bir şeyler kopuyordu, biliyordum.
Tam o sırada, sehpanın üzerinde bıraktığım telefonumun ekranı karanlığı deldi. Bu saatte kimin aradığını merak bile etmeyecek kadar bitkindim ama telefon ısrarla titremeye devam ediyordu. Ekranda, aylardır beklediğim o ismi gördüm: Murat Bey.
"Arda, bu saatte rahatsız ediyorum ama müjdemi istersin diye düşündüm," dedi Murat Bey, sesi heyecan doluydu. "Yönetim kurulu kararını verdi. İstanbul’daki en büyük projesinin başına sen geçiyorsun. İstanbul’u yeniden inşa edecek ekibi sen yöneteceksin Arda. Yarın sabah gelip imzaları atalım, artık İstanbul’un kralı sensin."
Kralı... Zeynep’le bu haberi beklerken kurduğumuz hayaller, birer birer zihnime üşüştü. İstanbul gibi bir şehirde kalmak, deniz havası solumak onun dinginliği de durulmak... Şimdi bu bir ödül değil, bir cezaydı. Ama gidecektim. Kaçmak değil benim ki tertemiz bir sayfa açmaktı. Kaçmak korkakların işiydi. Ben burada Zeynep’in hayalleriyle yaşarsam korkak olurdum, onun oluşturduğu enkazı burada bırakarak ve ona kim olduğumu, neyi kaybettiğini her gün onun siluetine bakarken hatırlatacaktım.
"Kabul ediyorum," dedim, sesimdeki buz gibi kesinlik beni bile şaşırttı. "Yarın sabah ofisteyim."
Telefonu kapattığımda midemdeki sancı bir anlığına dindi, yerini garip bir hafifliğe bıraktı. Zeynep belki karanlığına yeni biri çekme peşindeydi, belki de o mermer eşikte babasının yanına çökmüştü; bilmiyordum. Ben ise bu şehrin en yüksek binasından, onun battığı o karanlığa bakacaktım.
Pencereye yürüdüm. Yağmurun yıkadığı bu şehre son kez bir aşık gibi değil, bir yabancı gibi baktım. Yarın bu evden taşınacaktım. Zeynep’in kokusunun sinmediği, anıların giremediği o camdan kulelerden birine yerleşecektim. Ama o an bilmiyordum; kurduğum o yüksek duvarlar da, imzaladığım o devasa sözleşmeler de beni nelerin beklediğini bilmiyordum; belki bin pişman olacak tilki misali kürkçü dükkanıma geri dönecektim, belki buraları unutarak yeni hayatımda başrol olacaktım. Yaşamadan bilemezdim.
İlk ve son kez aynı gökyüzü altında, birbirine düşman iki yabancı olarak uyanacaktık bu şehre. Sokağın kalabalığı gözlerimi yorunca kalktığım koltuğa gelişi güzel tekrar uzandım. Uyumak istesem de uyku çoktan bana haram olmuştu.
Tavanı izlerken midemdeki o amansız sancı, bir yılan gibi kıvrılıp göğsüme doğru tırmandı. Bu evden, bu odadan, Zeynep’in nefesinin değdiği her eşyadan kurtulmak için sabaha sadece birkaç saat kalmıştı. Ama o birkaç saat, koca bir ömür gibi üzerime çökmüştü. Koltuğun üzerinde bir sağa bir sola dönerken, yastığın kılıfına gizlenmiş o tanıdık koku genzimi yaktı. Onun kokusu... Artık huzur değil, ihanet kokuyordu.
Hırsla yataktan fırladım. Bu sessizliğin içinde kalırsam, duvarların üzerime yıkılacağını biliyordum. Yatağıma geçtim uyku denen düşmanla biraz da burada savaştım ama yenemedim. Ben de onun zaferini kutlamak için mutfağa gidip kendime sert bir kahve yaptım ama bardağı tutan ellerimin titremesini engelleyemedim. Murat Bey’in teklifi zihnimde dönüp duruyordu. “İstanbul’un kralı sensin,” demişti. İstanbul’un kralı olmak, bir zamanlar Zeynep’le kurduğumuz o küçük, sıcak krallığın yıkıntıları üzerinde mi gerçekleşecekti?
Güneş, binaların arasından cılız ve gri bir ışıkla yüzünü göstermeye başladığında, ben çoktan valizimi kapının önüne koymuştum. Bu şehirden gitmiyordum ama bu hayatı burada bırakıyordum. Çocukluğumdaki güçsüzlüğü, o saf ve aşık Arda’yı bu karanlık odada kilitli bırakıp çıkacaktım.
Dışarı çıktığımda hava taze ama keskin bir ayazla beni karşıladı. Taksi gelene kadar sokağın köşesine kadar yürüdüm. Dün gece Zeynep’in peşinden koştuğum, o çantaya son nefesimmiş gibi sarıldığım o sokak... Şimdi ne kadar da yabancı, ne kadar da ıssız görünüyordu. Gözlerim istemsizce o binaya, Zeynep’in yaşadığı daireye kaydı. Zeynep’in çoktan yeni hayaller kurdurttuğuna ve yaşamına devam ettiğini bilsem de, bir tarafım hala o kapının açılmasını ve her şeyin korkunç bir kabus olduğunu söylemesini bekliyordu.
Ama kapı açılmadı. Bina, yağmurdan sonra kurumuş, üzerindeki o kirli izler silinmişti. Tıpkı Zeynep’in beni bir gecede hayatından sildiği gibi.
Taksi binanın önünde durduğunda valizimi bagaja fırlattım. Arka koltuğa yerleştiğimde şoföre gideceğimiz ofisin adresini verdim. Araba hareket ederken, dikiz aynasından sokağın siluetinin uzaklaşmasını izledim. Kalbim, dün geceki o yüksek ritmini kaybetmiş, yerine buz gibi, ritmik bir boşluk bırakmıştı. Şehrin uyanmaya çalışan o hantal hali, benim içimdeki hıza yetişemiyordu.
Ofisin önüne geldiğimde taksiden indim. Murat Bey’in odasına çıkan asansörde, aynadaki yansımama baktım; sönmüş bir yanardağın külleri gibiydim. Dışarıdan sakin, içeriden ise tamamen tükenmiş. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde Murat Bey masasının başında beni bekliyordu. Önüme uzatılan o kalın dosya, sadece bir iş sözleşmesi değil, hayatımın geri kalanının takas belgesiydi.
“Kararın için tebrik ederim Arda,” dedi Murat Bey, elindeki dolmakalemi bana uzatırken. “İstanbul seni bekliyor. Bu akşamki uçak biletin hazır.”
Hiç düşünmedim. İsminin geçtiği her anıyı, paylaştığımız her hayali o imzanın altına gömer gibi sert bir hareketle attım imzayı. Kalemin kağıt üzerinde çıkardığı o sürtünme sesi, Zeynep’le aramdaki son bağı koparan bir ustura darbesiydi. “Hayırlı olsun,” dedi Murat Bey. Hayırlı mıydı bilmiyordum ama artık geri dönüşü yoktu.
Havalimanına giden yolda, İstanbul’un o kaotik ama görkemli siluetini düşündüm. Oraya sadece çalışmaya değil, kendimi gömmeye gidiyordum. Uçağın merdivenlerini çıkarken rüzgar yüzüme çarptığında, dün geceki yağmurun soğukluğunu tekrar hissettim. Koltuğuma oturduğumda kemerimi bağladım; sanki bu kemer beni hayata değil, o devasa, kimsesiz şehre bağlıyordu.
Uçak pistten havalanırken pencereden aşağıya, geride bıraktığım o sokaklara baktım. Zeynep şu an nerede, hangi yabancı evin içinde sabahına uyanıyordu bilmiyordum. Ben bulutların üzerine çıkarken, o belki de babasının bataklığına batmış bir haldeydi. O an içimdeki sancı, uçağın motor sesine karışan bir inilti gibi yeniden yokladı beni.
İstanbul’a indiğimde hava kararmıştı. Şehrin ışıkları birer elmas gibi parlıyordu ama benim için hepsi birer yabancı gibi gözüküyordu. Taksiye binip yeni hayatımın merkezi olacak plazaya, o camdan kuleye doğru ilerlerken telefonumu açtım. Zeynep’ten ne bir mesaj ne bir arama vardı. Suçlu o muydu yoksa ben miydim, artık bir önemi kalmamıştı.
Yeni ofisimden içeri girdiğimde, devasa camlardan İstanbul’un o bitmek bilmeyen kalabalığına baktım. Artık İstanbul’un en yüksek tepelerinden birindeydim. Kral olmuştum evet; ama bu krallıkta ne bir nefes ne de bir ses vardı. Sadece rüzgarın uğultusu ve içimde her geçen gün büyüyen o karanlık sızı...
Güneş yarın bu şehirde ikimiz için doğacaktı ama biz artık birbirimizin güneşini söndürmüş iki yabancıydık
Bölüme müzik koyamadım siz okurken Gürses'ten Affet dinleyin.
HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM...😍😍
