6. bölüm · Veda Yağmuru

Benzerlik

Nagihan Bağcı

İstanbul’un kalbi Levent’te, kırkıncı kattaki ofisimin devasa camlarından dışarıya bakıyordum. Şehir ayaklarımın altındaydı; ışıl ışıl, karmaşık ve bir o kadar da acımasız. Murat Bey’in “İstanbul’un kralı sensin” dediği o andan bu yana üç gün geçmişti. Üç gün, üç koca asır gibi ruhumu ezmişti. Masamın üzerindeki kristal isimlikte parlayan “Arda SOYKAN” yazısı, kazandığım zaferin değil, kaybettiğim savaşın bir anıtı gibiydi. İçerideki merkezi havalandırmanın o steril kokusu, burnumdaki o mermer ve yağmur kokusunu silemiyordu. Zeynep’in o geceki darmadağın hali, bir film şeridi gibi camdaki yansımama çarpıp duruyordu. Ona “karaktersiz” demiştim. O kelime, lüks ofisimin sessizliğinde her saniye yeniden yankılanıyordu. Onu o pisliğin yanında bırakıp gitmek, içimdeki öfkeyi dindirir sanmıştım ama sadece o öfkeyi devasa bir boşluğa dönüştürmüştü. Kafam da zibilyon tane soru vardı ama cevabı yoktu. Neydi o soruların başı? Neden anlatmamıştı? Beni gerçekten hiç mi tanımamıştı, yoksa o mermer binanın karanlığı benim sandığımdan çok daha mı derindi? “Seni korumak istedim,” demişti. Korumak... Bir insanı gerçeğin yakıcılığından korumak, onu yalanın soğukluğunda dondurmak mıydı?
Masamın üzerindeki lüks deri koltuğa yığıldım. O geceki sahne, beynimin içinde durmaksızın başa sarıyordu. Zeynep’in o titreyen elleri, yerdeki o hırıltılı adamın alaycı sırıtışı... Onu orada bıraktığım için kendimi hem haklı hem de dünyanın en büyük alçağı gibi hissediyordum. Gururum “İyi yaptın,” diye fısıldarken, vicdanım “Onu o bataklığa geri ittin,” diye bağırıyordu. Beni bu karanlık döngüden çıkaran leylanın “Arda bey, yönetim kurulu toplantısı başlamak üzere.” Leyla’nın sesi, buz gibi bir camın çatlaması gibi odayı doldurdu. Bir an için nerede olduğumu, kim olduğumu unuttum. Bakışlarımı camdaki yansımamdan çekip kapının eşiğinde duran asistanıma çevirdim. Kusursuz taranmış saçları, profesyonel gülümsemesi ve elindeki deri dosyasıyla, benim birazdan bürünmem gereken o “yeni Arda’nın canlı kanıtıydı.
“Beş dakikaya oradayım Leyla,” dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar düz ve duygusuz çıktı.
Leyla kapıyı sessizce kapatıp çıktığında, masanın üzerindeki bardağa uzandım. Su, boğazımdan geçerken içimdeki o yangını söndürmeye yetmedi. Ayağa kalkıp ceketimi düzelttim. Aynadaki aksime son bir kez baktım; dışarıdan bakıldığında İstanbul’u yeniden inşa edecek olan o dahi mimar, o güçlü adam duruyordu. Ama o pahalı kumaşın altında, kalbi o mermer eşikte asılı kalmış bir enkaz taşıyordum.
Toplantı salonuna giden koridor, sanki bitmek bilmeyen bir tünel gibi uzadı. Her adımda Zeynep’ten biraz daha uzaklaşıyor, her adımda “Kral” olma yolunda bir parçamı daha feda ediyordum. Toplantı salonun kapısı otomatik bir sessizlikle açıldı. Eski başkan ve yönetim kurul üyeleri çoktan yerlerini almıştı. Gözler bana çevrildiğinde, içimdeki o zibilyon tane soruyu kapının dışında bıraktım.
“Hoş geldin Arda,” dedi Nihat bey, yüzünde babaç ama bir o kadar da hırslı bir ifadeyle. “İstanbul’un çehresini değiştirecek o ilk kazmayı nereye vuracağımızı duymak için sabırsızlanıyoruz.”
Masadaki yerime oturdum. Önümdeki dokunmatik ekranı kaydırırken parmaklarım bir an duraksadı. Ekranda beliren harita, İstanbul’un kenar mahallelerini, o dar sokakları ve eski binaları gösteriyordu. Zeynep’in nefes aldığı ama benim hiçbir zaman onun orada olduğunu bilemeyeceğim o semtler şimdi benim üzerlerine gökdelenler dikeceğim birer projeydi sadece.
“Projemizin ilk aşaması,” diye başladım söze, sesimdeki buz gibi keskinlik salondaki havayı ağırlaştırdı. “Geçmişin tüm kusurlarını, tüm o yıkık dökük anılarını yerle bir ederek başlayacak. Şehrin bağrındaki o paslı lekeleri temizleyeceğiz. Kimsenin acısına, kimsenin köküne bakmadan; sadece geleceği inşa edeceğiz.”
Konuşurken kendimden nefret ettim. “Lekeleri temizleyeceğiz” derken aslında Zeynep’i, o adamı ve o geceki kendimi silmek istiyordum. Kurul üyeleri hayranlıkla başlarını sallarken, ben masanın altındaki yumruğumu sıktım. Toplantı saatlerce sürdü. Rakamlar, izinler, yıkım kararları havada uçuştu. Her “yıkım” kelimesi geçtiğinde, Zeynep’in o ipek gömleğinin kollarını sıktığı, parmak boğumlarının buruştuğu o unutulmaya yemin edilmiş sahne gözümün önüne geldi. O şu an ne yapıyordu? O soğuk mermerde miydi, yoksa o rutubetli binanın karanlığına mı gömülmüştü?
Toplantı bittiğinde Nihat Bey yanıma gelip omzumu sıktı. “Mükemmel bir başlangıç Arda. Yarın saha gezisine çıkıyoruz. O yıkılacak mahalleleri bizzat göreceğiz. Hazır ol.” Başımı ağır ağır onaylar anlamda salladım ama içimde bir yerlerde bir fay hattı daha kırıldı. Saha gezisi... İstanbul’un o maskeli yüzünden sıyrılıp, gerçek kirliliğine, o tozlu ve isli sokaklarına inecektik. Nihat Bey’in "hazır ol" dediği şey, teknik bir hazırlıktı; oysa benim ruhum, o çamurlu sokakların arasında Zeynep’in hayalleriyle karşılaşmaya ne kadar hazırdım, bilmiyordum. Kurul üyeleri birer birer salonu terk ederken, ben o devasa toplantı masasında tek başıma kaldım. Önümdeki dijital harita hala parlıyordu. Bir noktaya odaklandım; Zeytinburnu ve çevresi... En güzel gecelerin birinde Zeynep ile el ele hayalini kurduğumuz o mahallenin orta yerinde durduğu o bölge. Projemiz orayı da kapsıyordu. Belki de bir hafta sonra, benim imzamla o mermer merdivenler balyozlarla tuz buz edilecekti. İçimde garip, zehirli bir tatmin hissi uyandı. Yıkacaktım. Zeynep’in o karanlık hayalini barındıran ne varsa hepsini dümdüz edecektim. Eğer ben o geçmişin altında kaldıysam, o mahalle de bu beton yığınlarının altında kalmalıydı.
Ofisime döndüğümde hava çoktan kararmıştı. Levent’in gökdelenleri, birbirine nispet yaparcasına ışıldıyordu. Leyla kapıyı hafifçe çalıp içeri girdi. "Arda Bey, saha gezisi rotası e-postanıza düştü. Yarın sabah saat 08.00’de şoförünüz kapıda olacak," dedi.
"Teşekkürler Leyla, çıkabilirsin," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeden.
O çıktıktan sonra telefonumu elime aldım. Alışkanlık işte... Parmaklarım mesajlar kutusuna gitti. Bomboştu. Ne bir açıklama, ne bir veda. Zaten her şeyi o gece mermer basamaklarda söylememiş miydi? "Seni korumak istedim." Bu cümle artık zihnimde bir koruyucu kalkan değil, bir prangaydı. Pencereye yürüdüm ve alnımı soğuk cama yasladım.
Aşağıda akan trafiğin ışıkları, Zeynep’in o ipek gömleğinin üzerindeki kan lekeleri gibi dağılıyordu gözlerimde. Yarın o sokaklara girecektim. Tozun, toprağın ve terk edilmişliğin kokusunu içime çekecektim. "Ben geliyorum Zeynep," diye fısıldadım buz tutan cama. "Senin kaçtığın, benim ise yıkmaya yemin ettiğim o enkaza geliyorum. Bakalım kim daha önce yıkılacak?"
O gece uyku, her zamanki gibi bana uğramadı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, üzerimde en sert takım elbisem, ruhumda ise en kalın zırhımla binadan çıktım. Siyah lüks araç kapıda bekliyordu. Şoför kapıyı açtığında, kralın tahtına değil, celladın kürsüsüne oturur gibi yerleştim koltuğa.
Araç hareket ettiğinde, gökdelenlerin arasından sıyrılıp şehrin öteki yüzüne doğru akmaya başladık. Nihat Bey yan koltukta projenin bütçesinden bahsediyordu ama benim kulağım sadece dışarıdaki rüzgarda, gözlerim ise yol kenarındaki her bir duraktaydı. Bir an, sadece bir saniyeliğine, elinde koca bir valizle bankta oturan birini görür gibi oldum. Kalbim göğüs kafesimi zorladı ama araç hızla yanından geçti.
"Arda, ilk durağımız burası," dedi Nihat Bey.
Araba yavaşladı. Tabelada o tanıdık semtin adını gördüğümde nefesim daraldı. Araç, paslanmış tabelaların ve buğulu camların olduğu bir caddede durdu. Tam karşımızda, tabelası yarı yarıya sönmüş, eski bir esnaf lokantası duruyordu. Nihat Bey araçtan inerken, benim gözüm lokantanın önündeki o dar sokak girişine takıldı.
Kendi kendime, "Burası olamaz," dedim. "İlk bu kadar ağırdan başlanmaz."
O an, lokantanın kapısı cılız bir zil sesiyle açıldı ve dışarıya, elinde kirli bir su kovasıyla, kolları dirseklerine kadar sıvanmış bir kız çıktı.