1. bölüm · Veda Yağmuru
AYRILIK
Kafenin önüne geldiğimde, buraya ilk geldiğim günü hatırladım. O anlara teşekkür eder gibi hafif bir gülümsemeyle anıların içinden sıyrılıp kapıyı ittim. İçerideki masaların birinde arkadaş grupları, diğerlerinde çiftler vardı; herkes kendi küçük dünyasına kapanmış, derin sohbetlerin içinde kaybolmuştu. Benim dünyam ise kapının eşiğinde durmuştu.
Gözlerimle kafenin içindeki Arda’yı aradım. Her zamanki köşemizde oturduğunu gördüğüm an, evden çıkarken susturduğumu sandığım kalbimin sesi yeniden yükseldi. Sanki içimde biri bağırıyordu. Duymamaya çalışarak adımlarımı masaya doğru çevirdim. Bu iyi bir hamle değildi; her adım, iç sesime takılan yeni bir hoparlör gibiydi. Kalbim daha yüksek, daha hüzünlü atıyordu.
Yine de yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Mimiklerimi acemice saklamaya çalışıyordum ama benimle aynı kaderi paylaşanlar bunu hemen anlardı. Her zamanki gibi davranmaya çalışarak masaya oturdum. Aslında yapmak istemediğim ama yapmak zorunda olduğum o konuşma boğazımda düğümlendi. Ayrılık, insanın diline yakışmayan bir kelimeydi. Yine de konuşmam gerekiyordu; konuşmazsam, ileride beni tanıdığı güne lanet okuyacaktı. Bunu "iyi bir neden" için yaptığıma kendimi inandırmak ister gibi kısa bir süre bekledim.
Bu sırada Arda bir şeylerin farklı olduğunu anlamış olmalıydı; bakışlarıyla “İyi misin?” diye sordu. Onu daha fazla meraklandırmamak için derin bir nefes aldım. Kalbime rağmen…
Kısık bir sesle “Bir şey konuşmamız lazım,” dedim. Sanki duymasını istemiyordum.
Bütün dikkatini bana vermek için yemeğine ara verdi. “Seni dinliyorum, hayatım,” dedi. Sondaki o hitap şekli dilime bir düğüm daha attı. Buradan geri dönmek isterdim ama bu artık imkansızdı. Seve seve dönerdim oysa... Masadaki bardağın kenarına baktım; sanki o camın kenarına kurulan hayaller beni bu anın çıkmazından kurtarsın istiyordum. Gözlerimi ondan kaçırmam işleri daha da zorlaştırdı, kelimelerin yerlerini birbirine karıştırdı. İlk defa yanılmıştım; bazı cümleler, göz göze gelmeden de insanın boğazını parçalayabiliyormuş.
“Ben…” dedim. Nasıl devam edeceğimi düşünürken beynimin içindeki odalara girip çıkıyordum. Girdiğim her oda beni yine ona çıkarıyordu. Arda’nın yüzü hâlâ sakindi. Bu sakinlik, fırtına öncesi sessizliği andırıyordu. Hissettiğim korku nefesimi ciğerlerime hapsetti. Arda bir şeylerin ters gittiğini seziyor ama adını koymak istemiyordu.
“Bir süredir içimde bir ağırlık var. Adını koyamıyorum; koyarsam gerçek olacak gibi geliyor.”
Parmaklarımın titrediğini fark etmemesi için ellerimi masanın altına sakladım. Bu saklanış kalbimi ortaya çıkarmıştı. Kalbim sanki masanın üstünde atıyordu; kafedeki herkesin gözü kulağı bizim masadaymış gibi geliyordu. Oturduğum sandalyede küçülebilecekmişim gibi büzüldüm.
Arda, “Bu bizimle mi ilgili?” diye sordu. Sesi o kadar yumuşaktı ki bu şefkat kalbime bir ok gibi saplandı. Başımı kaldırdım ve gözlerinin içindeki hayallerimize baktım. O gözlerde hâlâ bana ait düşlerin olması kendime olan öfkemi artırdı. En zor ayrılıklar, işte bu ortak hayallere bakarak yapılanlardı. Ben kendimi bu zorluğa tutsak etmiştim. Ciğerlerime hapsolan nefese inat, daha güçlü bir soluk çektim içime.
Tek nefeste, “Bizimle ve benimle ilgili,” dedim.
Bir an sessiz kaldı, kaşları hafifçe çatıldı. Sonra gülümsedi; insanın çok korktuğunda taktığı o yarım, savunmasız gülümsemeyle... “Geçer, bazen insanın içi sıkılır. Beraber atlatırız, ben senin yanındayım,” dedi.
İşte o an anladım: Ben gitmeye gelmiştim ama o kalmaya yemin etmişti. Kafamı yere eğerek, “Ben seninle bir yol yürümek istemiyorum,” dedim. Yüzüne bakamadım; çünkü bakarsam kalacağımı biliyordum.
O an sandalyenin yere sürtme sesi yükseldi. Hayallerimiz gibi gürültülü bir şekilde yere düştü. O ses bile beni durdurmaya yetmemişti. Arkama bakmadan koşarak kafeden çıktım. Arda’nın ne yüz ifadesini görebildim ne de son cümlesini duydum. Belki arkamdan seslendi, belki de susmayı tercih etti.
Dışarı çıktığımda havanın soğukluğu yüzüme çarptı ama o soğukluk, içimdeki yangının kalıntılarını soğutmaya yetmedi. Koşarken kalbim göğsüme sığmıyordu; ayaklarım sanki bana ait değilmiş gibi hareket ediyordu. Dilimin atması gereken çığlığı, gözyaşlarım atıyordu. Arda’yı ilk gördüğüm sokağın başına gelince istemsizce durdum. İçimde tuttuğum hıçkırıklar orada dudaklarımdan firar etti. Dizlerimin dermanı kesildi, beni daha fazla taşıyamadılar. Sokağın ortasında, dizlerimin üzerine çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Bir araba, bana çarpmadan hemen önce durabilmiş olmalıydı. Telaşlı bir sesin, “İyi misiniz hanımefendi?” diyerek beni o şoktan çıkarmak ister gibi sarstığını hissettim. Kısa süre sonra kendime geldiğimde hızla ayağa kalktım. Az önceki halime göre daha yavaş, daha ruhsuz hareket ederek asıl adrese; hayatımı karartan o adamın evine doğru yürümeye başladım.
Evin önüne geldiğimde adımlarım iyice yavaşladı. Bu kapı, benim için bir hapishane parmaklığından farksızdı. Anahtarı kilide sokarken Arda’nın "Beraber atlatırız," diyen sesi kulağımda çınladı. Ama bunu beraber atlatamazdık. Bu, sadece benim ödemem gereken bir bedeldi.
Kapıyı araladığımda içeriden gelen o ağır alkol kokusu genzimi yaktı. Karanlık koridorun sonundaki odadan bir ses yükseldi: “Geç kaldın.”
Bu ses, midemi bulandırmaya yetmişti. İçimdeki tüm hayal kırıklığını ve nefreti kusmak ister gibi, kilitten çıkardığım anahtarı evin karanlığına doğru gelişigüzel fırlattım. İçerideki o mide bulandırıcı adam öfkeli olduğumu anlasın diye dış kapıyı büyük bir hiddetle çarptım. Duvarlar sarsıldı, kalbimdeki yıkımın sesi bu kapı sesinde yankı buldu.
İçeriden o alaycı, sarhoş ve kirli ses tekrar duyuldu:
“Ne oluyor? O orospunun evladı, benim kızım olduğunu anlayınca götüne tekmeyi bastı mı?”
Söylediği kelimeler zihnime bir balyoz gibi indi. O an, damarlarımdaki kanın buz kestiğini hissettim. Koridorun karanlığında ona doğru yürüdüm; her adımımda yılların biriktirdiği o ağır yükü sırtımdan atıp yere çalmak istiyordum. Salonun kapısında durduğumda, elindeki şişeyle koltuğa yayılmış halini gördüm.
“O senin ağzına alabileceğin biri değil!” diye kükredim. Kendi sesimi ben bile tanıyamamıştım. “Onun adını o kirli diline dolama!”
Gülmeye başladı. O iğrenç, hırıltılı kahkahası odanın içinde yankılandı. “Bak hele... Sosyete artığı sevgilisi için kaplan kesildi başımıza. Ne o? Seni kapının önüne mi koydu yoksa sen mi asilzadelik yapıp kaçtın?”
“Ben senin yüzünden ondan vazgeçtim!” diye bağırdım, masanın üzerindeki boş şişelerden birini kavrayıp duvara fırlatırken. Şişe büyük bir gürültüyle parçalandı, cam kırıkları her yere dağıldı. “Sırf senin gibi bir lekeyi bilmesin beni de leke sanmasın diye hayatımın tek güzel şeyini ellerimle parçaladım!”
Ayağa kalkmaya çalıştı, dengesini yitirip tekrar koltuğa düştü ama gözlerindeki o habis parıltı sönmemişti. “Bana bak kızım, sen benim kanımsın. Nereye gitsen o koku üstünde kalacak. O çocuk seni bir gün öğrenecekti.”
Üstüne yürüdüm, yakasına yapıştım. Elleri alkol kokuyordu, nefesi ölüm gibiydi. “Sen benim babam değilsin,” dedim fısıltıyla, sesim öfkeden titriyordu. “Sen sadece benim hayatımı çalan bir hırsızsın. Ama bitti. Artık senden korkmuyorum.”
Beni sertçe ittirdi. Sırtım duvara çarptığında acıyla inledim ama gözlerimi bir an bile ondan ayırmadım. Üzerime doğru gelerek, o zehirli kelimeleri yüzüme kustu:
“Korksan iyi olur... Yoksa seni de o kadın gibi başkalarına satarım!”
Bu cümle, zihnimdeki son sabır kırıntısını da yakıp kül etti. Arda’nın annesine yaptığı imayı duymak, damarlarımdaki kanı ateşe verdi. Hırsla düştüğüm yerden fırladım. O anki gücümün nereden geldiğini bilmiyordum; sanki içimdeki tüm kırgınlıklar birer kas yığınına dönüşmüştü.
Yakasına yapıştım. Şaşkınlıktan ve alkolün etkisinden ne olduğunu anlayamadı. Onu, o devasa gövdesini umursamadan, bütün hıncımla dış kapıya kadar sürükledim. Ayakları yerden kesilir gibi oldu, nefesi kesildi ama durmadım. Kapıyı bir hışımla açtım ve onu hayatımdan, evimden, o kirli geçmişten dışarıya; binanın içine doğru savurdum. O mide bulandırıcı gövdesi mermere sertçe düşerken, kapıyı yüzüne sonsuza dek kapatmaya niyetliydim.
Tam o sırada, binanın loş ışığında bir gölge kıpırdadı.
Adımlarımı donduran, kalbimi bir kez daha yerinden söken o ses duyuldu. "Zeynep?"
Başımı hızla o yana çevirdiğimde, Arda’yı gördüm. Birkaç metre ötede, elinde kafede unuttuğum çantamla öylece duruyordu. Yüzü bembeyazdı. Yerde küfürler savurarak kalkmaya çalışan o adamla benim aramdaki o korkunç manzarayı izliyordu. Bakışları yerdeki sarhoş yığınına, sonra benim dağılmış saçıma, akan makyajıma ve titreyen ellerime kaydı.
Göz göze geldik.
Az önce "Seninle bir yol yürümek istemiyorum," dediğim adamın gözlerinde, saklamaya çalıştığım tüm o kirli gerçekler ayna gibi parlıyordu. Her şeyi görmüştü. Her şeyi duymuştu. Dudaklarım titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı.
O an dünya durdu. O gözlerdeki hayalin kırılış sesini, binanın gürültüsünden bile daha net duydum.
